• 611 syf.
    ·Beğendi·10/10
    Yemin tüm bitirmeme çabalarıma rağmen, kendime günlük okuma limiti koymama rağmen yine de bitti… Bitti ama ağzımda harika bir tat, yüzümde bir gülümseme bırakarak bitti.

    Karahan Afrika’da yaşadığı olaylar sebebiyle granitten bir kalbe, gülmeyi bilmeyen bir yüze sahip esmer, uzun boylu, kara kaş kara göz bir FMArsal yakışıklısı… Tuğçe zengin bir ailenin kısa sarı saçlı, mavi gözlü, neşeli, hazırcevap, dik başlı, çevresi tarafından cadı olarak hatırlanan ve bir yemin ettim ki dönemem diyen bir FMArsal güzeli…

    Hikayemiz Tuğçe’nin bir arkadaşının Karahan’ın yakışıklılığını keşfedip bunu Tuğçe’ye söylemesi ve Tuğçe’nin Kara’yı fark etmesiyle başlıyor. Kara’nın Tuğçe’ye verdiği ceza öpücüğüyle de olaylar tırmanıyor. Sonrasında bütün bir kitap boyunca süren eğlenceli diyaloglar başlıyor. Tuğçe sonunda o graniti kırıp altındaki aşk adamını çıkarmayı başarıyor ve kitabın başında yüzü hiç gülmeyen Kara sonlara doğru sıkça kahkaha atan birine dönüşüyor.

    Kitap öyle ustaca bir kurguyla yazılmış ki, bir film izler gibi okudum tüm sayfaları. Ve o kafa sesleri! O kafa sesleri olmasa bütün FMArsal erkeklerinden nefret ederdik herhalde. Tüm FMArsal erkekleri gibi Karahan da sevgisini söyleyemeyen, kafasından geçenlerle ağzından dökülenler farklı olan biri, aslında tüm erkekler öyle ya neyse Kim ne derse desin bir erkek yazarın bu kadar güzel aşk romanları yazabilmesi, kadınları bu kadar iyi tanıyıp, hepimizin yapabileceği davranışları yazması çok sık görülen bir şey değil. FMArsal kaleminin sevdiğim taraflarından biri de bu işte.

    Karahan’ın yıllar önce öldüğünü düşündüğü Osman ile karşılaştıkları sahne de benim için unutulmazlar arasında, bir dövüş sahnesiyle kamufle edilmeye çalışılsa da benim için kitabın en duygusal bölümlerinden biriydi. Bir diğer sahne de, Karahan’ın dizlerinin üzerinde titreyerek ettiği aşk itiraflarıydı. Oda kapısının önünde dikilen diğer aile fertleri gibi benim de gözlerim yaşlıydı o sahneleri okurken… Diğer FMArsal kitaplarında olduğu gibi bunda da tüm duygusal geçişleri yaşadım. Bir diyaloga kahkahalar atarken, birkaç sayfa sonra süzülen gözyaşlarımı çevremden gizlemeye çalıştım.

    Yazarımız her cümlenin üzerinden tekrar geçmiş neredeyse. İkili arasındaki diyaloglar zaten keyifliydi ama düzenlemeler sonucunda daha da eğlenceli hale gelmiş. Daha önce pdf olarak okuyup, kitabı alıp almama konusunda kararsız olan arkadaşlara tavsiyem hiç tereddüt etmemeleri, pişman olmayacaklar

    Ben çok beğendim çok keyif aldım okurken, taze bir nefes oldu bana, siz de okuyun pişman olmazsınız. :)
  • 403 syf.
    ·Beğendi·8/10
    Anadolu Türkçesi ve şehir yaşamında pek bilinmeyen sözcükleri arayan okurlar için güzel bir roman. Kitabın sonunda, tek sayfa olarak anlamları verilen Anadolu ağzının sözcüklerinden çok daha fazlası, romanın içinde saklı. Bu açıdan çok beğenerek okuduğum bir eser oldu.

    Türkiye'nin yarası ağalık sistemi ve büyük şehirlerde ortaya çıkan gecekondu sorununu nasıl beslediği, 1960 ve 70'lerin gençlik hareketleri ve Amerikan karşıtlığı da ele alınıyor.

