• 912 syf.
    ·Puan vermedi
    Sanırım okurken en zorlandığım kitaptı. İki defa başlayıp kenara koydum. 23-24 sayfa okuyup yok olmuyor diye üzüldüm filan. Yazar çok eğlenmiş yazarken son kısımda fark ediyorsunuz. Onun dışında açık bir zihin ve bol vaktiniz yoksa(kitaba ara vermeden okuyabileceğiniz bir elli sayfa mesela) hiç başlamayın.


    Bilimsel, felsefik ve tarihsel altyapısı olan kişilerin bir solukta okuyacağına kuşku yok. Beni zorladı açıkçası. Roman demek haksızlık olur çok çeşitli konularda bilgi seli olmuş kitap.

    Umberto Eco bu kitabı 8 yılda yazmış. Yaklaşık 20.000 ciltlik bir kütüphaneden yararlanmış. 2 yılda çevirisi yapılmış.

    Fransız fizikçi Foucault'dan ismini alan bir kitap.


    İyi okumalar...
  • İsmini “hiç” koydum. Ne­yim olduğunu soranlara “Hiç” diye cevap vereceğim. “Hiç” diye anılacaksın. Bu da mı gitmiyor gücüne?
  • Biliyorum ki bu hikâyeye inanmayacaksınız. Yalnızca deli birisi buna inanacağınızı umabilir- ve ben de deli değilim. Ancak yarın öleceğimden bugün tüm dünyaya hikayemi anlatmak istiyorum. Belki bir gün, benden daha az telaşlı ve sakin birisi yaşananları daha iyi açıklayabilir.

    Hayatımın her döneminde hayvanları sevmişimdir. Doğduğum günden itibaren hayvanlara karşı çok büyük bir sevgi hissettim. Gençliğimde evimizde daima hayvanlar vardı ve zamanımın çoğunu onlarla ilgilenerek ve oynayarak geçirirdim. Yıllar geçtikte sessiz, hassas biri haline dönüştüm ve hayvanlara yönelik sevgim daha da arttı. Onların çoğu insandan daha dost canlısı ve daha dürüst olduğunu keşfetmiştim. Bu yüzden en iyi dostlarım her zaman hayvanlar oldu.

    Oldukça gençken evlendim. Şanslıydım ki karım da hayvanları seviyordu ve bana çok sayıda hayvan hediye etti. Bir süre sonra evimiz hayvanlarla dolmuştu. Kuşlarımız, balıklarımız, köpeğimiz, tavuklarımız vardı. Ve bir de kedimiz…

    Pluto ismini verdiğimiz bu kedi büyük ve kapkara tüyleri olan bir hayvandı. Çok güzel bir kediydi ve çok da zekiydi. Onu diğer hayvanlarımın hepsinden çok severdim. Onunla ilgili her şeyi tek başıma yapmak isterdim ve karımın onunla ilgilenmesine izin vermezdim. Onunla oynardım, ona yemek verirdim ve kedim de nereye gitsem peşimden gelirdi.

    Çok uzun yıllar boyunca Pluto ve ben çok iyi dost olmuştuk. Fakat bir süre sonra hayatım yavaş yavaş değişmeye başladı. Alkolik olmuştum ve alkole olan düşkünlüğüm bir tutkudan hastalığa dönüşmüştü. Sürekli öfkeliydim ve zalim biri haline gelmiştim. Karıma bağırmaya ve hatta onu dövmeye başladım. Evimizdeki hayvanlar bendeki değişimi hissediyordu. Onlarla ilgilenmeyi kesmiştim ve bazen de gaddarca davranıyordum. Ancak Pluto’ya asla kötü davranmadım. Zaman geçtikçe hastalığım daha da kötüleşti ve bir süre sonra Pluto bile zalimliklerimden kurtulamadı.

    Bir gece eve geç bir vakitte gelmiştim. Çok ama çok sarhoştum. Pluto beni gördüğünde kaçmaya çalıştı. Bu da beni sinirlendirdi. Onu boynundan yakaladım ve salladım. O da dehşete düşmüş bir halde olduğundan elimi ısırdı. Bir anda içimi vahşi ve korkunç bir öfke kapladı ve bu dehşetli öfkenin haricinde hiçbir şey hissedemez oldum. Cebimde taşıdığım bıçağı alarak Pluto’nun gözlerinden birini yuvasından çıkardım. Bugün bunları yazarken titremekten kendimi alamıyorum. O günü hatırladığım her gün hala üzüntü ve acı hissederim.

    Ertesi sabah kalktığımda yaptığım şeyden utanç duydum. Fakat bu his, hayatımı değiştirmeye yetecek kadar güçlü değildi. İçmeye devam ettim çünkü bunu sonlandırmak benim için çok güçtü. Kısa süre sonra da yaptığım şeyi unuttum.

    Aylar geçtikte Pluto iyileşti. Eskiden gözünün yer aldığı boşluk korkunç görünüyordu fakat en azından artık acı içinde değildi. Şaşırtıcı olmayan biçimde, beni gördüğü anda kaçmaya başlamıştı. Ona tekrar zarar vereceğimden korkuyordu. Başlarda bir zamanlar beni çok seven bu hayvanın benden kaçtığını görmek üzüntü vericiydi. Ama yavaş yavaş bu duruma sinirlenmeye başladım. İnsan kalbi çok tuhaf. Bize acı verecek şeyler yapmaktan hoşlanıyoruz. Hepimiz yüzlerce kez sırf yapmamamız gerektiğini bildiği için aptalca ya da korkunç şeyler yapmamış mıdır? İşte bu yüzden canımın yanmasına ihtiyaç duyuyordum ve korkunç bir şey yaptım…

    Bir sabah uyandıktan sonra bir halat buldum ve onu Pluto’nun boynuna geçirdim. Sonra da zavallı hayvanı bir ağaca asarak ölene kadar orada bıraktım. Bu korkunç şeyi yaparken ağlamıştım. Yüzüm gözyaşlarım ile ıslanırken kalbim kapkara ve ağır bir hale dönüşmüştü. Fakat onu öldürdüm. Onu öldürdüm çünkü bir zamanlar beni sevdiğini biliyordum, bana hiçbir zaman zarar vermediğini biliyordum, yaptığım şeyin korkunç ve yanlış olduğunu da biliyordum.

    Aynı günün akşamı evimizde bir yangın çıktı. “Yangın var!” çığlıklarıyla uyanıp gözlerimi açtığımda alevlerin çoktan yatak odamıza kadar ulaştığını fark ettim. Karımla birlikte yapabildiğimiz kadar hızlı biçimde kaçtık. Çok şükür ki ölümden kurtulduk ama evimiz ve sahip olduğumuz her şey küle döndü.

    Ertesi gün eve döndüğümde bir grup insanın duvardaki bir şeye baktığını gördüm. Burası yangından sonra evimizin ayakta kalabilen tek duvarıydı. Yatak odamın duvarlarından biriydi ve yatağımızın başucu bu duvara dayanırdı. Yaklaştığımda birisinin şöyle dediğini işittim: “Ne kadar tuhaf!” Bir başkası ise “Bu imkânsız!” diye şaşkınlığını dile getiriyordu. Baktıkları şeye yaklaşınca ben de neden bu kadar şaşkınlığa düştüklerini anladım. Büyük bir kedi. Gerçek bir kedi değildi. Yatak odasının beyaz duvarında belirmiş bir kedi şekliydi. Bir resim kadar belirgindi. Hayvanın boynuna dolanmış bir halat olduğu bile görülebiliyordu.

    Dehşete kapılmış bir halde kalakaldım. Korkudan hareket edemiyordum. Sonra yavaşça bir gece öncesini düşündüm. Kedimi evimin arkasındaki bahçede, ağaçta asılı halde bırakmıştım. İlk olarak komşularımdan biri yangını fark etmiş ve pek çok insan da bahçeye girmişti. Bu kişilerden biri boynundaki halatı keserek kediyi ağaçtan indirmiş ve beni uyandırmak için onu pencereden içeri fırlatmış olmalıydı. Muhtemelen kedinin gövdesi yatak odamın duvarına çarptığı için şekli burada kalmıştı çünkü duvara yeni yaptırdığım alçı hala yumuşaktı.

    Bunun oldukça mantıklı bir açıklama olduğunu düşünmeme rağmen duvardaki tuhaf şekil yine de beni endişelendiriyordu. Gece gündüz durmadan kediyi düşünüyordum. Onu öldürdüğüm için üzülmeye başlamıştım. Pluto’ya benzeyen bir tane daha bulabilirim umuduyla geceleri sokaklarda dolaşarak tüm kedilere bakıyordum .

    Bir gece her zaman gittiğim barda içerken aniden büyük, kara bir kedi dikkatimi çekti. Yanına giderek onu sevdim. Çok büyüktü- Pluto kadar büyük… Ayrıca Pluto’ya da çok benziyordu. Bir şey dışında… Pluto’nun tüylerinin tamamı kapkaraydı fakat bu kedinin göğsünde beyaz bir iz vardı.

    Kediyi sevmeye başlar başlamaz çok dost canlısı biçimde ayaklarımın üzerine uzandı. Böylece istediğim kedinin bu olduğuna karar verdim. Barmene kedinin karşılığında bir miktar para verebileceğimi söyledim. Ama o, kedinin kendisine ait olmadığını ve nereden çıkmış olabileceği hakkında da bir fikri bulunmadığı cevabını verdi.

    Kediyi yanıma alarak eve götürdüm. Karım da onu hemen sevince o günden itibaren bizimle birlikte kalmaya başladı. Fakat kısa süre içinde- neden olduğunu bilmiyorum- kedi sinirlerimi bozmaya ve zaman geçtikçe ondan nefret etmeye başladım. Hiçbir şekilde ona zarar vermedim fakat daima mümkün olduğunca ondan uzak kalmaya çalıştım.

    Bu kediden bu kadar çok nefret ediyor olmamın sebeplerinden birini biliyordum. Onu eve getirdiğim günün sabahında Pluto gibi onun da gözlerinden birinin yerinde olmadığını fark etmiştim. Bir zamanlar benim de olduğum gibi nazik ve merhametli bir insan olan karım sırf bu yüzden kediyi daha da çok sevmişti. Fakat kedi karımı değil sadece beni seviyordu.

    Ne zaman bir yere otursam sıçrayarak dizlerime otururdu. Odadan çıktığımda önümde koşturur ve ayaklarımın arasında dolanır ya da bacağıma tırmanırdı. Bu zamanlarda onu öldürmek isterdim. Fakat öldürmedim çünkü ondan çok korkuyordum… Evet, bir kediden korkuyordum ve hatta göğsündeki beyaz izden daha da çok korkuyordum.

    Size daha önce bu izden bahsetmiştim. İlk başta bu izle ilgili dikkat çekici hiçbir şey yoktu. Sadece belirsiz beyaz renkli bir izdi. Fakat yavaşça büyüdü, değişti ve korkunç, son derece korkunç bir şeyin biçimini aldı. Burada, hapishanede bunun ne olduğunu yazmak konusunda büyük güçlük yaşıyorum. Bu şekil bir DARAĞACI idi! Evet, insanları boynundan bir halatla astıkları korkunç ahşap direklerden biri.

    Her geçen gün korkum büyüdükçe büyüdü. Benim gibi güçlü bir adam bir kediden korkuyordu! Neden aptal bir hayvandan böylesine korkuyor ve endişeleniyordum ki? Günler ve geceler boyunca huzursuzdum. Korkunç rüyalar görüyor ve aklıma karanlık ve şeytanca düşünceler geliyordu. Her şeyden ve herkesten nefret ediyordum.

    Bir gün karımla birlikte bir şey almak için evimizin altındaki kilere gittik. Kedi aşağıya kadar bizi izledi ve aniden kendini önüme attı. Neredeyse yüz üstü düşecektim ve bu durum beni çıldırttı. Elime bir balta alarak hayvanı öldürmeye çalıştım. Ancak karım beni durdurmak için kolumu tuttu. O an çok daha fazla öfkelendim. Dönerek elimdeki baltayı karımın kafasına indirdim. En ufak bir ses çıkaramadan yere yığıldı. Ölmüştü…

    Bu korkunç cinayetin ardından sakin biçimde karımın cesedini saklamak için planlar yaptım. Onu ne gece ne de gündüz evden çıkaramazdım çünkü komşular beni görebilirlerdi. Bu yüzden başka yollar düşünmek zorundaydım… Cesedi küçük parçalara ayırabilir ve yakabilirdim. Zemine gömebilirdim. Ya da bir kutuya koyup birinden çok uzaklara götürmesini isteyebilirdim. Sonunda aklıma daha iyi bir fikir geldi. Cesedini kilerdeki duvarın arkasına gizlemeye karar verdim.

    Hangi duvarı seçmem gerektiğini de biliyordum. Kilerde, artık kullanılmayan eski bir şöminenin alt kısmında bir duvar vardı. Bu duvarın önünde ve arkasında tuğlalar bulunuyordu ancak orta kısmı boştu. Derhal çalışmaya koyuldum. Ön duvardaki tuğlalardan bazılarını söktüm ve dikkatlice karımın cesedini duvarın arkasına yerleştirdim. Daha sonra çıkardığım tuğlaları tekrar yerine koydum ve alçıyla kapattım. Alçının yeni görülmemesine dikkat ediyordum. Tamamlandığında diğer eski duvarlardan farklı görülmüyordu. İşimi bitirdiğimde alçıya baktım. “Daha önce hiç böylesine güzel bir iş yapmamıştım” dedim kendi kendime.

    Sonra da kediyi aramaya koyuldum. Bulur bulmaz onu da öldürecektim. Hayatıma çok fazla mutsuzluk getirmişti ve şimdi onun da ölmesi gerekiyordu. Her yerde aradım fakat kaybolmuştu. Sonunda tamamen özgürdüm. O gece derin ve huzurlu biçimde uydum. Biraz önce karısını öldürmüş olan ben huzur içinde uyuyabilmiştim!

    İşlediğim cinayetin üzerinden üç gün geçmişti ve kedi hala ortalıkta yoktu. Şimdi çok mutlu biriydim uzun zamandan beri böylesine mutlu olmamıştım. Yaptığım şey konusunda da endişelenmiyordum. İnsanlar karımın nerede olduğu hakkında birkaç soru sormuştu. Polis de evimi ziyaret etmiş ancak hiçbir şey bulamamıştı.

    Dördüncü gün bir kez daha polisler gelerek evi araştırmaya başladılar. Tüm odalara baktıktan sonra kilere indiler. Ben de onlarla birlikteydim. Son derece sakindim ve yaptığım şeyin ortaya çıkmayacağına da emindim. Her yeri araştırırlarken onları izliyordum. Kilerde de bir şey bulamadıklarında ayrılmak için hazırlanmaya başladılar. Kurtulduğuma emindim fakat şüphe çekmemek ve endişeli olmadığımı göstermek için sadece bir iki kelime söylemek istedim.

    “Beyler” dedim “Burada bir şey bulamadığınıza sevindim. Ancak ayrılmadan önce size bir şey göstermeme izin verin. Bu evin ne kadar iyi biçimde inşa edildiğini fark ettiniz mi? Gördüğünüz gibi bu duvarlar oldukça sağlamdır.” Ben bunları söylerken duvara da bir sopayla vurdum- karımı gizlediğim duvara.

    Tam o anda bir ses işittik. Tuhaf bir sesti ve o güne kadar duyduğum hiçbir şeye benzemiyordu. İlk başta belirsiz bir sesti ve neredeyse bir bebek ağlamasına benziyordu. Sonra giderek yükseldi ve uzun, sonu gelmeyen bir çığlığa dönüştü. Sanki cehennemden geliyordu.

    Polisler önce bana sonra birbirlerine baktılar. Hemen duvara koşarak hızlı biçimde tuğlaları sökmeye başladılar. Dakikalar içinde duvar yıkılmıştı ve ölmüş karımın gövdesi ortaya çıktı. Kafasının tepesinde de açık, kırmızı ağzı ve parlayan tek gözüyle kedi oturuyordu- benim bir katil olmama neden olan ve şimdi beni ölüme gönderecek olan hayvan.

    Bu korkunç şeyi canlı biçimde, karımın yanına koymuştum!
  • Masamın üzerine boş bir kağıt koydum,isteyen gelip ismini yazabilirdi.Ama hiç kimse yapmadı bunu.
  • Bir insana ne zaman deriz “saçma sapan” konuşma veya “saçmalama diye?

    Saçma kelimesi dilimizde akla uygun olmayan, aykırı, yersiz söz anlamına gelmektedir. Yani saçma sapan ve saçmalama derken, aklımıza uyduramadığımız, topluma uygun olmadığını düşündüğümüz sözleri kastediyoruz. Peki bir kişinin sözleri hep akla mantığa, toplum esaslarına uygun olmak mı zorundadır? İnsanların saçmalama özgürlüğü olamaz mı?

    Toplumsal olarak bu sözleri kullanırken asıl derdimiz, farklı olanı bertaraf etmek, bizden olmayanı elemek, aklımızın ya da toplumsal hafızamızın hazmetmediği/hazmedemediklerini kibarca dışarıya doğru itmektir. Yani kısacası derdimiz farklılıkladır. Renkli olandan nefret ederiz. En sevdiğimiz renkler: siyah, beyaz, gri ve laciverttir. Bizden olmayan yansın isteriz. Taraf olmayanın her daim bertaraf olduğu bu coğrafyada bitevi bir şekilde farklı, aykırı olanın canı çıksın kuralı işler.

    Muhyi’nin “Zahit Bizi Tan Eyleme” nefesinde söylediği mısralardan güç alarak yazdıklarımla -kendimce- saçmalama özgürlüğümü kullanıyorum.
    “Gören bizi sanır deli, usludan yeğdir delimiz”
    Haydi başlasın artık saçma sapan sözler konçertomuz.

    Dudaklarına silikon tabancası ateş etmiş, büzünce açılıyor kırmızı Instagram gülleri.

    Sosyal medya fenomeni olma yolunda güzelleşmek isteyen hanım kızlarımıza, prenseslerimize, kraliçelerimize ve bilcümle üstün sıfatı üzerinde toplayan “gold digger”lara; yazar, blogger, youtuber, diyetisyen, yaşam koçu, kuantum uzmanı, yoga ve pilates eğitmeni, spiritiüel danışman Işıl Işıldak’dan mucizevi bir karışım: zakkum kökü ekstraktı. Yalnızca bir adet tablet içeren mucizevi iksirde (ürünümüz bir gıda takviyesi olup kesinlikle ilaç değildir; lütfen taklitlerinden sakınınız) adeta ölüm zayıflığı ve güzelliği sizleri bekliyor. Sınırlı sayıda üretilen ürünümüzü sakın kaçırmayın. (Zakkumun Kökü Organik Gıda, Tarım, Hayvancılık, Ticaret, Turizm, Otomotiv ve tabii ki de İnşaat Ltd. Şti.)

    Güzellik dediğin, zeka dediğin, para dediğin nedir ki ey insanoğulları ve kızları; ameliyat masasına uzanınca doktor neşteri vurduğunda, tenin altında yatan et, damar, kemik ve kandır. Ne demiş Aşık Veysel: “Beni hor görme kardeşim, sen altınsın ben tunç muyum? Aynı vardan var olmuşuz sen gümüşsün ben sac mıyım?”

    Arzı endam eyler bol dekolteli, üç kat badana boyalı plaza çift kaşar tostu. Kaşarları da itinayla “merge” eder USA’dan MBA’li CEO efendi. Gözlerinden “handle” ile “push” akıyor, plaza ablalarına özenti yeni mezun yavru kuşun. Kariyer basamaklarını Usain Bolt “sprint”iyle atlar kızımız varsa arkasında şiş göbek bir kallavi amca.
    I love you beybisi, öpsün seni “airbag”li gold digger dudakları. Ah canım senin yüzüne mi tükürdüler ama ultra zengin tükürüğü o, şifalıdır şifalı. Şöyle tükürüğü iyice bir yüzüne yay, sıva bak nasıl da güzelliğine güzellik katacaksın. Yeni ürünümüz, piyasaları altüst edecek müthiş icat, işte karşınızda: Tükürmaç. Dakikada yüz kez tükürme gücüne sahip bu tam otomatik aleti kullanarak hem sizi güzelleştiriyor hem de şans kapınızı sonuna kadar açıp zengin olma hayallerinizi gerçekleştiriyoruz. Platin, silver ve gold olmak üzere üç tipi olan ürünümüzde, platin satın alanlar için zengin, silver için çok zengin, gold içinse ultra zengin tükürüğü kullanıyoruz. Suratınıza okkalı bir tükürük yeme fırsatını sakın ama sakın kaçırmayın.

    Beybisi, ben şu sokaktaki hayvanlara çok acıyorum, bu soğukta şimdi üşüyorlardır. Değil mi ben de çok üzülüyorum, hatta geçen Berkecan’la konuşuyorduk, birkaç tane sahiplenelim dedik. Kızım ne sahiplenmesi, ne diyorsun sen. Benim safkan, alırken bir sürü para döktüğümüz güzeller güzeli minnoş Scottish Fold kızımın yanına ne idiği belirsiz kedi mi alacağız? Ay söylerken bile fena oluyorum. Benim, beni, ben, benn, bennnn...

    Meee… İstanbul’u terk edip hayatın keşmekeşinden sıyrılsak, şirin mi şirin kuzularımız olsa, organik hayatı buram buram yaşasak, tertemiz hava, bol oksijen ne güzel olur değil mi Sudesu? Ay hayatım hiç güzel olmaz mı, gideriz denize sıfır doğal cennet bir koya, üzerine kondururuz en betonarmesinden bir triplex villa. Merkezde bir butik, luxury bir coffee shop, bir de steak restoran açtık mı değmesin keyfimize. Restoranın ismi de aklıma geldi -ay ben ne de süperzeki bir kadınım: “Kuzuların Sessizliği Steak House”.

