• II

    Benerci, Somadeva'nın odasından sokağa çıkınca, Roy Dranat'ın «akşamüstü serinlikte bir teferrüçten

    dönerken» soğuk alıp zatürreeden öldüğünü duydu. Ve Roy Dranat'ın oteline gitti. Gördüklerini şöyle anlatıyor:

    Girdim ki içeriye,

    iki eli yanına gelmiş

    yatıyor otel odasının

    dört topuzlu karyolasında.

    Ölü.

    Omuzlarına kadar çarşafla örtülü,

    gözleri açık...

    Çarşafın altında ayakları:

    acayip bir hayvanın dinleyen kulakları...

    Gözleri bakıyor

    ayakları arasından dolaba.

    Dolabın aynasında görüyorum:

    başını değil,

    yüzünü değil,

    kaşını değil,

    kapakları açık, içi örtülü gözlerini,

    yalnız ölü gözlerini...

    Gözleri bakıyor dolaba.

    Ehramda bir kapı

    açar gibi

    açtım

    dolabı.

    Alt katta bir kutu var.

    Kutuda ölünün hiç giymediği

    siyah kunduralar.

    Ütülü elbiselerle dolu orta kat:

    asılmış dolabın içine

    Sıra sıra elsiz ve başsız Roy Dranat.

    Bir şişe permanganat,

    yakalık,

    mendil, çorap.

    Bir kitap:

    çok eski günlerde beraber okuyup

    satırlarının altını beraber çizdiğimiz

    bir kavga kitabı.

    Kapadım dolabı.

    Onun dolaba bakan gözlerini kapadım.

    Artık satılacak bir yürek,

    kiralık bir kafa bile yok.

    Roy Dranat, hoşça kal,

    mesele yok.

    YORGAN GİTTİ,

    KAVGA BİTTİ.

    İkinci Kısmın Sonu



    ÜÇÜNCÜ KISIM

    BİRİNCİ VE SONUNCU BAP

    I

    Gözüme altın bir damla gibi akan

    yıldızın ışığı,

    ilk önce

    boşlukta

    deldiği zaman karanlığı,

    toprakta göğe bakan

    bir tek göz bile yoktu...

    Yıldızlar ihtiyardılar

    toprak çocuktu.

    Yıldızlar bizden uzaktır

    ama ne kadar uzak

    ne kadar uzak...

    Yıldızların arasında toprağımız ufaktır

    ama ne kadar ufak

    ne kadar ufak...

    Ve Asya ki

    toprakta beşte birdir.

    Ve Asya'da

    bir memlekettir Hindistan,

    Kalküta Hindistan'da bir şehirdir,

    Benerci Kalküta'da bir insan...

    Ve ben

    haber veriyorum ki, size:

    Hindistan'ın

    Kalküta şehrinde bir insanın

    yolu üstünde durdular.

    Yürüyen bir insanı

    zincire vurdular...

    Ve ben

    tenezzül edip

    başımı ışıklı boşluklara kaldırmıyorum.

    yıldızlar uzakmış

    toprak ufakmış

    umurumda değil,

    aldırmıyorum...

    Bilmiş olun ki, benim için

    daha hayret verici

    daha kudretli

    daha esrarlı ve kocamandır:

    yolu üstünde durulan

    zincire vurulan

    İ N S A N . . .



    II

    bu yukarıya, üçüncü kısmın birinci ve sonuncu babının birinci parçası olarak yazdığım, üslubu ukalaca, yazıdan

    da anlayacağınız veçhi ile, Benerci mahpustur.

    Hindistan'ın hakikî istiklâl ve hakikî kurtuluşu için çalıştığından dolayı, Britanya polisi tarafından tevkif,

    Britanya adliyesi tarafından muhakeme ve Britanya hükûmeti tarafından, Benerci, hapse atılmıştır. Cezası 15 senedir.

    Benerci bu 15 adet seneyi taş bir hücrede tek başına geçirecektir. Ve bu 15 adet senenin bir haylisi geçmiştir...

    şimdi size, bu bir hayli senenin nasıl geçtiğini anlatacağım. Ve, sonra, sıra, Benerci'nin kendini niçin

    öldürdüğüne gelecek. Emperyalizm aleyhine yazılan* ve emperyalizmi temellerinden yıkmak için nefislerini feda

    edenlerden bahseden bu kitap, bir inkılâpçının hangi şartlar içinde kendini öldürmeğe hak kazanacağını da

    hallettikten sonra, bitmiş olacaktır.

    (*) Yalnız şunu hatırlatmak isterim ki, Benerci emperyalizmi ve emperyalizm ile mücadeleyi, Neo-Hitlerist-

    Sosyal-Faşist-Sinyor-Fon Şevket Süreyya Bey gibi anlamıyordu.

    III

    Güneş

    pencerede...

    Yanıyor

    demir bir çubuk..

    dışarda saat

    belki beş,

    belki altı,

    belki buçuk,

    yedi..

    Gardiyan karyolayı

    duvara kilitledi.

    Adam

    demir iskemlede oturuyor

    oturuyor...

    Güneş

    düştü pencereden

    adamın başına vuruyor..

    dışarda saat

    belki on

    belki on iki..

    İçerdeki:

    yürüyor duvardan

    duvara,

    duvardan

    duvara...

    Gardiyan...

    Pirinç çorbası, ekmek.

    Demek:

    öğle saatı çaldı

    öte yanda yaşayanlara..

    Ve adam yürüyor,

    duvardan

    duvara,

    duvardan

    duvara..

    Yanıp söndü demir çubuk..

    dışarda saat:

    belki beş,

    belki altı,

    belki buçuk...

    dışarda adam...

    Adam

    demir iskemlede oturuyor...

    Oturuyor...

    Gardiyan.

    Pirinç çorbası, ekmek.

    Gardiyan

    karyolayı indirince:

    içerde gece.

    Yatıyor adam.

    Gözleri düşünüyor,

    dişlerinin arasında bıyığı..

    dışarda ay ışığı....



    IV

    19... senesi eylülünün on beşinci gecesi idi.. Saat on ikiden sonra, Kalküta şehrinin varoşlarından gelen bir

    adam, umumî hapisanenin yüksek duvarları karşısında durdu. Tam bedir halindeki ay, gökyüzünü kaplayan ve esen

    rüzgârla korkunç şekiller alıp akan siyah bulutların arkasında kâh gizleniyor, kâh meydana çıkıyordu.

    şehrin varoşlarından geldiğini beyan ettiğimiz meçhul adamın durduğu mahal, umumî hapisanenin arka

    cephesine tesadüf etmekte olup bu cephenin üst kısmında, hafif bir ışıkla aydınlanmış, bir sıra demir parmaklıklı

    pencere vardı. Ay, bulutların arasından kurtuldukça, zaman zaman duvarın dibinden geçen bir süngüyü ışıldatmakta ve bu

    suretle meçhul adama hapisanenin etrafını devreden nöbetçilerin mevkilerini bildirmekte idi.

    Meçhul adamın kendisini nöbetçilere göstermek istemediğini, okuyucularımız, elbette tahmin eylemişlerdir..

    Tahminlerinde yanılmıyorlar. Zira bu adam buraya Britanya İmparatorluğu zabıtasının hiç de hoş görmeyeceği bir işi

    yapmak için gelmiş idi.

    Filhakika, nöbetçiler hapisanenin köşesinde gözden kaybolur olmaz, meçhul adam cebinden bir taş parçası

    çıkarıp iyice nişanladıktan sonra demir parmaklıklı pencerelerin soldan üçüncüsüne fırlattı.. Taş pencereden içeriye

    girdi.

    Eğer biz, okuyucularımızla birlikte, meçhul adamın taşı atmasından evvel, mevzubahis pencereden içeriye

    bakmış olsaydık, şöyle bir manzaranın şahidi bulunurduk:

    Demir kapısının üstünde gardiyanlara mahsus dışardan sürmeli küçük bir pencere bulunan taş bir hapisane

    hücresi. Gündüzleri kaldırılıp zincirle duvara kilitlenen ve geceleri indirilen demir bir karyola. İşbu karyolanın

    üstünde, mahpuslara mahsus libası giymiş olduğu halde bir şahıs oturmaktadır. Mezkûr şahıs sık sık başını

    kaldırarak, kapıdaki gardiyan penceresinden gözetlenip gözetlenmediğine bakıyor, sürgünün açılmadığına emniyet

    kesbettikten sonra, siyah kaplı kalın bir kitabın sayfalarına bir şeyler yazıyordu. Eğer siyah kalın kitabı yakından

    tetkik edecek olursak görürüz ki, bu İngilizce bir İncil'dir. Mevzubahis şahıs, taş hücreye kapatıldıktan bir hafta

    sonra; Kayser'in hakkını Kayser'e ve Allahın hakkını Allaha vermeği ve sağ yanağına bir tokat atılırsa, sol yanağını

    çevirmeği talim etsin diye, bu İncil'i bir İngiliz misyoneri kendisine vermiş idi. Esasen, hepisanenin bütün

    hücrelerinde bu kitaptan maada okuyacak ve yazacak bir şey bulunmazdı.

    İmdi, ahvalini tetkik eylediğimiz şahsın, yani taş hücre mahpusunun İncil sayfalarına neler yazdığını görelim:

    Satırlarının başları numaralı ve bazı kelimeleri küçücük haç işaretli sayfalarda, URDU lisanıyla ve henüz

    kurumamış kırmızı ve taze bir kan ile yazılmış ve kitabın sık siyah matbu hurufatı üzerinde ateş gibi yanan yazılar

    vardı.

    Taş hücre mahpusu İncil kitabının iç mukavvasından kopardığı bir parçayı bükerek bir kalem haline getirmiş ve

    bunu sol bileğinden ince ince akan kana batırarak bu ateş gibi yanan yazıları yazmakta bulunmuş idi.

    İşte şehrin varoşlarından gelen meçhul adam taşı attığı zaman, taş hücrenin içindeki mahpus böyle bir işle

    meşguldü. Pencereden gelen taş mahpusun karyolası dibine düşmüştü. Mahpus hemen yerinden kalktı.

    Üzerlerine kanı ile yazdığı İncil kitabı sayfalarını kopararak taşa sardı ve taşı pencereden dışarı atıp iade etti.

    Şehrin varoşlarından gelen meçhul adam, taşa sarılmış kâat tomarını yerden aldı. Göğsüne soktu. Ve dünyanın

    en kıymetli hazinesini göğsünde taşıyan bir insan gibi, korkak, cesur ve emin adımlarla uzaklaşmaya başladı.

    Korkuyordu: göğsündeki defineyi alırlar diye; cesurdu: göğsündeki defineyi ölümün karşısında dahi vermemek için;

    emin idi: zira kaç senedir her iki ayda bir buraya geliyor, taşı atıyor ve taş, kanlı yazılar yazılı İncil sayfalarına

    sarılmış olduğu halde kendisine iade ediliyordu; binaenaleyh bu işe alışmış idi.

    Bu kanla yazılmış yazılar, Hintlilerin hakikî istiklâl ve kurtuluş cidalinde kitlelere heyecan, şuur ve hedef

    vermekte idi........

    Taş hücre mahpusu Benerci'dir. Kitlelere heyecan, şuur ve hedef veren yazılar, vaktiyle Somadeva'nın başladığı

    ve şimdi Benerci'nin devam ettiği «Hindistan'ın Yirminci Asır Tarihi» isimli eserdir. Yalnız, Benerci bunu, bileğini

    kesip kanıyla yazmıyor.. Fakat, eğer icap etseydi, eserin bir tek satırını yazmak için damarlarındaki bütün kanını

    akıtabilirdi. Ve bu, pestenkerani bir lâf değildir.. Bu işi yapabilecek insanların yalnız on dokuzuncu asır

    romanlarında yaşadığını zannedenler, yirminci asrın isimsiz, büyük kavga kahramanlarını tanımıyorlar demektir.

    Benerci yazısını bileğinin kanıyla yazmıyor. Bu yazıları şehrin varoşlarından gelen meçhul adama vermiyor.

