• Bu sağır bedende taşıdığımız şeylerin varlığımıza en ağır geleni kalptir. Bu insanlar arasında kalbim, sık bir ormanda dolaşan kelebek gibi, ne tarafa uçsa ağaçlara çarpıyor. Nasıl kurtulmalı bu darlıktan? Her ağırlığı çeken küre kalbi çekemiyor. Kalpsizlerin cenneti olan bu dünya bize vatan olmayacak. Bize dünyayı zindan yapan düşman değil, dostlarımızdır. Ne garip cilve! Dostların kalbi kirlendikçe bizim kalbimiz kırılıyor. Kalbi akıl hikmetiyle anlamaya çalışmak boşunadır. Kalplerin ezelî kaderini, kalbi kırıldıkça Rabb'e yakınlaşanlar bilirler. Onlar ne diyor bak:
    "Kalpler kırılmak için yaratılmıştır. "
  • 208 syf.
    ·6 günde·Puan vermedi
    İnceleme yazmak için kitabı bitirmeyi bile bekleyemedim. Gözyaşlarına boğuldum yer yer, beni çocukluğuma götürdü. Anlatımı çok hoş ve akıcı, su gibi okunuyor. Çocukluğunda salçalı ekmek yemiş herkesin kendinden birşeyler bulabileceğine inanıyorum. Kelebek boyunbağı ile şair olunduğuna inanan yoksul bir çocuğun hikayesi...

    -spoiler-

    Portuga'nın ölümüyle yaşadıklarını atlatamadan kitabın bitmesi içimde bir burukluğa neden oldu. Bütün üzüntülerinde Zeze' nin yanında olmak istedim. Ne yazık ki, birbirimizi bulamadık Zeze, belki başka bahara :))
  • İKİ VEDA MEKTUBU

    Mektup - 1

    Ne kadar çok şey yaşadık seninle değil mi.
    Ne kadar çok şey paylaştık.
    Birbirimize ne kadar da yakındık.
    Oysa şimdi karşına çıkacak cesaretim bile yok.
    Uzun zamandan beri hiç rahat değilim, ben...
    Yüreğimi paslı bir bıçak gibi oyan düşüncelerle boğuşuyorum sürekli…
    Sana bu kadar yakın görünürken, aslında ne kadar uzağında olduğumu nasıl söyleyeceğimi bilemiyorum.
    Bir de erkeklerin güçlü olduğu söylenir.
    Oysa ben korkuyorum.
    İçimde sakladığım düşüncelerimin seni kırmasından, incitmesinden korkuyorum.
    Çünkü senin yanındayken hem kalp atışlarını hissedecek kadar yakın, hem de bana söylediğin sevgi sözcüklerini duyamayacak kadar uzağındayım.
    Yüzüme o eşsiz gülümsemeyle bakarken sen, içimdeki yangını nasıl körüklediğinin farkında bile değilsin.
    Sen sevgini haykırırken beni nasıl bir bataklığın içine attığını görmüyorsun, Sevgili…
    Beni sevme bile diyemiyorum sana…
    Bana bu kadar bağlanmanı istemiyorum.
    İşte bu yüzden de karşına çıkmaya korkuyorum.
    Yanındayken çığlıklarımı duyuramıyorum.
    Gülüşün hapsediyor sana, bakışın engelliyor beni…
    Ancak yazarak anlatabilirim kendimi…
    Ancak bu şekilde içimdeki fırtınaları sana ulaştırabilirim.
    Saklı düşlerimi, hayallerimi, düşüncelerimi ancak bu şekilde seninle paylaşabilirim.
    Sonrasında ruhum ölecekse, yüreğim çürüyecekse de buna hazırım.
    Çünkü hiçbir şey bundan daha kötü olamaz.
    Bu dediklerimi seni kırmadan, incitmeden yapabilirsem biraz olsun rahatlayacağım.
    Ancak o zaman ölümü uzak tutacağım kendimden…
    O zaman biraz olsun huzur bulacağım.
    Ne kadar bulacaksam artık…