    Bizim oğlanın ismini de Başarı koydum. Başarı Başarır, yedi göbekten başarılı ailemizin ismini daha da yükseklere taşıyacak; hedefimiz Everest Tepesi, kim tutar oğlumla beni. Başarırız Yapı, gururla sunar: Zindan İstanbul. Ultra, mega, hiper, süpersonik bu komplekste sizlere ayrıcalıklı olmanın daha da ayrıcalığını sunuyoruz. 7/24 Cehennem zebanisi kılıklı görevlilerle güvenliğin sağlandığı, izinsiz girmeye kalkanların üzerine pittbull salındığı, bu müthiş rezidans, home office, otel, AVM, SPA ve fitness salonlarıyla birlikte sürüsüne bereket yaşam alanlarının bulunduğu kompleksimizde lansmana özel indirimli fiyatları sakın kaçırmayın. Hem lansmandan yararlanırsanız, reklam yüzümüz Busemsu Öptümzade kan kırmızı badana boyalı airbag dudaklarıyla verecek bir öpücük size en kanlı canlısından.

    Kafam Çıfıt çarşısı ve aklımda bir sürü terane daha var ama heyhat en sonunda bir sona daha geldik ey sayın seyirciler ve seyretmeyenler.

    Sonsöz der ki: “Hayat, ‘ben’le bendir çalınca ve neyle ruhunu üfleyince dünyaya güzeldir.”
  • 320 syf.
    ·1/10
    İnat ettim ve devam ettim. Hem güldüm, hem halimize üzüldüm. İnceleme yazmayacaktım ama vicdani gereklilik hissederek yazmaya karar verdim.

    Esma'ul Hüsna ve Dua konuları ile ilgili okumalarım adına araştırma yaparken, Kızılay'daki bir kitapçının çok satanlar rafında gördüm bu kitabı. Ve hiç incelemeden, araştırmadan 'Kubilay Aktaş kitapları' benzeri olduğunu düşünerek alacaklarımın arasına koydum. Yazarın ismini dahi bilmiyor dum. Galiba kitabın kapağı, görünüşü basit gelmedi bana. Bunlar da okur için önemli demek ki dedim kendime.

    Dünyevi imtihanlar arasında yolunu şaşırmış, medet bekleyen ahir zaman müslümanlarına; sıkı bir pazarlık eşliğinde, yapıldığı takdirde yüzde yüz kabul garantisini veren ve uygulandığında okura içindeki -gizli ilahı ?- farkettiren, emir cümleleri ile biten gizemli cümleler. Anlamadığım bidatvari ritüeller, çakra seansları. Camiilerdeki güllü Yasin kitaplarından kopyala yapıştır yöntemiyle, büyük puntolarla Türkçe okunuşu eklenmiş dua ve ayetler. Hatta aynı dua birkaç sayfa sonrasında sanki başka bir duaymış gibi farklı dünyevi vaatlerle sunulmuş. Galiba yazar duaların ne anlamını, ne kendini hiç okumamış. Kaynak yok, imla yok, anlam yok.

    Bence bu kitap şizofren hastalarının tedavisini zorlaştırır, direnç sebebi olur. Mesala yazar bir yerinde okurdan ''Benim gücüm her şeye yeter'' diye sayıklayarak, elini kalbine götürmesini ve bu üstün gücü hissetmesini istiyor ve ekliyor devamında :''Hiç yol yoksa, kendin bir yol yarat'' diye .. Ve duanın mahiyetinin ve anlamının ''HER ŞEYE bitek Allah'ın Muktedir, Kadir olduğunu'' bilmeden dua hakkında çok satan bir kitabı yazabiliyor günümüz Türkiyesinde.

    Okumayın, uzak durun, israf etmeyin vaktinizi, paranızı, aklınızı, hissiyatınızı, ahlakınızı.. İzin vermeyin din tüccarlarına...

    (Kitabın ne saçma olduğunu tefekkür etmeniz için iki sayfasının fotosunu ekliyorum buraya ;
    https://cdn.1000kitap.com/...5a7d3_1547027530.jpg
    https://cdn.1000kitap.com/...72692_1547027496.jpg)

    Dünden beri düşünüyorum Kültür Bakanlığı kitap basım kontrollerinde hiç açıp bakmıyor mu? Sistem nasıl işliyor?? Gerçekten merak ediyorum.

    Son olarak, kitaptan bana kalan tek iki cümleyi ekliyorum buraya;
    '' Kendi kul hakkına girme!''
    '' Düşündüğün herşey sipariştir!''
  • “Hayatta en önemli şeyler nelerdir sence?”
    “Uyku ve özgürlük.. Peki sence?"
    “Empati ve yolculuk.. Sana bir hikaye anlatayım ister misin?
    “Lütfen, anlat.”

    İyi dinle o halde, belki bir şeyler öğrenirsin hayata dair henüz bilmediğin.

    Bir genç kız vardı bir zamanlar, her güzelliği sinesinde barındıran ve her nimetten payı olan. Her iyiliği arzulayıp, her anlamı hakikate kavuşturan. Biricikti o ; sadece evinin ailesinin değil, komşu ve akraba, arkadaş ve dost çevresinin, hatta yaşadığı şehrin biricik pırlantasıydı, bir masal perisiydi adeta.

    “Dinliyor musun Kamil?”
    “Tabi abi kulağım sende”
    “Bırak ulan şunu elinden sikicem telefonunu”
    “Pardon abi devam et”

    Sonra büyüdü bu kız , büyükşehire okumaya geldi. Elit bir çevresi oldu kısa zamanda, okulu,öğretmenleri, arkadaşları hepsi birinci sınıf. Mutsuz ama anlıyor musun bir türlü yüzü gülmüyor. Sonra ben çıktım karşısına, daha doğrusu o benim karşıma çıktı. Yüzünü ilk gördüğüm günü unutamıyorum, anlıyor musun? Anlayamazsın siktir et.

    Çok yavaş ilerliyoruz ama içimiz nasıl coşkulu, bir yandan da ürkek tavşanlar gibiyiz. Tahir ile Zehranur. İsimlerimiz falso zaten en baştan. Dedemin ismiymiş bu,yüzünü görmediğim dedemin ismini ben yaşatıyorum ölüp gitmiş işte, mezarına köpekler işesin az çektirmemiş sülalemize. Neyse bu bahsi kapatalım tansiyonum fırlayacak.

    “Sakin ol abi”
    “Sakinim, bi cigara versene”
    “Buyur abi.”

    Ne diyordum ha evet, nasıl güzeliz nasıl iyiyiz nasıl anlaşıyoruz. Ta ki o lanet olası güne kadar. Bu arada sen benim geçmişimi pek bilmezsin. Sanma ki kültürsüz cahilin biriyim. On yaş vardı kızla aramızda. O giderken ben dönüyordum.Okul,yabancı dil, iş güç, para hepsi vardı bende. Okurdum, yazardım bile bir şeyler, tiyatro sinema bilirdim yani hepsini.

    “Abi ne oldu o gün anlat hele”
    “Anlatıyorum Kamil sözümü kesme!”

    Bir gün yine buluşmuşuz Boğaz’da her zamanki yerimizde. Okulunun bitmesine 3 ay vardı, pat diye konuya girdi. Gitmek istiyorum ben dedi, yurtdışında yüksek lisans için, hatta başvuru yaptım bile. Ne diyorsun kızım sen dedim şaka mı bu? Ağlamaklı oldu, ayrılalım dedi. Ne ayrılması lan dedim. Benim senden başka kimim var? Madem ki istiyorsun bu kadar ben de gelirim seninle. Gülümsedi. Sahi mi dedi, sahi gelir misin? Gelirim tabi dedim, yeter ki senin gönlün olsun sen mutlu ol.

    Neyse uzatmayayım. Hazırlığımızı yaptık , benim biraz birikimim vardı. Ne iş yaparım diye falan da düşündüm, gidiyoruz artık ok yaydan çıkmış. Okul bitti, 15 gün sonra yola çıkılacak. Ailemi görüp geleyim dedi, vedalaşayım onlarla. Beraber gidelim dedim, istemedi. Üç gün kalıp dönecek. Dördüncü gün oldu gelmedi, arıyorum ulaşamıyorum. Savaş’la kaçmış meğer bu, okuldan kankası ! Tanırdım ben de orospu çocuğunu. Beraber başvuru yapmışlar okula, gidiş o gidiş. Benden borç istemişti puşt bi de o aralar. İyi de para ha, verdik napalım çok ısrar etti bizimki kıramadık. Anlayacağın benim paramla oluyor bu işler hep.

    “Vay a.q”
    “Dur Kamil daha koymadık bi şey.”

    Mesaj attı gittikleri gün , böyleyken böyle. Aramaya yüzü yok tabi. Bunun yaptığına ne denir? Orospuluk desen olmaz , o kadınlara hakaret. Cevap bile vermedim. Delirdim ama tabi. Gittim memleketine evini barkını yangın yerine çevirdim, lafın gelişi yani. Benzin döküp yakmadım oğlum, mal gibi bakma yüzüme.

    İnsan içine çıkacak halleri kalmadı ailesinin. Konu komşuya rezil oldular, onların suçu neydi diyeceksin ama hiç mi kabahatleri yok ha sen söyle, bu nasıl evlat yetiştirmek? Neyse yetmedi tabi, gittim aynı oyunu o erkek müsvettesinin evinde de sahneye koydum. Ne oyunu deme, hayat bir oyundur anlamadın mı sen daha Kamil?

    Verdiğim paraları da istemedim iki taraftan da, haram zıkkım olsun. İhtiyacım da yok zaten. Olanı biteni döktüm ortaya, ipliklerini pazara çıkardım ya o yeter bana.

    Şimdi ben bu sevgili aşıklara empatiyle bakıyorum anlayacağın. Daha ne türlü bir anlayış gösterebilirdim ki ? İki seneye yaklaştı gidişleri, ne halleri varsa görsünler.Burada olmadıkları sürece her haltı yesinler. Ama bir gün dönüp gelirlerse onları öyle bir yolculuğa çıkarmayı düşünüyorum ki dönüşü olmayacak. Tek yön bilet !

    “Abi poligon hazır bu arada.”
    “Tamam Kamil hadi başlayalım. Biliyor musun bu atış talimlerini çok seviyorum,ruhuma iyi geliyor. Bu hikaye olmasa hiç başlayamazdım. Eh sen de öğrendin artık, bundan sonra daha iyi çalıştır beni. Ne olur ne olmaz ihtiyacım olabilir. Bam bam bam.”
  • Üzüldüğün zamanlarda yanında olmak
    bana düş'tü...!
    Mehmet Ercan
    Sayfa 14 - Hayy
  • 72 syf.
    Babaya mektup? Neden KAFKA?
    Kitabın ismini babama mektup koydum..
    Öncelikle eseri diğer eserlerinden ayıran biyografik bir özellik taşıması. Dili çok yalın. Bir iki saatte bitirilebilir. Peki ya kendi içimize benzettiğimiz o duygular, ifadeler?

    Ben babama hiç sarılamadım. Belki sadece ben değil birçok kişi böyleydi. Sevginin gösterilme biçimini otoriter ve disipliner olmakla eş tutan babalara gelsin yazdıklarım.

    Mükemmelliyetçilik ve başarısızlığa tahammül edemeyen babalara..
    Yaşadıkları sıkıntılarını evlatlarına yükleyen babalara. Sarılıp, öpmeyi zayıflık sana babalara..


    Çocuğun dünyası o kadar geniştir ki bir yetişkinin bunu anlaması çok sancılı ve zor olur. Ne yazmış Kafka?



    "Bir keresinde gece vakti
    durmadan su diye mızırdanıyordum, kuşkusuz susuzluktan değil, belki kısmen sinirlendirmek, kısmen de kendimi oyalamak için. Birkaç sert tehdit fayda etmeyince, beni yatağımdan almış, sahanlığa taşımış ve geceliğimle kapalı kapının önünde kısa bir süre yapayalnız bırakmıştın.
    Bunun doğru olmadığını söylemek istemiyorum, belki de gece huzuru sağlamak o sırada ancak bu yolla mümkündü, ancak burada senin eğitim yöntemlerini ve bunların
    üzerimdeki etkilerini açıklamak istiyorum. O zaman herhalde uslu durmuştum sonrasında, ancak bu olay
    içimde bir tahribata yol açtı."

    İçinde tahribata yol açmak? Cezadan önce çocuğun dünyasını anlamak çok önemlidir. O kadar sert ve geri dönüşümsüz bir ifade ki bu en çok yetişkin çağında farkına varırsın o tahribatın.
    Freud un dediği gibi belki tüm yaşamı ilk çocukluk yaşantıları oluşturuyor. Ama ben yine Erikson'a bir şans veriyorum ve yaşamın her döneminde bir kriz dönemi olduğu bu kriz döneminin o dönem içinde atlatılamasa bile diğer dönemlerde telafi edileceğini düşünemeden edemiyorum.
    Tahribat? Küçük bir söz, küçük bir azarlama, tokat atma, ihmal etme vs. uzar gider. Ama tahribatın en ağırı babaları tarafından sevilmediklerini düşünen çocukların yaşadığını düşünüyorum. Bir çocuğun gözünde babası kahramandır onun dünyası sadece babasından ibarettir. Korkutarak, sindirerek, disiplini sağlayamak için, eğitim vermek için tüm davranışlarına ket vurulan çocuğun içinde bir tür kaygı ve korku mekanizması işler ve bu çocuk bastırdığı duyguları ile kendine bir alan yaratır yarattığı alanın içine dahil edebileceği hiç kimse yoktur. Kafka böyle bir çocuk olmuş, kaçmak onun için bir çözüm yolu olmuş.

    "Lütfen, baba, beni yanlış anlama, tamamen önemsiz ayrıntılar olabilir, ancak benim için böylesine belirleyici bir insan olan sen, bana dayattığın davranış kurallarına bizzat kendin uymadığın için ezici bir boyut kazandı bunlar."

    Babaların evlatlarını kendi yazdıkları senaryoda oyuncu olarak görmelerinin belki en iyi ifadesi bu kelimelerdir. Önemsiz ayrıntılar bir çocuğun bütün dünyası olabilir. Benim için böylesine belirleyici olan sen? Tüm dünyam sen, sen benim örneğimsin. Çocuk yetişkinlerden daha fazla farkındadır her şeyin.
    Dayatılan davranışların başarılı olması için babanın örnek olması lazım. Yemek tabakta bırakılmaz, hepsini yiyeceksin!! En çok tabakta bırakan Baba? Örnek basit olabilir ama bunu tüm davranışlara genellersek ne kadar doğru olduğunu görebiliriz.


    "ne kadar başarılı olursam, her şeyin
    o ölçüde kötü sonuçlanacağından emindim daima -ve senin umursamaz tavrında bunun mükemmel bir kanıtını
    buluyordum."

    Kaygının güveni zedelediği ifadeler işte bunlar. Ruşen amcanın çocuğu sedat bak adam oldu sen daha bir baltaya sap olamadın.:))) Neden sınavda ikinci oldun birinci olamadın!!. Senin el alemin çocuğundan eksiğin yok fazlan var!!. İşte bunların hepsi birikir birikir ve tahribata yol açar.


    Çocuğun saygı duyması için otoriter, disiplinli, mükemmeliyetçi olmanıza gerek yok. Eğer gerçekten kendinizden bir parça olarak görüyorsanız onun bir birey olduğunu ve sizin uzaktan kumanda ile yönetebileceğiniz bir nesne olmadığının farkına varmalısınız. Sevgi kan bağı ile olabilecek bir şey değildir sevgi benimsemektir, dile getirmek, söylemek ve söylerken bunun zayıflık belirtisi olmadığını bilmektir.

    Babama mektup..
  • Tüy gibi hafif, berrak ve ele geçmez bir günde, güne hiç bir ağrım olmamasının mutluluğuyla başladım. Böyle güzel böyle duru günlerde daha fazla gitmek isteği duyarım. İçimden daha kalabalığım dışarda göründüğümden. Cümbür cemaat içimden gitmek isterim. Fiilen bir yere gitme imkanım olmadığında içimden düşerim yollara.Bu yüzden ben otogarlarda ve tren istasyonlarında uzak şehirlere giden insanları izlemeyi severim. Yıllarca bende uzak şehirlere gittim. Bütün yolculuklara kötü olan herşeyi sıfırlayıp bitirmiş gibi huzurla çıktım.

    Ve şimdi aynı huzur ve hafiflikle bir yolculuğa başlamaktayım. Önceki gün uyumamışım doğru dürüst. Ki biraz kitap okuyup müzik dinledikten sonra deliksiz uyuyabileyim diye. “Nerden geldiğimi biliyorum.” İzmir’den, Konya’dan, Diyarbakır’dan, Ordu’dan.. Nerden geldiğimi bilmiyorum. Ama yıllarca nereye gidersem gideyim tek varış noktam olan Sivas’a dönüyordum onu biliyorum. Otobüse bindim yerime oturunca gelip nerde ineceğimi soran muavine “Sivas’ta ineceğim. Ben uyurum yolda siz gelmeden bana haber verirsiniz” dedim. “Tamam” diyip gitti.

    Yol boyu uzanan elektrik direklerini, ağaçları, uzaktan görünen dağları, önümde uzanan ismini bilmediğim ovayı, bulutları.. Yani nereye giderseniz ya da nerden dönerseniz dönün hemen her yolculuğun ortak manzarası olan yolculuk manzarasını izledim bir süre. Hayatımın en mutsuz ve nasıl olabiliyorsa en mutlu zamanlarından geçiyordum. Aklımda tonlarca ağırlıkta düşünceler, elimde Vedat Türkali’nin Mavi Karanlık kitabı. Korhan’ın mı Özgür’ün mü tarafında olduğumu kendime sorarak bir yandan kitabı okuyordum. Yazarın beni sürüklediği çelişkilerden çıkamadığım zamansa müzik dinliyordum. Kulağımda Hasret Gültekin’in her derde deva olacak gibi gelen sesi https://youtu.be/183MuPj6sOU Bir süre sonra tam planladığım gibi uykuya daldım.

    Ara ara gözlerimi uykunun verdiği uyuşuklukla aralayıp yanımdaki koltuğa bakıyorum. Yanımda bebeğiyle bir kadın oturuyor. Bir şeyden korumak ister gibi sımsıkı sarılmış yavrusuna. Soğuktan mı ? Birinden mi ? Bir şeyden mi ? Ama korumak için belli. Sarılmış öyle duruyor. Sen de birinin yavrususun diyorum kendime yarı uykulu. Ya da yavrusuydun mu demeli ? Birden nasıl burkuluyor içim. Nasıl acı, zehir gibi bir hüzün ruhumdan taşıp bedenime yayılıyor. İnsan hep böyle mi olur yolculuklarda ? Birden bire sebepsizce hüzünlü ? Ben bazen öyle olurum. Hemen atmaya çalışıyorum aklımdan bu hüznü. Biten müzik listesini yeniden ayarlıyorum yarı uykulu. Bu sefer Karadeniz ezgileri https://youtu.be/ZW-ILKvP9dc Bu tulum düze çıkarır beni diyorum. Tekrar dalıyorum sonra rüyasız uykuma.

    Bir daha açıyorum gözlerimi. Bir teyze oturuyor bütün ağırlığıyla. Hiç uykusu yok gibi bakıyor etrafına geceden daha karanlık gözleriyle. Şimdi inecek gibi duruyor koltuğunda. Yabancılar böyledir. Nerede ineceğini bilmeyenler. Yolculukların acemileri hep böyledirler. Eminim onu araca bindirenler defalarca sıkı sıkıya tembih etmiştir ineceği yeri. Ya Erzurumludur bu teyze diyorum kendime ya Erzincanlı. Yok yok kesin Erzincanlı olmalı. Teyzeye bakarken uyumuşum tekrar. Gözlerimi tekrar açtığımda gecenin bir vakti yanımdan bir tabela geçiyor hızla “Refahiye”. Yanımdaki teyze gitmiş. Demek gerçekten Erzincanlıymış :D

    Muavini arıyorum. Ayakta duran kimseyi göremiyorum. Bir bakıyorum bir kaç sıra önümde boşalan bir koltukta uyuyor. Sesleniyorum. Biraz zorla uyanıyor. Soran sözlerle bana bakarken. “Biz neredeyiz kardeşim ?” diyorum. “Refahiye abla “ diyor gayet normal. “Peki ben nerde inecektim” diyorum. Sözlüde tahtaya kalkmış öğrenci gibi cevabı hatırlamaya çalışıyor. Sonra telaşla “Sivas abla” diyor. Kendimden beklemediğim bir sakinlikle (ne zaman sakin davransam işler asla yolunda gitmez) “gidip şoföre durumu anlat. Beni nereye götürüyorsunuz benim sabah Sivas’ta olmam lazım” diyorum. Konu yetkili mercilere iletilene kadar Refahiye’yi bile geçiyoruz. Bulabildiğimiz ilk yerden dönerken “aferin diyorum kendime. Sen hep böylesin şaşılacak bir şey yok. Ne zaman gitmek istediğin yere zamanında varabildin? Bir kere de ineceğin durağı kaçırma ya. İyice abarttın artık.!” Şoförün bulduğu harika çözümle Refahiye’ye geri dönüp, uğramak zorunda olanların bile uğramadığı bir yol üstü lokantası (dinlenme tesisi?) gibi bir yere kavga gürültü beni bırakıyorlar. Refahiye neresi bilmiyorum saat gecenin üçü, yarın fakültede sunumum var, bir kedi beni özlüyor Sivas’ta, bir sardunya beni bekliyor balkonda ya üzerine kar yağdıysa, romatizma hastasıyım ağrım var, çok sinirliyim. Tüm bunlar kimin umurunda.. Onların tek isteği onları şikayet etmemem. Benim tek istediğim Sivas’a gitmek.Sabah gelecek araçla beni göndereceklerine söz verip beni bu yol üstü lokantasının sahiplerine “emanet” edip gidiyorlar.