    Benerci yazılarını temiz beyaz kâatlara kurşunkalemiyle yazıyor. Ve bunları hapishane gardiyanlarının İngiliz

    dikkatlerine rağmen, dışarıdakilerin ellerine ulaştırıyor.

    NASIL?..

    Taş hücre mahpusunun, senelerdir, bu işi nasıl yaptığını anlatacak değilim. Romanda da olsa, Britanya polisine

    hizmet etmek istemem......

    V

    dışarda

    bir bayrak gibi dalgalanırken adı,

    içerde

    O

    ihtiyarladı..

    Her gün biraz daha

    camları yaşarıyor

    iri

    bağa

    gözlüklerinin.

    Her gün biraz daha

    siliniyor çizgileri

    gördüklerinin.

    Küreyvatı hamra azalıyor.

    Tasallübü şerayin.

    Tansiyon 26.

    Baş dönmesi, bunaltı.

    Sinir...

    Bir

    senedir

    yazamadı bir

    satır

    bile..

    Yine fakat

    dışarda bir bayrak gibi

    dalgalanıyor adı.

    İçerde O

    ihtiyarladı....



    BU FASIL BENERCİ'NİN KENDİNİ NİÇİN ÖLDÜRDÜĞÜNE DAİRDİR

    «Kalküta şehrinin ufkunda güneş

    yükseliyordu.

    Atları ışıktan, miğferleri ateş

    bir ordu

    bozgun karanlığı katmış önüne

    geliyordu.

    Güneş yükseliyordu..

    Kalküta . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . »

    Bunu beceremedik

    romantik kaçtı pek.

    Şöyle diyelim:

    «Baygın kokulu

    koskocaman

    masmavi bir çiçek

    şeklinde sema

    düştü fecrin altın kollarına...»

    Bu da olmadı,

    olacağı yok.

    Benden evvel gelenlerin hepsi,

    almışlar birer birer,

    tuluu şemsi, gurubu şemsi

    tasvir patentasını.

    Tuluu şemsin, gurubu şemsin

    okumuşlar canına..

    Bu hususta yapılacak iş,

    söylenecek söz

    kalmamış bana.

    Buna rağmen,

    tekrar ederim ki ben:

    Kalküta'nın damları üstünde güneş

    güneş gibi

    yükseliyordu.

    Sokaktan bir sütçü beygirinin

    nal ve güğüm sesi geliyordu.

    Benerci sordu:

    - Saat kaç?

    - Altı...

    Benerci dün akşam geç vakit tahliye edildi. Hapishanenin kapısı önünde dehşetli bir kalabalık onu bekliyordu.

    􀀨ğer eski sistem bir kafam olsaydı, iddia edebilirdim ki, Benerci bu yığınlarla insanı ebediyyen peşinde

    sürükliyebilecek kadar onlara yakın, onların canında, onların kanındaydı.

    Benerci'ye arkadaşları, dış mahallelerdeki apartımanlardan birinin en üst katında bir oda tutmuşlar. Benerci

    odasına sekiz arkadaşıyla beraber girdi. Bana:

    - Sen git, biraz dolaş. Sonra gelirsin, dediler.

    Apartımanın kapısı önünden, merkez caddelere kadar, kımıldanan, bağıran bir insan denizinin ortasında, her

    adımda onun ismini işiterek, dolaştım. Kalabalık yavaş yavaş dağıldı. Geri döndüğüm zaman Benerci'yi odasında

    yalnız buldum. Pencerenin önünde duruyordu. Saat gecenin on biriydi. Benerci:

    - Otur bakalım, dedi.

    Oturdum.

    Saatler geçti, saatler geçti.. Bir kelime bile konuşmadık. Ve nihayet, lambanın sarı􀀃ışığı beyazlanmağa başladı.

    Pencereden baktım:

    Kalküta'nın damları üstünde güneş

    yükseliyordu.

    Benerci sordu:

    - Saat kaç?

    - Altı.

    - Âlâ.

    - Anlamadım.

    - Hiç. Dinle. Bu kitabın birinci kısmında, arkadaşlarım bana: «Sen bizi sattın,» dediler. Alnımda hâlâ onların

    attığı taşın izi var. Halbuki ben tertemizdim. Fakat onlar haklıydı. Kıl kaldı, kendimi öldürüyordum. Fakat bu haltı

    yemedim.

    - Öyle.

    - Bu kitabın ikinci kısmında, Somadeva'nın ciğerleri ağzından geliyordu. Öyle ağrı çekiyordu ki, kendini

    öldürmek istedi. Fakat o da bu haltı yemedi. Bir kamyonun üstünde kalı􀁅ı dinlendirmeyi daha doğru buldu, değil mi?

    - Öyle...

    - Saat kaç?

    - Altı buçuk.

    - Âlâ... Dinle. Ferdin tarihteki rolü malum. Akışın istikametini değiştiremez. Yalnız tempoyu hızlılaştırabilir,

    yavaşlatabilir. İşte o kadar. Tarihte fert denilen nesne, keyfiyetin değil, kemiyetin üstüne tesir edicidir. Bütün bunlar

    senin için, benim için, bizim için bilinen şeylerdir.

    - Doğru.

    - Öyleyse, bunu şimdi benim şahsıma tatbik edelim.

    Birdenbire durdu. Gözlüğünü çıkardı

    Mendiliyle camlarını sildi. Gözlüğünü taktı. Camların içinde büyüyen

    gözleri gözlerimdedir.

    - Devam et, Benerci, dinliyorum.

    - Hadisat öyle getirdi ki, ben hareketin muayyen bir inkişaf merhalesinde muayyen bir rol oynayan bir fert

    haline geldim.

    - Doğru.

    - Dünden itibaren katarın başında gidiyorum. Halbuki fizyolojim berbat.. Kafam elastikiyetini kaybetti.

    Dönemeçleri zamanında dönemeyeceğim. Ellerim lüzumundan fazla titriyor. Akıntıda dümen tutamayacak bir hale

    geldiler. Akışın temposunu hızlılaştırmak nerde? Onu yavaşlatmam muhtemeldir. İstemeden, irademin dışında,

    yanlış adımlar atacağım. Biliyorum, hareket belki beni altı ay sonra, bir sene sonra bir safra gibi fırlatacaktır. Fakat o

    beni fırlatıp atana kadar, ben ona fren olacağım. Halbuki ben kemiyette bile, bir sene değil, bir gün bile, irademin

    dışında, bilerekten ona ihanet edemem. Anlıyor musun? Diyeceksin ki, yanılmayan yalnız tembellerdir, budalalardır.

    İş yapan, yürüyen adam yanılır. Mesele yanlışın idrakindedir. Fakat, ya bu yanılma nesnesi katarın başındaki adam

    için bir kaide haline gelirse. Ve o adam katarın başında gidemeyeceğini bildiği halde, yerinde durmak için bir saniye

    olsun ısrar ederse. Bu bir ihanet değil midir? Ben bir saniye olsun, ihanet edemem. Bu benim uzviyetimde yok...

    Benerci yine durdu. Sonra birdenbire gülerek:

    - Hem ben bu meseleyi arkadaşlarla konuştum. Hallettik. Sana halt etmek düşer, dedi. Sen saata bak, kaç?

    - Yedi.

    - Hem, bu benim mesele nevi şahsına münhasır bir iş bile değil. Galiba LAFARG'la karısı da aynı vaziyete

    düşmüşler, aynı işi yapmışlar. Her ne hal ise şu senin tabancayı ver bakayım.

    Pantolonumun arka cebinden tabancayı çıkardım. Koskocaman bir nagant. Benerci'ye uzattım. Aldı, masanın

    üstüne koydu.

    Tekrar gözlüğünü çıkardı. Mendiliyle camlarını sildi. Gözlüğünü taktı. Camların içinde büyüyen gözleri

    gözlerimdedir.

    - Öyle pencerenin önünde birer cıgara tellendirelim, dedi.

    Cıgaraları yaktık. Topraktan fışkırır gibi bol, renkli ve ılık bir yaz sabahının ışıkları karşı pencerelerin

    camlarında, Benerci'nin gözlüklerinde pırıl pırıl yanıyordu. Damlar, evler, ağaçlar ve sokaklar yıkanmış gibi nemli

    ve tertemizdi. Konuşmuyorduk.

    Ağzımda, sonuna gelen cıgaranın acılığını duydum. Benerci ayağa kalktı. Cıgarasını masadaki tablanın içinde

    söndürdü.

    - Pencereyi kapat. Sen de haydi artık git. İstersen âdet yerini bulsun diye bir kere kucaklaşalım, dedi.

    Kucaklaştık.

    Arkama bakmadan kapıdan dışarı çıkarken:

    - Çocuklara selam söyle, dedi.

    Merdivenleri ağır ağır inmeğe başladım. Dördüncü kat. Üçüncü kat. Merdivenleri hızlı hızlı iniyorum. İkinci

    kat. Merdivenleri koşarak iniyorum.

    Tam sokağa çıktığım zaman, derinlerden, demir bir kapının hızla kapanması gibi tok bir ses geldi...

    BU KİTABIN SON SÖZÜ . . . . . . . . . . . .

    «Kavgada

    kendi kendini öldüren

    lanetli bir

    cenazedir

    benim için:

    Ölüsüne

    ellerimiz

    dokunamaz.

    Arkasından

    matem marşı

    okunamaz.»

    Sen artık

    bu kitapta:

    noktaları

    virgülleri

    satırları taşımıyorsun.

    Sen artık

    bu kitapta

    koşmuyor

    bağırmıyor

    alnını kaşımıyorsun.

    Sen artık

    bu kitapta

    yaşamıyorsun.

    Ve Benerci sen

    bu kitapta:

    kendi kendini öldürmene rağmen

    benim ellerim senin

    kanlı delik

    şakağına dokunacaktır.

    Cenazende

    dosta düşmana karşı

    matem marşı

    okunacaktır:

    MATEM MARŞI . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . .

    Çan

    çalmıyoruz.

    Çan

    çalmıyoruz.

    Yok

    salâ

    veren!

    Giden

    o

    biten

    bir

    şarkı değildir...

    O

    büyük

    bir

    ışık

    gibi döğüştü.

    Kasketli

    bir güneş

    halinde düştü.

    Çan

    çalmıyoruz.

    Çan

    çalmıyoruz.

    Yok

    salâ

    veren!

    Bu

    giden

    bir

    biten

    şarkı değildir ...........

    S O N







    Ben İçeri Düştüğümden Beri

    Ben içeri düştüğümden beri

    güneşin etrafında on kere döndü dünya

    Ona sorarsanız: ’Lafı bile edilemez, mikroskopik bi zaman...’

    Bana sorarsanız: ‘On senesi ömrümün...’

    Bir kurşun kallemim vardı, ben içeri düştüğüm sene

    Bir haftada yaza yaza tükeniverdi

    Ona sorarsanız: ’Bütün bir hayat...’

    Bana sorarsanız: ‘Adam sende bir hafta...’

    Katillikten yatan Osman; ben içeri düştüğümden beri

    Yedibuçuğu doldurup çıktı.

    Dolaştı dışarda bi vakit,

    Sonra kaçakçılıktan tekrar düştü içeri, altı ayı doldurup çıktı tekrar.

    Dün mektubu geldi; evlenmiş, bi çocuğu olacakmış baharda...

    Şimdi on yaşına bastı, ben içeri düştüğüm sene ana rahmine düşen çocuklar.

    Ve o yılın titrek, uzun bacaklı tayları,

    Rahat, geniş sağrılı birer kısrak oldu çoktan.

    Fakat zeytin fidanları hala fidan, hala çocuktur.

    Yeni meydanlar açılmış uzaktaki şehrimde, ben içeri düştüğümden beri...

