• BU İNCELEMEDE SPOLİER BULUNMAKTADIR.

      Açıkcası böyle bir kitabın incelemesi spolier vermeden nasıl yapılır bilemiyorum zira yazar bile arada sırada hikayeden spolierler vermekten geri durmamış.Bunu acemiliğime veriyor,bu işin altından kalkan arkadaşları tebrik ediyorum.

    Söylenecek o kadar fazla şey var ki insan nereden başlıyacağını bilemiyor.Öncelikle bana göre Dünya ve Fransız edebiyatının en önde gelen isimlerinden Balzac ile başlamak gerekiyor: zamanımın tarihini yazıyorun diyen Balzac,bu amaç uğruna 85 kitap tamamlıyor,ve her seferinde bu işin altından öyle kalkıyor ki insan hayran kalmadan yapamıyor.Kullandığı betimlemeler,benzetmeler,karakterler, sert eleştirileri ile bizi mest ediyor.Ki Vadideki Zambak da benim gözümde Balzac'ın romanları arasında gerek karakterler olsun,gerek sosyete toplumunda yaptığı gözlemler ve eleştiriler olsun,gerekse doğduğu Tours ovasını betimlemesi olsun bu kitabı Goriot Baba ve Köylü İsyanından sonra üçüncü sıraya yerleştiriyor.Balzac bir hikayeyi anlatırken kitabın merkezine hikayeyi değil de İnsanlık Komedyası doğrultusunda kendi fikirlerini ve gözlemlerini hikayenin merkezine koyar.Zaten Efsane olmasını sağlayan ana neden de budur.O,bir hikayeci değil;toplum üzerine uzman,psikoloji üzerine doktorasını vermiş,felsefeye yıllarını vermiş bir bilim adamıdır.Aslında Balzac öyle bir kaç cümle ile açıklanacak bir yazar değildir.Stefan Zwieg'in yaptığı gibi üzerine kitaplar yazılacak, konferanslar verilecek bir üstadtır.Lakin ne siz okumak istiyorsunuz ne de ben sıkıcı cümlelerimle sizi yormak istiyorum...

    Romana gelirsek;Balzac günümüz yazarlarında eksikliğini bayâ hissettiğimizin aksine karakterleri,olayları ve mekanları ince ince nakış işler gibi işliyor bize.Önce Felix'i anlatırken kendisinden izler taşıyan bu gençte bizim kalbimizde yatan trajedileri de gösterirken bu Aşığı bize benimsetiyor.Yaşadığı trajedik çocukluk ile birlikte aşkıyla yaşadığı sınav ile bizde bir empati ve sempati uyandırıyor.Ve bu sempatiklik hâlini romanının sonuna kadar devam ettiriyor.
    Henriette'ye gelirsek,bizim kadınlarımız aksine ancak Fransızlar gibi edebi bir toplumda görünebilecek bir trajediye sahip bu kadın.Zira yaşadığı trajedinin parçalarını bizim bütün kadınlarımızda birer parça görürsünüz,fakat ne siz farkına varırsınız ne de onlar.Lakin bu trajediler Henriette gibi şiirsel bir kadında toplanınca üzerine kitap yazılacak bir hikaye ortaya çıkıyor.İşte roman bu iki karakterin aşk hikayesi üzerine odaklanıyor.Aşıklarımız klasik insanoğlu davranışı üzerine 2+2=4 mantığı ile mutluluk üzerine gidebilecek bir yol yerine hüznü,özlemi ve gözyaşlarını tercih ediyor.Zaten başka türlüsü de beklenmezdi degil mi!Bu aşk hikayesini ayrıntıları ile romanda harika bir şekilde işlendiğini görürsünüz.Her karakter ve olay üzerine saatlerce yazılabilir lakin buraya kadar dayanabilenleri daha fazla sıkmadan çoğu okuyucunun beğenmemek değilde hani "daha farklı bitebilirdi" dediği,benimse dâhiyanece bulduğum kitabın sonuna geleyim.Balzac, kitaplarında ana karakterleri toplumdan, toplumsal karakterler seçerken kendisini de kendi fikirleri ile ortaya koyuyor,kendisine de bir söz hakkı veriyor. Biraz dikkatli okursanız bunu çoğu romanında görürsünüz.Yukarıda da dediğim gibi yazar kitap boyunca hikayesi ile bize bağladığı,yanlışlarını gözardı etmemizi sağladığı,hikaye boyunca egoist bir tavırla sürekli vicdanını temize çıkarmasını haklı bulduğumuz Felix'e karşı bir anda silah kuşanıyor ve Felix'in kalelerini tek tek yıkıyor.Natalie olarak karşımıza çıkan yazar Natalie olarak Felix'e karşı yanlışlarını yüzüne çarparken Balzac olarak da bize kızıyor,sinirleriniyor adeta azarlıyor;"Uyanın!İşte her şeyine göz yumduğunuz ve çok sevdiginiz Felix'iniz aşık olmayı ve aşık kalmayı bilmeyen "kederli bir şövalye"den ilerisi değil,nankör bir egoist"diyor.Tabiki bu benim fikrim.Zira Natalie de mükemmel bir aşık arayan bir sosyete kadını olabilir.Lakin çok mümkün değil gibi.
    Herneyse kitap,ben edebiyatı seviyorum diyen her okurun okuması gereken,Balzac'ın başyapıtlarından birisi...