    Kitap okumak iyi gelir diye düşünüyorum. Ama Korhanla Özgür arasında kalacak gücüm olmadığı için Yılmaz Odabaşı’nın kalın kapaklı en sevdiğim baskı olan Feride’sini alıyorum. Biraz içim rahatlıyor okurken. Ama hırsımdan hızlı hızlı okurken bittiyor hemen. Bırakıp bir nefes alıyorum. Tekrar açıyorum kalın kapağı. Bu sefer altını çizdiğim kısımları okuyorum. Yine hırsla ama düşüne düşüne.
    “(beni böyle bir eller
    beni yollar,beni yeller
    kelepçeler,hücreler beni
    alıp gitmeye
    inan ki feride inan
    aşk,
    önce!)
    (gözümü bağlıyorlar;korma sevgilim!gözümü,
    gönlümü değil...)

    kanlı karanlık odalarda
    beni morartıyor,azaltıyor ve azdırıyorlar
    böyle her seferinde,çıkınca,fırında ekmek gibi kabarıyorum
    sonra bir çoğalıyor,bir çoğalıyor,bir çoğalıyorum

    (bir güzel renk değiştiriyorum;korkma!yürek değil,renk değiştiriyorum sadece..)
    ...
    biliyormusun bir sen kalıyorsun içimde
    yüreğimin alazında biz bize
    ağlaşıyoruz sesizce...

    (sonra gözlerim açılıyor;korkma!dilim değil,gözlerim sadece...) “
    Dizelerini okurken, bu dizeleri ilk okurken altlarını önce gözlerim, sonra en sevdiğim kurşun kalemle çizerken nasıl tedirgin olduğumu hatırlıyorum. Dönüp yine aynı satırı okuyorum emin olmak istercesine. Bir oh çekiyorum sonra. Neden mi ? Dilim değil çözülen diyor ya.. Arkama yaslanıyorum sonra. Dağlara bakıyorum. Adını bilmiyorum bu dağların. Bu dağların bu ovalarının insanlarının da adlarını bilmiyorum. Adlar önemli.. Ama dağlar kahverengiye çalan yeşil. Gökyüzünü görmek çok kolay. Gökyüzü yeryüzüne yaklaşıyor kucaklıyor sanki. Bunları düşünerek zamanı geçirmeye, sinirimi unutup yatıştırmaya çalışıyorum. Gözüm saate ilişip saatin 7 olduğunu görünce içimde kurduğum bütün denge, sakinlik bozuldu.. 7 de gelecek dedikleri araç hala gelmemişti. Saatinde nasıl fakültede olacaktım ?

    Hocamı arayıp durumu anlatıyorum. Hiçbir şey söylemeden dinliyor, yalnızca güldüğünü duyuyorum. Ben susunca “ başkası anlatsa bunları çok şaşırırdım ama konu sen olunca nedense normal karşılıyorum. Senin şu hayatta sorunsuz bir şeyin var mı ? Cidden merak ettim” diyor. “Sanırım yok hocam” diyorum. Keşke verecek başka cevabım oldsa.. “Saat kaç olursa olsun gelip o sunumu yapacaksın” diyor. Sonra bir şeye ihtiyacım olup olmadığını sorup kapatıyor sağolsun. Biraz olsun rahatlıyorum. Ama uykusuzluk, yorgunluk ve bu halde gidip sunum yapacak olmam yüzünden hala huzursuz ve sinirli hissediyorum. Arada beni kontrol etmek için durup bana bakan lokanta sahibine sinirli sinirli bakıyorum elimde değil..

    İnsanaları bakışlarımla delik deşik etmeyi bırakıp bir zarf ve bir kağıt çıkarıyorum. İkisi de aynı renk olmalı. Mavi bir zarf ve mavi bir kağıt seçiyorum. Bu mektubu maviye boyarsam içim açılır belki diye :) Bir süredir fırsat bulamadığım için Arzu’ya yazamadığım mektubu yazaya başlıyorum. Zira bu gün bir mektupta anlatılmaya değer şeyler oluyor :D Beni sinirimden delirten bu hadise onu güldürecekti biliyorum. Mektubu yazarken ilk sayfada daha tükenmez kalemim tükeniveriyor. Yazdığım kelime bile bitmeden. En sevdiğim kurşun kalemi alıp devam ediyorum yazmaya. “Talihsizliğimi görüyorsun Arzum. Tükenmez kalem tükendi. Kurşun kalemle devam ediyorum. Söyle delâl* bir yere varmakta ben kadar zorlanan birini tanıdın mı ? Zannederim tanımadın. Sevgiyle kucaklarken seni, kurşun kaleminde kurşunları bitmeden mektubu burada bitireyim. Sivas’a kavuşunca oradan tekrar yazacağım. Hoşçakal delâl...” Kağıdı katlayıp hangi pulu seçeceğimi düşünürken bir otobüsün umut veren sesini duydum.

    Otobüs lokantanın önünde durunca sakince yerimden kalktım. Sanki saatlerdir burda sinirden çıldırarak içimden sinir krizleri geçirerek bu otobüsü beklememişim.. Masada sinirden yırttığım kağıtları, bitti diye sinirlenip kırmaya çalıştığım ama kırılmadığı için beni iyice çileden çıkaran ortadan ikiye bükülmüş ama inatla kırılmamış kalemi de toplayıp kül tablasına koydum. Lokanta sahibine teşekkür ettim beni misafir ettikleri için. Gidip bavulumu yerleştirip otobüste yerime oturdum. Bir kaç saat sonra Sivas’a girerken otobüsü durdurup toprağı öpmek istiyordum ama sadece otogarda değil fakültede inmek istediğimi söyleyebildim. Otobüsten inip elinde bavulumla olabildiğince gürültü yaparak fakülteye doğru yürümeye başladım. Yolda dönüp bana bakanlara hiç aldırmadım. Bavulla geldiğim için değil, çoğu öğrenci bunu yapardı. Yürürken kahkahalarla güldüğüm için bakıyorlardı. Amfiden içeri girdiğimde hocam beklemekten sıkıldığı için olsa gerek arka sıralarda biriyle sohbet ediyordu. Ben ve yanımda getirdiğim bütün sesler içeri girerken kapıya doğru döndü. Bense hiçbir şey olmamış gibi kürsüye çıktım bavulu yere yatırıp açtım. İçinden sunum için hazırladığım notları ararken; “ Oooo İpek hanım biz gelmezsiniz diyorduk. Meğer siz yatıya geliyormuşsunuz.”
    Eğildiğim yerden arkamı dönüp gülümseyerek bakarken “yaaa hocam, bu kinayeli lafları duymak için kaç saat özlemle bekledim bir bilseniz “ dedim içimden :)


    *Delâl: Narin, nazlı, değerli,kıymetli
  • Yazar: Howl
    Hikaye Adı : Kaybedilmiş Savaş
    Link: #30249707

    Yalnızlığın eli kapı kolunu tutar olsaydı ona kapıyı kendi elleriyle açar mıydı? Hayır, yalnızlık tüm işlerini başkalarına yaptırmayı beceren, karşı koymayı her an istediğiniz ama buna asla cesaret edemediğiniz, doğuştan dominant ve alçak kimseler gibi kapıyı ona açtırmıştı. Yalnızlığın en büyük dostu da sessizlik. Yine de ondan kurtulması bir nebze daha kolay. Yani en azından şu büyük ve ince ekranlı televizyonlarınız veya hoparlörü olan herhangi bir aletiniz varsa elektriğiniz olduğu sürece sessizliği kafanıza takmanıza gerek yok. İnsanlar yalnızlıklarının yerine de böyle cansız çözümler üretiyor ama bu çözümler içinde bir yerlerin daha karanlık ve daha yalnız hissetmesine sebep oluyor. Siyah bir boyanın içine hangi renkleri karıştırırsanız karıştırın sonunda kararacaklardır. Siyahtan kurtulmanın tek yolu onu ortadan kaldırmak. Ama fizik size der ki var olan bir şeyi yok edemezsin. Asla kazanamayacağınız bir düşmana karşı savaşırken, bana da söyler misiniz yüreğinizi alevlendiren bu umudu hala neden taşıyorsunuz göğüslerinizde?

    Koridorun havasına kazınmış bu düşünceler burada içine çektiği her nefeste beynine bunları düşünmek üzere emir veren bir nefes-hafıza tekniğiyle iletilenmişti. Evine her girişinde bunlara tekrar ve tekrar maruz kalan Enola, ormanından zor kullanılarak Kroy Wen’e getirilmiş bir gorilin medeniyetten haberdar olduğu kadar başına gelenlerden haberdardı. Bu kadar sefil durumda olan bir tek o sanıyorsanız veya sandıysanız aynı sefil durumda olduğunuzu söylemem belki sizler ile Enola arasında bir duygudaşlık kurmanıza sebep olur. Enola, bir yetim olmasına rağmen kendine ait bir özel adı vardı. Bu ismi o seçmemiş ve ne anlama geldiği hakkında hiçbir fikri yoktu. Ve bazı şeylerin anlam kazanması için durup baktığınız yeri değiştirmek gerektiğini bilmediği için adının ne anlama geldiğini öğrenmesi epey bir zaman alacaktı. Yine de özel bir ismi olması Enola’yı özel kılmıyordu. Otuz üç katlı beton blokların kırk iki metrekarelik kapsüllerinde Dünya Hükumetinin belirlediği on iki farklı alternatif temadan biriyle döşeli evinde kendini özel hissetmiyordu. Her sabah işe giderken ve akşamları eve gelirken bu gri binalardan dışarı attığı ilk adımında üzerine çıktığı yürüyen bant ona kendini birazdan seri numarası vurulacak bir ambalajlı yer fıstığı gibi hissettiriyordu. Ve hemen ardından hareketsiz bir şekilde onu takip eden diğer yürüyen cenazelerle arasındaki tek fark belki onların ekstra tuzlu fıstıklar olmasıydı. Dünya Hükumeti vatandaşlarını kendi belirlediği kişilerle evlendiriyor, çocukları dünyanın ihtiyacı olan belirli iş alanları için eğitiyor, çocuklar belirlenen iş alanlarında çalışacak kadar büyüdüklerinde ailelerinden en az on beş eyalet öteye Enola’nın şu an salonunda oturduğu evlere yerleştiriliyorlardı. Senede sadece yedi gün izin yapabilen vatandaşlar var olan en hızlı ulaşım aracı enordlarla bile yedi günde on dört eyalet yolu gidip gelebilirler. Bu nedenle hiçbir vatandaş kariyerine başladıktan sonra ailesini iletişim araçları dışında görüp konuşamıyordu. Enola’nın en azından böyle bir derdi yoktu çünkü daha önce söylediğim gibi kendisi bir yetimdi.
    Annesi veya babası kariyeri değil hayatı başladığı gün onu yalnız bırakmıştılar. Aslında böyle bir olayın olma olasılığının imkânsıza yakınlığını bilse Enola’nın küçük dili içeri kaçardı. Ama Dünya Hükumeti vatandaşlarını sistemin işleyişine kafa yormayacak şekilde zihinsel ve fiziksel her açıdan manipüle ediyordu. Ve Enola bu küçük cahilliğiyle salonunda oturmuş insanların birbirlerini roastladığı yani onları var eden her türlü özelliklerini edepsizliğin uç noktasında birbirine sataşarak dillendirdikleri akşam kuşağı programlarını izliyordu.

    İnsanlık bundan dört yüzyıl önce 1851 yılında Jean Bernard Léon Foucault’un deneyi ile ilk defa somut olarak Dünya’nın döndüğünü gözlemlemişti. Ufak bir hava dalgası bile Foucault Sarkacının hareketini ve bırakacağı izi değiştirebilir ama bu dünyanın hala döndüğü gerçeğini değiştirmez. Enola’nın varlığı tüm kapıları açık bırakmış, rüzgarı olduğu gibi içeri almıştı ve sarkaç hiç hesaplanmadığı izler bırakmak üzereydi. Evet, dünya hala dönüyordu ama hiçbir şey eskisi gibi olmayacaktı. En azından Enola İçin.

    Dünya Hükümeti kurulduğu ilk zamanlarda evlerin kapılarına ziller yapmıştı ama daha sonra yapılan binalarda buna gerek duymamıştı. Çünkü yürüttükleri ekonomik, kapital ve kariyer odaklı sistemler ve evlere yerleştirdikleri kendi manipülatör ileti vericileri insanları birbirlerinden koparmış bunun yerine yapay, cansız ilişkiler ve yalnızlıklara bağlamıştı. Bunun sebebi de var olan düzeni korumaktı elbette. İnsanlar güdülmesi gereken koyunlar haline getirilmeliydi. Kendi başına sınırları aşan biri tehlikeli gerçekleri öğrenebilir ve Dünya hükümetinin kusursuz işleyen çarkına çomak sokmak isteyebilirdi. Ama insanlar kendi kapsüllerine hapsedilir, ruhlarına melankoli işlenir, kronik hal alan depresyonlara sokulur ve yüreklerinden umutları sökülüp alınırsa başkaldırmaları imkânsız bir hale geliyordu. Dünya Hükümetinin ilk psikoloji bakanı olan S’dlanodCm ruhlarını ateşleyen her şey insanlardan sökülüp alındığında toplu intihar eylemlerinin önüne geçmek ve insanları umutsuz bir şekilde de olsa canlı tutmak için bir serum geliştirmişti. Serum kusursuz çalışıyor ve vatandaşların devlet tarafından desteklenen yiyeceklerine karıştırılıyordu. Zaten başka bir şekilde yemek yemeniz mümkün değildi. Her şeyiniz Dünya Hükümetince karşılanıyordu. Serumun tek kusuru aşırı tüketimde obeziteye sebep olmasıydı. Ama Dünya Hükümeti ilk yüzyılını devirdiğinde teknoloji o kadar gelişmişti ki bir insanın ölmek için Dünya Hükümetinden izin alması gerekirdi. Zaten Dünya Hükümetinin amacı da buydu insanları yaşatmak. Eski Dünyanın klasik eser yazarlarından biri bugün hayatta olsa yaşamakla özgür olmanın aynı şey olmadığını yazardı. Ama hiçbiri yaşamıyordu ve ruhlarını yaşatabilecek hiçbir vücudun da o ufka sahip olunmasına izin verilmiyordu. Dünya hükümeti vatandaşları yaşatıyordu çünkü yapılması gereken işler vardı. Daha doğrusu on iki bakan ve bir yöneticiden oluşan on üç kişilik Dünya Hükümeti heyetine ve kutsal ırk olan, Dünya hükümetinin kurulmasını sağlayan, insanlara bu şartları dünyanın birkaç milyonluk tarihinde yavaş yavaş kabul ettiren İben halkına hizmet ve enerji gerekliydi. İben halkı milyonlarca yıllık bu süreçte insanların yaşam enerjilerini zorla elde etmeye çalışmış ama bu şekilde elde ettikleri enerjinin hiçbir işlerine yaramadığını çünkü verimsiz olduğunu fark etmiş ve vatandaşları bugün içinde oldukları koşullara kendi gönül rızalarıyla kabul ettirmeyi başarmışlardı. Daha sonra avuçları içine aldıkları tüm dünya halkını bir afyon bulutuna hapsedip tüm yaşam enerjilerini sömürmeye ve artık kendi kutsal topraklarında milyonlarca yıllık emeklerinin meyvelerini yemeye koyulmuşlardı.

    Bu Dünya’nın kısa tarihini okumanız ne kadar zamanınızı aldı bilmiyorum ama bu dünyada sadece birkaç saniye geçti. Ve Enola hala zili olan bu eski binalarda yaşıyor olmasının doğumundan önce hazırlanmış bir planın gizli bir parçası olduğunu bilmeden çalan zilin sesiyle bir anda irkildi. Yirmi iki yıllık ömründe ilk defa böyle bir ses duyuyordu. Sadece o değil, dünya hükümetinde de yüz elli küsur yıldan beridir bu sesi duyan olmamıştı. Öyle ki Enola sesin geldiği yeri takip edip kapıya vardığında kapıyı açması gerektiğini değil, kapının neden böyle bir ses çıkardığını düşünüyordu. Zil bir kez daha çaldı. Ve Enola ne yapması gerektiğini bilmeden ve hayatı boyunca hiçbir tehditle yüz yüze kalmamış bir sapiens olarak korunma içgüdüsünü tamamen kaybetmiş bir şekilde kapıyı açtı.

    Enola kapıyı açınca iki saniyeliğine bir siluet ile karşılaştı. Sonrasını ise hatırlaması biraz güç. Çünkü kapısına dayanan babası tarafından bayıltılıp Dünya Hükümetinin hava sirkülâsyonlarında hareket eden atomları bile izleyebildiği güvenlik sistemine yakalanmadan kaçırılacaktı. Enola hafif hafif kendine gelip ayılmaya başladığında burnuna deniz kokusu geliyordu ama Enola denizi hiç görmediği için beyni kayıtlı kokulardan bu kokuyu çıkarıp tanıyamadı. Kendine gelmeye başladıkça ayaklanmaya çalışan Enola kendini bir kafesin içinde buldu. Geminin üzerinde öylece kafeste duran Enola’nın kendine geldiğini fark eden babası yavaş ama canlı adımlarla ona yöneldi. Ona babası olduğunu, annesi ona hamileyken bir isyanın öncüsü olduğunu ama başarısız olduğunu, o doğduğu gün annesinin öldüğünü, çocuğunu da Dünya Hükümetinin Yöneticisine kaptırdığını, aslında babası olarak kendisinin de bir Dünya Hükümeti bakanı olduğunu söylemek istedi ama bunca yıl süregelmiş sessizliği bozmak için en uygun kelimeyi bir türlü seçemiyordu. Bu yeni dünyanın insanları olmasalar zaten asla uygun bir kelime olmadığını bilirlerdi. Akıl duygusallık içinde boğuşurken ağız dile gelen her kelime ile çırpınırdı. Ama isyan lideri babası sustu. Öylece çocuğuna bakmakla yetindi. Enola bir şeyler sormak istiyordu ama ilk defa günlük rutininin çok dışında aklının henüz kavrayamadığı bir gerçekliğin içindeydi. Gözlerine far tutulmuş tavşan gibi öylece dona kalmıştı. images.jpgOnlar baba ve çocuk yakınken uzak bir şekilde böyle özlem giderirken gemi Atlantis okyanusu açıklarında yol alıyordu. Gökyüzü ise birazdan olacakların habercisiymiş gibi boğucu ve iç sıkıcı bir hal alıyordu. Doğanın bu önsezili halleri tesadüfün de bu kadarı dedirtebilir ama bu bir tesadüf değildi zaten. Dünya Hükümetinin Yöneticisi bizzat kendi buraya doğru geliyordu ve bu doğa olayı tamamen onun kontrolünde gelişiyordu. Enola’nın babası bakanlık yaptığı yöneticiyi yakından tanıyor olabilirdi ama yapabileceklerinin sınırından asla haberdar değildi.

    Pro me the us!
    Ağzından çıkan her hece ile geminin güvertesine ağır bir aura çöktüren Yönetici sanki hiçlikten bir anda var olmuştu. En yakın kara enordlarla bile günlerce uzaktaydı ama Yönetici işte orada duruyordu. Evet, Hükümetin vatandaşlarla paylaşmadığı kendine has teknolojisi vardı elbet. Ama Enola’nın babası Prometheus eski bir bakandı ve bu teknolojiden haberdardı. Çünkü bizzat kendisi Teknoloji Bakanıydı. Onun yokluğunda Hükümet ne kadar ileri gitmiş olabilirdi ki? Gökten ağırlığı yokmuş gibi süzülerek güverteye doğru inen Yönetici görünürde hiçbir alete de bağlı gözükmüyordu. Sanki bizzat kendisi kontrolü zihninde olan bir helyum balonu gibiydi. Güverteye adımını attığı an gemi sanki denizin dibini boylamak istiyor gibi ağırlaşmıştı. Ve Prometheus onun burada olmaması gerektiğini kendine anlamsızca tekrarlayıp duruyor, soğukkanlı olan son kısımlarıysa şoku atlatmaya çalışıyordu.
    Ooo sevgili Prometheus onca yıllık birlikteliğimize rağmen beni bu kadar küçümsemiş olman gerçekten bende büyük hayal kırıklığı yarattı. Şimdi de o küçük aklında burada olmamam gerektiği en az birkaç günümü daha seni aramakla heba etmem gerektiği geçiyor demek. Bu birkaç gün içinde de sen, kendini ve çocuğunu bana yem yapmışken yıllardır gizlendiğiniz fare deliklerinden çıkan isyancı grupları da hükümeti devirecek ve katledecekti.

    İki parmağını avuç içlerinde şaklatarak alkış tutan yönetici çıplak ayaklarıyla Prometheus’a doğru yürüyor ve konuşmasına devam ediyordu. Baba ve çocuk lafına odaklanamayacak kadar neyin içinde olduğunu kestiremeyen Enola ise öylece durmuş ve kafesinin içinde bu iki yabancıyı seyrediyordu.

    Siyah taşın üstündeki siyah karıncanın hareketini bile izlememize olanak sağlayan bu güvenlik sisteminde herhangi bir vatandaşımızı kaçırmayı başarabilecek tek kişi kim olabilir dersin sence Prometheus? Tabii ki de onu geliştiren senden başka kim olabilir. Gerçekten bizden saklanabildiğini mi sandın bu arada? Bu ufak yolcu gemisini sistemden izole etmek için kaç yılını harcadın? Ama seni yine de buldum hem de elimle koymuş gibi. Neden biliyor musun Prometheus? Şu an burada neler döndüğünü anlayamayacak kadar salaklaştırılmış çocuğun sayesinde. Böyle bir şeyi kurtarmaya değer miydi? Bu maymunlar için kalkıştığın onca şey gerçekten mide bulandırıcı Prometheus. Ve onları asıl layık oldukları gibi kafese tıkmış olmanı da kutluyorum. Çok anlamlı bir tablo oluşturmuşsun.