    Ve bizim hane halkı, bilmediğim bir sokakta, görmediğim bi evde oturuyor

    Pamuk gibiydi bembeyazdı ekmek, ben içeri düştüğüm sene

    Sonra vesikaya bindi

    Bizim burda, içerde

    Birbirini vurdu millet, yumruk kadar simsiyah bi tayin için

    Şimdi serbestledi yine, fakat esmer ve tatsız

    Ben içeri düştüğüm sene, ikincisi başlamamıştı henüz

    Daşov kampında fırınlar yakılmamış, atom bombası atılmamıştı Hiroşimaya

    Boğazlanan bir çocuğun kanı gibi aktı zaman

    Sonra kapandı resmen o fasıl, şimdi üçünden bahsediyor amerikan doları

    Fakat gün ışığı her şeye rağmen, ben içeri düştüğümden beri

    Ve karanlığın kenarından, onlar ağır ellerini kaldırımlara basıp doğruldular yarı yarıya

    Ben içeri düştüğümden beri güneşin etrafında on kere döndü dünya

    Ve aynı ihtirasla tekrar ediyorum yine

    ‘Onlar ki; toprakta karınca, su da balık, havada kuş kadar çokturlar.

    Korkak, cesur, cahil ve çocukturlar,

    Ve kahreden yaratan ki onlardır,

    şarkılarda yalnız onların maceraları vardır’

    Ve gayrısı

    Mesela, benim on sene yatmam

    Laf’ı güzaf...





    Benim Oğlan Fotoğraflarda Büyüyor

    İçimde acısı var yemişi koparılmış bir dalın,

    gitmez gözümden hayali Haliçe inen yolun,

    iki gözlü bir bıçaktır yüreğime saplanmış

    evlât hasretiyle hasreti İstanbulun.

    Ayrılık dayanılır gibi değil mi?

    Bize pek mi müthiş geliyor kendi kaderimiz?

    Elâleme haset mi ediyoruz?

    Elâlemin babası İstanbulda hapiste,

    elâlemin oğlunu asmak istiyorlar

    yol ortasında

    güpegündüz.

    Bense burda rüzgâr gibi

    bir halk türküsü gibi hürüm,

    sen ordasın yavrum,

    ama asılamayacak kadar küçüksün henüz.

    Elâlemin oğlu katil olmasın,

    elâlemin babası ölmesin,

    eve ekmekle uçurtma getirsin diye,

    orda onlar aldı göze ipi.

    İnsanlar,

    iyi insanlar,

    seslenin dünyanın dört köşesinden

    dur deyin,

    cellât geçirmesin ipi.





    Ben Sen O

    O, yalnız ağaran tan yerini görüyor

    ben, geceyi de

    Sen, yalnız geceyi görüyorsun,

    ben ağaran tan yerini de.





    Ben Senden Önce Ölmek İsterim...

    Ben

    senden önce ölmek isterim.

    Gidenin arkasından gelen

    gideni bulacak mi zannediyorsun?

    Ben zannetmiyorum bunu.

    İyisi mi,

    beni yaktırırsın,

    odanda ocağın

    üstüne korsun

    içinde bir kavanozun.

    Kavanoz camdan olsun,

    şeffaf,

    beyaz camdan olsun

    ki içinde beni görebilesin

    Fedakârlığımı anlıyorsun :

    vazgeçtim toprak olmaktan,

    vazgeçtim çiçek olmaktan

    senin yanında kalabilmek için.

    Ve toz oluyorum

    yaşıyorum yanında senin.

    Sonra, sen de ölünce

    kavanozuma gelirsin.

    Ve orada beraber yaşarız

    külümün içinde külün

    ta ki bir savruk gelin

    yahut vefasız bir torun

    bizi oradan atana kadar...

    Ama

    biz

    o zamana kadar

    o kadar karışacağız ki birbirimize,

    atıldığımız çöplükte bile

    zerrelerimiz

    yan yana düşecek.

    Toprağa beraber dalacağız.

    Ve bir gün yabani bir çiçek

    bu toprak parçasından nemlenip filizlenirse

    sapında muhakkak iki çiçek açacak :

    biri

    sen

    biri de

    ben.

    Ben

    daha olumlu düşünüyorum

    Ben daha bir çocuk doğuracağım

    Hayat taşıyor içimden.

    Kaynıyor kanım.

    Yaşayacağım, ama çok, pek çok,

    ama sen de beraber.

    Ama ölüm de korkutmuyor beni.

    Yalnız pek sevimsiz buluyorum

    bizim cenaze şeklini.

    Ben ölünceye kadar da

    Bu düzelir herhalde.

    Hapisten çıkmak ihtimalin var mı bugünlerde?

    İçimden bir şey :

    belki diyor.





    Berkley...

    Behey

    Berkley!

    Behey on sekizinci asrın filozof peskoposu.

    Felsefenden tüten günlük kokusu

    başımızı döndürmek içindir.

    Hayat kavgasında bizi

    dizüstü süründürmek içindir.

    Behey

    Berkley,

    Behey Allahın

    Cebrail şeklindeki Ezraili,

    Behey on sekizinci asrın en filozof katili!

    Hâlâ geziyor İskoçya köylerinde

    adımlarının sesi.

    Hâlâ uluyor adımlarının sesine

    tüyleri kanlı bir köpek.

    Hâlâ

    her gece titreyerek

    görüyor gölgeni İskoçya köylüleri

    evlerinin

    camlarında!

    Hâlâ

    kanlı beş parmağının izi var

    o beyaz buzlu camlar gibi şimal akşamlarında!

    Behey

    Berkley!

    Behey meyhane kızlarının kara cübbeli kavalyesi,

    Kıralın şövalyesi,

    sermayenin altın sesi,

    ve Allahın peskoposu!

    Felsefenden tüten günlük kokusu

    başımızı döndürmek içindir.

    Hayat kavgasında bizi

    dizüstü süründürmek içindir!

    Her kelimen

    kelepçelerken

    bileklerimizi,

    kıvrılan

    bir yılan

    gibi satırların

    sokmak istiyor yüreklerimizi.

    Beli hançerli bir İsaya benziyor resmin.

    Sivriliyor kitaplarından ismin

    sivri yosunlu ucundan

    kızıl kan

    damlayan

    yeşil bir diş gibi.

    Her kitabın

    diz çökmüş önünde Rabbın

    kara kuşaklı bir keşiş gibi..

    Sen bu kıyafetle mi bizi kandıracaktın,

    inandıracaktın?

    Biz İsanın vuslatını bekleyen

    bir rahibe değiliz ki!

    Behey

    Berkley!

    Behey tilkilerin şahı tilki!

    Çalarken satırların zafer düdüğü,

    küçük bir taş parçasının en küçüğü

    imparatorların imparatoru gibi çıkınca karşısına,

    hemen anlaşmak için

    bir kapı açıyorsun,

    binip Allahının sırtına

    soldan geri kaçıyorsun!

    Kaçma dur!

    Her yol Romaya gider,

    - bu belki doğrudur -

    fakat

    fikri evvel gören her felsefenin

    safsata iklimidir yelken açtığı yer!

    Bu bir hakikat

    - hem de mutlak cinsinden - !

    İşte sen

    işte senin felsefen:

    Sen o sarı kırmızı rengini gördüğün

    cilâlı derisine parmaklarını sürdüğün

    parlak

    yuvarlak

    elmaya:

    «Fikirlerin bir

    terkibidir,»

    diyorsun!

    dışımızda bize bağlanmadan

    var olan

    varlığı

    inkâr ediyorsun!

    şu mavi deniz

    şu mavi denizde yüzen beyaz yelkenli gemi,

    kendi kendinden aldığın fikirlerdir, öyle mi?

    Mademki kendi fikrindir yüzen gemi,

    mademki kendi fikrindir umman,

    ne zaman var,

    ne mekân!

    Ne senin haricinde bir vücut

    ne senden evvel kimse mevcut,

    ne senden sonra kâinat baki

    bir sen

    bir de Allah hakikî.

    Lâkin ey kara meyhanelerin sarhoş papazı!

    Senin dışında değil miydi

    kıllı kollarında kıvranan meyhanecinin kızı?

    Yoksa kendi altında sen

    kendinle mi yattın?

    Diyelim ki senden evvel baban yok

    İsa gibi.

    Yine fakat bacakları arasından çıktığın

    Meryem gibi bir anan da mı yok!

    Diyelim ki yapayalnızsın

    Turu Sinada Musa gibi,

    ne yazık! Tevratını okuyan da mı yok!

    Çok yalan söylemişsin çok.

    Sen emin ol ki Berkley

    - olmasan da zarar yok -

    bu şi're benzer yazıda hissene düşen şey:

    biraz alay

    biraz şaka

    ve birkaç tokat

    - eldivensiz cinsinden -

    Neyleyim?

    Neş'e kavganın musikisidir.

    Kavgada kuvvetini kaybetmiş gibidir biraz

    neşe

    enin çelik ahengini duymayan adam;

    neş'e ... iyi şeydir vesselam,

    - baş döndürmezse eğer -

    ve işte bizimkiler

    güldüler mi,

    ağız dolusu gülüyorlar.

    Kabahat onların kuvvetinde:

    yoksa ne sende

    ne de bende!

    Dinle Berkley!

    - dinlemesen de olur -

    Biz dinleyelim:

    Beynimiz bal yoğuran

    bir kovan.

    Ona balı dolduran

    arıdır hayat.

    Aldığımız hislerin

    sonsuz derin

    pınarıdır kâinat!

    Kâinat geniş

    kâinat derin

    kâinat uçsuz bucaksız!

    Biz onun parçaları,

    biz ondan doğan bir sürü bacaksız!

    Biz o bacaksızların

    - anasını inkâr etmeyen cinsi -

    Çünkü biz

    emredenlere emir verenlerden değiliz!

    Bağlıyız toprağa

    kalın halatlar gibi kollarımızla!

    Çelik dişleri şimşekli çarklılar

    koparırken kara toprağın esrarını,

    biz

    seyretmedeyiz

    cihan içinden cihanların

    doğuşunu;

    kehkeşanların

    gümüş aydınlığında!

    Görmüşüz,

    görmedeyiz

    yılların yollarında toprak oluşunu

    kızıl kadife dudaklı kızların!

    Çiziyor hareketi gözlerimize

    sonsuz maviliklerde

    kuyrukluyıldızların

    sırma saçlarından kalan izler.

    Her habbe koynunda bir kubbeyi gizler!..

    şu denizler,

    şu denizlerin üstünde denizler gibi esen,

    rüzgârların uğultusu.

    şu ipi kopmuş

    inci bir gerdanlık gibi damlayan su,

    şu bir damla su,

    uzaklaştıkça, yaklaşılan

    hakikati gizler..

    Her yeni ummanla beraber

    bir yeni imkân!

    Kâinat geniş

    kâinat derin

    kâinat uçsuz bucaksız!

    Behey!

    Berkley!

    Behey bir karış boyuna bakmadan

    Karpatları inkâr eden cüce!

    Ahrete gittiysen eğer

    oradan bir taç gönder,

    süslemek için Allahının kafasını!

    Fakat buradan

    topla hemen tarağını tasını,

    Haraç mezat!

    Haraç mezat!

    götür pazara bir pula sat:

    Topraktaki saltanatın

    göğe çıkan tahtını!

    Yok üstünde tabiatın

    tabiattan gayri kuvvet!..

    Tabiat geniş

    tabiat derin

    tabiat uçsuz bucaksız!..





    Beş Satırla...

    Annelerin ninnilerinden

    spikerin okuduğu habere kadar,

    yürekte, kitapta ve sokakta yenebilmek yalanı,

    anlamak, sevgilim, o, bir müthiş bahtiyarlık,

    anlamak gideni ve gelmekte olanı.



    Beyazıt Meydanındaki Ölü...

    Bir ölü yatıyor

    on dokuz yaşında bir delikanlı

    gündüzleri güneşte

    geceleri yıldızların altında

    İstanbul'da,

    Beyazıt Meydanı'nda.

    Bir ölü yatıyor

    ders kitabı bir elinde

    bir elinde başlamadan biten rüyası

    bin dokuz yüz altmış yılı Nisanında

    İstanbul'da, Beyazıt Meydanı'nda.

    Bir ölü yatıyor

    vurdular

    kurşun yarası

    kızıl karanfil gibi açmış alnında

    İstanbul'da, Beyazıt Meydanı'nda.

    Bir ölü yatacak

    toprağa şıp şıp damlayacak kanı

    silâhlı milletimin hürriyet türküleriyle gelip

    zapt edene kadar

    büyük meydanı.



