• Felaketler doğal olunca da, insan eliyle olunca da değişmiyor. Bir istatistiksel işlem başlıyor. Eline kağıt kalem almış birileri bir hesap çıkarma derdine düşüyorlar. Kaç kişi öldü, kaç kişi yaralı, maddi hasar ne kadar. Bilimsel gelişmenin getirdiği duygusuz köksüz yaklaşım bu olsa gerek. Bir istatistikten ibaret yaşamlar sürdürüyoruz. Rakamlara bağımlı bir var oluş. Sahi kaç para ediyoruz ki biz?
    Gidenler, kalanlar, ölenler, yaralananlar. Hepsi bir insan halleri savaşta. Bir çok öykünün başı ve sonu. Yarım kalmış bir yaşanmamamışlık hissi herkesin içinde. İnsan olduğunu unuttuğun bir var olma çabası. Savaş bunları da içeriyor elbette. Bir sayı olmaktan çıkaran şey bu kişisel acılar, umutlar, öfkeler, zayıflıklar bizi. Bir felaketin ardında kalan bir sayılar yumağından çok sonsuz dramlar ağıdır; birbirine bağlı birbirinden etkilenen.
    Olağanüstü her halde yaşamak daha bir farklı boyuta taşınıyor. Yaşamak için çaba harcamak gerekiyor. Yemek, su, barınak, bunları kaybedince anlıyoruz değerlerini ve ne kadar zor elde edildiklerini. Bireysel acıların en büyük kaynaklarından biri de bu oluyor.
    Savaş her zaman bir yokluklar trajedisi olmuştur. Ve kaybolan bir yaşam bir çok şey ifade etmez ki bir sayıdır eni kökü:

    '' Benim için cephe, korkunç bir girdaptır. İnsan henüz merkezden çok uzaklarda suların durgun kısımlarında iken daha, onun emici kuvvetini hisseder. Girdap, yavaş yavaş, kurtulmaya imkân, fazla direnmeye hacet bırakmadan, insanı çeker kendine. Ama topraktan, havadan müdafaa kuvvetleri yağar bize, bilhassa topraktan. Toprak herkesten çok askerin yardımcısıdır. Asker toprağa sarıldı, uzun uzun, deli gibi, onu kucakladı, ateş karşısında ecel terleri dökerek yüzünü, kollarını, bacaklarını onun içine soktu mu, o zaman toprak askerin biricik dostu ağabeysi, annesi olur; asker korkularını, feryatlarını toprağın sessizliğine esenliğine inler; toprak bu korkuları, bu feryatları alır; askere yeniden, onu on saniyeliğine koşturacak bir dirilik verir, sonra askeri yine tutar, bazen bu tutuşu ebedi olur.”

    Savaşın en korkunç yüzünü yaşayan insanlar geri dönmeyi düşünür eve ya da ev denilen yere geride bıraktığı kovuğuna. Orası hep güzeldir, güvenlidir, sevdikleriniz oradadır ve güvendedir. Dönebilirsek eğer her şey kaldığı yerden devam edecektir. Ama hiç bir zaman öyle olmaz. Savaş ve felaket her yeri yakıp kavurur:

    “Bu gençliğimizin ülkesi, bize tekrar verilse bile, ne yapabiliriz biz onu? O alemden bize geçmiş o narin, gizli kuvvetleri daha diriltemeyiz ki!
    Biz onlarda olabiliriz, onlarla kaynaşabiliriz, onları hatırlayabiliriz, onları sevebiliriz, onlar gözümüzün önüne geldikçe heyecanlanabiliriz.
    Ama bunun ölmüş bir arkadaşımızın fotoğrafı önünde düşüncelere dalmaktan bir farkı yok ki; yüz hatları onun hatlarıdır, bu onun yüzüdür; birlikte geçmiş günlerimiz hatıramızda aldatıcı bir canlılık kazanır; fakat yine de o değildir bu resim.
    Biz artık eskisi gibi bağlı değilizdir ona. Bizi çeken onun güzelliğinin, havasının şuuru mudur? Hayır! Kendi hayatımızın olaylarında payı olan bir kardeşlik, bir beraberlik duygusudur; bu kardeşlik bizi sarmış, annelerimizin babalarımızın dünyasını bizim için daima biraz anlaşılmaz hale sokmuştur; çünkü biz, hep muhabbetler içinde, nasılsa kendimizi onlara kaptırmış, onlara ram olmuşuzdur. En küçük şeyler bizi günün birinde hep sonsuzluk yollarına bırakıvermiştir. Bu, belki de gençliğimizin hakkıydı sadece. Biz henüz hiçbir hudut tanımıyor, hiçbir tarafta son diye bir şey kabul etmiyorduk; kanımızda ümidi taşıyorduk, günler geçtikçe bizi tek varlık haline getiren ümidi.
    Biz bugün gençliğimizin ülkelerine seyyahlar gibi gidebiliriz. Biz gerçeklerde kavrulduk; farkları tüccarlar, mecburiyetleri de kasaplar gibi biliyoruz. Biz artık o eski tasasızlar değiliz; biz şimdi müthiş vurdumduymaz olduk. Ölmeyeceğiz ama yaşayacak mıyız?
    Kimsesiz çocuklar gibi bırakılmış, yaşlı insanlar gibi görmüş geçirmişiz; kabayız, üzgünüz, satıhtayız… Galiba mahvolmuşuz.”