    Şu an keşke benim ne durumda olduğumu görebilseydin.
    Ruhumun derinliklerinde neler yaşandığına şahit olabilseydin.
    Belki o zaman ne demek istediğimi biraz olsun anlardın.
    Sana ne kadar da aşk sözleri söylerdim, değil mi.
    İnan bana hepsi de yüreğimden dökülen sözlerdi.
    Hepsi de inandıklarım...
    Sen olmadığın zamanlarda da hayalini karşıma alıp saatlerce konuşurdum.
    O zamanlar da en duygusal cümleleri haykırırdım yüzüne…
    Yine her zaman ki gibi içtendim.
    Ama sana anlatamadıklarım da olurdu.
    İçimde sakladıklarım…
    Kimseye duyuramadıklarım…
    “Ben senin tanıdığın kişi değilim. Ben senin sevgine layık değilim”.
    Sessiz çığlıklarımı sana duyurmak isterdim bakışlarımla…
    Ama sen anlamazdın. Duymazdın haykırışlarımı…
    Sen mutluluk oyununa kaptırmışken kendini…
    Ben o anlarda gücümün tükendiğini hissederdim.
    Sen kendi cennetine götürmek isterken beni,
    Ben seni cehennemime sürüklemek istemiyordum.
    Uzak durmak istiyordum senden…
    Ama bir süre sonra sözlerin aklıma geliyor, gözlerin sığınağım…
    Sana koşuyordum.
    Sen beni kollarınla sardığın anda ise tutuklu hissediyorum kendimi…
    Özgürlüğü elinden alınmış gibi…
    Kanatları üzerinde bir ton yük bindirilmiş gibi…
    Öyle bir durumdayım ki; hem seninleyken yaşıyorum en büyük mutluluğumu, hem de senden uzaktayken…
    Hem seninleyken mutsuzum, hem de senden uzaktayken…
    İçimde büyük bir boşluk var.
    Ne seninle doldurabiliyorum ne de sensizliğinle…
    İki kişilik yalnızlık yaşıyorum, Sevgili...

    Yalnızlık öyle kötü bir şey ki…
    Öylesine kirletiyor ki içimdeki karanlığı…
    Ne kadar da bir çıkış yolu arasam, ne kadar da kurtulmaya çalışsam, ulaşamıyorum aydınlığa…
    Kendi labirentlerimde kayboluyorum.

    O kadar çok hayal kurdum ki seninle ilgili…
    O kadar çok şey söyledim ki hayalimdeki yüzüne…

    Şimdi kaçmaktan bahsediyorum. Kaçıp kurtulmaktan…
    Üstelik de kimden kaçtığımı bilmeden, üstelik de nereye kaçtığımı düşünmeden…
    Keşke şu an yanımda biri olsaydı. Belki dertlerime çare olabilirdi.
    Belki içimdeki karanlık dehlizi biraz olsun aydınlatabilirdi.
    Geçmişte her başı sıkışanın yanındaydım. Yürümeyen aşkların tamircisiydim.
    Şimdi öylesine ihtiyacım var ki bir tamirciye…

    Biliyor musun, en çok da geceleri seninle konuşuyorum.
    Belki de karanlığın beni daha iyi sakladığından olsa gerek…
    Seninle ilgili ne hissediyorsam, ne düşlüyorsam…
    Hatta hayatımda seninle ilgili ne kadar bilinmeyen varsa anlatıyorum kendime…
    Böylece sen hayallerime ulaşamıyorsun. Böylece yüreğimdeki boşluk büyümüyor.
    Öylesine değişik bir duygu ki bu…
    Öylesine karışık…
    Yine de en iyi sen anlarsın beni…
    Çünkü sen her zaman çok farklıydın.
    Çok duygusal… Sevgi dolu…
    Öylesine içten… Ne istediğini bilen…
    Yine de korktum senden…
    Sana daha fazla bağlanmaktan korktum.
    O cennete açılan gözlerinde tutuklu kalmaktan korktum.
    Özgürce uçamamaktan korktum, sevgili…
    Hani bir seferinde demiştim ya sana, ”Av görünümlü avcısın”.
    Belki de sana av olmaktan korktum.