    Bir şehir

    Bir kaç yokuş tırmandım

    bir iki dönemeç döndüm ve yürüdüm

    burnumun doğrusuna yürüdüm yürüdüm

    bir kapı açıldı girdim

    yitirdim kendimi kendi içimde

    bilmediğim bir şehir

    görmediğim biçimde evleri

    kimi karınca yuvası kimi bomboş

    kimi baştan aşağı pencere kimi kör duvar

    bir sokağa saptım çamurlu dar eğri büğrü

    dönüp dolaştırdı getirdi beni eski yere

    asfalt bir caddeyi çıktım bulvar ortası

    uzayıp gidiyor tan yerine kadar dosdoğru geniş

    bir mahallede yağmur yağıyor

    bitişinde güneş

    üçüncüsünde ayışığı

    bir köprü geçtim

    yarısında fenerler pırıl pırıl

    yarısı kapkaranlıktı

    yan yana iki ağaç gördüm

    yaprak kımıldamıyor birinde

    öbürü kıvrana kıvrana inleyip haykırıyor

    bir şehirde bir birine benzemiyor hiçbir şey

    insanları bir yana

    onların hepsi ikizdi üçüzdü beşizdi onuzdu milyonuzdu

    hepsi korkak

    hepsi yiğit

    hepsi aptal

    hepsi akıllıydı

    hepsi domuzdu

    hepsi melekti.



    Bir Acayip Duygu...

    «Mürdüm eriği

    çiçek açmıştır.

    - ilk önce zerdali çiçek açar

    mürdüm en sonra -

    Sevgilim,

    çimenin üzerine

    diz üstü oturalım

    karşı-be-karşı.

    Hava lezzetli ve aydınlık

    - fakat iyice ısınmadı daha -

    çağlanın kabuğu

    yemyeşil tüylüdür

    henüz yumuşacık...

    Bahtiyarız

    yaşayabildiğimiz için.

    Herhalde çoktan öldürülmüştük

    sen Londra'da olsaydın

    ben Tobruk'ta olsaydım, bir İngiliz şilebinde yahut...

    Sevgilim,

    ellerini koy dizlerine

    - bileklerin kalın ve beyaz -

    sol avucunu çevir :

    gün ışığı avucunun içindedir

    kayısı gibi...

    Dünkü hava akınında ölenlerin

    yüz kadarı beş yaşından aşağı,

    yirmi dördü emzikte...

    Sevgilim,

    nar tanesinin rengine bayılırım

    - nar tanesi, nur tanesi -

    kavunda ıtrı severim

    mayhoşluğu erikte ..........»

    .......... yağmurlu bir gün

    yemişlerden ve senden uzak

    - daha bir tek ağaç bahar açmadı

    kar yağması ihtimali bile var -

    Bursa cezaevinde

    acayip bir duyguya kapılarak

    ve kahredici bir öfke içinde

    inadıma yazıyorum bunları,

    kendime ve sevgili insanlarıma inat.



    Bir Ayrılış Hikayesi...

    Erkek kadına dedi ki:

    -Seni seviyorum,

    ama nasıl,

    avuçlarımda camdan bir şey gibi kalbimi sıkıp

    parmaklarımı kanatarak

    kırasıya

    çıldırasıya...

    Erkek kadına dedi ki:

    -Seni seviyorum,

    ama nasıl,

    kilometrelerle derin,

    kilometrelerle dümdüz,

    yüzde yüz, yüzde bin beş yüz,

    yüzde hudutsuz kere yüz...

    Kadın erkeğe dedi ki:

    -Baktım

    dudağımla, yüreğimle, kafamla;

    severek, korkarak, eğilerek,

    dudağına, yüreğine, kafana.

    şimdi ne söylüyorsam

    karanlıkta bir fısıltı gibi sen öğrettin bana..

    Ve ben artık

    biliyorum:

    Toprağın -

    yüzü güneşli bir ana gibi -

    en son en güzel çocuğunu emzirdiğini..

    Fakat neyleyim

    saçlarım dolanmış

    ölmekte olan parmaklarına

    başımı kurtarmam kabil

    değil!

    Sen

    yürümelisin,

    yeni doğan çocuğun

    gözlerine bakarak..

    Sen

    yürümelisin,

    beni bırakarak...

    Kadın sustu.

    SARILDILAR

    Bir kitap düştü yere...

    Kapandı bir pencere...

    AYRILDILAR...



    Bir Cezaevinde, Tecritteki Adamın Mektupları...

    1

    Senin adını

    kol saatımın kayışına tırnağımla kazıdım.

    Malum ya, bulunduğum yerde

    ne sapı sedefli bir çakı var,

    (bizlere âlâtı-katıa verilmez),

    ne de başı bulutlarda bir çınar.

    Belki avluda bir ağaç bulunur ama

    gökyüzünü başımın üstünde görmek

    bana yasak...

    Burası benden başka kaç insanın evidir?

    Bilmiyorum.

    Ben bir başıma onlardan uzağım,

    hep birlikte onlar benden uzak.

    Bana kendimden başkasıyla konuşmak

    yasak.

    Ben de kendi kendimle konuşuyorum.

    Fakat çok can sıkıcı bulduğumdan sohbetimi

    şarkı söylüyorum karıcığım.

    Hem, ne dersin,

    o berbat, ayarsız sesim

    öyle bir dokunuyor ki içime

    yüreğim parçalanıyor.

    Ve tıpkı o eski

    acıklı hikâyelerdeki

    yalın ayak, karlı yollara düşmüş, yetim bir çocuk gibi bu yürek,

    mavi gözleri ıslak

    kırmızı, küçücük burnunu çekerek

    senin bağrına sokulmak istiyor.

    Yüzümü kızartmıyor benim

    onun bu an

    böyle zayıf

    böyle hodbin

    böyle sadece insan

    oluşu.

    Belki bu hâlin

    fizyolojik, psikolojik filân izahı vardır.

    Belki de sebep buna

    bana aylardır

    kendi sesimden başka insan sesi duyurmayan

    bu demirli pencere

    bu toprak testi

    bu dört duvardır...

    Saat beş, karıcığım.

    dışarda susuzluğu

    acayip fısıltısı

    toprak damı

    ve sonsuzluğun ortasında kımıldanmadan duran

    bir sakat ve sıska atıyla,

    yani, kederden çıldırtmak için içerdeki adamı

    dışarda bütün ustalığı, bütün takım taklavatıyla

    ağaçsız boşluğa kıpkızıl inmekte bir bozkır akşamı.

    Bugün de apansız gece olacaktır.

    Bir ışık dolaşacak yanında sakat, sıska atın.

    Ve şimdi karşımda haşin bir erkek ölüsü gibi yatan

    bu ümitsiz tabiatın

    ağaçsız boşluğuna bir anda yıldızlar dolacaktır.

    Yine o malum sonuna erdik demektir işin,

    yani bugün de mükellef bir daüssıla için

    yine her şey yerli yerinde işte, her şey tamam.

    Ben,

    ben içerdeki adam

    yine mutad hünerimi göstereceğim

    ve çocukluk günlerimin ince sazıyla

    suzinâk makamından bir şarkı ağzıyla

    yine billâhi kahredecek dil-i nâşâdımı

    seni böyle uzak,

    seni dumanlı, eğri bir aynadan seyreder gibi

    kafamın içinde duymak...

    2

    dışarda bahar geldi karıcığım, bahar.

    dışarda, bozkırın üstünde birdenbire

    taze toprak kokusu, kuş sesleri ve saire...

    dışarda bahar geldi karıcığım, bahar,

    dışarda bozkırın üstünde pırıltılar...

    Ve içerde artık böcekleriyle canlanan kerevet,

    suyu donmayan testi

    ve sabahları çimentonun üstünde güneş...

    Güneş,

    artık o her gün öğle vaktine kadar,

    bana yakın, benden uzak,

    sönerek, ışıldayarak

    yürür...

    Ve gün ikindiye döner, gölgeler düşer duvarlara,

    başlar tutuşmaya demirli pencerenin camı :

    dışarda akşam olur,

    bulutsuz bir bahar akşamı...

    İşte içerde baharın en kötü saatı budur asıl.

    Velhasıl

    o pul pul ışıltılı derisi, ateşten gözleriyle

    bilhassa baharda ram eder kendine içerdeki adamı

    hürriyet denen ifrit...

    Bu bittecrübe sabit, karıcığım,

    bittecrübe sabit...



    3

    Bugün pazar.

    Bugün beni ilk defa güneşe çıkardılar.

    Ve ben ömrümde ilk defa gökyüzünün bu kadar benden uzak

    bu kadar mavi

    bu kadar geniş olduğuna şaşarak

    kımıldanmadan durdum.

    Sonra saygıyla toprağa oturdum,

    dayadım sırtımı duvara.

    Bu anda ne düşmek dalgalara,

    bu anda ne kavga, ne hürriyet, ne karım.

    Toprak, güneş ve ben...

    Bahtiyarım...



    Bir Dakika

    Deniz durgun göl gibi, gitgide genişliyor

    Sular kayalıklarda nurdan izler işliyor,

    Engine sarkan gökler baştan başa yıldızlı..

    Şimdi göğsümde kalbim çarpıyor hızlı hızlı.

    Göklerden bir yıldızın gölgesi düşmüş suya

    Dalmış suyun koynunda bir gecelik uykuya

    Bazen uzunlaşıyor, bazan da kıvranıyor

    Durgun suyun altında bir mum gibi yanıyor

    Yakın olayım diye bu gökten gelen ize

    Öyle eğilmişim ki kayalardan denize

    Alnımdan düşen saçlar yorulmuş suya değdi

    Baktım geniş ufuklar başımın üstündeydi

    Bilemem nasıl oldu geldi ki öyle bir an

    Yenilmez bir haz duyup denize atılmaktan

    Kurtulmak ne kolaymış faniliğimden dedim

    Doğruldum atılırken bir dakika titredim

    Bir dakika sonsuzluk doldu taştı gönlümden

    Bir dakika bir ömrü kurtarmıştı ölümden.



    Bir Fotoğrafa

    Karşımdasın işte...

    Bana bakmasan da oradasın, görüyorum seni.

    Ah benim sevdasında bencil, yüreğinde sağlam sevdiğim.

    Kalbime gömdüm sözlerimi, ceset torbası oldu yüreğim.

    Tıkandığım o an,

    Elimi nereye koyacağımı şaşırdığım o an işte,

    Aklımdan o kadar çok sey geçti ki takip edemedim.

    Ellerim boşlukta, ben darda kaldım.

    Ellerim buz gibi, ben harda kaldım.

    Bir senfoni vardı kulağımda çalınan,

    bitti artık hepsi...

    Köşeme çekildim, hani hep kaldığım köşeme.

    Bakış açım belli oldu yine.

    Geride kalan, ardından bakar gidenlerin.

    Bir meltem olacak rüzgarım dahi kalmadı benim.

    Dağlara çarptım her esiş__________imde.

    Yollara küfrettim her gidişinde.

    Demiştim sana hatırlarsan:

    “Önemli olan ‘zamana bırakmak’ değil,

    ‘zamanla bırakmamak’tır..”

    şimdi bana, geçen o zamanın

    Unutulmaz sancısı kalır

    Gittiğim eğer bensem, söyle bana kimden gittim?

    Sende yoktum zaten ben, ben yine bende bittim...



    Bir Gemici Türküsü...

    Rüzgâr,

    yıldızlar

    ve su.

    Bir Afrika rüyasının uykusu

    düşmüş dalgalara.

    Işıltılı, kara

    bir yelken gibi ince

    direğinde geminin.

    Geçmekteyiz içinden

    bir sayısız

    bir uçsuz bucaksız yıldızlar âleminin.

    yıldızlar

    rüzgâr

    ve su.

    Başüstünde bir gemici korosu

    su gibi, rüzgâr gibi, yıldızlar gibi bir türkü söylüyor,

    yıldızlar gibi

    rüzgâr gibi

    su gibi bir türkü.

    Bu türkü diyor ki, «Korkumuz yok!