    Bu sıkıcı ve anlamsız cümleler topluluğunun sonuna kadar gelebilenlere teşekkür ediyor,yazım yanlışlarımdan dolayı özür diliyorum.

    Not:Yazarın Tours ovası ve Clochegourde şatosu ile ilgili yazarken kullandığı yönteme dikkat edin derim.Yazar tüm kitap boyunca yaptığı gibi orada da özel bir yazarlık dersi veriyor...
    Sizı görmediğim takdirde günaydın,iyi günler,iyi akşamlar ve iyi geceler...
  • Kitaba dair aldığım notları karıştırıyorum. Üç A4 kağıdının ön yüzü, aldığım notlarla dolmuş vaziyette. Arka yüzleri ise bir takım anlamsız fatura bilgileri ile dolu. Her bir hikâyenin başlığını yazarak hikâyeye dair düşüncelerimi not almışım. Notlar, bu haliyle kitaptan daha karmaşık ama çözümlemem şart. Kimi hikâye başlıklarının notları oldukça fazla sanırım onlara yoğunlaşmış olmamın yanı sıra pek muhtemel bir ihtimalle de beğenmiş olduğumun sonucuna varıyorum.

    Komedinin üzerinde dumanı tütmekte olan çayımı yudumlamak üzere alıyorum bir diğer yandan notları incelemeyi de elden bırakmamaya özen gösteriyorum. Kırmızı kalemle (… VI.Cildi mutlaka oku.) özensizce alınmış bir not gözüme ilişiyor, aceleyle yazılmış olduğundan başları pek anlaşılmıyor. Bir düşüncenin beni rahatsız ettiğini hissediyorum. Notları bir kenara bırakarak hızlıca hazırlanmaya koyuluyorum. Üstümü aceleyle giyinip portmantoda asılı duran paltomla şapkamı üzerime geçirerek kendimi dışarıya atıyorum. Hızlı adımlarla yol alırken bir düşüncenin verdiği rahatsızlıkla bölük pörçük hatıralar zihnimde vuku buluyor. Hava oldukça soğumuş, sokak lambalarının yeterince aydınlatamadığı beton yığınlarını döverek ilerliyorum, paltomun altına gizlenmiş olan saatim oldukça geç bir vakti işaret ediyor, umarım şehir kütüphanesi kapanmamıştır diye söylenirken ağzımdan çıkan dumanla nedense havanın soğukluğunu kendisine hissettirmiş olduğumun düşüncesine kapılıyorum.