    Öylesine farklı bir dünya var ki içinde…
    Öylesine bakir, öylesine yaşanılası…
    Üstelik de öylesine sessiz, huzur dolu bir dünyan var ki…
    Bu dünyayı kirletmek istemiyorum.
    Rengarenk çiçeklerini koparmak istemiyorum.
    Huzurun yerine fırtınalar ekmek istemiyorum, sevgili…
    Senin de benim gibi karanlık dehlizlerde yürümeni istemiyorum.
    Ben senin yüzündeki gülümsemeyi silmek istemiyorum.
    Sen ne kadar farkındasın, bilmiyorum.
    Ama ben senin üzerine yalnızlık kokusu serptiğimi düşünüyorum.
    Çünkü o kadar aşinayım ki bu kokuya… Nerede olsa tanırım.

    Öylesine dağıldım ki…
    Ve öylesine yorgun hissediyorum ki kendimi…
    Oysa karşında dimdik durabilmeyi ne kadar çok isterdim.
    Öyle zoruma gidiyor ki seni bu dünyada tek başına kalmanı izlemek…
    Öyle canımı yakıyor ki, yakarışların…
    Oysa daha dün gibi hatırlıyorum...
    “Lütfen zaaflarımı, hayallerinin kurbanı etme... Onlara haince dokunma, acıtma canını... Okşa saçlarımı ama deli rüzgarla anlaşıp savurma uzaklara... Beni incitme, lütfen...”
    Biliyorum, anlamsız bir dürüstlük perdesi ardına gizlendiğimi…
    Biliyorum, bu davranışımla ikimizi de soluksuz bıraktığımı…
    Ama ilk defa biri senin iyiliğin için seni terk edeceğini söylüyor.
    İlk defa biri o güzel hayallerine siyah rengi bulaştırmaktan kaçınıyor.
    İlk defa biri sana daha fazla zarar vermeden, kendi karanlığına çekilmek istiyor.
    Ne garip bir düşünce, değil mi.

    Oysa herşey ne güzel başlamıştı. Ne kadar da heyecanlıydık. Ne kadar da coşkuyla dökülürdü sözlerimiz…
    Güne enerjiyle başlamanın startıydı, o günaydınlar…
    “Birlikte bir yolculuğa var mısın” dediğimde hiç düşünmeden;
    “Varım. Korkudan ürperdiğim halde, heyecandan titrediğim halde varım. Bir kerecik gözümü karartmak geliyor içimden... Kontrolümü kaybetmek istiyorum” demiştin.
    Ama önce kontrolünü kaybeden ben oldum.
    Şimdi de seni kaybediyorum.
    Öyle bir yola çıktık ki seninle; daha önce kimselerin geçmediği, kimselerin görmediği…
    Öyle bir davranış sergiledik ki seninle, daha önce yaşanmamış…
    Ve öyle sözler söyledik ki birbirimize hiç söylenmemiş…
    Ve bunu o kadar da kısa zamanda yaptık ki…
    Belki de tüm heyecanımı tükettim ben…
    Biliyor musun, içimde giderek büyüyen boşluk o kadar acı veriyor ki bana…
    O boşlukta kaybolduğumu düşünüyorum.
    O boşluk beni sevgisizliğe itiyor. O boşluk beni senden koparıyor.
    O yüzden de ben seni değil, kendimi cezalandırıyorum.
    O yüzden ben seni değil, en çok da kendimi yalnız bırakıyorum.
    Seni unutmam mümkün değil, inan...
    Ama ben yine de geldiğim yere geri dönüyorum.
    Bu yaptığımın hayatımdaki en büyük aptallık olduğunu biliyorum.
    Kısa zaman sonra dipsiz bir kuyuda debeleneceğimi de…
    Seni de kendi yalnızlığıma sürüklemek istemiyorum.
    Seni daha fazla mutsuz etmek istemiyorum, Sevgili…
    Şimdiden gittiğim her yere götürüyorum seni…
    Elele… Bazen de kolumdasın.
    Ve her yalnız anımda, yanımda…
    Üstelik de gece gündüz özlüyorum seni…
    Yine de ne kadar da kurtulmak istesem senden, kurtulamıyorum.
    Ne olur, sen de yardım et bana…
    Yüreğinin kapılarını aç da gideyim.
    Bırak beni gideyim.

    xxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxx
    xxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxx

    Mektup – 2

    Mektubunu okuyunca bir an gittiğini düşündüm.
    Bir an yapayalnız kaldığımı...
    Sanki bir anda koskoca dünya derin bir sessizliğe bürünmüştü.
    Bir anda tüm dünyam kararmıştı.
    Bir ürperti kapladı içimi…
    Öylesine üşüdüm ki o an…
    Sanki soğuk bir hançer yüreğime saplanmış gibiydi. Sanki o hançer bir anda tüm duygularımı kanatmış gibiydi.
    Yalnızlığın bu denli soğuk bir kelime olduğunu bilmezdim.
    Daha önce hiç yaşamamıştım ki…
    Oysa senden önce o kadar da soğuk değildi, yalnızlık…
    Bir yaşam biçimiydi.
    Belki de bir tercih...
    Belki de zorunluydum o hayatı yaşamaya, kimbilir.
    Biliyor musun; seni sevmekle başladı hayatımdaki tüm yenilikler...
    Kendimi daha fazla sevmeye başladım.
    Hatta değişmeye çalıştığım kötü alışkanlıklarım bile benim bir parçamdı, vazgeçemedim.
    Değişmekten korktum.
    Karşına farklı bir kişilikte, yapay davranışlarla çıkmaya çekindim.
    Bana baktığında içimi gördüğünü ve o beni sevdiğini biliyordum.
    Değişirsem, benden uzaklaşacağını düşünüyordum.
    İnsanlara güleryüzle yaklaşıyor, onları da kendimce güzelleştirmeye çalışıyordum.
    Yaşayan tüm canlılara sanki sihirli değneğimle dokunuyordum.
    Tüm çirkinlikleri senden uzak tutmaya çalışıyordum.
    O kadar çok seviyordum ki dünyayı...
    Çünkü içinde sen yaşıyordun.