    İnmedi bir gün bile gözlerimize

    bir kış akşamı gibi karanlığı korkunun.»

    Bu türkü

    diyor ki,

    «Bir gülüşün ateşiyle yakmasını biliriz

    ölümün önünde sigaramızı.»

    Bu türkü

    diyor ki,

    «Çizmişiz rotamızı

    dostların alkışlarıyla değil

    gıcırtısıyla düşmanın

    dişlerinin.»

    Bu türkü diyor ki, «Dövüşmek..»

    Bu türkü diyor ki, «Işıklı büyük

    ışıklı geniş ve sınırsız bir limana

    dümen suyumuzda sürüklemek denizi..»

    Bu türkü diyor ki, «Yıldızlar

    rüzgâr

    ve su...»

    Başüstünde bir gemici korosu

    bir türkü söylüyor;

    yıldızlar gibi


    rüzgâr gibi,

    su gibi bir türkü..





    Bir Hazin Hürriyet...

    Satarsın gözlerinin dikkatini, ellerinin nurunu,

    bir lokma bile tatmadan yoğurursun

    bütün nimetlerin hamurunu.

    Büyük hürriyetinle çalışırsın el kapısında,

    ananı ağlatanı Karun etmek hürriyetiyle,

    hürsün!

    Sen doğar doğmaz dikilirler tepene,

    işler ömrün boyunca durup dinlenmeden yalan

    değirmenleri,

    büyük hürriyetinle parmağın şakağında düşünürsün

    vicdan hürriyetiyle,

    hürsün!

    Başın ensenden kesik gibi düşük,

    kolların iki yanında upuzun,

    büyük hürriyetinle dolaşıp durursun,

    işsiz kalmak hürriyetiyle,

    hürsün!

    En yakın insanınmış gibi seversin memleketini,

    günün birinde, meselâ, Amerika'ya ciro ederler onu

    seni de büyük hürriyetinle beraber,

    hava üssü olmak hürriyetiyle,

    hürsün!

    Yapışır yakana kopası elleri Valstrit'in,

    günün birinde, diyelim ki, Kore'ye gönderilebilirsin,

    büyük hürriyetinle bir çukuru doldurabilirsin,

    meçhul asker olmak hürriyetiyle,

    hürsün!

    Bir alet, bir sayı, bir vesile gibi değil

    insan gibi yaşamalıyız dersin,

    büyük hürriyetinle basarlar kelepçeyi,

    yakalanmak, hapse girmek, hattâ asılmak hürriyetiyle,

    hürsün!

    Ne demir, ne tahta, ne tül perde var hayatında,

    hürriyeti seçmene lüzum yok

    hürsün.

    Bu hürriyet hazin şey yıldızların altında.





    Bir Kız Vardı Japonya'da

    Bir kız vardı Japonyada

    ufacık, tefecik bir kız,

    Bir bulut vardı dünyada

    işi: öldürmekti yalnız.

    Bu bulut bu kızcağızın

    öldürdü nineciğini,

    külünü göğe savurdu,

    sonra, yine apansızın

    gelip babasını vurdu,

    sonra da kızın kendisini.

    Ve doymadı ve doymadı

    yeni kurbanlar arıyor.

    Atom ölümüdür adı,

    karanlıkta bağırıyor.

    Büyük bir birlik kuralım,

    canavarı susturalım.

    Savaş cengine gidelim,

    canavarı yok edelim.



    Bir Komik Adem

    Gözleri, kulakları, elleri, ayaklarıyla,

    han hamam, apartıman ve konaklarıyla,

    çatal, bıçak, tabak ve bardaklarıyla,

    16 sayfaları, baskı makinaları-tanklarıyla,

    yamak ve yardaklarıyla

    hücuma kalktılar! ..

    hele içlerinde öyle bir tanesi var,

    öyle bir tanesi var ki:

    İnsanın yüzüne öyle bakar,

    Öyle melûl bakar ki:

    toka edersin eline papelini.

    Ve sıkar sıkmaz onun belini

    sivri dilli, zilli bir bebek gibi çırpar elini..

    O komik bir âdemdir.

    Portakal oğlu zâdemdir.

    *

    Han, hamam, apartıman ve konaklarınızla,

    çatal, bıçak, tabak ve bardaklarınızla,

    yamak ve yardaklarınızla

    hücuma kalktınız!

    Hak varsa eğer,

    hücuma kalkmak hakkınız..

    Efendiler,

    ikinizle teker teker

    paylaştık kozumuzu!

    şimdi sıra onun,

    gelsin o! !

    Gel.

    Sen:

    İtlerini öne itip

    karanlıkta yol kesen

    hatip! ! !

    Sen:

    Beşinci Mehmedin saltanatını,

    Halifenin altın nallı kır atını,

    papellerin kat katını

    ve teneke suratını,

    doldurup torbana

    sıska sırtında taşıyorsun..

    Torbanı doldurmak için yaşıyorsun.

    Bana gelince

    ben:

    geniş omuzlarımda dimdik bir kelle taşıyorum.

    Ve yaşıyorum:

    kellemin

    içindeki

    için..

    Farkındayım niçin:

    kan

    fışkırıyor

    bana bakan

    'ateş feşan? ! '

    gözlerinden...

    Ve niçin:

    cümleler ezberlemişsin

    Fehim Paşanın sözlerinden...

    Fehim Paşanın hayrülhalefi,

    bize sökmez afi..

    çıkmak istediğim yaldızlı merdiven yok.

    Kalbimin elinde ipekli eldiven yok..

    çıplak bir yumruk gibi kalbimi soymuşum.

    Kellemin

    içindeki

    için,

    kellemi koymuşum..

    Sen...

    Hayır...

    Seninle böyle konuşmak istemem..

    Hem,

    ben ki yegâne asaleti

    dişli düşmanla boğuşmakta bulanım,

    seninle boğuşmak istemem..

    Sen bir komik âdemsin.

    Portakal Oğlu zâdemsin.

    toka ederler papelini,

    sıkarlar senin belini,

    sivri dilli, zilli bir bebek gibi çırparsın elini.

    Sen bir komik âdemsin! ..

    Sen...

    Fehim Paşanın hayrülhalefi.........................

    Bu kadarı kafi.......
  • Gül kokuları çocukların kaburga kırıklarından geliyor 
    Acıyı ve insanlığı çocuklar 
    Böyle dayanılmaz kıldılar ve yeni suları 
    Onların bilgileri getirdi 
    Elleri önlerine bağlı - duruşları 
    Omuzlarından göğüslerine doğru kıvrık ve yumulu 
    Yaşarlar ebedi göz ve ölümsüzlük aşısı yapan kitabı 
    Ki şimendifer 
    Nasıl peşinden koşturursa katarları yolcu kutularını 
    Oralarda civarda 
    Böcekler sürüngenler bulunan kırda 
    Dönen çember - toprakla çalkalanan çocukların önünde 
    Bir dev gezinir 
    Şimşek düşer

    Ve balık yumurtaları 
    Ki onları balıklar 
    Suyun gencine bırakırlar 
    Ve suları da gezer ölüm 
    Çelikağ yok eder insan eliyle uzanarak 
    Hem balığı hem yumurtayı 
    Hem yumurtadaki balığı 
    Hem balıktaki yumurtayı.

    Toprağa dikili gözler neler bulmaz 
    İstese dağlar mı bulmaz 
    Sonsuz gebelik ölümü su çiçeği gibi döken hayat 
    Suları ve karaları uluyor birbirine 
    Erkekler kadınla donlarının altında harp cep kitapları 
    Dudaklarında verem çiçekleri uzaktan 
    Yakından aynı ve ayrı uluslardan

    Genç bir adamdım 
    Tren uğurladım

    Eski ve yeni efendileri 
    Taç giyen şahzedenin karpuz gibi 
    Yada gemilere açılan çelik bir köprü gibi 
    Serin kırmızı ve sıcağını bırakarak 
    İkiye bölüneceği haberini 
    Büyük olayları hava limanlarında zonklayan 
    Trenlerle ben yolladım

    Parklarım vardı akşamları 
    Kapatırdım 
    Saati vurunca trenlerin bekleyip gelmiyenlerin

    Bıldırcın tüneli  ve bir açık ve bir örtülü tren 
    Akşamsa hemen 
    Korkardım - bir kızeline tutunarak 
    Karşı komadan sarışın - onu dökülmüş yapraklara yayarak 
    Çıkarırdım yanağından ürkek şapkalı 
    Ve çantalı adamım 
    Yaklaşırdı ve sorardı 
    - Oralı mısınız oralıyım 
    - alın ve okuyun incil ve yohannaya göre 
    - misyoner misin değilim 
    - o hah ha
    - Değilim ve okuyun yohannaya göre 
    İnsana olan sevgim - bodurluğuna kurnazlandığına 
    Birden bilerek 
    İstasyon bir boşluk 
    Çünkü bir yok bir var 
    Trenler çenreler

    Üçüncü hat koş üçüncü hat 
    Katlan elele katlandık ey Anna taş içinde heykelim 
    Yonttum yonttum taş bitti sen çıkmadın 
    Yanıldım avrupalanmakla çün bizde 
    Kadını kelimeyle kurarlar saklarlar örtülerle 
    Derken katar üstümüzdeki katardan çoğaldı 
    Sen burgu oldun içimin dağlarına tünele girdim 
    Sıtrasburg akşamın karnında 
    Uslu çocuk olarak bekledi 
    Bianka boğazlanan boğanın önünde kaldı 
    İstersek durduruldu diyelim 
    Çünkü halklar vardı 
    Güvercin halkı 
    Meydan 
    Göz halkı 
    İnce doğranmış fransız halkı 
    ey Anna sen kalkan balığı 
    Kafa vurmayan fakat gövde vuran 
    Ağzın karnından biraz yukarda 
    Karnında bir anne yeni kız doğuruyor işaretleri 
    Kan gidişmeleri 
    Açık göğün önünde açık meydan halkları 
    Bianka kıvılcım 
    Ucu kendine kıvrılmış kılınç

    Öpüşümüz gizli olmalı 
    Öpebilirsek uzanıp kaderlerimizden öpmeli 
    Sıcak gözyaşı ve şikayetle 
    Ağzı konuşmaz kılan 
    Ağzımızda 
    Dilimizi şişiren ayrılık bademi

    Senin elin söyler 
    Avucunun toprağa deyip donan çızgileri 
    Anlatır 
    İstasyon çayevini dolduran gebeyi 
    Aşkın 
    Şişen bir yara gibi gelişi 
    İçimizden iki yolcu gibi gideceğini

    Venedik birdenbire kavruldu 
    Nedensiz ve niçin 
    Çün korkunç 
    Ve savaşla gidiyorsun 
    Ama ancak sen 
    Vurulduktan sonra ve kurşun 
    Benden ayrıldı 
    Ve gittin 
    Ve dağ çöktü
             

    *

    Artık dayanamam 
    Yabancı isimlerin ebelerinin içinden 
    Yabancıların ter kokusunun içinden 
    yabancının buyruğu ile geçmeye

    Ey toprağım kalkamadığım 
    Üs kimin üssü 
    Kime ait minare

    Ey sen karşımda paylaşılan 
    Alna dudağa ve kalbe ayrılan 
    Sen aşkım sabah doğrulunca bağırdığım 
    Geceleri sancınla kıvrandığım

    Karanlığı itiyorum yine gelir 
    Sabahı seviyorum özlüyorum 
    Seni aydınlığa getirip anlıyorum 
    Daha sonra ışıksızlıkta anlamsız 
    Ve sancım var

    İnceden ve derinden gözlüyorum 
    Çılgınlık ve inceliyorum 
    Kilom elli beş boy bir yetmiş üç 
    Sen kendime etiplikle eklediğim 
    Kanı benden canı ciğerimden alırdım 
    Aydınlıktın 
    Hep onarırdım eksiyenlerini güneşle

    Ay gece görününce açar aylığını 
    Kurbanlar ve senin büyüklüğün dağınıklığın 
    Çünkü her bölgeni başka bir şehirde yaşadım