    İnsan eliyle yaratılmış en ilginç yıkım makinasıdır, savaş. Etkilemediği hiç bir şey yoktur. Ve feryatlar figanlar acılar sadece insanı etkilemez:

    “Beygirin biri devriliyor... Sonra biri daha.
    Sonuncusu ön ayakları üzerine dayanıyor, atlıkarınca gibi bir kavis çiziyor, yere çökmüş, ön ayaklarına abanmış, dönüyor; sırtı parçalanmış herhalde. Asker o yana koşuyor, vurup öldürüyor. Aciz ve yavaş, yere seriliyor beygir. Ellerimizi kulaklarımızdan çekiyoruz. Hırıltı kesildi. Yalnız uzayıp giden, sönmekte bir iç çekiş hala asılı havada. Sonra yine sadece raketler, mermi türküleri, yıldızlar…
    Aklımız ermiyor adeta. Detering, kalkıp gidiyor, söyleniyor:
    “Peki, ama onların suçu ne?” Sonra yine geliyor; sesi heyecanlı, heybetli de adeta: “Size söylüyorum,” diyor. “Hayvanları harbe sokmak, alçaklığın daniskası.”

    Savaş’ın en korkunç anlatına şahit olmuş yazar. Sizi de ortak ediyor acıya yokluğa ve yıkıma. Taraf olan her yandan yaşanan şey aynı aslında birbirinden korkan ve birbirini yok eden var olma kaygısını yaşatıyor yazar her kelimede. Oysa savaş için bulduğu çözümü gösteriyor nükteli bir dille:

    “Harb dediğin, halk şenliklerine benzemeli bir nevi. Boğa güreşlerindeki gibi çalgılı, biletli olmalı. İki memleketin bakanları, generalleri banyo donlarıyla, ellerinde sopalar, sahaya çıkıp birbirlerine saldırmalılar. Sağ kalan hangi memlekettense, o millet garip sayılmalı. Bu, hem daha basit, hem de daha iyi. Burada onların yerine bizler dövüşüyoruz.”

    Bahse konu olan savaş birinci dünya savaşı ve bir Alman askerinin ağzından okuyoruz romanı. Bir çok insani ve korkunç süreci. Yazım dili o kadar akıcı ve gerçek ki o roman kahramanı siz oluyorsunuz. Siz de kokuyor, korkuyor, aç kalıyor ve acı çekiyorsunuz. Karakter isimlerinden çok karakterler siz oluyorsunuz ayrı ayrı, herbirinden bir çok kendinize ait noktayı bulup çıkarıyorsunuz. Hırsız olmak bir ahlaki kural olsa da o alan ve zamanda hayatta kalmanın tek yolu olduğunu görüyorsunuz. Ahlak ancak savaşsız mümkün biliyorsunuz.
    Keyifli okumalar!
  • Burada anlatılanlar gerçek olaylara dayanmaktadır.

    Evet kitap’ın ilk sayfaları bizi aynen böyle karşılıyor. Ve bu başlığı görünce insan ister istemez daha da merak ediyor kitapın içeriğini demi. Hadi bana hak verin:)

    Ben düşünmüyorum ama genede belirteyim. yorumlarda belirtiyosunuz çünkü.
    kitap incelemem “SPOILER” içere bilir.