    Yönetici yüzünde eski dünyanın yedi milyar insanını aynı anda tiksindirecek sırıtmasıyla sözlerine aralıksız devam ederken Prometheus’un neden onun sözlerine karşı çıkmadığını bağırıp çağırmadığını merak edebilirsiniz. Yönetici, sözlerinin kesilmesinden hoşlanmadığı için beş yıl önce bir empat silahı geliştirmiş ve iradesini hâkim kılacağı kendi ve İben ırkı dışındaki tüm insanlığın zihinlerine onun zihniyle uyumlu manyetik alıcılar yerleştirmişti. Yönetici ile yirmi üç metrekarelik bir alan içinde kalan herkes onun istediği gibi davranmaktan asla kaçınamazdı.Bu mutlak gücün karşısında Prometheus gerçekten isyan etmeyi amaçlamış, başkaldırmış ve Yöneticinin tek parça elbisesine bulaşmış kan lekelerinden anlaşılacağı üzere başarısız olmuş bir devrim mi tertiplemişti. Bunu hangi insani yönle yapmıştı? Gerçekten kazanabileceğini umut etmiş miydi? Bariz şekilde öngörülebilen bir sonuca rağmen insanı hayatının son anına kadar çabalamaya iten şey umut muydu? Olası sonucu görmezden gelmeyi sağlayacak insani kör edecek, işkenceyi, acıyı uzatacak şey umut muydu? Prometheus tüm ömrünü bugünkü devrime adamış ama çizmenin altında kalmış bir karınca gibi çiğnenmişti. Yönetici Prometheus’un dibine kadar gelmiş ve sözlerine devam ediyordu, o insanı çıldırtacak kadar sakin ve ruhsuz sesiyle.

    Onu kurtarmaya geleceğini biliyordum. Hadi ama o eski binalardaki zillerin durmasına göz göre göre izin verdiğimizi sanmıyorsun değil mi? Zihinleri yıkamak için büyük bir çaba sarf ederken onları berraklaştıran melodileri düzenden silmemiz gerektiğini öğrendiğimiz halde zilleri öylece orada bırakacak kadar alık olduğumuzu düşünmemişsindir değil mi Prometheus? Melodiler, mırıldanmalar, ritim hiçbirine bu yeni dünyada yer yok. Müzik, gerçekten bilimin ötesinde bir yerde ve insanları olmalarını istediğimiz bulanıklıktan kurtarıyor. O zile bastığın anda ufacık bir an için evlerine döşediğimiz nefes-hafıza ileticilerinin kontrolünden çıktı ve onu kaçırabildin. Ama bunların hepsi zaten sana izin verdiğimiz bir hareket alanıydı. Hem ona baksana ne kadar aptal. Babası olduğunu bile bilmiyor. Onu o kadar salaklaştırdığımız için gerçekleri ona itiraf etsen bile sana inanmayıp denize atlayacağını düşündüğün için onu kafese tıktın değil mi? Sonra da onu şu fare deliğiniz olan kayıp kıta Atlantis’in derinliklerindeki yere götürecektin. O yerin ismi neydi? Zeyan, zian, zeon? Her neyse orada onu şu zihni temizleyen aletlerinle eski saf insan benliğine kavuşturup babası olduğunu açıklayacaktın değil mi? Yirmi iki yıl sonra gelen bu gerçeklik sence de biraz sanal değil mi Prometheus? O senin çocuğun değil. Kimsenin çocuğu değil. İçime çektiğim şu havadan bir farkı yok. Beni ve İben halkını yaşatmak için var olan nesnelerden sadece biri o. Neyse Prometheus yıllardır bu kadar konuşmamıştım. Bu dili de pek sevmediğimi biliyorsun. İlkel insanların yaratısı bir leş yığını. Anlamları kelimeleştirip kalıplara sokarak boyutlarını barbarca küçültüyorlar. Oysa sessizliğin lisanını kullanmayı akıl edebilseydiler belki de asla bu hale düşmezlerdi. Bu arada çapulcu arkadaşlarına gelince hepsini katlettim. Sonuçta ya onlar beni ya ben onları katledecektim değil mi Prometheus? Kişisel bir problem olarak algılamanı istemem. Hiçbirini öldürmekten zevk almadım. Dünya Hükümetinin sloganını bilirsin. ‘’İnsanlık yaşamalı!’’ Nasıl ve niçin olduğunun bir önemi yok. Ve seni buraya kadar izlerken kaybettiğim zamana değdi sanırım. Şu iğrenç fare yuvanızın tam üstünde duruyoruz değil mi? Varlıklarını hissedebiliyorum. Hepsiyle ilgileneceğiz eski dostum. Acısız ve hızlı olacağına söz veririm. Henüz gazabım merhametimin önüne geçmedi.

    Yönetici sözlerini Promethus’un etrafında ufak adımlarla dönerek söylerken bir elini de işaret parmağı ona temas edecek şekilde tutuyordu. Son sözlerini söylediğinde Prometheus’un tüm yaşam enerjisi vücudundan Yöneticinin vücuduna geçmişti. İşaret parmağındaki kılcal damarlar enerji yüzünden başta kararmış sonra eski halini almıştı. Tüm enerji akışı tamamlandığında Prometheus’un olduğu yerde sadece birkaç eski giysi kalmış onlar da rüzgârla etrafa savrulmaya başlamıştı. On iki bakan içinden ilk defa birisi yok olmuştu. Artık Prometheus diye biri yoktu.

    Prometheus ile işi biten yönetici bu sefer yüzünü kafeste duran Enola’ya çevirdi. Ona ne olduğunu merak ediyorsun değil mi? Büyü gibi duruyor olmalı ama sadece ileri teknoloji. Bu arada ismini hiç merak ettin mi vatandaşım? Biliyorsun ki senin dışında hiçbir vatandaş harflerden oluşan bir isme sahip değil? Aa bilmiyor musun? Doğru ya sadece bilmeni istediğimiz şeyleri bilebilirsin. Çünkü zihnin duvarları ellerimizde. Aşamayacağın duvarların içine hapsedip seni sonrada böyle hakir görmek hiç ahlaka sığan bir şey değil haklısın. Ama ben de ahlaklı biri değilim zaten. Sana bu ismi ben koydum. Eski dünya kendini yok etmenin eşiğine geldiğinde nükleer silahlarla tüm dünyayı yok etmeye çalışan o eski maymun atalarını zapt edip onlarla bir anlaşmaya vardığımızdan beri bu dünyada her şeyin ismini ben koyuyorum zaten. Mesela eskiden bu okyanusun adı Atlastı. Senle neden bunları konuşuyorum ki nasıl olsa hiçbir şeyi anlamıyorsun. Dur da anlamanı sağlayalım.

    Yönetici elini kafesin içine uzatıp Enola’nın kafasından tutup öylece bir iki dakika durdu. Prometheus’un eğer yapabilseydi onu zihin açıcıya sokup aklının kontrolünü tekrar kazanmasını sağlayacağı şeyleri yönetici sadece sağ eliyle Enola’nın kafasını tutarak yapıyordu. Enola yöneticiden aktarılan tüm bilgileri delirmeden zihnine alabiliyorsa bu Dünya Hükümetinin akıllara sığmaz teknolojisi sayesindeydi. Yönetici Enola’nın kafasından elini çektiğinde Elona başını havaya kaldırdı ve gözleri artık boş boş bakmak yerine her şeyin bilgisine vakıf olmuş biri gibi bakıyordu. Babasını, isyanın neden, nasıl başladığını, yöneticinin eline nasıl düştüğünü, dünyanın neden bu hale geldiğini, insanların İbenlerle o anlaşmayı neden ve nasıl kabul ettiğini kısacası her şeyi biliyordu.

    Şimdi daha iyi anlaşabiliriz sanırım Enolacım yoksa Alone mu demeliydim. Ooo benim yalnız çocuğum. İsmini koyarken fazla yaratıcı olmadığım için özür dilerim. Seni sadece bir proje ve yem olarak gördüğüm için üstünde pek durmamış olabilirim. Eski tanrıların bile birçok kusurlu yaratıları var sonuçta. Bir gün babanın senin için geleceğini ve beni bu yanlış programlanmış nesnelere götüreceğini biliyordum. Hatta baban tüm bu isyanı kendi iradesiyle düzenledi sanıyor olsa da az önce zihnine aktardığım gibi annenle tanışmasını, bu sayede senin doğmanı, babanın senin böyle bir dünyada yaşayamacağını düşünmesine sebep olacak kitaplar okumasını, bu kitaplarla özgür bir dünya yaratma aşkını aklına koyan bendim. Çünkü Dünya hükümeti ne kadar güçlü ne kadar büyük olursa olsun hala öğrenen ve az da olsa hata yapan bir topluluk. Yıllar önce bir hata sonucu bazı insanlar eski yazarların ruhlarını bedenlerinde tekrar uyandırdılar ve başkaldırıya kalktılar. Elbette onları bastırdık ama yok etmeyi başaramadan elimizden kaçtılar. Asla kazanmayacakları bir savaşın içinde böyle biçare savaşmalarına anlam veremedim. Bunu hangi insani yönle yaptıklarını anlamak için eski yazarların tüm kitaplarını okumam gerekti. Buna umut diyorlar. Umut, tüm ömrünü alacakaranlığın ortasında geçirsen bile yarın güneşi göreceğine inanmak. Atalarının o anlaşmayı imzalayıp boyun eğdikleri güne tanık olsaydılar böyle şeyler hissetmekten uta…

    Az önce hiç kimsenin beklemediği bir şey oldu ve Yöneticinin sözü öylece havada asılı kaldı. Çünkü zihni Yönetici sayesinde berraklaşan Enola Yöneticinin empat silahına karşı koymayı başarıp bu sıkıcı monolağa biraz renk katmak istemiş olacak ki Yöneticinin sözlerini haykırarak kesti.

    İnsanları atalarının günahlarıyla, boyun eğmeleriyle yargılayamazsın. Hata yapan sadece siz Dünya hükümeti değilsiniz. Her gelecek nesil kendi kaderinin iplerini ellerinde tutma ve hata yapma hakkına sahiptir. Geçmişte yapılmış hiçbir seçim onların adına işleyemezken siz kendi kurduğunuz düzende insanları mahkûm ediyor ve gelişimlerini engelleyip kendi rahatınız için sömürüyorsunuz. Karanlığınız ne kadar büyük olsa da umut hayallerden ışıyan ışıkla bile zihinlerimizde filizlenecek. Ve sonunda kaybedecek olsak bile kazanmaya olan inancımızla öl m ü ş ola ca ğız.

    Enola’nın söyleyeceklerini daha fazla duymak istemeyen Yönetici sağ elini onun göğüs kafesinden içeri daldırarak kalbini yerinden söküp alarak sırtından çıkmasına neden oldu. Tüm hayatını aptal bir robot gibi geçiren Enola asla hayal edemeyeceği bir asil ölümle bu yeni dünyaya veda etmişti.

    Aptal çocuk. Oysa seni öldürmek istemiyordum. Hatta seni Proje Alone’a götürürken sana okumak için yanımda bir kitap bile getirmiştim. Sen İşleyen düzenin son kusurunu kapatacak olan projemdin. Nesnelerin ebeveynleri olmadan yaşayabileceklerini kanıtlarsan artık aile tipi üretimden birey tipi yalnız üretime geçilecek ve fabrikadaki yumurtalıklarda her özelliği önceden belirlenmiş nesneler halinde üretilecekti. Gerçi ölmüş olsan da proje başarılı olmuş sayılır. Ben zihnini açmadan önce kafesin içinde bir maymundan farksızdın tıpkı eski ataların gibi. Ellerimle sana bahşettiğim irfanla seni babanın eski koltuğuna bile oturtabilirdim. Ama sen bana boyun eğmek, şükretmek yerine babanın izinden gitmeyi seçtin. Biliyor musun her şeye rağmen yine de sana bir şiir okuyacağım. Eski dünyanın yazarlarından senin adına yaraşır bir şiir. Edgar Allan Poe adında biri. Gözlerindeki iblis olarak cesedine armağan ediyorum bu şiiri.

    YALNIZ

    Olmadım çocukluğumdan beri
    Başkalarının olduğu gibi
    Görmedim dünyayı, nesneleri
    Başkalarının gördüğü gibi
    Kandırmadı hüznümü, tutkuları
    Aynı ortak pınarların suları
    Aynı zevki duymadı yüreğim
    Aynı şevkle uyanmadı yüreğim
    Sevdiğim her şeyi yalnız sevdim
    Çocukluğumda, çocukluk çağında
    Fırtınalı bir ömrün derinliğinden
    Çıktı hâlâ tutsağı olduğum gizem
    Çıktı sellerden ya da pınarlardan
    Dağlardaki kızıl kayalıklardan
    Gölgesi dolanan güz güneşinden
    Onun sonsuzdaki altın renginden
    Çıktı gökyüzünün yıldırımlarından
    Yanımdan uçarak geçtiği zaman.
    Ve kasırgadan, gök gürültüsünden
    Ve buluttan ve bulutun sisinden
    (Havanın kalanı mavileştiği an)
    Gözlerimde iblis şeklini alan.

    Umutmuş! Zamanı geçmiş bir devrim asla amacına ulaşamaz. İnsanlar o anlaşmayı kabul edip özgürlüklerini basit nesneler için pazarladıkları günden beri bir nesne olmaktan daha fazlası değiller. Ve bu halinizi size bir başkası dayatmış gibi hala ağlak bir edebiyat peşinde olmanız ne büyük acizlik. Hükümet Cellatları size koordinatları gönderiyorum. Geride bir şey bırakmayın. O karanlık fare deliklerinde güneşli günlerin özlemini çeken herkese bu savaşı çoktan kaybettiklerini tekrar hatırlatın.
  • Sadece ben değilim diye düşünüyorum, başkalarında da vardır herhalde. Son günlerde yaşamla aramızda belli bir soğukluk oluştu. Aslında tam olarak son günlerde denemez, belki de kendimi bildim bileli olan bir şey. Sadece hayatımın belirli dönemlerinde saklanmayı yeğliyordu. İşte bu aralar iyice açığa çıkmış durumda. Beraber geçiriyoruz günleri artık- nereye gidersem arkamdan geliyor. Kurtulmayı istiyor muyum bilmiyorum.  Sonuçta benim bir parçam o da , Quasiomodo'nun kamburu gibi ya da ne bileyim İskender'in gölgesi. Ben ve yaşamama arzum. Alışığım anlaşılacağı üzere, tiksinti filan duymuyorum- ama o istiyor diye de bitiremiyorum yaşamımı. Sonuçta herkesin olması gerektiği gibi korkağım da biraz. Kendimi tatmin ediyorum ama, tek ben değil hepimiz korkağız. Öyle olmasa kimse kalamazdı dünyada. Yapılacak ne var ki yoksa hayatta? Otomatonlar gibi Syberia'daki, yapılması gerekenleri yapıyoruz hepimiz. Ne eksik ne fazla. O her yerde geçen ve duygu denilen tepkimeler totale vurulduğunda bir sineğin etkisini veremiyor yaşamamıza. Neyi sırf kendimiz istiyoruz diye yapıyoruz ki? Ya da neden vaz geçiyoruz canımız çekmediği için?  Bakın ölemiyor bile çok istemesine rağmen insanlar zamanından önce. Bir kaç üretim hatasını saymıyorum. Yani kim Kurt Cobain'in normal birisi olduğunu iddia edebilir ki? Benim yaşam soğukluğum da aynı fikirde, sevmiyor Nirvana'yı. Bu olumsuz düşünceler/duygular eski kafalı şeyler, Yaşama isteksizliğim de daha çok geleneksel müziği tercih ediyor. Türk Halk Müziği değil tabi, geleneksel caz. Hiç kendinize sordunuz mu, yaşamdan soğuyunca ne yapar insan diye? Sormamışsınızdır tabi, böyle geri zekalı sorulara ayıracak vaktinizin olmadığını tahmin edebiliyorum her otomaton gibi. İnsan başta kendisine bir yaşamama sebebi bulmaya çalışıyor. Onun için de önce kendisine bir yaşama amacı bulup, bunu yok etmesi gerekiyor. Öyle her aklı başında insanın başarabileceği bir şey değil. Anlayabileceği bir şey de değil. Nereden bakılırsa bakılsın, aşırı saçma bir şey. Sonunda sonsuz umutsuzluğa kapılmak için, ilk önce "Sensiz hiçbir şeyim" diyebileceğiniz bir sevgiliniz olmalı mesela. En baştan beri sevgiliniz olmazsa zaten siz yaşamak kadar ölmeyi de hak etmiyorsunuzdur. Hem niye ölmek isteyesiniz ki,bu otomatonların dünyası tam size göre değil mi? Pardon, haddimi biraz aştım; vasıfsız ve korkak bir yaşam isteksizi olarak. Tabi ki sevgili dışında başka bir yaşam amacı da olabilir. Her şey iki insanın bir araya gelmesiyle bitmiyor tabi ki. Sonuçta dünyada ayrı ve birlikte yaşayan milyarlarca insan var. Mutsuz milyarlarca insan da var. Mantık okumuş birisi olarak; buradan çıkarabileceğim tek sonuç, dünyada milyarlarca insan olduğu. Bu kadar insan varken neden yalnız kalıyorsunuz ki sevgili ölmeye/yaşamaya hakkı olmayan kişi?  Evet birliktelik tek amaç değil ama. Belki tüm servetimi kaybettiğim için, ya da ailemden birisini kaybettiğim için, ya da hayat arkadaşım olan leoparımı kaybettiğim için de, hayata küsmüş  olabilirdim. Ama hep kaybetmek var işin işinde. Kaybetmek için de bir şeyleri kazanmam gerekiyor. Bu soğuklukla konuşuyoruz ara sıra, sonuçta dediğim gibi benim bir parçam olduğu için, yaşamıma yabancı değil. Sadece biraz soğuk. Zaten esas en soğuk olanlar değil midir bizi yaşama bağlayan? Değil, evet. Neyse; kendisine, "Keşke o eski teypler gibi hayatımızın da bir geri alma tuşu olsa, o kendi kendine geri alınırken biz de beklesek, acaba düzgün bir şekilde geri alınacak mı diye merak etsek, sonra da tekrar başlasak hayata. Ama bu kez üzerimize farklı şeyler kaydederek. Bize sunulmuş olanlardan değil, değişik tatlardan faydalanarak" gibi bir şeyler dediğimi hatırlıyorum. Dinlememiş beni yaşama karşı olan soğukluğum. Ondan da soğudum artık, ama işte insan kurtulamıyor bir anda hiç bir şeyden. Hayatımı bir kere daha yaşayabilseydim, tekrar yaşamayı ister miydim bilmiyorum açıkçası. Daha bu hayatı düzgün yaşayamıyorum ki, yenisini ne yapacağım ben. Sonra yaşamama isteğim bir laf etti," Ben niye buradayım düşündün mü hiç "dedi. Düşünmemiştim ama düşünmek de istemiyordum. Konuyu değiştirdim. Hep tatminsiz olduğunu, belki de ölmemi istediğini söyledim. Kavga ettik sonunda. Sonuçta bir şey olacaksa tek başıma kalmayacağım, kalbi kırık sadece ben olmayacağım. Hayatım boyunca kendimle beraber etrafımda olanların da kalplerini kırdım hep. Bu konuda oldukça başarılıyım, ölmeyi beceremesem de. Soğumuştum zaten, onun da kalbini kırmamda bir sakınca yok diye düşündüm ve kovdum fevri bir anımda yanımdan. Üzüldü tabi, sonuçta insanın ölüme olan isteğinden kurtulması kötü bir şey. Birlikte yaşadığımız o kadar mutlu an, o kadar "Ölüme Yakın Deneyim" varken. Ama bana da yaşatmamıştı zaten onları, en heyecanlı yerlerini hep kendisi yaşıyordu, soğuk nevale. Daha kötüsü de olabilirdi belki, ama ben daha iyisini bile anlayamazken daha kötüsü niye gelsindi ki benim için? Sonra bir şiir yazayım dedim. Yazdım, sonuna maviyi koydum. Niye koyduğumu bilmiyorum. Peygamber olsam vahiy gelmiş olabilirdi. Şair olsam istedim koydum diyebilirdim. Berber olsam bir şey demez sadece traş ederdim mavi saçlı insanları. Ama ben ve artık en sevdiğim olmayan parçam, yaşamama azmim öyle koymak istedik. İyi de oldu. İsmini sürekli değiştirdiğim bu ölüm aşkım da olmasa kimse anlamayacak beni. Ben de anlamıyorum zaten kendimi, onu ve şiirlerinin sonlarına gereksiz şeyleri koyan güruhu. Olsun ama mavi iyi oldu. Mavi her şeyin altına gidiyor nasılsa. Bir şarkım olsaydı mavi olmasını isterdim. Tıpkı İskenderin gölgesi gibi ya da Quasimodo'nun kamburu. Bitti mi? Gitmedin mi daha? Daha kaç gece burada kalacağız biz Mavi?
  • 1210 syf.
    (Bu oldukça uzun bir hikayedir.. Pardon, incelemedir. Hazır mısınız? :)


    Durun!! Durun!!
    Kalkmış olamaz tren…
    Anlatacağım neden geç kaldığımı..
    Yıldızlı gözlerimde neden bunca isin, yorgunluğun düştüğünü.. Bu pespaye halimi, bu yaralarımı, bırakın şu trenin kolunu tutacak mecali, tüm o yolları aşıp nasıl geldiğimi..
    ...


    Trene bindim, Ülkeme giden.. Türkiye'ye.
    Rus topraklarından, Tolstoy'un davet ettiği Dostoyevski etkinliği aracılığıyla, yazarın yanından..
    Üstümde saman kağıtlarının zamanla ve ışıkla dans eden tozlarının hatırası..
    Anlatacağım neler olduğunu…



    Takvimler 1873 yıllarını gösterirken yani bundan 175 yıl kadar öncesine gittim.
    Kendimi bulduğumda Dostoyevski'nin Yazı İşleri Genel Müdürlüğünü yaptığı odanın kapısının hemen önündeydim. Elimi kavrayabileceğim yuvarlaklıkta bir kapı kolunu çevirmem, içeriye girmemle eşdeğerdi. Bu dalgın kararsızlığım, yazarın sezgilerine ulaşmış olacak ki kapının ardında birinin olduğunu farketti.

    Kapı açıldı,
    Karşımda bir tablonun canlanmış hali gibi duran Dostoyevski..
    Rusça, içeri girmemi söyledi ve gayet centilmen bir şekilde yol açtı.
    Yazarın masasının hemen karşısında bulunan Ahşap oymalı koltuğa yavaşça oturdum. Çantamı dizlerime koyup yazarın koltuğuna oturmasını bekledim heyecanımı gizleyerek. Dostoyevski heyecanımı farketmiş olacak ki:
    Su içer misiniz? teklifinde bulundu.