    Küskünlüğünü aşk öncesi şehirde 
    Etinin lekelerini doğduğum şehirde 
    Korkularını ve yüksek korkmalarımla 
    Irmağı kapayan boydan boya 
    Suyu toprağa ilave eden şehirde 
    Gidişini özel olarak 
    Kalbimin bağışladığı şehirde - en önce

    Ayrılık vardı hep

    Ay gece olunca pay ederdi ayrılığı 
    Ey güzelce yakalandığım 
    Mutlulukla sunulan 
    Bize bahşedilen armağan kılınan 
    Ayrılık sen ki 
    Aşkın ve sanatın 
    Durmadan doğumlar getiren anası 
    Hep orda gebe kadınların dibinde içinde 
    Doğuma en yakın 
    Doğmadan gibi ve aralıksız doğarak

    *                         

    Böyleydi kuruluş yapı ve bizim ustalığımız

    *
                               
    Fakat sen 
    Hep karşımda kalan 
    Ağzı ağzımdan alınan 
    Paylaşılmakta olan

    *                           

    Biz dördünce Muratın kılıcının sivri ucunu tutuyoruz 
    Keskin yanında karılarımız ve çocuklarıyla 
    Hızla akan bir vatan tutular 
    Aşkın ve birlekteliğin çatısını orada kurdular

    Karılarımız her asrın insan güzelleri 
    İmkan bekçileri 
    Ağır arabalarla taşınan sancılarımız 
    Ağır tabanlarımız 
    Etten değil gibi az yiyen gövdemiz 
    Toprağın ürününe avuç açan karşı koyan 
    Yeri var olmayan bir lisanla bağlayan 
    Sıcağa ve nalın kıvılcımlarına gerçek isimler koyan

    Irmak ve ırmağı süren yol 
    Biri uzağında kaldığımız 
    Öteki içine daldığımız

    Buzul uzaksa ve beraberlik ateşi kucaklamışsa 
    Sabaha çıkmamız kolay 
    Güneşi bir mızrak boyu yükseltmemiz 
    Yabanı kolundan tutup germemiz 
    Alnına bir mıh 
    Sırtına bir yafta ekleyip göndermemiz 
    Yekin seslerindeki yanlışlığı düzeltip 
    Büyük doğrulamanın aklına geçmemiz 
    Yavuz boğalara benzeyecek 
    Ve sancı değiştiren hayvanlara

    Küçük kahraman öğütlerle büyük esere 
    Bir mısramızdan girer 
    Bir çocuk avlusunda salıncaktaki çocukların 
    Anneleri ablaları sahilde çay içen ev'den konuşan 
    Gelecekle haberli yemiş yutan elleri 
    Şimdi salıncakta aynı anda 
    Bir fotoğrafta gibi 
    Her geçen anı fotoğraf olan çocukların 
    Altlarındaki toprağa 
    Öğütlerle büyük eser okları işaretleri 
    Düştükleri taşlara dizlerini kanatmak için 
    Biz açıyoruz 
    Ekonomik iktisat risaleleri

    Her şey benzinle aşk ve ilkbahar bile 
    Barut ateşle harmanlandı 
    Kılıç nasıl deldi geçti ve çekildi 
    Ve nasıl kan göstermedi et 
    Tanrı adıyla renk değiştiren mavileşen ateşe 
    Örtü yapıp otururlar ateşten ateş ve yanmazlar 
    Güvercin teslimiyeti içinde 
    Bakın istiyorsak

    Nasıl yıllarla sürüyor bir salise 
    Sabah bulantıları birlikte yatılan akşamlar 
    Kuşların yalnız uzanıp pencereden

    Havaya alıştıkları saksıları kavrayıp uzaklaştırdıkları 
    O gökler ağaçların tulumba gibi çalışan özsu boruları 
    Sızıları tahta kulübelerin 
    Dağda tahta kulübelerin

    *                           

    Ateş için odun topladık 
    Ben makki ve beşimiz 
    Kısa ama kesin çağırarak 
    İçeriksiz coştuk hemen.Hey önce ateşin içinde ol 
    Hey önce alevin sıçrasın 
    Yüreğimizi kavuran soluğumuzu başka yollardan geçir 
    Aynı an ayağa kalkıldı 
    Doğranıldı 
    Nasıl söylenir bir erkeğe bir kadın 
    Denize atılan bombanın 
    Balıklar delirtiğini 
    En zor sorunun yöneltildiği 
    Bir kadındı 
    Nasıl ki kelimisiz ve gözler olmadı

    Rensiz bir iz seçiliyor 
    Belki karanlığın kendisi işaret veriyor 
    Saçların değişiyor 
    Karanlık tahta kulübe ve saçların 
    Hepsi bu hepsi bunlar

    özgürlüğü kur 
    Suyu dök yürek etlerimizi 
    Parçalanmalarımızı topla 
    Büyük ateş meydana yağmur getirdi 
    Gökteki kazan devrildi 
    Ağaçların gece aydınlığı 
    Duygunun canlılığı 
    Kıvrılıp eğilişi dalların hüzne ateşe 
                                      hüzne ateşe 
                                      hüzne ateşe tutuşu

    Toprağı üzüntüden ayıklayışı 
    Sende kaybedebildiğim yani ey korkulu hayat 
    Taktığım tarafımızdan sevilen 
    Haklarımız esenliğimiz karanlığımız 
    Güzelliğin ellerin alnınla 
    Mızrağını seç önce seç kabarık alnımı 
    Fırlat kayaya kimliğini kişiliğini 
    Dişlerimin ortasına 
    Sar beni kumlu ağaç kütükleriyle 
    Ki suyu geç beni kurula

    Arkamdan rüzgar seğirtiyor 
    ellerim dağdaki kulübeden ses ediyor 
    Orman uğultular kurt ulumaları 
    Aşkın omurgan 
    Yapışkan 
    Yak beni çocuğumsuz

    Senden ışıklandırılmış havuzlarımda 
    Ve gizli su yollarında 
    Sözün ediliyor

    O sen sen 
    Gölgemi bırak beni sürme 
    Ben benimleyim

    İçim büyük sabırla haşlandı 
    İçim ey İçim bu yolculuk nereye 
    Yine bir şehrin ölümünü başlatır gibisin

     *                          

    Ve çocuğun uykusu böyle başladı 
    Çünkü yeni bir çocuk uyanacaktır

    Ey ana 
    Parkları çocuğumla eş doğurdun 
    Çimenleri mutlu kıldın

    Bayrakların sularda aktı 
    Pulatın 
    İnce ve yumuşak saçın 
    Yaralı ağzın

    Mutlu kılan çocuk 
    Çimene düşen yaprakları

    Kadın sen tattın 
    Babanıkine benzeyen 
    Çocuğun böbreğindeki katlar 
     
    *                         

    Gün gelişini açıkladı 
    Sen kapanan gözü açıkla 
    Karısına arabayla tabut taşıyan adamı 
    Güzel yontulmuş ve sarıları olan kadını 
    Yeni bir çocuk planı yapan 
    Yeni ve ölümü de trasfer eden aileyi

    Nalçayı yiyince nasıl çöküyorsam yere 
    Nasıl dumanını üfürürken ve solarken ciğerlerime 
    Düşten yıkanıp ava değil çocuğa yatıyorum 
    Değil vurmaya ve raslantıya 
    Değil hülyalanıp dalgalanmaya 
    Çıkara değil kedi gibi sokulup ayartmasını 
    Değil sarı demire 
    Değil söylev'e asla değil aştım gitti yirmi dokuz yıl önce ölenleri

    Nalçayı yedikçe nasıl çöktüm yere
    Zorla ezilenin zorlu öldürmesi olur 
    Fabrikanın kasıklarını ovan işçilerin 
    Hak dünyasında hastalanırım olağandır
    Neden mi şimdi tepilebilirim
    Maden ocaklarına dinamit yerine

    Bir hakkın düşmanıyla kucaklaşıyorsam 
    Sök beni yeniden şakağıma it ellerimi 
    Bileklerime aklım aksın 
    Damrlarımı lif lif denetle çöz gözümün perdelerini 
    Trenleri uzlaştır sulh fenerlerini yak 
    Nerede olursan ol kim olursam olayım

    Sesimi bir dağ zannet 
    Irmağa ver haberi 
    Yangına doğru sürünen haberi 
    Güneş beni saklar 
    Sen alnındaki dumanı kazı 
    Kemiğimin geleceğini düşün beni yont alıştır

    Sararan örtü cafe müller 
    Gırtlakta sarı halka 
    Esirlik ve kendimden kayma halkası 
    Yalnızlığın çarmıhı dere balıklarını ilanı 
    Çarmıh yaylı ve değişken 
    Karın çarmıhı bel kemiği ve baldırı 
    Karnımız ayrı sancılardan kaymış 
    Yeşil yada yeşil olmayan çocuğun ağzından çoğaltılmış 
     
    *                      

    Ey gece sen de aldatıldın 
    Sana da tuzak kurdu yüzü güneş parıltılı kız

    Rosemariegirbach 


                             
    Gidip bilmediğin kentlerin 
    Böğrünü delen harp mikkaplarını gördüm 
    Kartpostal tüccarlarını 
    Kilise ortak pazar dirlik orak çekiç 
    Ve asya ve afrikaya ayak atma postallarını

    Ve kimseyi göstermeyen aynaları

    Ve bir istasyonda 
    Hatta önemsiz bir memurun yakınında 
    İçinden asya çıkan bir balya

    Geleceği 
    Ormana terk etmeği dener gibi yeni doğan çocuğu 
    Ananın karın bulaşıklarını arımadan 
    Çalıları ve topraklaşan yaprakların içine 
    Alabildiğine gevşeyip bırakılmış gerginliğin ortasına iterek 
    Geleceği ormana iter gibi ormana iterek 
    Meleklerin hayatını yaşamaya 
    Gidelim sizinle kendimde insan olmadan 
    Kimseyi insanlamadan yaşamaya 
    Sıcak kayayı arayan iki tavşan gibi 
    Evleri korkutmadan uluyan kurtlar gibi 
    Bellemeden 
    Etle bilinçlemeden 
    Evdeki sevincin ballanan hüzünleri 
    Bilmeden aşkı ve aşk benzerini 
    Çocuk sesinin düzgünlüğünü arayan bir çeşit insan olarak

    Görevi bu olarak 
    Yalnızlığımızı sesizce ortaya koyalım 
    Erkeçe sesiz ve erkekçe 
    Kiminki sahipse ölümü o karşılasın 
    Ağırlasın

    Ayaklarım ağrıdı güvercin izlemekten 
    Onun başının önündeydi alevli sancak 
    Elimi ve kalbimi uzattım 
    Eriştim tanrıya çağırma kuleli evin 
    Bekliyen güvercine 
    Güneşi ayı ve yeryüzünü bütün şekilleriyle 
    Bir kutlu çehrenin emrine kul bildim 
    Bilesiniz 
    Ona döndürüleceksiniz

    Ve başı yeşil haleyle çevrilen 
    Yüzünde tarihten ve gelecekten bir renk beliren 
    Atmacanın pençesinde atmacayı kendinden geçiren 
    Bir güvercin ki ne gören olmuş 
    Ne işiten

    Bir sabah bir çeşit güvercin fırtınasıydı sur önünde 
    Gözleri burçlara 
    Bayrak tebdiline dikilmiş bir kartalın 
    Buyruğundan hızlanarak 
    Bir kartaldı gözünü burçlara dikmiş 
    Döşü surları geriletmiş 
    Durur gücercinlerin en önünde

    Emrolundu.Haliç bir yılan gibi yönelip 
    Soktu Kayser'i

    Zaman bir takla attı 
    Zaman bir takla daha attı

    Zaman altında kalan 
    Çıplak boynu hançer kuşaklı 
    Başı sülük ağızlarında 
    Ayakları boşlukta çırpınan 
    Bir millettik artık

    Güvercin 
    Merhamet kılıçlarını toplayabildi ancak

    Camide toplantı var davranın 
    Aşkı denetleyen güvercinler 
    Kılınçlar eskinin habercileri 
    Keskin bekçiler 
    Bildirciler.