    Gözlerinde biraz hüzün yakaladığımda o an çocuklaşmak, seni kendi yarattığım dünyaya taşımak istiyordum.
    Dokunduğun her şey değerliydi benim için...
    Gittiğimiz her yer özel...
    Paylaştığımız herşey unutulmaz bir anı…
    Hatırlıyor musun; hani o yağmur altında yürürken saçlarından, yüzünden akan damlaları tek tek toplamak gelmişti içimden... Delilik belki ama o an yaşadığım duygu buydu. O an sana nasıl da sokulmuştum. Senden süzülen damlalar beni de ıslatsın istiyordum.
    Ne garip...
    Geçmişte bana söylediğin sıradan cümleler bile bir anda anılar halkasındaki yerini aldı. Hepsi birer birer zihnimdeki yerlerinde kendilerini göstermekte...
    Hele de o şiirselliği ön planda tutan, söylerken gözlerime baktığın sözlerin…
    Severdim o anları...
    Ama en çok da bana “Birtanem” demeni severdim.
    O an içimde bir rüzgar eserdi sanki… O rüzgar ki tüm duygularımı okşar, gül bahçemdeki tüm kokular sarardı etrafımı... O an ayaklarım yerden kesilir, kendimi daha bir özel, daha bir güzel bulurdum.
    Bırak beni gideyim, diye sonlandırdığın mektubunda tüm güzelliklerin bir anda ellerimin arasından kayıp gittiğini düşündüm.
    Değiştirdiğimi düşündüğüm insanlar, hatta diğer canlılar bile uzaklaşıyor gibiydi benden...
    Tüm yarattığım güzelliklerin üzerini kara bulutlar örtüyordu.
    O an gözlerimi kapattım.
    Sanki tüm bu yaşananların birer kabus olduğunu düşündüm.
    Sanki gözlerimi kapatırsan kimse gitmeyecekti etrafımdan...
    Kara bulutlar örtmeyecekti üzerimi...
    Sen gitmeyecektin.
    Bu; korku muydu yoksa bencillik mi, bilmiyorum.
    Hem ne önemi var ki kelimelerin...
    Gitmek isteyen birini ne kadar tutabilirsin ki...
    Belki bir başka yürekte yaşamak istiyorsun, belki yeni bir aşka kucak açmak istiyorsun.
    Seni nasıl engelleyebilirim ki...
    Ben kendim için değil, aslında seni mutlu etmek için yaşadım.
    Sen mutluysan ben de mutlu olurum, diyordum.
    O yüzden bir bedeli yoktu, sana olan sevgimin… Üstelik de o kadar savunmasızdı ki…
    Ne bir gizem vardı sevgimde, ne de en küçük bir yalan...
    Ne kalın duvarlarla çevrili bir kalede korunan , ne de en derinlerde saklanan...
    Saf, bir o kadar da çıplak bir sevgiydi.
    Dudaklarımdan dökülen her bir kelimenin titreşiminde ortaya çıkardı.
    Ya da gözlerimden süzülen o ışığın aydınlığında kendini gösterirdi.
    Keşke gitmek istediğinde bende kalan her şeyini de yanında götürseydin.
    Daha birkaç gün önce aldığın çiçek hala vazoda duruyor. Hala kokun o en özel anları yaşadığımız yastığımızda... Sağa sola dikkatsizce fırlattığın eşyaların çıkıyor evin bir yerlerinden... Tamir ettiğin banyo musluğu nedense birden bire damlatmaya başladı. Kullandığın tabaklar, bardaklar…
    Evin her yerinde senden izler var.
    Ama sen yoksun.
    Ya içimdekilere ne demeli…
    Ah be Sevgili…
    İçimde biriken o kadar çok söz var ki şimdi...
    Keşke seni ne kadar çok sevdiğimi daha fazla söyleseydim.
    Ne kaşın gözün için, ne bana ait olduğun duygusunu yaşadığım için, ne de beni sevdiğin için...
    Seni; sen olduğun için sevdiğimi söyleseydim keşke...
    Keşke daha fazla konuşsaydım seninle, daha fazla dinleseydim.
    Keşke daha fazla seyretseydim seni...
    Daha fazla dans etseydim.
    Daha fazla sevişseydim.
    Sen arada bir dalıp giderdin. O an kendi iç dünyanda yaşardın.
    Hiç dokunmazdım duygularına, seni rahatsız etmezdim.
    Bilirdim ki benimle ilgili bir şeyler düşünüyordun. Beni daha da mutlu etmek için değişik sürprizler hazırlıyordun. O an uzaklaşsan da benden, nasılsa bir süre sonra bana gülümsüyor, geri dönüyordun.
    İlk kez gerçekten gitmekten bahsediyorsun.