    Lütfen, diye karşılık verdim.
    Kristal bardaktaki suyu içerken, biliyordum neden geldiğimi büyük bir merakla ve bir yazar merakıyla da sorguladığını.. ki kimbilir yüz hatlarımdan ırkımı dahi çıkarabilir. Bunu şimdilik istemem..
    Bardağı masaya bırakırken küçük ama derince bir nefes alıp, yazarın gözlerinin içine bakıp kim olduğumu, neden buraya geldiğimi imkan dahilinde anlatacaktım ve çantamda bulunan Tolstoy'un davetini kendisine bizzat gösterecektim. Tolstoy hakkındaki fikirlerini az çok bilsemde..

    Tam cümleye başlayacakken, ismimi söylemişken üstelik.. Kapı büyük bir telaşla çalınıp, izin verilmeden içeri girildi.
    Dostoyevski kızgın ama meraklı gözlerle, varlığımı dahi unutup - ben de bir o kadar onun gibiydim - gelen kişiyi dinledik.
    Konuşulanları anlıyordum ama bu henüz tamamlanmamış bir hikaye olduğu için ben de olay ilerledikçe tabloya dahil olan bir karakter gibiydim.


    Aceleyle masasındaki aynı tarihli günlüğünüde alıp çıkması gerektiğini söyledi.
    Onu bırakamazdım. 1 dakikadan az bir sürenin dahil olduğu kararsızlık, kararlılık ve şaşkınlık evresinde;
    Durun! dedim..
    Ben de gelmek istiyorum.
    Lütfen..

    Ama sizi tanımıyorum Sayın Özlem. Hem nereye gideceğimi dahi bilmiyorsunuz, belki çok çok önemli olduğu kadar özelde olabilir.

    Özel olsaydı Sayın Dostoyevski tepkileriniz daha farklı olurdu, eminim iş dahilinde birşeydir ve bırakın bir öğrenci gibi belki, yanınızda olayım. Kadın olmam size engel teşkil etmez, kendimi korumasını pekala bilirim hem kimbilir sizin kendinizi korumanızada yardımcı olabilirim.

    Gözlerindeki pırıltıyı elinden geldiği kadar gizlemeye çalışarak,
    Peki dedi.. Gelebilirsiniz.

    ...

    Telaşlı adımlarla yürürken ve Dostoyevski'yle aramızdaki mesafeyi elimden geldiğince açmamaya çalışırken, cebimdeki varlığını hatırladığım siyah tel tokamı alıp, dudaklarıma götürüp, saçlarımı o koşturmacada örmeye başladım. Engel olmasını istemem, en küçük ayrıntının dahi.

    Tarihinden de eski ama gayet temiz ve bakımlı olan bir arabaya bindik. Dostoyevski, ben ve adını henüz bilmediğim, aynı zamanda arabacılık görevini yapan kişi.
    İsmi nedir? diye sordum..
    Tebessümle, malum kişiye bakıp,
    O mu? Bay A demeniz kafi.
    Bay A oldukça ilginç bir isim.. ki sizin gibi bir yazar için A kavramı ayrıca bir anlam teşkil etmiş olmalı, dedim. İsminin başharfi A dahi olsa..

    Kocaman bir kahkaha attı Dostoyevski!
    Sizi sevdim!
    Siz.. Siz kesin İngiliz falan olmalısınız.. Ya da bir Alman.
    Duruşunuza bakarsak ve kelimeleri yumuşak, tane tane kullanışınıza.. Fransız da olabilirsiniz.
    Kimsiniz Sayın Özlem?
    Dostoyevskiye dönük olan çehremi yola çevirip,

    Kimbilir Dostoyevski? Belkide hiçbiri..
    Bir İnsan ve belki hiç hiç sevmediğiniz bir ırkın insanı.

    Boynunu hafifçe kırıp, derin bir halde bakıp..
    Yoo buna inanmam. Sizin gibi genç bir bayan kesinlikle sevmediğimi düşündüğünüz Irk kategorisine giremez. Hem ben Irkçı falan da değilim, nereden duydunuz bunları? Lütfen yanlış anlaşılmak istemem ve bu yayın hayatımda da epey başıma gelmiştir..

    Kararlı duruşuyla yola bakıp,
    Herneyse Küçük Hanım, izninizle bu konu dahil tanışma faslımızı yolculuğumuzun diğer kalan kısmına bırakabiliriz.
    Günlüğümü yazmaya devam etmeliyim. Bilginiz var mı günlüğüme dair? Eğer abone olmak isterseniz yardımcı olabilirim.

    Bilgim var Sayın Dostoyevski. Haberler ulaştı ve daha birçok şey…
    Daha birçok şey?..

    ...
    O esnada aracın kapısı açıldı ve gitmemizi söylediler, telaş son hızda devam etti.
    Hızlı adımlarla yürürken bir yandan konuşuyorduk. Ve şöyle dedi:
    Biliyor musunuz Sayın Özlem..
    Geçenlerde elime ulaşan Moskova Haberleri dergisinde bir olay gözüme çarptı.. Çin İmparatorunun evlenme töreninden bir kare.. Öyle ayrıntılı, binbir emekle işlenmiş bir davetti ki gözlerimi alamadım ve derin düşüncelere daldım. Çinde mi yazmalı dedim, bu en küçük ayrıntıları böylesine titizlikle işleyen halkın arasında ve eminim o zaman yazar olarak nitelendirilebilirdim.
    Öyle olmadığını mı düşünüyorsunuz Sayın Dostoyevski?
    Oysa aksi. Benim burada oluşum dahi bunun bir kanıtı değil mi.. Düne kadar beni tanımıyordunuz, oysa ben uzun zamandır sizi tanıyorum.

    Uzun zaman?
    Karşımda bir hayranım mı var yoksa? Şu isimsiz mektupların sahibi?

    Tebessümle.. Hayır Sayın Dostoyevski. Evet mektupları severim ama buralara, yanınıza kadar gelişim çok başka bir sebep. Ama siz varlığımı bir mektup olarak niteleyebilirsiniz.. Ki İnsan, yaşadıkça tamamlanan kelimeler değil mi birazda?..
    Kimsiniz Sayın Özlem?


    Gitmeliyiz Efendim!!


    Bir kilit, bir sessizlik..
    Bir kalabalık..
    Herşey sustu. Duyduğum ve gördüğüm: Haksızlık.
    Dostoyevski'nin elleri kelepçelendi ve tek kelime edemeden işte gözlerimin önünde götürülüyordu.

    Durun!! Yazarın yanındaydım, benide alın!
    Hangi gerekçeyle, kimsiniz siz?
    Yazarın yanındaydım, bir dost diyebilirsiniz ama herşeyden öte İnsan.

    Sürgüne, kürek cezasına çevrilen bir yol bu Hanımefendi ve siz suçsuzsunuz, bu bir gerekçe değil!
    Öyleyse size karşı gelmekle ve yazarın yanında olmakla beni yazarın yanına götürebilirsiniz. Aksi durumda emin olabilirsiniz ki sizi varacağınız yere kadar takip edeceğim. Ayaklarım yorulmayacak, Ruhumdan tek bir yorgun nefes görmeyeceksiniz.
    Yazarın yanındayım.

    Ciddiyetle ve ikna edemeyeceğini anlamış olacak ki..
    İlk defa böyle birşeyle karşılaşıyorum..dedi

    Resmen belirsizliğe, hatta ölüme gidiyor bu Kadın..


    Neden yaptınız bunu Sayın Özlem. Ben bile tam olarak ne olduğunu anlamamışken suçumun, siz nasıl bunu bölüştünüz? Deli cesareti değil bu.. Yüreğinizin sesini duyabiliyorum.


    Yıldızlı gözlerle ve kararlılığımla Dostoyevskiye bakıp:
    İnsan, Sayın Dosto. İnsan olmanın ötesinde değil yaptıklarım. Tüm kalbimle biliyorum siz bir karıncayı dahi incitmeyecek bir insansınız.. Koşullar, tarihin getirdikleri ve siyaset.. bizleri iki ayrı insan yapsada bu yüreğimizi ayrı kılmaz. Belirsizliğiniz benim toplumumun, dünyamın belirsizliği. Aklanmanız hepimiz için zaferdir. Size inanıyorum ve yanınızdayım.

    Kelepçeler bileklerime takılırken bir an tereddüt duymadım.
    Doğru yolda olduğumu biliyordum ve bu esaretin özgürlükle taçlanacağını.


    Çamurlaşan sokakların kirini taşıyan siyah bir araca bindik.
    Yolculuk bu sefer başlamıştı.



    … Bizi bıraktıklarında dar, havasız, ter ve küf kokan bir hapishanedeydik.
    Kadın ve erkeklerin ayrı kaldığı koğuşlardı ve müdürden rica etmeseydim Dostoyevskiyle yollarımız ayrılırdı. Örgümü şimdilik kazağımın içine sakladım ve bir kasketle saçlarımı gizledim. Ciddi ve ruhsuz bir bakış, iyi bir tercihti.
    Çift ranzalar halinde düzenlenmiş sade ve bakımsız bir odadaydık. Bileklerimizi açtılar ve etrafı izlemekten çok, nerede olduğuma dair ufacık bir şok kırıntısı arama dışında, Dostoyevskiyi izledim.
    Ümitsiz, yorgun bir adam vardı karşımda ve tüm bunları belli etmekten korkan bir çocuk.. Evet gözlerindeki pırıltı o çocuğun varlığı olmalı.
    Bizimle birlikte odada bir Yahudi daha kalıyordu ki Dostoyevskiyi gülümsetebilmek adına bu kişiyede Bay A mı desek, dedim.. Özgürlüğümüzün fotoğrafı!
    İçten içe Bay A derken.. Günler günleri kovalarken,
    Gün geceye, yıldızlara varlığını bırakırken yan yana nice yıldızları izlediğimiz geceler oldu.
    Pencerenin paslı, küçük parmaklıklarından gökyüzünü izlediğimizde:
    Şu! Dedi.. Şu Sirius mu?
    Hayır, hayır dedim..

    Belkide o sizsinizdir Sayın Dostoyevski, her insanın bir yıldızı vardır derler. İnanır mısınız?
    Ve her İnsan, yıldızların malzemesindendir biraz..

    Masal bunlar!
    Siz, bir yazar olarak.. birazda masalcı sayılmaz mısınız?

    Kimsiniz Sayın Özlem. Hiç konuşamadık.. Uzak topraklardan geldiğinizi söylediniz ve uzak göreceli bir kavramdır biz masalcılarda dahil. Aksanınız, varlığınızla belirsizsiniz. Bir kalıba koyamıyorum.
    Yoksa Rus musunuz?

    Bu sefer kahkaha sırası bendeydi sanırım ve odaya şimdi giren Yahudi bu kahkahadan oldukça rahatsız olmalı. Kahkahamı düzenleyip, evet evet onu düzenleyip, kalınlaştırıp,
    Yanılıyorsunuz Sayın Dostoyevski, kesinlikle yanılıyorsunuz! dedim..
    Yahudi odadan çıktı.. ve fırsat bu fırsat onun gözlemleriyle Yahudi de dahil ortamı sordum. Amacım anlatmasını sağlamaktı, bakışlarındaki durgun derinliği bırakmak..
    Yahudinin ketum tavrını, sızlanışlarını, bencilliğini ve din öğretisi altında nasıl dinden uzak bir yaşam sürdüğünü.. Hapishane hayatı ya her ırk ve cins insan mevcut.. Fransızların zeki, ılımlı ve atak tavrını, Almanların hantal, sessiz, samanaltından su yürüten zekasını ve İngilizlerin zehirli dikenlerle çevrili pamuk kalbini.. hepsini anlattı.

    Ya Ruslar? dedim.
    Bir Rustan dinlemek isterim..


    Biz Ruslar, ben de dahil Milliyetçi insanlarız. Özellikle Slav halklarına karşı bir kardeş duygusunun yanında bir korumacılığımız var. Çoğu kişi bunun çıkarlarımız için olduğunu söylüyor.. Ama kesinlikle değil. Bizler bir abi görevi görmenin peşindeyiz ve kalemimde “ Bir Yazarın Günlüğünde “ nitelendirdiğimde o olacak. Slavları Batı'nın iki yüzlülüğünden, oyunlarından ve batı kadar katı, kötü.. Türkler'in elinden kurtarmak..
    İstanbul.. İstanbul'u dahi almak.. Neden olmasın!

    Lütfen lütfen Sayın Özlem, bu son söylediğim özellikle aramızda kalmalı. En azından günlüğe yazana dek.

    Sayın Dostoyevski.. Emin olun konuştuklarımız aramızda. Ve size hakkımda bir bilgi.. O güzel, özlediğiniz şehirden!
    Ben de İstanbulluyum. Gerçi çocukluk zamanlarım oralarda geçti, hatırladığım hayal meyal şeyler.. ama Ruhu, Rüzgarı, o başkalığı herzaman benimle.
    Yoksa..
    Yoksa?
    ...



    Siz İkiniz! Gidiyorsunuz
    Özgür müyüz? dedim
    Alaycı bir dudak büküşle:
    Özgürsünüz tabii..


    ...


    İdam sehpasındayız.
    Yavaşça merdivenleri çıktık.
    Ve bizimle birlikte birkaç kişi..
    Daha aklanmamışken, daha anlamamışken suçu, nedir bu olanlar dedim..
    Konuşabildiğim sadece bu.
    Gözlerimizi bağladılar.
    Ölecektik.

    Ferman yüzümüze karşı okundu. Asil bir duruşla. Yaldızlı harflere yazılmış..
    Demek görebildiğimiz son yıldızlar birazda bunlar..

    … Ferman uçuştu,
    kelimeler henüz okunmadan..
    O ölüm saatleri, kalbin duruşu, o ruhun çekilipte bedenden kopamayışı bir anda darmadağınık şekilde yerini buldu..

    Yaşıyorduk..
    Yaşıyor muyduk?


    ...

    Ceza, kürek cezasına ve sürgüne çevrilmişti…
    Sanırım yollar, epey taşlı ve zorlu olacaktı.
    Dizlerimiz kanayacak ve çocuk yaraları olmayacak..
    Belki gözlerimizdeki o ışığın sahibi çocuk, o yolda olgunlaşacak.

    Kürek cezası, Sürgün, Hapishane.. Tüm bunları aştık..
    Hepsinin doldu zamanı.


    Ve unutmadık boynumuza geçirilen urganın izlerini, o kızıllığını.. hiç solmadı.
    Gözlerimizde siyah bir tülün hatırası..
    Dekabristlerin vefakar eşlerinin selamı..
    Hapishanede izin verilen o tek kitap olan İncildeki vefayı.. Dekabrist bir kadının dualarıyla kadife bir beze sardığı.
    Ardımızda İnsanı, Hayatı, Hayatımızı bıraktık..
    Ve yol pırıl pırıl bir güneşle.. Kabukları soyulmuş İnsanlardık, yaşadıkça ve yürüdükçe derisini, rengini ve belki ırkını bulacak olan.





    Bir Otel odasında kaldık, korkulu ürkek.. Sinirleri bozuk.. ve bilmem takvimler hangi tarihi göstermekte? En son 1873 teydik..

    Uyukudan uyandım, Dostoyevski uyumamış.
    Hapishanede gördüğümden daha yorgun bir halde ve sanki Ruhu daha çok uzaklaşmış..
    Soğuk birşeye dokundu dirseğim, silahtı. Gözlerine baktım yazarın..
    Gözlerinde küçük bir kız vardı ve bir düş, bir uyku.. bir yıldız..
    Gözlerinde silahın yansıması vardı, ölüm..


    Ellerini sıkıca tuttum. Tek kelime etmeden başımı olmaz anlamında iki yana çevirip kararlılık ve acıyla olmaz!! dedim.
    Avuçlarım sıcacık, avuçları kıştı…


    Bir uykudan uyandık yazarla,
    Uyku içinde bir uyku ki bana anlattı düşünü.
    Düşün, dedim.. gözlerinde gördüm, senin gördüğün..
    Senin gözlerinle gördüm, seni, acıyı ve İnsanı.



    Yollara düştük birlikte..
    Davalara katıldık.. Köylere gittik, halkın kalbiyle birlikte çarptı kalbimiz.
    Özellikle bazı davalarda insanlığımızdan utandık. Kadın olmaktan ve Erkek olmaktan..
    Aile kavramını en çok bu davalarda tanıdık ve zaman geçerken, kalabalık toplanıp geri çekilirken biz oradaydık.. kişiler, isimler, günler herşey farklıydı..
    Halkım diye kalbini tuttu yazar,
    Düştü kalemi..
    Nefesi azaldı.


    Bir çocuk tüm kalabalığı aşıp, üstelik hangi ırktan ve nereden burada olduğunu bilmediğimiz bir çocuk.. o kalabalığı aşıp sevinç ve neşeyle Dostoyevski'nin tam karşısına geçti.

    Düşen kalemini aldı, tek kelime etmedi..
    Elleri buz gibiydi…


    Gözlerimde gurur, gözlerimde kainat.. Yazarla bütün.. Gözlerde parıldayan bir hayat..
    Sayın Özlem, dedi kendini toparlayarak..
    Sizi hala tanımıyorum. Yolu neredeyse yarıladık ama kimsiniz ve neden yanımda, buradasınız. Doğrusu katlanmanız şaşırtıcı.

    Sayın Dostoyevski.. Kaleminizi aldığınıza göre ve gördüğüm kadarıyla kalbiniz buna hazır değil.
    Belki sonra, dedim gülümseyerek..

    Yoo bu sefer konuşulmalı..

    Bakın aydınlık bir bahçedeyiz, adliyenin önü olsada.
    Anlatmalısınız. Kimsiniz?
    Bu kalp neler görmüştür.. hem korkarım önümüzde daha Osmanlı- Rus harbi var.
    Yolun diğer kısmıda oradadır ne dersiniz?


    Gözlerine ay ve yıldız gibi baktım, derin, sessiz bir gece gibi..
    Bay A burada olmadığına göre iş bana düşüyor olsagerek..
    Gitmeliyiz ve söz veriyorum anlatacağım.
    Kalbiniz…


    Kolumdan tuttu. Hayır!
    Yolun diğer yarısı ellerinizde. Şimdi anlatmanızı rica ediyorum…




    Peki...


    Esaret nedir Sayın Dostoyevski?
    Konumuz bu değil.
    Merak ediyorum Esaret nedir ve Özgürlük?
    Konumuz İnsanken üstelik, sorularım uzak olmamalı.

    Esaret, yaşadıklarımızdır birazda Sayın Özlem, özgürlük bu yoldur ve yaşamak..
    Peki, bu yol Rus- Osmanlı'dan geçse dahi özgürlüğü barındırır mı içinde?
    Barındırmaz ama tek bir farkla!
    Özgürlük Rusya ve kanatlarında olan Slav halkının özgürlüğüyse ve bu Osmanlı gibi, Türkler gibi barbar, deri yüzücü, cani bir kavimle oluyorsa, üstelik bizim Ortadoks inançlarına göre dinsiz.. Osmanlı esarettir ve biz Ruslar, esaretin zincirini kırmasını biliriz.


    Sonbahar yaprakları savrulurken birkaç tanesi toplanıyor yanımda.
    Daha biraz önce bahardı halbuki.
    Demek öyle..


    Üzgünsünüz Sayın Özlem! Ve ben inanıyorum sizi incitecek tek bir kelime etmedim..
    Gözlerine baktım..
    Yıldızlar parlıyor, dedi..

    Kimbilir…


    Ben bir Türküm Sevgili Dostoyevski. Ve hayallerinizi süsleyen o başkentin çocuğuyum. O toprakların, Anadolu'nun.. ve bileklerimdeki şu izlere, kayıp giden yıldızlara, dirseğimdeki soğuğa.. ellerinize bakın.. sıcaklığına. Sudaki aksinize, bakın hemen yanınızda.
    Esaret miyim?
    Özgürlük nedir? Nerede?
    Kalbinizden ve vicdanınınzdan uzak olmayan..
    Saçlarınızın arasında biriken kar taneleri gibi geçiçi olan, bakın ellerimde şuan.. kar taneleri gibi geçici olan söylentiler mi beni, halkımı, size kötü kıldıran?
    Siz ki bir yazarsınız. Toplum sizin mürekkebiniz ve Sessiniz siz!
    İnsan tüm bunlardan uzak olmayan…



    Gitmeye hazırlanıyordum ki.. vakit gece ve hava hayli soğukken.
    Durmalısınız! dedi.
    Önümüzde daha Osmanlı- Rus harbi var.
    Yollar.

    Bir Türkle yürüyeceksiniz, emin misiniz? dedim..
    Gayet eminim,
    Aslolan, İnsan olan.



    Yollar uzarken ve kısalırken.. birikirken anılar..
    Mevsimler geçerken dinlendiğimiz, durakladığımız yerlerde oldu.
    Ems vadisine gittik önce. Şifalı sularıyla bir dinlenme tesisi..
    Zira Dostoyevski hastaydı.

    Taunus vadisinde dinlendik.. Havası ve suyu ona olduğu kadar banada iyi geldi.

    İyi olduğuna emin olduktan sonra yollara düştük yeniden.
    İlk yazar olduğu zamanları tüm o canlılığıyla paylaştı benimle. Yazarın dostu ve oldukça hasta olan Nekrasovun kulaklarını çınlattık. Özgürlük ve halk şiirlerini birlikte okuyup ki Dostoyevski okuyup ben tekrarlarken.. o günleri anlattı.