    Saygıdeğer Mösyö Clunet,
    Bu haftanın sonunda başıma neler geleceğini bilmi­yorum. Hep iyimser bir insandım ama zaman beni buruk, yalnız ve üzgün bir kadına dönüştürmekte ısrar ediyor.
    Her şey beklediğim gibi gerçekleşirse bu mektup as­la elinize geçmeyecek çünkü affedilmiş olacağım. Ne de olsa yaşamımı nüfuzlu dostlar edinerek geçirdim. Biricik kızım bir gün okuyup annesinin kim olduğunu öğrene­ bilsin diye mektubumu saklayacağım.
    Ama şayet yanılıyorsam, yeryüzündeki son haftamı tüketen bu sayfaların korunacağına dair pek ümidim yok. Hep gerçekçi bir kadın oldum ve avukatların, bak­ tıkları dava kapandığı an arkalarına bakmadan bir sonra­ kine geçtiklerini iyi bilirim.
    Şimdi olacakları tahmin edebiliyorum. Siz bir savaş suçlusunu savunarak kötü bir şöhret edinen son derece meşgul bir insansınız. Davayı kaybetseniz bile kitlelere isminizi duyurdunuz; hizmetlerinizden yararlanmak için kapınızı çalan çok olacak, gazeteciler olayları bir de sizin ağzınızdan dinlemek için kapınızı aşındıracak, peşiniz­
    den ayrılmayacaklar, şehrin en pahalı lokantalarının mü­ davimi olacaksınız ve meslektaşlarınız size saygıyla karışık bir kıskançlıkla bakacaklar. Aleyhimde hiçbir somut delil olmadığını bilmenize rağmen yalnızca tahrif edil miş evraklar var bir masumun ölmesine göz yumduğunuzu halk önünde asla kabul etmeyeceksiniz.
    Masum mu dedim? Belki de doğru sözcük bu değil canım gibi sevdiğim bu şehre ayak bastığımdan beri kendimi asla masum olarak görmedim. Devlet sırlarının peşindeki kişileri parmağımda oynatabileceğimi sandım; Almanların, Fransızların, İngilizlerin, İspanyolların bana karşı koyamayacaklarını zannettim, oysa onlar beni par­maklarında oynattılar. İşlediğim suçlardan sıyrılmayı becerdim ki bu suçların en büyüğü erkek egemenliğindeki bir dünyada özgür ve bağımsız bir kadın olmaktı. Elde ettiğim tek somut şey sosyete eğlencelerinin dedikodu­
    larından ibaretken casusluktan hüküm giydim.
    Evet, bu dedikoduları “sırlara” dönüştürdüm çünkü para ve güç istiyordum. Oysa bugün beni suçlayan her­kes, anlattıklarımın hiç de yeni bilgiler olmadığının farkındaydı.
    Bütün bunları kimsenin bilmeyecek olması çok ya­zık. Bu zarflar hak ettikleri yeri bulacak kuşkusuz; başka dava dosyalarıyla dolu, tozlu bir arşivin dibini boylaya­ cak; ancak vârisiniz ya da vârisinizin vârisi yeni dava dos­yalarına yer açmak için eskileri atmaya giriştiğinde çıka­ caklar oradan.
    Ne yazık ki o zamana kadar ismim çoktan unutulmuş olacak; ama ben zaten hatırlanmak için değil kendimi an­layabilmek için yazıyorum. Neden mi? Seneler boyunca istediği her şeyi elde edebilmiş bir kadın nasıl olur da böylesine yoktan bir sebeple ölüme mahkûm edilebilir?
    Şu anda geçmiş yaşantıma bakıyorum ve hafıza de­diğimiz şeyin daima tersinden akan bir nehir olduğunu idrak ediyorum.
    Hatıralar kaprislerle ve hala küçücük bir ayrıntısı, an­lamsız bir gürültüsüyle bize eziyet eden yaşanmışlıkların görüntüleriyle dolu. Pişen ekmeklerin kokusu hücreme kadar geliyor ve bana kafeden kafeye özgürce gezindiğim günleri hatırlatıyor; ölüm korkusundan da, içinde bulun­duğum yalnızlıktan da daha fazla yıpratıyor beni...


    Kitapa büyük beklentilerle başladım, beklentini karşıladımı diye sorarsanız? karşıladı. Fakat arada ülkeler arasındaki savaş ve ayrıntıları can sıkıcı hal ala biliyor. Ama kitapın ismine bakarsak “casus” bu çok ta normal aslında.

    Casusluktan öte bence bu kitap bir kadının, özgür olması için verdiği mücadeleyi anlatan bir hikaye. Mata hari’nin özgürlüğü uğruna nelerden vazgeçtiğini gösteren bir hikaye.