    Seni büyük bir aşkla sevme acımasızlığını gösterdiğim için belki de ben suçluyum.
    Belki de tek suçum bu...
    Hiçbir zaman sana yaslanmayı düşünmedim. Beni taşımanı hiç istemedim.
    Evet, bir kadınım...
    Bir erkeğin kollarında olmak; elbette ki en güzel sığınak...
    Bu sığınağa bir bedel ödeyerek sahip olmak istemedim. Hayatına ipotek koymayı asla düşlemedim.
    Sen mutluysan ben de mutluydum, o kadar…
    Ne yaşarsak yaşayalım, en sonunda kendi cennetimizde buluşuyorduk ya, bana yetiyordu.
    Hiç küçümsemedim seni... Sevgini hiç küçümsemedim.
    Seni sevmekle yaşanan tüm sevgileri de sevmeye başlamıştım.
    Öyle huzur veren bir dünyada yaşıyordum ki; sanki elimin değdiği her şey canlanıyordu.
    Hatta insanların bir başka yüzü olduğuna bile artık inanmak istemiyordum.
    Sanki bir masal aleminde yaşıyordum.
    Ne de olsa tüm masallar mutlu sonla bitiyordu ya…
    Yalan, riya, ihanet... Nasılsa hiç birinin yeri yoktu bizim dünyamızda...
    En azından ben böyle sanıyordum.
    Hani dedin ya bana; ”yalnızlık kokusunu nerede olsa alırım” diye...
    İnan bana, o koku şu an tam da senin üzerinde...
    “Varım” demiştim sana... “Korkudan ürperdiğim halde, heyecandan titrediğim halde varım... Bir kerecik gözümü karartmak geliyor içimden... Kontrolümü kaybetmek istiyorum” demiştim.
    Gerçekten de gözümü karartmıştım. Ama kontrolümü hiç kaybetmedim ben... Üstelik de seninleyken daha dengeli olmayı öğrenmiştim.
    Gözlerindeki özgürlüğün o doyumsuz ışıltısı yolumu aydınlatmıştı. Kendime olan güvenim yerine gelmişti.
    Ben seninleyken hayatın anlamını bulmuştum.
    Kendimi bulmuştum.
    Ama sen hala bir boşluktasın, belli...
    Sen gitmekle kendini yalnız bıraktın, beni değil...
    Belki verecek bir şeyin kalmadığını düşündüğünden...
    Belki de elde etme hazzının verdiği o heyecanın tükenmişliğinden...
    İnan suçlamıyorum seni, Sevgili...
    Seninle yaşadığım senden sonra, yine seninle yaşayacağım sensizliğe nasıl alışacağımı bilemiyorum, sadece...
    Yaşadığım onca güzel anlar, bir anda anıya dönüşmesine nasıl katlanacağımı bilemiyorum.
    Yine de yabani bir ot gibi bedenimi saran bu öfke nöbetinin beni tümüyle ele geçireceğini sanmıyorum.
    Ne bir nefret, ne de kin duyuyorum sana...
    Bu duyguların yaşanmış tüm o güzellikleri kendi çamurunda gizlemesini, her şeyi alt üst etmesini istemiyorum.
    Güzeli çirkine, iyiyi kötüye dönüştürmesini istemiyorum.
    Kim haklı, kim haksız... Bunun muhakemesini de yapmak istemiyorum.
    Ben yalnızlığımı kirletmek istemiyorum, Sevgili...
    Karşına çıkıp “hayır, bir yere gidemezsin, daha yaşanacak çok şeyimiz var” demek istemiyorum.
    Çünkü bu aşamadan sonra seninle güzel şeyler yaşayacağımı ben de sanmıyorum.
    Bana gönül borcun olmadığını söylemeliyim.
    Hele de gölgem karartmayacak yaşayacağın olası aşkların ışığını...
    Tek korkum; kendi vicdanında mahkum olman...
    Gittiğin için pişmanlık duyman...
    Biz seninle aynı kozayı paylaşan iki tırtıldık. Cennetimiz o kozaydı.
    Sonra zaman geçti ve sen bir kelebek misali özgürlüğe doğru kanat çırpmaya başladın.
    Ben bir süre daha senin için süsleneceğim. Bir süre daha kapım her çalındığında sen geldin diye heyecanlanacağım. Bir süre daha sen beni beğenesin diye en güzel elbiselerimi giyineceğim. Masaya senin için de bir tabak koyacağım. Bir süre daha seninle uyuyacağım.
    Ruhumu yaksa da içimde dolaşan sensizliğin acısına alışacağımı biliyorum.
    Ben sende sevgiyi buldum. Yüreğimin buzulları artık çözüldü. Ruhumun gurbeti o kadar da karanlık değil artık…
    Ama o kozayı kendime mesken edinmeyeceğim.
    Benim de kanatlarım var.
    Zamanı geldiğinde ben de uçmasını öğreneceğim.