    " İkimizde (Nekrasov) ile 20 sinden biraz fazlaydık. Petersburg’da yaşıyordum, nedenini kendim bile bilmediğim belirsiz amaçlarla askeri mühendislik görevimden istifa edeli bir yıl olmuştu. 1840 mayısıydı. Kışın başında birden ilk yapıtım olan İnsancıklar’a başladım, o zamana kadar henüz bir şey yazmamıştım. Öykümü bitirdikten sonra ne yapacağımı, kime götüreceğimi doğrusu bilmiyordum. D.V. Grigoroviç’ten başka edebiyat çevresinden kimseyi tanımıyordum. Grigoroviç’in Petersburg Laternacıları adlı o zamanın bir dergisinde küçük bir yazısı çıkmıştı, o kadar. Hatırladığım kadarıyla yaz gelince köyüne yerleşmeye niyetliydi ve geçici bir süre Nekrasov’un evinde kalıyordu. Bana uğradığı bir gün “Öykünü getir!” dedi. (Henüz okumamıştı.) “Nekrasov gelecek yıl bir dergi çıkarmak istiyor, ona göstereceğim.” Öykümü götürdüm, Nekrasov’u kısa bir an görmüştüm, el sıkıştık. Yapıtımla gelip, Nekrasov’la tek kelime konuşmadan oradan ayrılmak beni utandırmıştı. Başaracağıma çok az ihtimal veriyordum.

    ... Belinski’yi de birkaç yıldır büyük coşkuyla okuyordum, ama Belinski bana korkunç ve acımasız biri gibi görünüyordu, “Benim İnsancıklar’la alay edecek!” diye düşünmekten kendimi alamamıştım. Öykümü tutkuyla, neredeyse gözyaşları içinde yazmıştım.

    … Gündüz gibi apaydınlık bir Petersburg gecesinde, sabaha karşı saat dörtte eve döndüm. Güzel, ılık bir ilkbahar günüydü, odama girince hemen yatmadım, pencereyi açtım ve önünde oturdum. Birden kapının çıngırağı çaldı, şaşırmıştım, gelenler Nekrasov’la Grigoroviç’ti, büyük bir heyecanla içeri dalıp beni kucaklamaya koştular, ikisi de neredeyse ağlayacaktı.

    Yarım saate yakın kalmışlardı, bu yarım saatte Tanrı bilir neler konuştuğumuzu, çığlık çığlığa, soluk almadan şiirden, gerçekten, zamanın siyasal olaylarından, eksik olur mu, elbette Gogol’den, Müfettiş’ten, Ölü Canlar’dan bölümler okuyarak ve en başta da hiç kuşkusuz Belinski’den...

    Nekrasov heyecanla: “Bugün hemen öykünüzü Belinski’ye götüreceğim ” demişti.


    … Ve olanlar oldu Sayın Özlem. Belinskinin dahi sert kabuğunu yumuşatan bir ses, ismimi davet eden büyük bir heyecanla.. Gözyaşlarım.. Onlar yumuşatmış olmalı.
    İnsan…




    Yollar bitmezken ve hiç bitmesin isterken, mevsimler geçmeye devam ediyordu.. En çokta yazarın duygularıyla alakalı olduğunu düşünüyordum mevsimlerin. Kederlenince kış, mutlu olunca bahar oluyordu.. Ve yürüdüğümüz bu yol, çetin bir kışın habercisi. Gözlerini yolun bitimine, o karanlığa diken Dostoyevski…


    Tolstoy dedim.. Tolstoy'un size selamı var. Bakın hakkımda bir bilgi daha ve eminim bu Rus yazar, sizin ilginizi çekebilir.

    Kalemi güçlü ve Işık vadeden bir yazar ama biraz fazla Avrupai.. Bizleri pek yansıttığını düşünmüyorum..


    Tebessüm edip yoluma devam ettim yazarla. Acaba onun zamanına, yani bu zamana Tolstoy'un Tolstoy olarak kaç eseri ulaşabildi. Yazar kendini ne kadar anlatabildi.. O da biraz bu yolda değil mi?

    Anna Karenina.. Güzel isim değil mi Sayın Dostoyevski?
    Evet, gayet güzel bir isim.. üstelik.. üstelik Tolsto.. ?


    Evet güzel bir isim. Günlüğünüzde belki bahsetmek istersiniz. Çağınızın, insanlarınızın bu konuda da görüşlerinizi bilmek istediklerini düşünüyorum. Üstelik kimbilir.. Yıllar sonra, uzun yıllar sonra o sakındığınız ve umudunuz olan o genç nesile ayrıca bir ışık bırakabilirsiniz.

    Düşünebiliyor musunuz ırk, millet, kim olduğu farketmeden birçok insan sizi okuyacak, bilecektir ve kimbilir.. Yollara düşmek dahi isteyecektir.

    Hayat bu belli mi olur?



    Yollar mı Sayın Özlem!
    “ Düşünce elektrik hızından hızlıdır “ derim herzaman. Ve siz düşünceden de hızlı bir gelişten bahsediyorsunuz..
    Ah.. Teslanın kulakları çınlasın!

    Görende sizi zaman yolcusu falan zanneder. Hem şu halinize bakın. Bizlerden farkınız nedir? Üstelik sizi bu kadar Rusa benzetmişken.. – homurdanır –


    Kıyafetler, yanıltıcı olabilir.
    Kazağımın içine olan örgümü çıkarıp rüzgarda salınışını izledim, tokadan kalan kısmıyla o minik özgürlüğünü..




    İçki şişeleri vardı yolda, birden fazla..
    Gözleri düştü yazarın,
    Sessizleşti..

    Anladım o içki şişelerinde toplum vardı.
    Neden iyi insan olamıyoruz Sayın Özlem?

    Lütfen, sayın demeyi bırakın Dostoyevski. İyi insan mı söz konusu olan,
    gelin benimle…

    ...

    Yolumuzun hemen yanında bulunan bir yetimhaneydi ziyaret ettiğimiz. Kimsesiz çocukların seslerinin binaya, duvarlara, insanlarına renk ve ruh olduğu.
    Acıkmışız, fark etmedik.. Birlikte yemek yedik yetimlerle..
    Ve notlar aldım, Notlarımı Dostoyevsk'inin cebine koydum,
    Lazım olabilir diye…


    Eserler çıkıyordu bir bir ortaya… Ecinniler, Karamozov Kardeşler, Bir Uysal Kız.
    İnsancıklar, yazarın sol yanında bir gül gibiydi..
    İlk, farklı ve kıymetli.



    Gözlerindeki son hüzün kırıntısı olmasını dilediğim bir bakışla.. Kardeşim dedi..
    Unutulmaz dedim..
    Meyveleri harfler olan köklü bir ağaç bitiminin dibinde uyuyordu, başucunda yıldız perileri..
    O inancıyla, ben inancımla dua ettik..
    Homurtular yerini gök gürültüsüne bıraktı ve yağmur yağdı..

    Uzaklaştık…





    Dekabristler hakkında konuştuk yeniden, yolu epey yarılamıştık..
    İsyan ettikleri için ölümle mahkum kılınan sadece İnsan olanlar..
    Avrupailer!
    İpleri koptuğu halde ki bu Rus geleneklerinde bağışlanmanın, yaşamın göstergesidir..
    Öldürülüşlerini hissettik..

    Boynum,
    Sızladı.




    Ruslar güçlü Millettir, Özlem. dedi
    Ve bu halde olmasının çok çok derin sebepleri..
    Aile, boşvermişlik, içki şişeleri..
    Yetimlerin gülüşlerinde dahi bu giz gizli..


    Yazmalısın Dostoyevski dedim ve biliyorum yazacaksın
    İnanıyorum..

    Cebindeki notum parladı, o küçücük cennetsi ışığıyla…




    Hikayeler uçuştu ağaçların dallarından, kelimeler olgunlaştı, cümle oldu ve yazarın cebine doldu hepsi..
    Sanki dipsiz bir kuyuydu cebi..
    Bir Yazarın Günlüğü, bir yazarın ellerindeydi.

    ...


    Onun gibi düşünüyordum, onun hassas kalbiyle çarpıyordu kalbim ve bu düşünceyi bulanıklaştırandı.
    Yolun sonunu görebiliyordum.
    Yolun sonunda bekleyen sanki bir canavar vardı.




    İnsanlar toplandı etrafımızda o an, nereden geldiğini bilmediğim..
    Yoksa cümlelerin olgunlaşmış hali insanlarmıydı?
    Kuşattı yazarla çevremizi..
    Yazarın ömrünü ele alan, onu onun diliyle kutsayan bir taç bıraktı başına.
    Benim ise cosmos çiçeklerinden bir taç saçlarımın arasında..


    Yolun sonu çok karanlık Dostoyevski.
    Yolun sonunu biliyorum.
    Yolun sonu çilelelerle İnsana varıyor ve biliyorum Türk olsun Rus olsun çileler insanın yaşam izleri, nefes harcı..


    Sen İnsanlığınla, İnsancıklar eserinle.. Başlangıçlarınla..
    Kaleminle..
    Ben Özlem olarak gidelim buralardan. Yolun sonu yok…


    Gel! bizler, geçtiğimiz şu yollardan, tarihimizden.. ders alıp uzaklaşalım buradan..
    İki İnsan olarak..






    Üstüm başım bu yüzden böyle,
    Saçlarımdaki örgüler açılmış..
    Düşmüş birkaç demediyle cosmos çiçekleri, saçlarımda..
    İşte bu yüzden geciktim..

    Geciktim mi sahi!?



    Trenin düdüğü çalar..
    Vakit gitme vakti, Türkiye'ye..

    Dostoyevski Nerede?




    Bir mektup, rüzgarla uçuşarak gelen..
    Bir Yazarın Günlüğü,
    Bir İnsanın Günlüğü,
    Bir Tarihin Günlüğünden..
    Dostoyevski'den Özlem'e Sevgilerle…


    Geldiği yöne baktım, Dostoyevski, bizim kıyafetlerimizle..
    Kıyafetler bir İnsanın İnsan olduğunu sadece, gösterebilir mi?


    ….


    Uzun bir inceleme olduğunun farkındayım ama azıcık peri tozu, çokça saygı ve sevgi tüm ırak oluşları yakın kılar değil mi?

    İncelemede.. eğer buna bir inceleme denirse :) Hikayemizde diyelim.. Paylaşmak istediğim birçok şeyi anlatmadım. Özellikle değinmek istediğim bir konu vardı ki.. Dansı çok çok seven ve Dostoyevski'de bayılmalara sebebiyet veren bir Rus prensi.. Ah onunla dans etmek isterdim!!

    Lütfen, sizler bu incelememi en kabarığından, baloya ve geceye yakışır bir elbiseyle yazdığımı farzedin. Zira elbisedeki o tülün hissini hissetmemem mümkün değil.


    Olayları, tarihleri biraz karıştırdım. Hatta bana Cadı diyenlere selam olsun!!
    Kazana atıp bi güzel kaynattım :)
    O yüzden ilkokuldaki o yine kazana atılan boyalı kıyafetlerimiz gibi olabilir.

    Sanat harikası diyorsunuz.. Duyuyorum buradan :)


    Sözlerimi Chopine bırakıyorum..
    Satır aralarına müzik serpiştirmek isterdim ama istedim ki sizlerde hangi hissi bıraktıysa o müziğiniz olsun.

    Chophin'e özellikle değinmem ise Dostoyevski'nin hayran olduğu bir kadın olan George Sand'ın Chophin'in de ilhamı oluşu..

    Melodiler konuşsun efendim..

    https://soundcloud.com/...hopin-nocturne-no-20




    Dostoyevski'nin " Dnevnik Pisatelya " ismini verdiği ve 1873 – 1876 – 1877 – 1880 yıllarındaki Granjin (Yoldaş) dergisindeki yazılarını kapsayan bu eser, sadece bir yazarın kimliğini, kalemini yansıtmıyor bizlere. Ben, Dostoyevski'nin bu eserinde bir yaşamı, o çok değindiğim ve kendimden, bizden uzak olmayan insanı gördüm . Tarihi..
    Uzlaşamadığımız anlar çok oldu yazarla, bakmayın böyle iyi anlaştığımıza :) Ama tam kitabın kapağını kapatırken uykulu gözlerle, biliyordum ki yazarın sevgisi, ruhu benimleydi.

    Kitap sadece okunmaz..
    Ve ben sadece bir kitabı okumuyordum.

    Anılar, olaylar.. Bütün bir hayat vardı bu eserde.
    Batıl inançlar.. Çaputlarının kelimeler ağacına dolandığı…


    ...

    Yoğun ve güzel bir yolculuktu benim için ve İyi ki diyorum, İyi ki bahar bahane olup roman okumak istemeyişim bu esere yönlendirmiş beni. Gerçi örgüsü bozulan saçlarımda sonbahar yaprakları hâlâ var…


    Vaktiniz, varlığınız için teşekkür ederim.

    Son olarak şunu demek istiyorum ve belki biraz iddialı bir söz :)
    Yazarın tüm eserlerini kenara bırakın ve bu eserini okuyun.
    Asla pişman olmayacaksınız…


    Bulduğunuz bir insanın kalbi olacak, rengiyle dokusuyla,
    Kalbinizin atışıyla…


    Ne diyorduk...



    Dostoyevski İnsandır!!
    Dostoyevski Adamdır!!


    Bu güzel etkinlik için Sevgili https://1000kitap.com/SinestezikMuz 'a,
    Işığım https://1000kitap.com/incikupelikiz 'a ve
    Siz değerli etkinlik arkadaşlarıma tüm kalbimle teşekkür ederim..


    Kitapların Işığı ömrümüzle olsun...
    Saygı ve Sevgilerimle :)
  • "Siz Allah'ın dinine yardım edin ki,
    Allah da size yardım etsin."
    (Muhammed Sûresi, 33)
    İslâm'ın nûruyle aydınlanmış bir
    sîmâ, Allah'ın dinine yardım ettikçe
    gençleşen bir yürek: Kazakistanlı
    Orazgül hanım !.. Yaşı altmış yedi,
    ama görenleri şaşırtacak derecede
    genç ve dinç!.. İslâm dininin
    Kazakistan'da yayılması için büyük
    bir gayret sarfetmiş ve hâlâ bütün
    himmetini buna sarfediyor. Onu
    tanıdıkça, bir insanın bu kadar kısa
    sürede tek başına neler
    yapabileceğinin şâhidi olduk. Her
    şeyin bir kişiyle nasıl başladığını,
    Allah Teâlâ'nın gayret ve samimiyete
    ne sûretle bereket verdiğini
    gözyaşlarımızla yüreklerimizde
    hissettik. Buyrun siz de tanışın
    Orazgül Hanım 'ın İslâm
    heyecânıyla…
    Kendinizi tanıtır mısınız?
    İsmim Orazgül, yaşım 67. Çimkent'te
    oturuyorum. Bizim memleketimiz
    Kazakistan yetmiş yıl komünist
    rejimi altında kaldı. Kazakistanlı
    müslümanlar kendi kimliklerini
    kaybettiler. Hemen hepsi ateist ve
    komünist oldu. Ben de komünist idi.
    Resmî olarak da hükümet ve
    devlette de vazifelerim vardı.
    Taşkent'te Orta Asya Politika
    Üniversitesi'nde, ardından Gıda
    Mühendisliği Fakülteleri'nde
    okudum. Komünist Parti'ye girdim.
    Dedem mollaydı, ben komünist!.. Bir
    çark içine girmiştim ve artık
    dışarıdan başka birisinden hiç
    etkilenmiyordum. Günümü gün
    ediyor, hayatın her türlü zevkini
    çıkarmaya çalışıyordum. Domuz etini
    ve sucuğu yer, içkiyi rahat ve bolca
    içerdik. Eşim seyyid soyundan
    geliyordu, ama o benden de beterdi.
    Yıllarımız, hayatımızın çoğu böyle
    geçti.
    İslâm'la nasıl tekrar tanıştınız?
    1989 yılında eşimle birlikte
    Özbekistan'a yaptığımız bir seyahat
    esnasında elimize Özbekçe “Binbir
    Hadis” kitabı geçti. O zamana kadar
    hiçbir dînî kitab görmemiştik.
    Kazakistan'da böyle dinden,
    Peygamber Efendimiz'den bahseden
    bir eserle hiç karşılaşmamıştık.
    Merak ettik. Hemen okumaya
    başladık. Ben kitabı elimden
    bırakınca eşim alıyor, o bırakınca ben
    alıyordum. Âdeta okuma yarışına
    girmiştik. Sabaha kadar durmadan
    okuduk. Çok etkilenmiştik. Kitap
    bitince birbirimize döndük ve:
    “-Hayat bu kitaptaymış ve bizim hiç
    haberimiz yokmuş!” dedik ve bu
    kitabı Kazakça'ya tercüme etmeye
    karar verdik. Eşim ilk önce iki yüz kırk
    hadis çevirdi. Ben de izne çıktığımda
    kalan hadîs-i şerîfleri çevirdim. Âdeta
    Peygamber Efendimizin hadîs-i
    şerîfleriyle hidâyet bulmuştuk. O
    zamana kadar İslâm hakkında hiçbir
    bilgisi olmayan herkes bu kitaptan
    çok etkilendi. Hadîs-i şerîflerin
    hepsine insanların ne kadar ihtiyacı
    olduğunu o zaman fark ettik.
    İnsanların, dine olan açlığını gördük.
    Keşke buralarda da insanların
    gönüllerinin doyacağı mescidler
    olsaydı, diye düşündük. Çünkü
    bulunduğumuz şehir altı yüz bin
    kişilikti ve bir tane mescid vardı. Çok
    eski bir yapıydı. Buraya devam
    edenlerin çoğu ihtiyarlardı.
    Mescidde görevli bir molla (hoca) da
    yoktu. Cenâze merâsimi yapacak,
    insanlara namaz kıldıracak, Kur'ân ve
    hadîs-i şerîf öğretecek bir
    hocaefendi yoktu. Mescide cenaze
    gelir, oradan kabristanlığa götürülür
    ve eve dönüldüğünde içki masasında
    ölünün ardından ağıt okunurdu. Bir
    gün yolda giderken merkezî bir
    yerde boş ve büyük bir arsa gördüm.
    Burası mescid olsa ne güzel olurdu
    diye içimden geçirdim. Belediyeden
    arsayı bu maksadla istedik, bize
    cevap vermediler.
    1991 yılıydı. Kazakistan
    bağımsızlığını kazandı. Valilik,
    belediye ve mühendisler, şehirleri
    elden geçirmeye ve yeniden inşa
    etmeye başladılar. Bu sırada görevli
    bir şehir mühendisi beni çağırdı ve
    şehrin ortasında mescid yapılmak
    üzere boş bir arazi tahsis ettiklerini
    haber verdi. Bu sefer de bizim
    paramız yoktu. Kazandığımız bütün
    maaşları mescide ayırdık. Ne
    kazansak, mescidin inşası için
    harcıyorduk. Başka işlerimiz de
    olduğu için mescidin inşaatında
    bizzat bulunamıyorduk. Para da
    yeterli değildi. İhtiyarlar yeni bir
    mescid yapılıyor diye çok
    seviniyorlardı, ama onların da
    paraları yoktu. Güç belâ
    biriktirdiğimiz yedi bin dolarla bir
    mimar-mühendis tuttuk. İnşaatı ona
    havâle ettik ve parayı da kendisine
    teslim ettik. Fakat o da parayla
    birlikte kayboldu. Mescid yine yarım
    kalmıştı. Ortada kala kalmıştık. Şimdi
    ne yapacaktık?!..
    Halkımıza önce dini öğretecek bir
    müessese açalım, orada dinî
    değerleri öğretelim. Ardından
    mescid işine tekrar teşebbüs ederiz
    diye düşündük. Bu niyetle Kur'ân-ı
    Kerim'in dili olan Arapça öğreten bir
    kurs açmaya karar verdik. Kurs bir
    yıllık olacaktı. Allah'a şükür talep
    çoktu. 115 kişi başvurmuştu. Onlara
    ders vermek üzere 30 yıl imamlık
    yapmış birisini bulduk. Dersler bir
    sene sürdüğü hâlde, o hoca kimseye
    bir şey öğretmemiş. Irkçılık
    sebebiyle hiçbir kazak öğrencinin
    bunları öğrenmesini istememiş. Siz
    bunları öğrenemezsiniz, diye de alay
    etmiş. Bir başkasını bulduk. O da bir
    buçuk ay sonra eğer maaşımı üç kat
    arttırmazsanız bu işi bırakırım diye
    bir mektup yazdı. Maaşını
    yükseltmeye karar verdik, ama yine
    bırakıp gitti. Oturduk ağlamaya
    başladık:
    “-Ya Rabbi!.. Bizim eksikliğimiz
    yüzünden dinine zevâl verme!
    Mescidimiz yarım kaldı. Arapça
    kursumuza hoca bulamıyoruz.
    Talebemiz var, hocamız yok! Allah'ım
    bizi affet, yardımını esirgeme!...”
    O zamanlar ne kadar üzüldüğümüzü,
    ne kadar ağladığımızı bir Allah bilir.
    Ertesi gün eşim, işine gitmişti.
    Dönerken iki ihtiyarla geldi. Adamlar
    yetmiş yaşına yaklaşmışlardı.
    Özbekistan'da dînî eğitim almışlardı.
    Hâfızdılar. Ama amel ve ibâdetleri
    azdı. Yalnız para için çalışıyorlardı. O
    yıl 113 talebe mezun oldu.
    Talebelerimizden altı tanesi çok
    iyiydi. Bunlar arasından da üçünü
    seçtik ve özel eğitim imkânları
    sağladık. Daha sonra iki senelik bir
    medrese açtık.
    Bu medreseyi de Kazak-Arap Dili
    Enstitüsü'ne döndürdük. Sonra
    eksiğimizin dinî ilimler sahasında
    olduğunu düşünerek, Suudî
    Arabistan'a mektup yazdık ve
    kendilerinden bu enstitüde ders
    vermek üzere hoca istedik. Bu
    dâveti, Kuveyt ve Mısır'a da yaptık.
    Gelmeye başlayan hoca ve
    eğitimcilerle eksiklerimizi
    tamamlıyor, dinimizi öğrenmeye
    başlıyorduk.
    1994-5 yıllarında İlâhiyat fakültemizi
    açtık. 1996 yılında İslâm'la ilgili “Dini
    Tanımanın Temelleri” adında ilk telif
    kitabımı yazdım. O kitap, yayınlanır
    yayınlanmaz uzun bir müddet satış
    listelerinin üst sıralarında yer aldı.
    İnsanlar İslâm'a hasretti. O zamana
    kadar yazdığım kitaplar hep ateizmle
    ilgiliydi.
    1993 yılında eşim hacca gitmişti, 1995
    yılında ben de gittim.
    Hedeflerimizden birisi de
    Arabistan'daki üniversitelerle
    görüşüp fakültemize hoca
    getirebilmekti. Özbeklerle beraber
    hacca gitmiştik. Yolda câhil birisi,
    “Kazaklar da müslüman mı ki?!”
    deyince çok üzüldüm. Ona cevâben:
    “-Elhamdülillâh, müslüman tabiî!..”
    dedim. Ama yüreğim de içten içe
    sızladı ve:
    “-Yüce Allah'ım, halkıma din ver!”
    diye duâ ettim. Hac ibâdetimizi
    edâdan sonra ülkemize geri döndük.
    Tekrar Taşkent'e gittik. Özbek
    medreselerinde ders veren bir kazak
    hoca bulduk. Evinde misafir olduk. O
    akşam kendisine:
    “-Sen kazaksın. Halkına din
    öğretmelisin. Sorumlusun. Seni daha
    önce de dâvet etmiştik. Gelmedin.
    Eğer yine gelmeyecek olursan
    ayaklarının altından öpeceğim. Ne
    olur bizi yüzüstü bırakma!..” dedim
    ve dinim için kalktım, eğildim ve
    ayaklarını öpmeye teşebbüs ettim.
    Dizlerinin dibinde:
    “-Benim halkımın dine ihtiyacı var!”
    diye yalvardım. Nihâyet ikna edip
    beraberimizde Kazakistan'a
    götürdük. İki ay evimizde kaldı. İki ay
    sonra âilesini de getirdi. Bu arada
    mescid inşaatımız olduğu gibi
    duruyordu. Bir şey yapamıyorduk ve
    bu durum bizi çok üzüyordu. Nice
    geceler düşünce ve üzüntüden
    uykusuz geçti. Yakınlarımızdan bir
    genç vardı. Zeki ve terbiyeliydi. Bir
    gün onunla konuştum ve:
    “-Hadi seni Mısır'daki Ezher
    üniversitesine gönderelim. Orada
    dinimizi öğrensen de geri
    döndüğünde bize anlatsan! Çok
    büyük bir hizmet etmiş olursun!”
    dedim. O da beni kırmayarak gitti. On
    sene eğitimden sonra bu yıl
    Kazakistan'a döndü.
    O ân gözlerimle gördüm ki, Allah'tan
    samimiyetle ne istesek duâlarımızı
    kabul etmiş ve icâbet buyurmuş!...
    Üniversitede dersler düzenli olarak
    devam etmeye başlamıştı. Halktan
    da talep gittikçe artıyordu.
    Amerika'ya 11 Eylül saldırıları olunca,
    Arapların ülkemizde çalışması
    yasaklandı. Neredeyse bütün
    hizmetlerimiz durma noktasına
    gelmişti. Allah'a yalvardım, yakardım,
    yardım taplep ettim. O sırada
    nereden geldilerse Türkiyeli
    kardeşlerimiz karşımıza çıkıverdi.
    Onları bize Allah gönderdi. Onlar bize
    imkân da temin ettiler ve okullarımız
    ücretsiz oldu. Biz de fakültemizin
    ismini değiştirdik, “Oturar” koyduk.
    Türkiye'ye ne zaman geldiniz?
    İlk defa 1993 yılında Türkiye'ye
    gelmiştim. Başımda şapkam vardı,
    saçlarım açıktı. Namazı da
    bilmediğimden öylece kılardım. Bir
    hanım geldi, başıma örtü verdi.
    Şapkamı çıkarıp örtüyü başıma örttü:
    “-Çok yakıştı, namazlarını hep böyle
    kıl!” dedi. Bizi gezdirdiler. Türkler,
    çok dindar ve iyiliksever insanlar.
    Oradaki namazımdan çok huzur
    buldum. Gördüğüm her mescidde
    namaz kılmak istiyordum. Hele
    Sultanahmed câmiinde namaz
    kılarken meleklerin tepemde
    gezdiklerini hissediyordum.
    Benzer duyguları Medine'de
    Peygamber Efendimiz'in mescidinde
    de hissetmiştim. Orada Cuma namazı
    kılarken sanki câmi göklere doğru
    çekilmiş gibi hissetmiştim.
    Peygamber Efendimiz'in bastığı
    yerler bembeyazdı. Sonra
    memleketime baktım, simsiyah!..
    Selam verdiğimde yanımda namaz
    kılan kadına bir şey hissedip
    hissetmediğini sordum. Sanki
    mescid yükseldi gibi oldu, dedim. O
    da tebessüm etti. Anladım ki, o
    mübârek topraklar Hazret-i
    Peygamber -sallallâhu aleyhi ve
    sellem- ve ashâbının bastığı
    mübârek topraklar!.. Ve hâlâ o
    toprakların bereket ve rûhâniyeti
    devam ediyor.
    Hizmetlerinizi yaparken ne gibi
    zorluklarla karşılaşıyorsunuz?
    Kazakistan'da müslümanların
    karşılaştığı bir çok zorluklar var. Dini
    bilmeyen insanlar, okullarımızı
    kapanmasına çalışıyorlar. İnsanların
    mescidlere gitmesinden rahatsız
    oluyorlar. Okulumuza dokunamazlar.
    Gerekirse mahkemeye giderim, bu
    işi sonuna kadar tâkip ederim.
    Canımı alırlar, okuluma
    dokunamazlar. Ben bu yola baş
    koydum.
    Mâşaallah, bu yaşta bile hâlâ içinizde
    heyecan ve aşk taşıyorsunuz. Bu
    heyecanı nasıl canlı
    tutabiliyorsunuz?
    Ben de bu işin peşini bırakırsam
    mücâdeleyi göze alacak kimse yok.
    Resmî müesseseleri çok iyi
    tanıdığımdan beni başlarından
    savamıyorlar. Allah bize güç verdiği,
    ömür verdiği nisbette canla başla
    çalışmak mecbûriyetindeyiz.
    Bize son söz olarak neleri söylemek
    istersiniz?
    Bizim kalbimizde Türkler'in
    bambaşka bir yeri vardır. Dinimizi,
    medeniyetimizi, ahlâkımızı sizden
    öğreniyoruz. Size teşekkür ederiz,
    duâlarınızı bekleriz.
    Biz de size teşekkür ederiz. Allah yâr
    ve yardımcınız olsun. Yüce Rabbimiz
    size hayırlı uzun ömürler ihsan
    buyursun. Bize bir kişinin isterse tek
    başına neleri yapabileceğinin canlı
    şâhidi oldunuz. Allah sizin din
    yolundaki hizmet şuur ve
    gayretinizden bizlere de hisseler
    versin. Âmin.
    Halime Demireşik
    Şebnem Dergisi, 14. sayı
  • Farkındayım, hayatta her zaman kötü şeyler olmuyor, bazen daha da kötü şeyler oluyor. Mesela gitmiş olman kötü ama gelmeyecek olman daha da kötü. Şimdi sen ya dönersin hayata yeniden başlarım, ya da dönmezsin, başlarım hayata! Her şeyi sana bağladığım nedenlerim var. Nedeni sen istediğim bir hayatı bekletiyorum.....
    Mehmet Ercan
    Sayfa 14 - Hayykitap
  • Benim adım Kinyas. Gün ağrıyor. Başım ağrıyor. İsmimi kendime ben verdim. Bitmeyen bir öfke ve bitmeyen bir mutsuzluğun ifadesi. Bütün insanlara kızgınım. Yaşadıkları için. Hayattan midem bulanıyor... Ateşle oynarım. Yeterince benzin ve karşımda oturan adamın ceketinin iç cebindeki çakmakla dünyayı yakabilirim. Benim adım Neron. Geceleri, çaldığım arabalarla gezerim. Tokyo’da doğdum. İki zenciye üç gram kokain karşılığında bileklerimi kestirttim. Sabah uyandığımda okyanus beni yıkadı. Benim adım Steve McQueen. Bütün bildiklerimi kusarak hayatta kalıyorum. David Bowie’yi rüyamda gördüm. Sabah bir gözüm yoktu. Şiir yazdım. Tam üç tane. Birini rendeleyip makarna sosuma kattım. Diğerini yakıp küllerini kum saatine koydum. Biraz zaman kazandım böylece. Sonuncusunu ise şimdi yazdım. İşte geliyor:
     