    Girişteki görevli kimliğimi istiyor, çıkarıp hemen masaya bırakıyorum. Merdivenlere koşarken arkadan bir ses hızımı yavaşlatmama neden oluyor. Bu ses görevliye aitti; Bayım on dakikanız var. On dakika çok az bir süre, mümkün değil yetiştiremem ama bugün mutlaka bu kitabın detaylarına erişmem gerek! Üç dakikanın sonunda kitabı buluyorum, almama da müsaade yok. Sayfaları hızla çeviriyorum, bir alıntı dikkatimi çekiyor. “Allah da onu yüzyıl ölü bıraktıktan sonra dirilterek, “Ne kadar zaman kaldın?” diye sormuş, o da, “Bir gün, belki daha az,” demiş.” Bir başka yerde, geçmiş, zamanın asıl dokusu olduğunu; zamanın hep geçmişe dönüşmesinden kaynaklandığı yazıyordu. Bunun gibi neredeyse üç bin cümle filan okuduktan sonra merakımın git gide arttığını, daha fazla hatta daha başka bilgilere erişme arzusuyla yanıp tutuştuğumu fark ediyorum. Kitap bitti içimi bir huzur kapladı ama öte yandan girişteki görevli beni bekliyordu, aşağıya inerken görevliye ne diyeceğimi, nasıl özür dileyeceğimi düşünüyorum. Mahcup bir gülümsemeyle başımı sallıyorum, görevli, gayet ilgisiz, “Bayım sanırım aradığınız kitabı bulamadınız, yanlış anlamayın ama buna çok memnun kaldığımı itiraf etmek durumundayım. Öyle ki acelenizden bugün geç çıkacağımı düşünüyordum.” gibi bir şeyler söyleniyordu ama benim zihnim durmuş vaziyette, şok haliyle saatime bakıyorum. Bir cildi bitirmiş olmama mukabil sadece sekiz dakika geçmişti.

    Girişte görevli kimliğimi istiyor çıkarıp hemen masaya bırakıyorum. Merdivenlere koşarken arkadan bir ses hızımı yavaşlatmama neden oluyor. Bu ses görevliye aitti; Bayım on dakikanız var. On dakikanın yetmeyeceğini düşünüp gerisin geri dışarı çıkıyorum. Evden ayrılırken ki acelemin yerini sakinlik alıyor. Hafiften çiseleyen yağmurda yürümeye başlıyorum. Türlü türlü düşüncelere dalarken evden neden çıkmış olduğumu dahi unutuyorum. Sahi şu an neredeydim sokaklar ıssızlaşmaya, sesler azalmaya başlarken birden bir bağrış kopuyor, adeta geceyi korkutuyordu bu ses, ardından da bir silah ateş alacaktı. İstemsizce garip seslere doğru yol alıyorum, adımlarım yavaşlamaya, kalbimin gümbürtüsü ıssız gecede duyulmaya başlıyor, yerde paltolu bir adam yüzükoyun yatıyordu, hemen biraz ötesinde bir başka adam elinde silah hayretle etrafı süzüyordu, adamın cinayeti işlemiş olmaktan çok, yaptığı işin anlamsızlığına yandığını hissediyorum. Eli silahlı adam beni fark edince koşarak uzaklaşıyor. Ne yapacağını bilemez vaziyette yerde yatan adamı paltosundan tutarak çeviriyorum, çevirmemle sıçramam bir oluyor. Yerde yatan adam bendim. Zaman sayısız geleceğe doğru hiç durmamacasına çatallanıyor. Bunlardan birinde ise ben ölüyordum.

    Komedinin üzerinde dumanı tütmekte olan çayımı yudumlamak üzere alıyorum bir diğer yandan notları incelemeyi de elden bırakmamaya özen gösteriyorum. Bir düşünce zihnimi deliyor adeta. Belli bir duruma ilişkin bir ayrıntıyı önceden kestirmenin, onun gerçekleşmesini önlemek demek olduğu sonucuna varıyorum ve bilgisayarımı açıp inceleme yazmaya koyuluyorum. Ama şu an okuduğunuz ise bir öykü!

    Öykünün içinde bir inceleme mi yoksa, ne dersiniz Yolları Çatallanan Bahçe’yi okumaya. Bense çok özel birine mesaj atacağım. Teşekkür etmek için.
  • Spoiler ve Alıntı vardır !!