    Şu an kollarımı sardım bedenime...
    Bir şarkı mırıldanarak dans ediyorum.
    Tek başıma…
    Salonun ortasında kendi kendime dönüp duruyorum.
    Gözlerimi kapadım. Dudaklarımda hüzünlü bir gülümseme...
    Her sevginin bir kayboluş olduğuna inanarak...
    Her sevginin aslında yeni bir başlangıç olduğunu bilerek;
    Sana yürekten “Hoşçakal Sevgili” diyerek dans ediyorum.

    Özcan KIYICI
  • Bu insanlar arasında kalbim, sık bir ormanda dolaşan kelebek gibi, ne tarafa uçsa ağaçlara çarpıyor.
    Nurettin Topçu
    Sayfa 138 - Dergah
  • Sevgili,

    Özlemedin mi ? Hala mı?
    Bakışların değmiyeli gözlerime, geçen baharların getirdiği ölüm sevgisi..
    Başkalarına değerken o bakışlar mevsimsizleşen ve sevimsizleşen bu dünya..
    Ben sevgili,bugünüm ve yarınım da dahil günbegün çirkinleşiyorum, sahi bir bahardan bir başka bahara atlıyor bir cihan.
    Baharlar farklı kokular farklı,burnumda tüten kokunun benzerine dahi rastlamadım henüz biliyor musun.. Burnuma değen hiç bir kokuysa sen gibi değil, daha güzelleri var hadi kokla diyorlar, bilmiyorum. Sen gibi değil emin olduğum tek şey bu... Bıraktığınsa en güzel şey.
    Beş duyu organına karşı bu yaştan sonra ilgimin artış sebebi olmak iyi bir his olmalı ha sevgili. Yeni yeni öğreniyorum her birinin hafızamda bıraktığı hatıraların tonunu tadını dokusunu. Burnum farklı sızlıyor, gözlerim farklı, tenimse alev aldı.
    Çok pişmiş et nasıl olur bilir misin sevgili ? Seversin 'trend' et lokantalarını orta az pişmiş antrikotun eşliğinde .. Peki çok pişmişi
    bilir misin? Yavan sert ağızda büyür büyür, tadsızlaşır. Çıkarmak istersin de utanırsın hani. Çok piştim ben sevgili... Tadım kaçtı,
    büyüyorum... Çıkarayım bu dünyadan kendimi diyorum da, utanma pazarı sus otur diyorum kendime...
    Beylik laflarını bir kenara koy. Neredeydin der gibisin.. İtiraf edeyim de şımar öyle mi ? Üstüme bastığın günü hatırlıyor musun?
    Tırtıl ölür de kelebek olur ya. Ben doğaya aykırıymışım sevgili,olamadım. Tırtıldım ve öldüm,doğamadım...
    Bir başka zamanda bir başka mektupta ölümü anlatırım belki, ölümü ve getirdiklerini , hissettirdiklerini.Katlanabilir misin sevgili?
    Dinlersin ama eminim ona dinler ve o ölünesi gözlerinin gökyüzü güzelliğiyle dolu dolu ve içten bir bakış fırlatır. Bütün ömrüme
    bedel gülümsersin.
    Sen hep gülümse sevgili. Özlemle...





    Baran Şimşek
  • O güzel tırtıl, ağzından iplik salarak kendine ördüğü kozanın kundağı içine kendi kendini hapsedecek. Kozanın içine kendini hapsetmek, kendi cezaevinin tutuklusu olmak, hem de yalnızlığın sonsuz özgürlüğüne kavuşmak demekti. Bütün yaratıcılıklar o yüce yalnızlıktan doğduğu gibi, tırtıl da kendi yalnızlığını bir canlı çiçeğe çevirecek, tırtılın çiçeği olan bir pulkanat kelebek kozasını delerek havaya uçacaktı. Tırtıl kendini kendine hapsetmeden başkalaşıp kelebek adlı canlı çiçeğin özgürlüğüne kavuşamazdı.
    Aziz Nesin
    Sayfa 26 - Nesin Yayınevi / Herkesin Kendi Tırtılı Var