    Sözlerimin sonunu duymadığın zaman.
    Cümlelerimin sonunu duymadığın zaman.
    Değiştiriyorum son kelimelerimi.
    Değiştiriyorum sonumu.
     
    Kendimi ölümsüz olarak görüyorum. Mekân ve zamandan kopalı yıllar oluyor. Bir kıza âşık olmuştum. Onu görmek için altı saat yol almam gerekiyordu. Bir sabah, treni kaçırdım. Âşık olmaktan vazgeçtim. Kendinden vazgeçmenin ne olduğunu asıl ben bilirim. Benim adım Kaygusuz Abdal. Tanrı’dan vazgeçtim. Ölmekten vazgeçtim. Çünkü ölürsem ve eğer yukarıda beni ödül ve ceza sisteminin bekçileri bekliyorsa çok büyük kavgalar etmem gerekecekti. Ölmek istemiyorum, çünkü Tanrı’yı da öldürürüm diye korkuyorum. Ve böyle bir vefata benim dışımda kimse dayanamaz... Platon’un Mağara İstiaresi’ne karşılık, ben de Kuyu İstiaresi’ni yazdım: doğdukları andan itibaren düşen insanların, yanlarından hızla geçen fırsatlara ve başka insanlara tutunup tırmanmalarını ve bunu sadece doğdukları andaki yüksekliklerine erişebilmek için yaptıklarını anlattım. Ancak ellerini ağızlarına sokup, parmaklarını ısırıp hiçbir şeye tutunmamaya kararlı olanları da anlattım. Ve sordum, Tanrı’nın yukarıda mı yoksa aşağıda mı olduğunu. Eskiden poker oynardım. Şimdi de, Tanrı’nın aşağıda, kuyunun dibinde olduğuna oynuyorum. Hayatım masada, birkaç kırmızı oyun fişiyle.
    Az yedim, çok içtim. Hâlâ içiyorum. İçki ayırmadım. Alkolü kendime yakıştırdım. Her türlü uyuşturucudan tattım. Bağımlılıktan nefret ettim. Gitmemi, terk etmemi engeller diye. Ne bir maddeye, ne de bir insana bağlandım. Sırf bunu kendime kanıtlamak için eroin kullandım, âşık oldum. İkisini de arkama bakmadan bırakıp gittim. Geçmişe tükürüp geleceği çiğnedim. Bugünü ise uyuyarak geçirdim. Benim adım Houdini. Dünyayı bir oyuncağa çevirdim. Ayak basmadığım yer kalmadı. Kalan varsa, onları da amuda kalkar geçerim! Duvarlara, bedenime resimler çizdim. Bir gün öyle gürledim ki önümde duran şarap kadehi çatladı. Benim adım Hitler. Kendi ordumu kurmak için bir sürü kadına tohumlarımı bıraktım... Şimdiyse ağlıyorum. Hepimiz için. Çünkü hiçbiri işe yaramadı...
    Kendimi defalarca buldum, defalarca kaybettim. Gerçek adımı hatırlamıyorum. Kimliğimi bir çocuğa sattım. Çirkinleşmek için çok uğraştım. İsteyene ruhumu kiraladım. Vücudumdaki dikiş sayısını artık bilmiyorum. Hayatımı diktiler. Oysa yırtmak için çok uğraşmıştım... Bir psikiyatra tecavüz ettim. İsminin ve unvanının üzerinde yazdığı, masasındaki mermer parçasıyla. Hapse girdim. Çıktım. Hayat bitmedi. Piyano çaldım. Sattım. Benim adım Deacn Moriarty. 140’ı geçince direksiyonun üzerine yattım. Bagajına ceset sığdırabileceğim arabayı seçtim. Nargileyle sevişenleri seyrettim. Beş bin film seyrettim. Her şeyin farkına vardım. Farkına varılacak bir şey kalmayınca da “Sıradaki hayat gelsin!” dedim. Ne gelen var, ne de giden. Sadece Kinyas ve ben... Kendimi tanıyamadım. Zamanım olmadı. Binlerce dilim pizza yedim. Pepperonni ve siyah zeytinli. Benim adım Miss Piggy. Bütün hayatım boyunca kaçtım. Önüme okyanus çıktı. Daha ileri gidemedim. İçinde boğulmak istedim. Gözlerimi sahilde açtım...
    Uyumadım. Pişman olmadım. Kendimden bile. Ben gerçektim. Dünyanın en gerçek adamı! Bana ait bir gezegen bulana kadar insanlara ve kendime zarar vermeye devam edeceğim... Biliyorum, beni linç edecekler. Beni bütün dünya öldürecek. En derinde benim cesedim olacak ancak bedenimi toprak bile kusacak... Aranızdayım her gece. Dolaşıyorum sokaklarda, sol elimde Şam’dan taşıyıp geldiğim yakutlu hançerimle...
    Gittim, jazz dinledim. Duke Ellington’ın plağıyla kendilerini kesen kadınları gördüm... Benim adım yok. Çünkü ben yokum. Delirdim. Yetmedi. Delirttim. İğrendirdim. Dünya bendim. Acıyı inceledim üniversitelerde. Üç ayrı okulda, üç yıl. Sonra acıttım akademik kariyerleri ve tabiî ki kendiminkini. Ne çalışmak, ne de bir işe yaramak. Hiçbirine inanmadım. Tespihle adam boğdum. Ben doğdum! Oysa güneş batıdaydı. Ben geceye geldim. Aya misafir oldum... Bunları söylüyorum çünkü anlatılacak başka bir hikâyem yok. Zaten yazma işlerinde de hiç başarılı olamadım. Ben daha çok, fırça ve boyalarla ilgilenendim. Ve dünyaya bırakabileceğim bir miras yok. Bütün değerleri iyi bir pizzanın üstüne içtim...
    Japonya’dan Suriye’ye taşındığımızda on iki yaşındaydım. Arapça öğrenmemek için elimden geleni yaptım. Ama yine de sarmaşık gibi dilime dolandı. Arap’ı ve Bedevî’yi T. E. Lawrence’tan öğrenmiştim. Ve Arap yarımadasında var olabilmek için ya ibne ya da silah kaçakçısı olmak gerektiğini anladım. Ben ikisi de değildim. Ama adına çöl denilen, küreğin batmadığı denizde yaşayan insanların hiç de hak etmedikleri bir tarihleri vardı. Bir zamanlar dünyaya hükmeden esmer savaşçıların düştükleri durumu görünce zamanın ne kadar nankör olduğunu anladım. Geçmiş hiçbir şeydi. Kuma kendini gömüp yeniden Arap medeniyetinin hüküm süreceği günleri beklemek ve o gün gelene kadar birbirlerini öldürmek yapabilecekleri tek işti. Ben de onları seyrediyordum. On altı yaşıma kadar hep seyrettim zaten. Hep iyi bir izleyici oldum. On altımda bozuk Arapça, pokerde kazanılmış bir hançer ve bronz bir tenle Avrupa’ya geldim.
    Eski kıta beni bekliyordu. Bir dejenere sürüsünden başka bir dejenere sürüsünün içine düşmüştüm. Burada silah kaçakçısı da yoktu. Hepsi ilk gruba dahildi. Ve daha yakınlaşmadan hiçbirine, nefret etmiştim hepsinden de. İki dünya savaşını da bu geri zekâlıların başlatmış olmasına hiç şaşırmamak gerekiyordu. Birbirlerinden o kadar korkuyorlardı ki aynı metroda beş yüz kişi yolculuk yaparken duyulan tek ses makine gürültüsüydü. Halkı aptal ama azınlıkları var olma çabası içinde yarı tanrılar yaratmış bir toplum. Bu yarı tanrılar bugün üstünde yaşadığımız dünyanın edebiyatını, müziğini, resmini, politikasını belirlemiş olanlardı. Ve ben onları sokakta göremiyordum. Kapalı kapılar arkasındaydı Avrupa’yı yönetenler. Halkın karşısına çıktıkları anda çiğ çiğ yeneceklerini bildiklerinden, ukalaca taktıkları yüksek kültür maskesini sadece birbirlerine gösteriyorlardı. Sömürmeye ve sömürülmeye hayatın amacı olarak bakan bu açık tenli ırk, belki de doğanın en büyük hatasıydı... Atom bombası oraya atılmalıymış. Deniz olmalıymış oralarda. Balıklar bile daha iyi geçinirmiş birbirleriyle!
    Ama bütün bunların ne önemi var? Entelektüel sapkınlıklarıyla ve dünyanın diğer bütün kıtalarına karşı hissettikleri korku ve nefret kokteyli duygularıyla, son olarak da yeryüzünün görüp görebileceği en salak turistleri olma unvanlarıyla Avrupa halkı kendini öldürmek ya da öldürtmek için bütün nedenlere sahiptir. Sosyal devlet dedikleri, bana kalırsa Gestapo düzeninden başka bir şey olmayan sistemleri, sokakta biri düştüğünde ambulans gelene kadar, yerde yatanın kendileri olmadığı için şükretmelerinden ibarettir. Arap hiçbir sakınca görmeden hiç tanımadığı, kendinden geçmiş yerde yatan bir adamı sırtlayıp en yakın hastaneye koştururken Avrupa insanı aynı adama, adını yeni öğrendiği bininci mikrobu kapmamak için bir metreden fazla yaklaşamaz bile. Çünkü Avrupalının altına yapacak kadar korkması için bir şeyin ismini bilmesi yeter. İsimsiz canavarlar sadece Arap’ı korkutur. Herkesin kendine göre bir paranoyası var. İklimden, saç renklerinden, el parmakları uzunluğundan ya da her neden kaynaklanıyorsa! Herkesin tercih ettiği bir ölüm var...
    Her neyse, zaten üzerinde yaşadıkları çirkin kara parçasına sıkışmış, birbirini yiyen, Ortaçağ’dan beri gelen eş değiştirerek yaptıkları salon danslarından grup sekse kadar ahlak anlayışlarını değiştirmemiş Avrupalıları hayatımın geri kalan kısmında da çok iyi tanıma fırsatım oldu.
    Genel olarak normal olmadığımı düşünerek kendimi meşrulaştırıyordum. Anormalliğim o yaşlarda herkesin istediği şeylerden farklı hayaller kurmamla sınırlıydı. Yani bir şeyleri arzulayabiliyordum o sıralar. Gitmeyi, siyah giymeyi, bir kamerayla izleniyormuşçasına yaşamayı, güzel kadınlarla yatmayı, dünyayı çözmeyi, hayata başlama vuruşunu yapanı keşfetmeyi ve yaşıtlarımın çok azının kurgulayabildiği benzer kavramları hayal ediyordum... Her zaman yalnız oldum. Yalnızlığı kendimi geliştirmenin tek yolu olarak gördüm. Ama çevremde olup biteni kaçırmak ve yanımdan akıp giden hayat nehriyle yüzümü yıkamamak da bana aptalca geliyordu. Bu nedenle evde çok az zaman geçirmeye ve sokaklarda yaşamaya başladım. Fahişeleri keşfettim. Silah kullanmasını öğrendim. Poker oynamaya devam ettim. Kitap okumayı bıraktım. Artık en ufak boş zamanımda kilometrelerce uzakta olan bir kasabaya trenle gidip, birkaç kadehten ve caddelerini arşınladıktan sonra evime dönüp uyuyordum. Rüyamda yüzleri, sokakları, tren camındaki pastel renkleri görüyordum. İnsanlardan istediğim ölçülerde, ilgilendiğim alanlarda yararlanıyordum. İlişkilerim kontrolüm altındaydı. Kimseyi kendime fazla yaklaştırmıyordum. Dünyayı, hayatı olduğu gibi kabul ediyor ancak bütün bunların dışında da bir gerçeğin olması gerektiğinin üzerine yoğunlaşıyordum. Yani bir şekilde, çok uzaklarda kimliğimi büyük bir seremoniyle yaktıktan sonra gözlerimi kapatıp son nefesime kadar huzur içinde yaşayabileceğim bir yer olduğunu düşünüyordum. Aslında bu mümkündü. Ve bir ara çok yaklaşmıştım. Ama Kinyas hâlâ ortaya çıkmamıştı ve gerçekten böylesi bir hayat isteyip istemediğimi bilemiyordum.
    Bütün bunları yazmak o kadar zor ki. Şu an bulunduğum noktada hiçbirinin olmadığını görmek... Aslında bu kadar yükselmek ya da alçalmak, daha doğrusu bu kadar ileri gitmek istememiştim hiçbir zaman. Aynaya bakıp kendini tanıyamamak, insanın kendi anılarını bir başkası yaşamış gibi anlatması, dünyanın kendisi dahil üzerindeki hiçbir şeye kayda değer bir varoluş nedeni bulamamak ve zihnin bedenden binlerce kilometre uzakta olması o kadar korkunç ki!
    Hava aydınlanıyor. Kayra’nın yazdıklarını okuyormuş gibi yapıp ilgilendiğimi düşünmesini istemiştim. Oysa tek bir kelimesine bile bakmadım. Şimdi kaçamak bakışlar atıyorum ona ve görüyorum ki elinde başka bir votka şişesi, arkamdaki duvarda asılı olan afişleri seyrediyor. Ne yazdıklarıma bakıyor, ne de burada olduğumun farkında. Belki de dünyada sadece onun yanındayken kendimi hâlâ yalnız hissedebildiğim için böylesine garip bir dostluğumuz var. Birbirimize anlatacak hiçbir şey ve her şeyimiz var. Ve aynı zamanda, o kadar da umursamıyoruz ki söylenenleri, olanları, aynı odada bulunduğumuzu bile unutabiliyoruz. Onu sevdiğimi söyleyemem çünkü duygularım yok ama hayattaki tek bağımlılığım olduğunu itiraf edebilirim... Yoruldum. Çok yorgunum... Yeryüzüne inme zamanı.
    “Kayra! Haydi çıkalım buradan. Biraz dolanalım.”
  • 685 syf.
    ·2 günde·Puan vermedi
    Şairin tüm şiir kitaplarının toplandığı bir eserdir
    #Monna Rosa
    #Şahdamar
    #Hızırla Kırk saat
    #Talhanın kitabı /gül muştusu
    #Zamana adanmış söz
    #Ayinler
    #Leyla ile Mecnun
    #Ateş Dansı
    #Alın yazısı
    Kitabın ilk bölümü olan Monna Rosa ve bu bölüme ismini veren şiir yazıldığı dönemden günümüze kadar şüphesiz en çok beğenilen Sezai Karakoç şiiridir. Kitap hakkında ne kadar konuşulsa ne kadar yorum yapılsa azdır. Kısaca birkaç şiir hakkında ufak bilgi vermek istiyorum .
    Mona Rosa,bir şiir ki her kelimesi insanı çok derinden etkileyen. Çoğu kişi bu şiirin hikayesini bilir
    Lakin tüm bilgiler bir masum aşk hikayesini gösterse de Sezai Karakoç bir açıklamasında şöyle der:
    Bu şiir gittikçe beni dünyasına çekmekteydi. Gül kavramını yeniden diriltmenin gereğini düşünüyordum hep. Mona Rosa böyle doğdu, modern bir Leyla ile Mecnun denemesiydi bu. Bir gencin dilinden anlatılış şeklinde başladı şiir. Rosa bilindiği gibi gül demektir. Böylece aşağılanan gül kavramını yeniden gündeme getirmek istedim.’’
    19 yaşındaydım. Heyecanlı bir genç. Şiirde yeni bir dönem başlamıştı. Ölçüsü olmayan vezinsiz, kafiyesiz şiirler yazılmaya başlanmıştı. Hece ölçüsü de bitmişti. Serbest şiir yazılıyordu. O dönemin bu serbest şairleri, eski dönemleri kötülüyordu.
    Tabi isterdim ki öz edebiyatımız olan divan edebiyatı ile yazılabilsin şiirler. Ama tek başıma ben aruzu getiremem ya. Aruzu geçtim hecede gidiyordu artık. O dönem dedim ki hece ile bir şiir yazayım. Bu serbestçi şairler divanla dalga geçiyordu. Gül bülbül, gül bülbül başka bir şey yok diyorlardı.
    SERBESTLİLER DALGA GEÇİNCE ;MONNA ROSA KOYDUM
    O dönemde şiirlere yabancı isim verme geleneği vardı. Birde bu serbestiler gül ile dalga geçince bende ‘’Monna Rosa’’ koydum şiirin adını. Tek gül anlamında bir şey. Tamamıyla kendimi denemek için yazdım şiiri. Akrostiş şiir yazma modası vardı birde. Genç şairler çok hevesliydi akrostiş şiirler yazmaya. Ben de gencim tabi, hem hece ölçüsüyle olsun hem de akrostiş olsun diye bir şiirde ben kaleme aldım.
    Okuldan bir arkadaşımın ismiyle yazdım. (Bir an duraksadım orada. Aşk şiirlerinin en güzel örneklerinden biri olan Monna Rosa’yı şiir yapısında bir şeyler denemek için bir arkadaşının adıyla yazdığını söylemişti Karakoç. Yoksa bir aşkı gizlemek için mi böyle söylüyordu ?
    KIR GEZİSİNDE OKU DİYE TUTTURDULAR!
    Bir gün mülkiyede o zaman ikinci sınıftayım Ankara’nın meşhur bir kırı var Söğütözü diye oraya gittik. Bir bahar günüydü 20 Nisan. Yazdığım şiirden birkaç yakın arkadaşım haberdardı. O kır gezisinde oku diye tutturdular. Tabi diğerleri de oku dinleyelim deyince ısrarlı oldular okudum. Tabi beğendiler. Sonra döndük akşam. Öbür gün bizimle birlikte kır gezisine katılan 3.sınıflardan bir arkadaş vardı yanıma geldi. Kendisi mülkiye de Yeşilay başkanı idi. Ben de içkiye karşı diye severdim bu kişiyi.
    HİSAR DERGİSİ YAYINLADI
    Bu geldi ‘’Sezai o şiiri rica edebilir miyim’’ dedi. Verdim ben de. Aradan on ya da on beş gün geçmedi dönemin Hisar Dergisi yöneticileri geldiler. Beni çağırttılar okuldan, oturduk konuştuk. O arkadaş şiirimi bunlara ulaştırmış. Şiirimi çok beğendiklerini söylediler, bir de ya acaba şurasını şöyle mi değiştirsek böyle mi yapsak diye bana soruyorlardı. iir güzel de bunlar büyük edebiyatçılar ya illa bir yanlış bulmaya çalışıyorlar. (Gülüyor) Şiirin yayınlanması konusunda hiçbir şey konuşmadık ki ben şiirimin yayınlanmasını asla istemiyordum. Ama 1952 Haziran’ında Hisar Dergisinde şiiri yayınladılar. Bana yayınlanmasından bahsetmediler. Çok beğenildi şiir. Sonra Hisar’a birkaç şiir daha verdim sonra da vermedim. Çünkü fikirlerime uymayan bir dergiydi sadece edebiyat yapıyorlardı. Şiir yayınlandı elden ele dağıldı.
    30 SENE KİMSE ŞİİRİN AKROSTİŞ OLDUĞUNU ANLAMADI..
    Şiiri herkes çok beğendi. Ama kimse 30 sene boyunca akrostiş olduğunu fark etmedi. Ben şiirimi kıta olarak yazdığım için kimse anlamamıştı akrostişi.
    Bir gün Hisar Dergisi kapanınca, Hisar Dergisini anmak isteyenler bir araya gelmişti Ankara’da. O buluşmada Hisar dergisinin sahibine bir arkadaşı benim şiirim üzerine konuşulurken ‘’o şiir akrostiş’’ demiş. Tabi Hisar’ın sahibi şaşırmış ‘’ya olur mu öyle şey diye’’. Ta 30 yıl sonra tartışmaya başlamışlar.(Gülüyor) Hadi bakalım demişler şiire. Sonra incelemişler akrostişi fark etmişler tabi.
    Sonra o dergi sahibi bunu radyo da anlattı ‘’Şiir akrostiştir’’ diye. Tabi bu durum benim kulağıma da çalındı. Ama sanmayın o adam şiiri inceleyip de şiirimin akrostiş olduğunu anladı. Bu olaydan iki hafta önce bir yakın arkadaşıma şiirin akrostiş olduğunu açıklamıştım. O da yakınına paylaşmış. Öyle öyle derken çıktı durum ortaya. Yoksa bir 30 sene daha beklerlerdi şiiri anlamak için.