    Bir iç çığlıkla 
    Yürüken üstüne bir mısır habbesinin 
    Yeni yorum yatırımcıları 
    Ve büyük doğrulma günüyle 
    Bir aliterasyon olan güvercin

    Dansöz kalkışlı güvercin 
    Gel.Sen gelince 
    Azap çıkacak her evden 
    Gidecek kendi evine

    Organlar sizinle benim savaşım 
    Ben ahretim 
    Ahret yere gebedir

    Sizinle hep beraberim 
    Dağı tutmuştunuz kalbinizden geçendim 
    Güzel duydunuz ve durduruldum 
    Atımı atınız büyüledi 
    Okyanus everesti nişanlayıp durdu 
    Çünkü etin ötesinde 
    Bir şey değildi everest ve okyanus

    Korkunun yüzüne ayna konmuş  gibi 
    Başkayım sizinle 
    Aynayı eline alan korkuyu bilir 
    Çün korku etin içinden yekinir

    Hep koşmaklayız kitabın onayıylayız 
    Tarlayı çok severiz.Yaradan 
    Lokma lokma bölmüş istiyenlere 
    Karından gelenlere 
    Ve karna gelenlere 
     
    *                          

    Aşkı canbazımız aldı 
    Tokmak kırıldı 
    Kapının çatlağı esner 
    Gözetleyen göz şişer küçülür 
    Et aralığından görmeyi dileyince

    Duyulur iç ses 
    Uyan ey kaplumbağa kelimeyi kımıldat 
    Çünkü kıymet sezilsin otobüs devrilsin 
    Kımıldat kanlarını 
    Koşanın yıldırım gibi duranın 
    Susanın ve dağlarla konuşanın 
    Kendiyle 
    Dağları konuşturan 
    Aklı çok kez hançerce bulunduranın 
    Kendini sürü için öldürüp 
    Sürüyü çobansız bırakan çobanın 
    Hep içilmez sulara varan koyunların 
    Mermerin namütenahi bekleyen kayanın 
    İçinden hata edilerek çıkarılanların

    İnsan yüzleri 
    Çömelmiş inleyen ve içgüdü şekilleri 
    Yaralar kan akmayan 
    Kanla işi olmayan 
    Taştan çıkanın ve çıkaranın birlikte söylevleri 
    İnsan sanatı çığlıkları 
    (bir yerde onlarlayım) 
    Öpülerek topuğu parlatılan tuncun 
    Günah anlatılan karanlıkların 
    'Enriko istersen anlat önce sonra işle'

    O dağlar güvercinin yabanına yuvadır 
    Hiç solunmamış bir hava üfler rüzgar 
    Dünya sürü yürüdükçe döner 
    Çoban sürü için ölmez gelecek sürüler için 
    Yaşamağa bakar 
    Kısa süren bir hatıra değildir toplum

    Mısır taneli çocuk avuçları 
    Fotoğraflarını çek günahların 
    Tövbeleri yıldırımla yayınla yine de

    Esmeri 
    Karayı 
    Kızıl ve sarıyı bir tutanı 
    Benden aldın

    Buruşmaz entarisi İstanbulun entarisi buruşmaz entarisi 
    Maraşın seferde 
    Fakat İstanbul ve Maraş 
    Fakat Maraşın 
    Her kurban arayışında 
    Fazla davrandım ben 
    Yangına uğradım ben 
    Kara bir moloza uğradım 
    Bazen marsık sanıldım

    Maraşın her kurban arayışında 
    Ve bulup sunuşunda 
    Mutlaka bir işareti vardı 
    Bayram çöreklerini tuzundan yağından anlayışın 
    Sertçe düşmanca gibi tokça kucaklanışın 
    Harbeder gibi sevişin

    Mesela adil erdem aynı silahla mücehhezdi

    Üstümüzden aynı katr geçti 
    Mutluluğumuz anlaşılsın yıkıldık 
    Toprağa yayıldık ve büyüdük 
    Çünkü topratan ancak böyle geçtik

    Kızlar burgulu 
    Etlerinde tahta kıymıkları karınca yığınları 
    Alabildiğine açılmış bir organ 
    Bir gramofon 
    Geniş ağızlı

    Her adımlarını bildiğimiz 
    Hangi yörüngeye güttüklerini 
    Hangi suyu geçtiklerini 
    Ne çeşit bir şölenden koyulduklarını 
    Çünkü sokağı aman nasıl eğilerek geçiyorlar 
    Hangi tahta kapıdan çıktıklarını 
    Zenginini ve bulgurlu su içenini 
    Ellerinin çatlaklarını yine krem sürüleni 
    göğüslerinin bakımını tahta sütyenlerini 
    Ocaktaki dumanın yaktığı sapladığı göz sürmelerini

    Çünkü kara dumunlı ocak 
    Ve sürmeydi

    Sürmeyi niye çekmeli 
    Sürmeyi çekmeli mi

    - Annen ne söyledi 
    - (Elmanın yarısını kardeşin yesin) 
    Kardeşin yesin anne yemesin mi

    Elmayı yemiyorsun bir 
    Ve öyle sıkılıyorsun ki elma ölecek 
    Ne sen yiyeceksin 
    Ne kardeşin ne annen

    Bu evde yılanı yine değiştirmemişler 
    Baba ana ve kardeşler 
    Aynı odada soluyorlar 
    Oda şişip iniyor 
    Dışardan bakınca odaya 
    Duvarlar kıvrılan oda 
    Özel bir skorku ve kuşkuyla irkilerek 
    Tehlikenin hayvanları yönünden 
    Boğularak 
    Yılandan gizli işaret alarak 
    Göz kırpar gibi yapıp uluyor 
    Oda uluyor

    Yılan göz kaş işareti 
    Konuşmayan hiç bir şey yapmayan

    Başını yılandan çevir yemek taşmasın 
    Başını yılandan çevir kuyu yakın 
    Başını yılandan çevir unutma babayı yürekte tut 
    Baba dağ ve balata

    Anne 
    Kolundan koynunda karnında çocuklar 
    Gitti pazara dolandı çocuk beğendi

    Anne ve dönünce 
    Anne eve dönecek

    Ölüm bilinecek küçük ölüm 
    Mahalle daracık bilinecek

    alçak duvar ötesinde ölün taht asıcak su 
    Ve odun kokusu 
    Kabre akıtılan sabunlu suyu 
    (Yolun burasında çoşkuyla karşı ko) 
    Nasılki beyninden apartman fışkıran mimarın 
    Yaşamın öte yarısı 
    Burçları gezer 
    Kutup yıldızından söz eder

    Gök çoğalınca 
    Göğe açılan göz kapanınca beni duyacak anlamayacaksın

    Bunlar hep senin ölün 
    Bir yerinde yatağa sığmayan çocukların 
    Suçları bir atmacayla alınan çobanların

    Her şey karıştı çünkü öldün 
    Artık kimse bulamaz kendini 
    Eller birbirinin içinde 
    Senin ölmüş elin yapışır 
    Benim tetiğimin üzerine 
     
                               
    *

    Silah benim tetik bende koşanadek kurşun benim 
    Parmak senin et senin güç senin 
    İrade kimde 
    Benim elim hangi köpeğin içinde 
    Dişleri birbirine geçmiş bileğimde 
    İlk traşını olan gencim 
    Jileti kemiğin iliğinde 
    - Kan seli 
    - Tetik kan seli 
    Hedef nerede kız mı erkek mi 
    Dünya çekirdeği mi 
    Yeryüzü ateş mi 
    Şehvetin ya da nur içinde birleşmenin 
    Sanat'ın içinde beklerken herşeyi önceden kestirenin 
    Çünkü şarttı bir kere 
    Ölümle yanyana şeytanın içinde durmak

    Karnından geçmek 
    Bir lambayı bekleyen makkinin 
    Öpüşünü kanla bekleyen 
    En küçük kilisede çarmıha çekilen 
    Dom'un üç asrın 
    Kana kan koyup 
    Yücelttiği abesin 
    Galerisi insan ve heykel ve resim ve kezzap galerisi

    At gözü oyuk 
    Heykel atın içinde 
    Çünkü at büyük heykel 
    Sürücünün içinde on aziz bir kaç isa yezus hiristus

    Yüz bin haç 
    Atın ayağında bir nalbant heykeli 
    Nalın içinde bir at benzeri 
    Karşılıklı uyuşan iki arslan 
    Biri dişi diğeri dişi 
    Yuvarlak yalanmış ve parlatılmış derileri 
    Ki karpuz yenmiş gibi 
    Goldah karpuz 
    Anna karpuzun çekirdeği 
    Frankrayh şu dağın ardındaki dağ 

    *                           

    Düşman kim onu anlat 
    Mişel'i hatırlat alnımı uğraştır 
    Kalbine planlı ve 
    Avrupa bir duvarın taşları dizilen mişeli 
    Saçlarına çocuk kuşlrı konmaz 
    Çocuk uçmaz dallarından.İçinden yanından 
    Boy tüfeği patlatsan 
    Tuzaklı 
    Hatırlat mişeli mişeli 
    İçinden hep bir kuşku tankeri 
    Bir petrol tankeri namıyla yol alır 
    Pergel petrol 
    Borusu motorun icadı 
    Aşkın feda bayramı cenaze şekli 
    Boyuna hatırlat 
    Yoksa olur ki unuta kalırım esmerliğimi

    Telefon 
    - Görüşünüz nasıl 
    - Yorgun uyanırken ve gittikçe diri ve daha esmer

    Tanımadığım kentin 
    Ağırlık merkezine alındım 
    Taşıtlar grevler insan böğürmeleri 
    alış verişler 
    Şapka çekerken birden çocuk doğuruyorlar 
    Baba oyundan çağrılan çocuklar gibi isteksizdir 
    Ya da bırakır kürekleri denizin üstüne 
    Suda kayan cilalı bir taş gibi seyirtir 

    *                           

    Her doğan çocukla orda 
    Birlikte. Daha yeryüzüne bakınamadan 
    Kırbaçlarınız uyumaya. Anakarnı yorgunluğumuz alınmadan 
    Vurulur kollarımıza ve. Çarpılır dizimiz dizime

    Her doğan çocuk 
    Bir ertelemeydi analarca bağlanarak memelere 
    (Artık sigara içmeyeceğim artık 
    Koyun gütmiyeceğim) 
    Meşgul uğraşır azar altında bile uyurken de 
    Uykusundan silkelenip irileşmeye hamle elleri ve duramadan 
    Yan beşiktekinin yüzüne gölgesini indirerek 
    Bir gün önceki bedenini 
    Kaybedilmiş bir okul eşyasını gibi özliyerek

    Her doğdu 
    Bir ölendi

    Mayland uzun yüzlü bir kız resmi 
    Hani şu hep 
    Selamlaşıp geçerdik 
    Uzun yüzlü kızlar çizen ressamla 
    Aklımı anlat gönlümü kazandır 
    Benden beni çıkar bakalım kalacak mıyım 
    Üstüme beni koy bir de 
    Gözle dayana bilecek miyim 
    Yoksa hemen birkez daha bütünle bende beni 
    özümü kullan 
    Çünkü aşktır 
    Beyaz bir sanat 
     
    *                         

    Evlerin dışında 
    Çünkü böyle oldu

    Pencereden uzanan başın dışında 
    Günahın ve sevabın

    Merkezinde hem tanımadığım 
    Alışmadığım bir sistem gitgelinde 
    Boyuna sırtımdan ve kafamın arkasından delindiğim 
    Oynuyorum ve rolümü. Oyun çarkının boşuna döndüğünü 
    Seyircilerden bir kadın olgun ve eteçalan 
    Çıplak. Eşyadan ve odanın kapamasından 
    Her an biraz daha soyunarak 
    Yatağında 
    Çivilenmeden gerilmiş çarmıha gibi yatan

    Anlıyorum oyun çarkının kendine döndüğünü 
    Ölümün 
    Saklanacağı kalmayan avhayvanı gibi 
    avcısına göründüğünü 
    Ah anlıyorum 
    Çünkü annanın 
    Anlaşılmaz bir gözaldanımıyla 
    İçimde bir gemi batırıp döndüğünü

    Unutmadı 
    Yanlışlıkla 
    Onlara: 
    Beni unutmayacaksınız  

    *                           

    Anlat kızın ekmek tutuşunu 
    İçimdeki soylu kişiden  utanışını 
    Annayı tutarken balık tutuyorum 
    Ekvator ağzıyla kolumu buzdan indirmişim 
    Kız içimde bir sarmaşık kelimesiyle büyürken 
    Arada bir kanla uslayıp 
    Seni anıyorum 
    - eyeski sevdiklerim - 
    Sizi şaşırtıyorum?Sanatım 
    Fakat ben korkutuldum 
     
    *

    Şatoya bağlanan tahta köprüde beynim 
    Ağırlaşmış dalmışım 
    Güneş doğmuş işte böyle. Taş ısınmış ısınmış 
    Neredeyse belleğinden kan ürperten 
    Birsipahi sureti

    Aşka ne zaman veda 
    Demiş ki bu topraklar 
    Boyuna kiliselere taşıyorlar otobüslerle.Isınamıyorum. 
    Ve Baden Baden'de kaçtım 
    Başka bir kiliseye 
    gittim.Hafifçe. 
    Çok ve canlı renkli süslemelerden azürpererek

    Dost için yani dosto için 
    Dönerken 
    Kule yerine 
    Küreye yakın parlak başlıklarına dönüp baktım

    Dosto Badende 
    Ve kumar da oynardı 
    Bir çocuğun.Hırsla.Bir taşı 
    Atışı gibi.Dikine.