    "SANA KULLANILMAMIŞ ÇOCUKLUĞUMU BIRAKIYORUM ÜSTÜ KALSIN"


    Yazarı okumaya Palyaço kitabıyla başlamıştım, İstanbul okuma grubunun seçtiği, arkadaşımız Selman'ın önerisiyle okuduğumuz kitabıyla. O kitabı da güzeldi bana göre, Almanya ve bir dönem hakkında bilgilendiriciydi ve savaş hakkında da kısmen. Fakat bu kitap savaşa, yani 2. Dünya Savaşına daha fazla değiniyor, zaten Böll savaş konusu başta olmak üzere çok eser ortaya koymuş verimli bir yazar.

    Bazen bir kitap insanı bir yazara, bazen bir yazar insanı diğer kitaplara ısındırıyor ve merak unsurunu arttırıyor. Bazen de bir konuya yöneltiyor bizleri, burada da savaş söz konusu.

    Kitap isminden de anlaşılacağı gibi bir tren seyahati odaklı ve bu tren savaşa asker taşıyan bir trendir. Kahramanımız Andreas ve birkaç arkadaşının hikayesidir.

    Böll her şeyden önce bana göre müthiş bir üslup adamı. Kendine has özel bir ayrıntı yakalama uzmanı, hissetme ve hissettiklerini aktarma konusunda büyük bir usta.

    Savaşa giden bir asker ne hissederse, dünyanın bütün milletlerinde ve bütün savaşlarında, herhangi bir asker de onu hisseder işte. Kısaca ölümü bekler..

    "Yakında,dehşet veren bir söz. Bu yakında, geleceği sıkıştırıp eziyor,onu küçültüyor,kesin bir şey yok,hiçbir şey yok kesin olan,tam bir güvensizlik. Hem hiçbir şey değil, hem de her şey yakında. Yakında her şey,yakında ölüm.
    Yakında ölüyüm. Öleceğim,yakında. Sen kendin söyledin bunu,senin içinde biri,senin dışında biri söyledi sana bu yakındanın geleceğini. Her neyse,bu yakında,savaş içinde gerçekleşecek. Bu bilinen bir şey,hiç değilse kesin bir şey. Savaş daha ne kadar sürecek?"

    Alman genç ve silah arkadaşları trenle şehirler, sınırlar geçerler, Polonya'ya doğru uzanırlar.

    "Onu çok seviyorum,öleceğim ve öldüğüm zaman benimle ilgili olarak eline geçecek şey sadece resmi bir mektup olacak : Büyük Almanya uğruna ölmüştür."

    "Hanidir sıcak bir şey yemedim,sıcak bir şey yesem. İlk düşündüğüm şey : Sıcak bir şey yemelisin. Ölümünden on dört ya da on beş saat önce sıcak bir şey yemelisin."

    Savaşı anlatan bu yazarların diline ve çevirilerin de güzelliğine öyle hayran oluyorum ki alıntılamadan anlatamıyorum bu kitapları, anladım bunu. Uzatmamaya gayret ederek bağlamaya çalışayım.

    "Yaşamak güzel şey, diye düşünüyor, güzel şeydi doğrusu. Ölümümden on iki saat önce yaşamanın güzel şey olduğunu anlıyorum,artık çok geç. Şükretmedim hiç, insansı sevinç diye bir şey olacağını inkar ettim hep. Oysa yaşamak güzel şeydi. Utanıp kızarıyor,korkudan kızarıyor,pişmanlıktan kızarıyor. İnsansı sevinç diye bir şey olduğunu gerçekten de inkar ettim ben, yaşamak güzeldi oysa. Benim mutsuz bir yaşamam vardı. Elden kaçırılmış hayat dedikleri türden, her saniye acı çektim bu korkunç üniforma içinde, beni ölesiye terlettiler,kanımı akıttılar savaş alanlarında,adamakıllı kanımı akıttılar,üç defa yaralandım er meydanı dedikleri yerde."