    Atatürk dönemine yapılan ve katılmadığım birkaç göndermeyle de karşılaşmam şaşırtıcı oldu..
  • On üçüncü kattan atlamış, zaten görenler uçak gibiydi diyorlar. Ellerini iki yana açmış, kanatlı gibiymiş. Düştüğünde parçalanmış bedeninin orta yerinde, giydiği tulumun cebinden bu kara kutu çıkmış. Kara kutuya "düşüş nedeni" diye şu notu yazmış: "Pervaneme kuş girdi çıkaramadım... " Cem Mumcu - Üçüncü Sayfa Güzeli
  • 96 syf.
    Umay umay ın defteridir,görseller ve karaldığı sözler mevcuttur.
    sizinde yazmanız için bolca sayfa bırakılmış ve çok şirin bir defter/kitap olmuştur.(doldurmaya kıyamadım)
  • 536 syf.
    ·Beğendi·9/10
    "Tatlı Şeytan" da melek temalı kitaplarımızdan arkadaşlar... Ama bunu görünce eyvahh bıktık bu meleklerden diyip kaçırmayın sakın ;) Kabul etmem lazım diğer melek kitaplarının arasından özgünlüğü ile sıyrılmış oldu. Bir Meleklerin Kanı veya Duman ve Kemiğin Kızı eder mi benim için derseniz, etmez ama melekleri sevmesine rağmen artık son zamanlarda çıkan kitaplar arasındaki benzerlikten sıkılmış benim gibi okurların derdine deva olabilir.

    Anna 16 yaşında lise öğrencisi ama yaşıtlarından farklı özelliklere sahip bir genç kız... Kızımız renkler vasıtasıyla insanların duygularını auralarından görebiliyor, hatta bazen bu duyguları hissedebiliyor bile... Duyuları ise insanlardan çok daha gelişmiş durumda... Bu nedenle sıradan olmadığının farkında ama neden böyle olduğuna dair en ufak bir fikri yok. Patti adında dünyanın en meleksi insanı tarafından evlat edinilmiş. Bildiği ve hatırladığı kadarıyla annesi doğumda ölmüş, babası ise hapiste... Evett, yanlış duymadınız, Anna doğduğu anı hatırlayabiliyor hatta bazen daha öncesini bile ;)
    Bu farklılıklarıyla başa çıkmaya çalışırken gittiği bir konserde tanıştığı yakışıklı Kaiden Rowe ile hayatı çığırından çıkıyor. Kaiden ona aynı olduklarını yani İblis soyundan gelen bir Nefil olduğunu açıklayınca Anna için bu dünyadaki cehennemin kapıları sırayla açılmaya başlıyor. Nefillerin tek görevi yaşamak istiyorlarsa iblis yani Kara Melek olan babalarının isteklerini yerine getirmek... İblisler Şeytan tarafından cehennemden dünyaya gönderilen insanları yoldan çıkarmak için belli bir günahla görevlendirilmiş üst düzey Dükler... Mesela Kaiden Şehvet Dükü'nün oğlu... Anna ise Madde Bağımlılığı Dükü'nün kızı... Ve düklerin çocuklarında bu günahlar resmen genlerine işlenmiş durumda... Bu konularda kendilerini tutamamaları, hatta başka insanları yoldan çıkarmamaları o kadar büyük bir çaba gerektiriyor ki... Kızımız bu konuda Kaidan'dan daha avantajlı diyebilirim. Nefilimler içinde bile farklı özelliklere sahip. O bir melekle iblisin çocuğu ;)Zaten yıllardır normal insan gibi rol yapmak zorunda kalmışken bir de Nefilimlere uyum sağlamak için başka bir role girmeye çalışmak Anna için oldukça zor.

    Kai ise yıllardır babasını mutlu edebilmek için uğraşmış, babasının günahının dibine kadar batmış durumda...

    "Birini yatağa atmak için ne söylemem ya da ne yapmam gerektiğini anlamam için onunla sadece beş dakika konuşmam yeterli. Kıyafetlerini çıkarmak için ne gerekirse yaparım, sonra da işimi öyle iyi yapmaya çalışırım ki bir daha başka biriyle birlikte olamasınlar ya da beni düşünmeden edemesinler. Gittiğim zamansa, bana kalmam için yalvarırlarken mahvolduklarını da gayet iyi biliyorum."

    Çoğu yerde Kai ve diğer Nefiller için çok üzüldüm. Seçme şansları yok, kapana kısılmış durumdalar...

    Kitap 536 sayfa ama gözünüzü korkutmasın arkadaşlar... Sayfalar hızla akıp gidiyor. Merakla neler olacak diye bekliyorsunuz. Kai ve Anna birbirlerini tanırken biz de onları tanıyoruz. Kai Anna'ya türleri ve yaptıklarıyla ilgili bilgiler verirken biz de ne kadar acımasız bir dünyaları olduğunu görüyoruz. Bu arada Kai'ın Nefilim arkadaş grubunu da ayrıca sevdim. Kopano'nun ayrı bir havası var ama benim için bir Kai etmez şimdilik... Kai ben kötüyüm diye bağırıyor olabilir, beyaz atlı prens imajı da olmayabilir ama onun çekiciliği de burada yahuu... Tam bir bad boy kendileri... Eğlenceli, hazır cevap, Anna'ya en kötü halini neyle karşı karşıya olduğunu bile göstermekten çekinmeyen bir karakter... Ben sevdim kendisini...

    "Saçın uzamış."
    "Senin de popon büyümüş."

    Bu durumda Anna da eğlenceli, buram buram şehvet yayan bu cehennem yakışıklısına pek karşı koyamıyor.