    Her kadın aslında farklı farklı yerlerde, farklı farklı konumlarda, özgürlüğü için bir mücadele vermezmi?
    Ne demek istediğimi bunu okuyan bütün kadınların anladığını düşünüyorum.

    Neyse okumaktan pişman olucağınız bir kitap olduğunu düşünmüyorum. Ben keyif alarak okudum.

    Ve bir şeyde belirteyim ki kitap’ta o kadar güzel altı cizilmesi gereken cümleler varki.


    EK BİLGİ;
    Mata Hari’nin öyküsü hakkında daha fazla bilgi is­teyenler için Pat Shipman’ın Femmefatal: Love, Lies, and the Unknown Life of Mata Hari (Harper Collins, 2007)
    adlı mükemmel kitabını öneririm; ayrıca, Philip Collas’ın Mata Hari, Sa veritable histoire (Plon: Paris 2003) adlı kitabını -Collas, kitaptaki kişiliklerden Mösyö Pierre Bouchardon'un büyük torunudur ve önceden kimsenin
    erişemediği belgelere ulaşmış- Frederic Guelton’un Le dossier Mata Hari, Revue historique des armees, 247 (2007) ve Russell Warren Howe’un Moumfulfate ofMa­ ta Hari, the spy who ıvasn'tguilt.(Çevirmenden not)


    Vücut çabucak yorulur, ruh ise daima özgürdür; önceki nesillerin hatalarını tekrarlayarak oluş­turduğumuz bu cehennem döngüsünden çıkmamıza elbet bir gün yardımcı olur. Düşünceler hep aynı kalsa da
    onlardan daha kuvvetli bir şey var: aşk.
    Çünkü gerçekten âşık olduğumuzda başkalarının da kendimizin de en iyi yönlerini görürüz. Sözcüklere, belgelere, sözleşmelere, ifadelere, suçlamalara ve savunma­ lara ihtiyacımız kalmaz.

    Keyifli okumalar...
  • Günaydın. Bekliyoruz. Anlamlı ya da anlamsız, uzun ya da kısa, iyi ya da kötü. Bekliyoruz ve beklerken kim bilir neler geliyor başımıza, kimlerle tanışıyoruz. Ne tuhaf komşular ediniyoruz beklerken; bazen de bir çiçeği andırıyoruz. Cemal Süreya o meşhur şiirinde, "İş bu kadarla bitse iyi!" diyor ve ekliyor: "Bir insan edinmişsindir kendine / Bir şarkı edinmişsindir, bir umut." Beklediğini gizlemek zordur sevgili okur. İnsan bir bekleyen gördü mü, hemen tanır. Var olun.
  • Günaydın. Bekliyoruz. Anlamlı ya da anlamsız, uzun ya da kısa, iyi ya da kötü. Bekliyoruz ve beklerken kim bilir neler geliyor başımıza, kimlerle tanışıyoruz. Ne tuhaf komşular ediniyoruz beklerken; bazen de bir çiçeği andırıyoruz. Cemal Süreya o meşhur şiirinde, "İş bu kadarla bitse iyi!" diyor ve ekliyor: "Bir insan edinmişsindir kendine / Bir şarkı edinmişsindir, bir umut." Beklediğini gizlemek zordur sevgili okur. İnsan bir bekleyen gördü mü, hemen tanır. Var olun.
  • Günaydın.
    Bekliyoruz. Anlamlı ya da anlamsız, uzun ya da kısa, iyi ya da kötü. Bekliyoruz ve beklerken kim bilir neler geliyor başımıza, kimlerle tanışıyoruz. Ne tuhaf komşular ediniyoruz beklerken; bazen de bir çiçeği andırıyoruz. Cemal Süreya o meşhur şiirinde, "İş bu kadarla bitse iyi!" diyor ve ekliyor: "Bir insan edinmişsindir kendine / Bir şarkı edinmişsindir, bir umut." Beklediğini gizlemek zordur ...
  • Benden hoşlanmamak için bir nedenleri olsun istedim, anlıyor musunuz? Bir nedene sığınmak insanlara iyi geliyor.
  • İnsanın yüreğinin iyi olması için akla ihtiyacı yoktur. Bana zaten bu ikisi birlikte pek olmuyor gibi geliyor. Gerçekten akıllı bir adama bakıyorsun, hiç de iyi biri olmadığını görüyorsun..
    .