    Polonya'daki cepheye varmadan önce bu ülkeye giriş yaptıktan birkaç saat sonra, askerlerin başındaki vicdanlı komutan, askerleri önce güzel bir lokantaya götürüp yedirir içirir. Sonrasında ise bir geneleve giderler. Askerlerin derdi uçkurdan ziyade, hasret kaldıkları bir parça kadın şefkati ve yakınlığıdır.
    Kahramanımız Andreas burada, radyodan gelen tanıdık müziklere kapılıp gider, ona burada müzik bilgisi olan ve piyano çalabilen bir kadının bulunduğunu ve onu tercih edebileceğini söylerler ve bir gecelik hikaye, kitabın da temel hikayesi yaşanır. Bir geceyi piyanolu bir odada baş başa geçirirler, yatarak değil, oturarak, müzikle ve sohbetle. Birbirlerine hayat hikayelerini anlatarak, dertleşerek, can yoldaşı olarak. Buradaki bana göre olağanüstü samimi edebi zenginliği aktarmak isterdim ama hem yeterince uzattım hem de okumanız daha güzel olur.

    Savaş öncesinin yıkımları, savaşın yıkımlarına eklenir ikisi için de , ortak noktalarını keşfederler. Aşk diye bir şey varsa işte yaşanır aralarında böylece, birkaç saat içinde. Sabah yola devam etmek yerine kendisiyle kaçmasını teklif eder bu talihsiz genç kadın. Andreas da ister bunu elbette. Fakat ansızın bir saldırı alır canlarını, savaş sürmektedir zaten.

    Belki beceriksiz bir anlatım oldu farkındayım. Siz okuyup kendiniz değerlendirin derim, son olarak kitaptan bir cümleyle bitireyim en çok etkilendiğim,