    "Bu, kahkahaların en güzeli, ruhu temizleyen, karın kaslarını ağrıtan, insanı kendinden geçiren cinsten."

    Çiftimiz birbirinden uzak kalmaya çalıştıkça daha çok birbirine çekiliyor. Anna, Kai onu günahı nedeniyle mi istiyor yoksa duygusal anlamda mı yakınlaşıyor bir türlü bunu anlayamıyor. Zaten gerçekleri öğrendikçe de aşkları iyice imkansızlaşıyor. Sonuç olarak eğlenceli, merak uyandırıcı, sürükleyici bir seri daha karşımızda... Yazarda en çok hoşuma giden hikayede boşluklar kalmıyor, her söylediğinin arkasını doldurmuş bence... Melekler ve iblislerin savaşını iyice anlamamızı sağlamış. Anna saftirikliğiyle bazen beni kızdırsa, hatta masumiyetiyle herkesi şaşırtsa da hayatı öğreniyor gibi... Bu arada kitap kapağı çok hoşmuş. Kai'ın Anna'nın kulağına fısıldıyor oluşu oldukça manidar ;) Tavsiye edilir arkadaşlar... Herkese iyi okumalar ;)
  • 480 syf.
    ·8 günde·Puan vermedi
    Uzun Kara Kule yolculuğunun sondan bir önceki kitabı "Susannah'ın Şarkısı" seri kitaplarda kitapları tek tek değerlendirmektense serinin tamamını değerlendirmeyi doğru bulmuşumdur hep, bu nedenle uzun uzadıya yorum yapmayacağım ancak şunu söyleyebilirim; Stephen King'in kitabın uzunca bir bölümünde kendine yer vermesi oldukça ilginç ve keyifliydi daha önce okuduğum hiç bir kitapta yazarın kitabında kendine bu şekilde yer vermesine rastlamamıştım.
    Seriyi takip edenler zaten okumuştur ya da okuyacaktır ancak takip etmeyenlere buradan nacizane bir tavsiyem olacak, kitabın son 30 sayfasındaki "Bir Yazarın Günlüğün'den Sayfalar" kısmını bir arkadaşından temin edip ya da bir kitapçıda ayak üstü de olsa mutlaka okumalı.
    Ne yalan söyleyim son 30 sayfa bana kitabın tamamından daha fazla keyif verdi.
  • 864 syf.
    Özbek Klasiği sayılan kitap iki ciltten oluşuyor. Türkiye'de ilk defa Ötüken Yayınevi ''Yıldızlı Geceler'' ismiyle basmış. Sonra eserin orijinal ismi olan Son Timurlu olarak değiştirilmiş.

    Kitap Babür'ün Andican, Semerkand'dan Hindistan'a uzanan savaş, aşk, ilim ve düşünce hayatını edebi bir dille anlatıyor. Uzunluğuna bakmayın bir oturuşta 200-300 sayfa okuyabilirsiniz, o kadar akıcı bir eser olmuş.

    Babür'den ve onun yapmak istediklerinden çok etkilendim. Babürname'yi okursanız bunun üzerine ne kadar harika bir devlet adamıyla karşı karşıya olduğunuzu anlarsınız. Kitapta sık sık Babür'ün yazdığı hatıralardan bahsediyor zaten. Şia-Sünni çatışmalarını tarafsız anlatmış yazar bu bakımdan da gözümde değeri yükseldi kitabın. İnsanı bugünden alıp geçmişe götüren, sahne sahne gözümüzde canlandıran bir anlatım var. Ne kadar övsek az.

    Kitabın arkasında çok güzel bir tanıtım var. ''Türk tarihinde bu milletin
    kendine özgü bir alfabesi olması gerektiğini ilk düşünen ve hatta Sığnak yazıtlarından faydalanarak bir Türk alfabesi icat eden, ama kara cahiller
    yüzünden bu amaçla açtığı okulları kapatmak zorunda kalan bir padişahtı Babür.

    Bugün Pakistan bir İslam ülkesiyse, Pakistanlılar Türkleri çok seviyorlarsa, bunu Babür ve evlatlarına borçluyuz.''

    Bu sözlere değinmeden edemedim.

    Büyük Dedesi Timur'dan aldığı dersleri, gönülleri fethetmek arzusuyla birleştiren Babür, Uluğ Beğ izinde, Ali Şir Nevai öğrencisi ve müthiş bir şairdir. Yine de mütevaziliği elden bırakmamış, Şah İsmail'in şiirlerini beğendiğini duyunca mutlu olmuştur.Hindistan'da insanların gönlünü kazanmak için yaptığı eserler için, aydınlanma dönemi diyebiliriz. Çünkü o hem ilimi ve sanatı yükseltmiş, hem kadınlara değer vermiş, hem kendi özü olan Türkçe'yi diriltmiş, hem de müthiş mimari eserlere öncülük etmiştir.