    “Monna Rosa’nın her şiir gibi bir doğuşu vardır. Ama şiire bakıp bir takım senaryolar uydurulduğu söyleniyor ki bunların çoğu asıl ve esastan mahrumdur şüphesiz. Şiire bakıp tümünü hayatın bir fotoğrafı gibi düşünmek, şiiri hiç anlamamak demektir. Dante’nin İlahi komedyasında geçen Beatris'in gerçekten var olup olmadığı tartışılmış ve birtakım yakıştırmalardan öte kimlik bağlantısı kurulamamıştır.

    Bir diğer sevdiğim şiir ise Rüzgar şiiridir yine bu şiir için küçük bir hikaye kulaklarda gezmektedir. Bir rivayete göre Sezai Karakoç birine aşık olur ve nişanlanmaya karar verir ,babasına bir mektup yazar fakat mektubun cevabı olumsuzdur.

    Rüzgar uçurtmamı yırttı dostlarım
    Gelin duvağından kopan bir rüzgar
    Bu rüzgar yüzünden bulutlar yarım
    Bu rüzgar yüzünden bana olanlar
    O ceviz dalları, o asma dut
    Gül gül mektup mektup büyüyen umut
    Yangından yangına arda kalmış tut
    Muhabbet sürermiş bir rüzgar kadar

    1959 yılında yaşanan aynı zamanda da kendisinin de yaralanmış olduğu Sirkeci faciası sonrası yazdığı aşağıdaki şiir için :Sirkeci infilakı, ölüm ve annemin hatıralarını kuran bir şiir demiştir

    Ben Kandan Elbiseler Giydim Değiştirsinler İstemedim

    Kendinden birşeyler kattın
    Güzelleştirdin ölümü de
    Ellerinin içiyle aydınlattın
    Ölüm ne demektir anladım
    Yer değiştiren ben değildim
    Farklılaşan sendin
    Sendin bana gelen aynalarla
    Sendin bana gelen sendin
    Artık ölebilirdim
    Bütün İstanbul şahidim
    Ben kandan elbiseler giydim
    Bundan senin haberin var mı"

    Kitap ki her bölümü ayrı güzel. Leyla ile Mecnun bölümü ve o aşkı tasvir etmek için kurulan cümleler bu şairin ne kadar büyük ruhlu olduğunu gösteriyor. Her şiirinde derin anlamlar yatan bir şairdir. Şiiri seven tüm insanların okumasını çokça tavsiye ettiğim bir kitap, her ne kadar anlatsamda tarifi olmayan şiirler... Herkesin yolunun bir gün Sezai Karakoç 'tan geçmesi dileğiyle. Gönül ister ki kitaptaki tüm şiirleri hakkında buraya bilgiler yazayım lakin onun şiirlerinin sırlarını çözmeye ömür yetmez . Umarım beğenirsiniz sevgiler.
  • Seni Kinyas en son Fransa'da görmüştüm. Paris'te. ama Kayra, seni en son ne zaman gördüğümü hatırlamıyorum. Neyse, önemli değil. Çok zaman geçti sonuçta görüşmeyeli. Paris'ten ayrılmamı biliyorsunuz herhalde. Zaten çok fazla anlatılacak bir tarafı da yok. Neden bana verdiklerini hala anlayamadığım o bursla, şu an ismini yanlışlık yapmamak için telaffuz etmediğim okula giriş hakkı kazanmıştım. Ama Paris'te okuldan biraz uzakta bir ev kiralamıştım. Yani ben uzak olduğunu düşünüyordum. Okulun nerede olduğunu hiç öğrenemedim de!.. Neyse, kaldığım ev çok güzeldi. İki odalı, geniş balkonlu bir ev. Eiffel'i ya da Seine'i görmüyordu ama yine de iyiydi manzarası. Bir avluya bakıyordu. Üç apartmanın kapısının açıldığı bir avluya... Yüzyılın başından kalmış bir bina... Evet, neyse. Birkaç parça vardı evi tuttuğumda. Bir yatak vardı salonda. Bıraktım valizlerimi yere. 'Şöyle bir uzanayım. yol yorgunluğu ne de olsa' dedim. İşte, dört aya yakın yatmışım. Sonra yatağın yayları bozuldu. Rahatsız oldum. Okuldan attılar herhalde bu arada. 'Ülkeden de atılmadan kendim giderim' dedim. Arkadan kelepçelenmiş elleriyle, kollarından yanındaki iki polis tarafından tutulan mahkumun bir omuz hareketiyle birkaç saniyeliğine de olsa, otoritenin elinden her şeye rağmen kurtulması gibi. 'Bırakın! Ben yürürüm!' diyen idam mahkumunun darağacına gittiği bir sahne gibiydi, benim de memlekete dönüşüm...Geldiğimde annemi çoktan gömmüşlerdi. Kanser. Göğüs kanseri. Babamı zaten biliyorsunuz. O da kanserden gitmişti. Tabii bir iki palavracı uzaktan akraba çıkıp söylenmeye başladı. İşaret parmağımı kapalı dudaklarıma götürüp susturdum hepsini... İki ay geçti. Her şey iyi gidiyordu. Fazla bir şey yapmıyordum. Resim yapmayı da bırakmıştım ama eve giden gelen çok oluyordu. Geçiyordu zaman bir şekilde... Bir yıl sonra gelen gidenin arasında üniformalı birilerini gördüm. Dediler, 'Askerlik!' 'Tamam' dedim. Zamanı gelmiş. Devletin resmi uyandırma servisi. Adamı hayatının bir yerinde uyandırıyorlar. Kapıyı kilitleyip gittim askere. Tam on altı ay! Er Alp. Gaziantep Islahiye. Oraya da alıştım. Çarşı izninde kendime dövme yaptırınca biraz zor günler yaşadım, ama geçti. Sırtıma kendi portremi çizdirdim bir Arap'a. Fonda da siyah bir ejderha olsun istedim. Ama Arap hayatında ejderha görmediği için, daha çok bildiği yırtıcı memeli bir hayvana benzeteceğinden vazgeçtim. Bana biri gelip ejderha çizmemi istese sırtına, ben çizerdim. Ben gördüm ejderha. Filmlerde gördüm. Rüyamda da bir iki kez. Rodeo yapıyordum kırmızı bir ejderhayla... Neyse, bir gün bir kağıt verdiler elime. Dediler, ''Bunun adı teskere. Git artık!' 'Tamam' dedim. Topladım valizi, bindim otobüse. Geldim eve. Çatı akıyordu. Kiremitler uçmuştu ben yokken. Her yer su içindeydi. 'Dayanırım' dedim. Ama yatağımın da ıslak olduğunu görünce çok sinirlendim. O kadar sinirlendim ki elimdeki her şeyi fırlatıp yatağı bir metre sağa ittim. Daha kuru bir tarafa. bir süre sonra kesildi akıntılar. Eve gelip gidenler, 'Artık yağmur yağmıyor, yaz geldi' dediler. 'Olur mu?' dedim. Güvercin ve martı bokuyla doldu delikler. Kurumuş pislikle sıvandı çatı... Neyse, bir gün. Bir televizyon getirdi misafirlerimden biri. Anten taktı terasın arka tarafına. Doğum günümdü herhalde. Çok kanal vardı. Bir de uzaktan kumanda. Her düğmenin ucunda bir program, bir film... Çok eğlenceli. Hepsini seyrettim. En kötü programı bile. Adını duymadığım yerlerin hava raporlarını bile. Hepsini! Birkaç ay böyle sürdü. Bir reklam seyrederken, o iki dakikalık işi yapmak için uğraşan yüzlerce kişinin hummalı çalışmasını düşünüyordum. Zaman geçiyordu. Sonra televizyonu getiren adam geldi. Herhalde bana bir nedenden dolayı kızmıştı ya da başka birisinin doğum günü vardı. Aldı televizyonu, anteni, gitti. Televizyondan boşalan yeri seyrettim üç beş gün. duvarı. Ama çok eğlenceli değildi. Hep aynı program. bazen belgesele benzeyen bir şey çıkıyordu. Böceklerin hayatı. özellikle hamamböceklerinin duvar hayatı. Ama ben daha önce seyrettiğim için sıkıldım o programdan... Bir ara, aklıma kadınlar geldi. Hani göğüsleri bizimkilerden büyük olanlar var ya? İşte onlar! Dedim, 'Bir tane olsa bu evde belki iyi olur. Bana bakar...' aslında ben de bakıyordum kendime aynada. Ama zamanla o da kirlendi, göremedim kendimi. Bir kız vardı eve gidip gelen. daha doğrusu bir kadın. Benimkinden beş yıl daha eski nüfus cüzdanlı. Gelip gidiyordu. sonra gelip gitmemeye başladı. Hiç gitmedi. Hep oturdu. Çatının onarımını yaptırdı. Etrafı temizledi. Erkekler getirip yan odada sevişti. Daha önce evlenip boşanmış. Herhalde fahişelik yapıyordu. Ama yalan söylemeyeyim. Tam bilmiyorum! Evin yeri çalışma yerine yakındı herhalde. Sonra bir gece, birileri kapıyı kırıp içeri girdiler. Kadını yaka paça dışarı çıkartıp götürdüler. Üniformaları yoktu. Ben iyi niyetliydim. adamların kadını pazarlayanlar olduğunu düşünmedim. 'Ben konsomatrisim' diyordu kadın. Ne de olsa Paris'ten gelmişim. Az çok fransızcam var. Kaldığım evin kapıcısıyla iki üç sefer, birkaç kez de havayolları bürosundaki kadınla pratik yapma fırsatım olmuştu. Konsomatris! Yani concomatrice. Yani tüketici. Bir yanıt vermem gerekiyordu. 'Hepimiz öyle değil miyiz?' dedim... Kapıyı yaptırmak çok zordu. Her ay babamın maaşını yakınlarda bir bankamatikten çekiyorum. Yürüyüş oluyor. Biraz alışveriş yapıp dönüyorum. Her çıktığımda caddeyi, sokağı değişmiş görüyorum. Çok hızlı dönüyor dünya. Her neyse, kadın gittikten sonra biraz sıkıldım ama geçti. Birkaç kez tuvalin başına oturdum. Aldım elime fırçaları. Sonra baktım tuvale. 'Ulan' dedim. 'En iyi resim bu işte!'. Pürüzsüz, hatasız. Daha iyisini yarılsam yapamam. attım bir imza sağ alt köşesine. Tarih de koydum yanına amatörler gibi. İleride, sergimi dolduracak resimlerden biri oldu. Koydum diğerlerinin yanına. Tabii, onlar da hemen hemen buna benziyordu. Vurguladıkları fikir aynıydı. Tek fark tarihlerdi. Ben ölünce çok para edecek bunlar. Belki bir kaç kişinin daha ölmesi gerekebilir ama bir gün çok değerli olacaklar. Mükemmel tuvaller! Desenlerde hiç hata yok. Çünkü desen yok. Mükemmel boş tuval resimleri!.. Bir gece evde parti düzenledi birileri. Alt kattaki ihtiyar gelip ikaz etti üç kez. O gece, bir adam geldi, yanıma oturdu. Anlayamadığım bir sürü terimle dolu konuşmalar yaptı. sevgilisi olmamı istedi. 'Tamam' dedim. Üç ay kaldı evde. Sonra herhalde sıkılmış olacak ki, gitti. Bir sanatçıydı. Heykeltıraş. Televizyonu vardı. Fazla konuşuyordu. Bana göre fazla entelektüeldi. Bir sürü şey biliyordu. Ve daha da kötüsü, bildiklerini başkasında da öğretme arzusuyla yanıyordu. Sonra kül oldu. Ama televizyon kaldı. Almadı yanına, giderken. 'Oh!' dedim. 'Sonunda! Sonunda televizyon bana kaldı.' Ama uzaktan kumandası yoktu. Kalkıp yanına gitmek gerek. Ben de günde bir defa kanal değiştiriyordum. Televizyonu açarken. Programlar değişmiş, daha hareketli olmuş. Bir müzik kanalı bile var. Hep şarkı çalıyor. Şarkılara uygun da kısa metrajlı filmler gösteriyor. Zaman geçiyordu. Artık böcek belgeseli yok! Bir süre sonra gelip gidenler kesildi. Büyüdüler herhalde. Gelmediler. Yalnız kaldım. Konuşmayı özledim. Kendi kendime konuşmayı sevmem. Söyleyeceklerimi daha önceden bildiğim için zevki yok. Neyse, aslında birisi gelmişti o zamanlar. Nüfus memuruymuş. Sayım varmış. Bir sürü soru sordu. Gitti. Diyecektim 'Kal biraz, konuşalım.' Ama çok ciddi bir yüzü vardı. Çekindim. O yalnızlık bir boş tuval resmi daha yaptım. Bu sefer çok uğraştırdı beni. Birkaç gecemi aldı. Oysa uykumu almalıyım ben. Yoksa gündüz hayalet gibi oluyorum. En az sekiz saat! Uyumadan bahsetmişken, yataktan çıkmama rekoru kurdum. Guinnesse'e bakmadım ama rekorun bir ay olduğunu düşündüm. Ve otuz iki gün yataktan kalkmayarak dünya rekorunu kırdım. Tabii tanıklık yapacak resmi görevliler yoktu, ama olsun. Yalnız, içlerine tuvaletimi yaptığım sonra da fırlatabileceğim en uzak noktaya attığım torbalar çok pis koktular. O otuz iki gün içinde de, mutlaka sekiz saatlik uykumu almaya gayret ettim. Yataktan ayaklarımı sarkıtıp yere bastığımda vücudumda karıncalanmalar oldu. Kalkınca biraz sendeledim. Ama sonra alıştım. Her başarının bir bedeli vardır. Kolay mı dünya rekortmeni olmak? Değil... İki hafta sonra televizyon bozuldu. Ve bu sefer karar verdim. Büyük bir karar. Üstüme bir şeyler giydim. Televizyonun fişini prizden çektim. Yüklendim, dışarı çıktım. Zaten para çekme ve alışveriş zamanım da gelmişti. Uzun bir yürüyüşün sonunda bulduğum tamirciye bıraktım televizyonu. Bir hafta sonra gel, al! dedi. Toptan ihtiyaçlarımı alıp on torbayla döndüm eve. Bir dahaki para çekme zamanı gelince gelince çıktım dışarı. Aklıma televizyon geldi. Sevindim tabii. Hatta bir ara koştum tamirciye giderken. Dedim 'Ben geldim. Verin televizyonu.' Adam dedi: 'Çok geç! Bir ay geçti. Masrafı çok yüksekti. Gelmeyeceğini düşünüp sattık.' Beni kandırıyor olabilirdi ama doğru olma ihtimali de vardı. Belki de bir ay içinde geri alınmayan bütün televizyonlar kanunen satılmak zorundaydı. 'Tamam' dedikten sonra adama, dükkandan çıktım... Sonra insanlar yine gelmeye başladılar. Eskiden gelenlerin kardeşleri, bir ufak boyları. Yeni bir televizyon aldım. Birkaç kez yıkandım. Ve siz kapıyı çaldınız... Nasıl mıyım? İyiyim. İyi. Fena değil!.. Kalkıyor musunuz? Konuşsaydık biraz daha... Neyse, peki, tamam. Sonra görüşürüz...Tamam...
    Hakan Günday
    Sayfa 219 - Doğan Kitap, 52. baskı, 2016
  • İsmini “hiç” koydum. Ne­yim olduğunu soranlara “Hiç” diye cevap vereceğim. “Hiç” diye anılacaksın. Bu da mı gitmiyor gücüne?