    Kapa perdeyi kapa köprüyü 
    Ve şatonun ta kendisini 
    İnce bedenin mühürlenişini 
    Tüfek mahzenini 
    Sevginin tiklerini aort deliklerini 
    Duvarda asırlardır dinlenemeyen 
    Dört işkence resminin

    Takip tutuklanma işkence 
    Ve tahta kurulan işkenceli etin 
    Bin dokuz yüz 77 yıl 
    Yenilen içilen kan ve etin 
    Yarı açılan mor pelerinin 
    Çizgi - kan 
    Çizgiler ve kanın 
    Başta yer yer kemiğe batan tacın 
    Dört resmin dört korkunç dakikanın 
    İri jestlerini anlıyorum

    Makkiyi hayır 
    Sigridi tren getirdi 
    tren götürdü 
    Yedi 
     

    *

    Duruşu kımıldanışı 
    Mağrur tavırları olan 
    Çünkü o güzel kelimelerle ağırlanan

    Göllerin beşiği toprak eğrisi 
    At yiyen ejderdi 
    Tılsım 
    Karıncanın kölesi

    At köpeğin kuruyan ölüsünü 
    Minderi düzelt 
    Baklava kırıntılarını 
    Ana babanın kol gezdiği koruduğu pencere kıyılarını 
    Mutfak ve yüznumara korolarını 
    Yatak amaliyatlarını cinsiyet taslarını 
    An binlerce yıl olan et kabartmalarını

    Pervaz ve şimdi 
    Büyük terasalarda doğuruyorlar 
    Kol bakımı bilek ve dizkapağı bakımı 
    Gebelik ve sancı limonlukları 
    Sıcağa karşı ay ışığı 
    Yelpaze atkı palan 
    Acılar yerdeler sinir göğü tırmalayan 
    Kutlu sevinç giysileri yalayan 
    Ve yağmur suyunu 
    Havuza koyan ırgat olarak

    Anlat insanda ölümsüz olmak yaprağının 
    Hangi ağacın kıvranışı olduğunu 
    Güzün hazırladığı insan yavrularını 
    Kışın insan yeteneklerini 
    Anlat durmadan

    Hurmayı anlat hala uzanan 
    Tüylü kalın dudağı anlat 
    Yaban elmayla eriği 
    Aşıyı 
    Elmanın gelinliğini geyiğin baskın güveyliğini 
    Atlı karıncayı 
    Lunaparkta bir hayvan olan

    Atlı karınca bir hayvansa 
    'İsa ağladı' 
    Kuzeyde ses kalmadı 
    Alnımız buz kondu gece 
    Aksın.Gündüz karıştırılmasın 
    Ah sade bir gün yaşasak 
    Dal dal - Kitap bil 
    Lord kimin lordu hangi mabadin 
    Sinonimi 
    İkisi duman tütsü su rengi 
    Perde kıllı el korku 
    Bölüşmek kekelemek 
    Donup kal - Aklımı al

    Durmak bilmez yaşamakla 
    Senin yaşamın nereye kadar neyana böyle benimki 
    Can kamaram 
    Yalnız göğsüm değil 
    Hayat var kaçıp bıraktığım zamanlarda da 
    Ölmek koşup varmak mıdır oralara 
    Soluğunu yatıştırarak 
    Perdeyi aralayıp girmeden çiçekli ovalara 
    Ah kıra gitmek böyle zor olmasa 
    Ellerimiz ısınan ocakta - Tabaktaki zifafet tasında 
    Kızartılmış bir keklik 
    Paslı ve kükürt salyalı bir ağızla 
    Tatlılıkla ololki 
    Ölünü gebeliğini morarmışlığını 
    Etin devinme sanatını 
    Bilesin yuvarlak akasın akşam olunca 
    Yuvarlak akşam akşam 
    Serçenin girdiği dolap

    Şehri - eycanım - uçtan hayvan kuşları olarak yukarıdan 
    Devgözüyle - bakışı görüyorsun 
    Süzül.Kanatlar arasından 
    Uzanan boynunla evleri ara ikizleri araştır 
    Ren'in çamurlu suyundan bir gümüş iplik bük 
    Sür yeryüzünü hamuruna 
    Ki orda 
    Bir yılan renkli başını onarır 
    Kuyruğunu ağrı dağında yakala

    Ekmek raketini çıkar kuşlar çağrılsın 
    Kirazın yuvarlağı gibi yanağın 
    Bir güçlü böceğen ki gibi alnın 
    Otlara yayılmiş çıplaklığnda bir uçuç böceği 
    Yanından dikene toprağa iniyor 
    Ekmeği göğsünde ufala kuşlar çağrıldı 
    Tutulmuş ve öyle güzelken 
    Korkarak.Ağaçların arasında dolanan cin 
     

    Sen misin-Ama içim Eyiçim

    Kara başımı tutup kara başımı

    Şu suyun insanını güttüğüm vakit 
    Göğsümü asya bir edayla gerdiğim vakit 
    Hem barışmak ne demek kendimle 
    'Sen yoksan mekan yok zaman belli değil'dediğim vakit 
    Sen ölçesilirsin sesimdeki beygirimsiliği 
    Çün bu çamur 
    Şu yaşamı bulandıran su 
    Donyüzlü rahibe şu 
    Şu ev ki ev 
    Ve o karanlıkta cin 
    Ve ormandaki dev

    Oysa melodim 
    Ne güzel. Sözlerim ne tatlı

    Kuşkusuz. Yanımda olaydın 
    Testiyi deler ırmağı temizlerdik 
    Avucumuzla buz gibi içer 
    Bileğimizden akan toprağa düşerdi



    Ve şimdi 
    anlat bana ey can tatlısı kız ki 
    Çünkü ben ödevliyim yinelemeye 
    Eskiçağ ozanlarının ağız toplantısını 
    Anlat bana gönüllerindeki bağ bozumunu 
    Hep şarkı sancıyan dizelerini 
    Kocamış dumanı ve is yüklü tavan direklerinin 
    Arasından destanlara sarkan yılanı 
    Kapıdaki baharı yaprak selini sarı kanaryayı 
    Ölümsüzlüğünün kar yığını - granit yığınını - su yığınını 
    Anlat durmadan

    Oğlu teketek öldüren babanın 
    Oğula mızrağın ucuyla 
    Gürzün kılıcın kıyımıyla ad koyan babanın 
    Anlat bize içinde koşan atların 
    Hangi koşudan kaçtıklarını 
    Yani ilkel 
    Ya da kültürle deşilmiş olmanın 
    Anlat durmadan anlat oğlum 
    Gençliğin 
    Yarısı akan yarısı mezara konan kanın 
    Genç ve geniş bir yaradan 
    Hem babanın elinden mızrakla 
    Ve baltayla açılmış yara'dan 
    Şefkat ve müthiş bir dikkatle 
    Ve müthiş bir hayranlıkla 
    Şövalyelik adına açılmış yara'dan 
    - Huysuz kan sonuna dek akar düşünürüz -

    Anlat ki ey can tatlısı kız 
    Babanın cesedi bir türlü toprağa atamadığını 
    Yine de kanın sonuna dek atamadığını 
    Anlat 
    Babanın can elmas'ıyla kesilen oğulu 
    Aydınlığa sun 
    Toprağa sözü olan kanın 
    Neden sonunadek akmadığını

    Karşılık verir 
    Can tatlısı kızlar korosu:

    - OĞUL MIZRAK KESKİN GENÇ 
    oğul genç mızrak keskin 
    BABA DİNÇ YAŞLI MIZRAK AKILSIZ 
    oğul baba 
    MIZRAK BABA 
    ÖLÜM baba 
    Ölün Oğul Mızrak 
    Ölüm Baba Mızrak 
    OĞUL MIZRAK baba ÖLÜM

    Kan ŞAŞIRDI KAN Şaşırdı

    Genç cesedin ölüm gölünün başında 
    Diz çökmüş olan baba 
    Hınç ayırdı 
    Hayret ve üzgünlük şerbeti 
    Ve abes ayırdı 
    Çok yıl sonraki tanrı tanımaz savaşlara 
    Ve yenilip ve yenip dönerken ordu 
    Neyi algılarsa çiftleşip çoğalmaktan

    Babanın yüreği ordu yüreği 
    / Zırhını kırdı / 
    Narası göğe vurdu 
    Daha gür bir ses duyuldu 
    Belki bir melek gülümsedi 
    Çünkü sıyrıldı gergefi dizinden 
    Belki ayağının dibine vuran sesten

    Eybaba 
    Kılıcı toprağa gizle 
    kendini kınamak için çıkarıdı gerektikçe 
    Yüzünü saratıp karatmak için 
    Kavurması geldikçe

    Çünkü bir serçenin diliyle gelmiyordu düşünce 
    Beyaz güvercinin 
    Bir ilkbahar gencinin güz güneşinin 
    Taşı heykelleştiren eğlimin 
    Su taşıyan kedi seven uykunun altına geçen döşeğin 
    Erkeği kadında koşturan geleneğin 
    Kızlıkta açan çiçekleri 
    Sevişen fillerin 
    Uyuyan çocuk ellerinin 
    Karaya vuran geminin 
    Yemeği hazır eden annenin 
    ... yalvaran dilin diliyle 
    Gelmiyordu düşünce 
    Geliyordu düşünce 
    Ateş kuşunun gagasında

    Çünkü soyluluğun ağırlaştı baba 
    Bir'din orda oldun 
    Zamanın bir gerisine bir ilerisine 
    Son dünya savaşının eşiğine serildim 
    Çocuğu vururken çekilen işkencenin 
    Beşiğine

    Baba çocuk 
    Azap sancak

    Baba genişledi nalbantı bildi 
    Toprağın içinde oğlun ölümü 
    Artıkça ve gezdikçe denizlerin dibini 
    Çünkü ölüm artık canlı oldu 
    Nasıl kuduran boğa canlıysa 
    Ve bir şeye koşarsa

    Baba açığa çıkan kandan yedi 
    Gezdi yeryüzünü 
    Hayvan alım satım yerlerini 
    Annenin ayak diplerini 
    Karnı karıncanın ölmez gelenekçiliğinin 
    Hayvanları şartlayıp 
    Şatoları kefenleyip 
    Ahırları koyunları 
    Gördü baba gezdi baba 
    Oğulun taş benzerlerini 
    Nasıl ki oğulun ölümü 
    / Eli babanın derisinde / 
    Bir gerisinde bir ilerisinde 
    Artıkça ve gezdikçe suların dibini

    Baba devşirdi bir ana 
    Ki yüreğinin altında 
    Bir et kordonla tutan 
    Oğlu delmeyecek olan babayı