    "Sevinç çok şeyi silip süpürür, acı çok şeyi nasıl silip süpürürse öyle."
  • Öyle bir kahramanlar var ki tarih onlardan altını çizerek bahseder.Onlardan birini sizinle paylaşmak istiyorum ''Recep Reis'' namı diğer İpsiz Recep .Mondros Mütarekesinden sonra Anadolu yer yer işgal edilmeye başlanmıştı.Vatanını ,milletini seven halk kahramanları ortaya çıkmışlardı.Bağımsız birlikler halinde bölgesel faaliyetlerde bulunmaya başladılar.İpsiz Recep de bunlardan biriydi .Yaptıkları kulaktan kulağa ,dilden dile yayılıyordu. Hüsameddin Paşa onun bu yaptıklarını duyup yardımlarda bulunarak onun bu vatan sevgisini pekiştirdi.İpsiz Recep ekibiyle kah İstanbul'dan Anadolu'ya silah kaçırdı ,çetelerle mücadele etti .Kurtuluş Savaşında milis yüzbaşılık rütbesi verilerek orduda görev aldı.Kurtuluş Savaşı bittikten sonra kendisine İstiklal madalyası ve maaşa bağlandı ama bu vatansever ,alçak gönüllü kahraman .Madalyayı kabul etmedi ,maaşı da o zamanlar yeni kurulan ,o zamanlardaki adı Tayyare Cemiyeti'ne(Türk Hava Kurumu) bağışladı.Kendisine verilen Sakarya kıyısındaki Kızılcık köyünü milletiyle paylaştı.Bir kısmını kendisi ekmeye başladı .Bir gün Ankara'dan bir heyet geldi .Bu asil yürek ,kendinden beklenen cevabı verdi.
    -Biz işimizi tamamladık efendiler!Savaşta dik duran başımızı siyasette eğmeyiz.Tilkinin pazarda işi yoktur!
    diyerek siyaset teklifini kabul etmedi.
    1928 yılına gelindiğinde tifoya yakalanan bu koca yürek ,bu hastalığa yenik düşerek 66 yaşında aramızdan ayrıldı.
    Ruhun şad olsun İpsiz Recep ...
    ...
    Kitabı okurken o zamanlara gitmiş ,milletimizle bir olup ,İpsiz Recep'in ekibiyle birlikte çetelere baskın yaptık ,Anadolu'ya silah kaçıran gemide bulundum sanki hele motorun arıza yaptığı yerde ben de heyecanlandım ,korktum .Kitap sürekleyici tarzda kaleme alındığının göstergesi olsa gerek .Konuşma diyalogları gayet samimiydi.
    Okumaya değer bir yapıt
  • Hz.Ali'nin duası ile başlamak istiyorum incelememe;
    '' Allah’ım, duaların kabulünü engelleyen günahlarımı affet'' Oturulan yerden dünyanın kurtarılmaya çalışılmadığı, ateşin sadece düştüğü yeri yakmadığı, boyunlara asılı ölüm korkusunun artık koparıldığını görmeyi dileyen, acıları paylaşmayı öğrenmiş bir teşkilat emeklisi olarak kitap okumayı sevdiğim için sitede yer alıyorum. Yanlış anlatabilirim, yanlış davranabilirim, hatta yanlış da anlayabilirim ama asla yanlış hissetmiyorum. Rainer Maria Rilke 'nin dediği gibi ''İnsanların çoğu yaşanmamış bir hayattan ölüyor. '' Emin olun ki ; çocuklarımı silah zoruyla büyütmedim, evime gelen misafirlerimi gözaltına almadım, çiçek açmayan menekşelerime işkence uygulamadım. HİÇ BİR OKURUN DİLİ, DİNİ, IRKI, MEZHEBİ, İNANCI, MEDENİ HALİ, HATTA CİNSİYETİ beni ilgilendirmiyor. Bazen o kadar ağır ithamlar, eleştiriler ve mesajlar geliyor ki anlatamam. Kurtlar sofrasında ayakta kalabilmek, eve namusunla ekmek götürebilmek ve tüm bunları eğilip bükülmeden ve ezilmeden yapabilmek öyle yorucu ki; evlatlarının gülen yüzü, yüreğindeki şükür dudağındaki dua da olmasa nasıl dayanılır bilemiyorum Bir kaç sayfa okumanın , dizeleri paylaşabilmenin getirdiği dostluklar hatırına; ne sebebini aramak ne de bahanesini bulmak, İçime sinen bir hayata en güzel adımları attığım , ne öncesi ne de sonrası. Yaşamak istiyorum o anı sadece yaşamak.. Ve İşte bazen paylaşımlar, beni yalnız bırakmıyor, kime gittiysem o benimle oluyor roman bitinceye kadar. Ama dostluk, anlayış, hoşgörü bitsin istemiyorum. Birbirimizi görünceye kadar değil de ‘’ nerede kalmıştık’’ diyecek dostluklarda yer almak istiyorum.Kim ne yaparsa yapsın, söylerse söylesin, sen, sana yakışanı söyle, sana yakışanı yap düşüncesinden ödün vermeden sadece dinliyorum. Lütfen, yorgunluğumuz, insanları yormamak , üzüntümüz kırılmamaktan kırmamaktan olsun. Şikayet etmiyorum sadece anlayış ve insanlık bekliyorum.
    Kişisel gelişim kitaplarına ihtiyacınız var mı bilmiyorum tek diyebileceğim;
    Mesafelerimiz zamanlarımız, her şeye rağmenlerimiz, sevmelerimiz nefretlerimiz. Bize minneti ve şükretmeyi öğreten deneyimlerimiz. Yaşadıkça çok iyi anlıyor insan ; kiminle dost olmanın gerekliliğini. Var gibi olup aslında olmayanları çıkarmalı hayatlarımızdan , almayana vermemeli, duymayana söylemeye gayret etmemeli, zaman kıymetli.
    Güzel olsun ömrümüz, içimizi ferahlatanların elini tutalım, sevip sevilelim. Hatta çoğu şeyleri de boşverelim.
    Gerçekten hayat çok kısa.
    Keyifli okumalar.
  • William Engdahl'ın bu kitabının özgün adı 'Gods of Money: Wall Street and the Death of the American Century'. Yani 'Paranın Tanrıları: Wall Street ve Amerikan Yüzyılının Ölümü'. Yayınevi 'Wall Street ve Amerikan Yüzyılının Çöküşü' adıyla kitabı yayımlamış. Tercih onun ve fazla irdelemeden konuyu kapatalım.

    Kitap 18 bölümden oluşuyor. 'Amerikan Para Oligarşisinin Doğuşu' ile başlayıp 'Bir Milletin Soyuluşu' kısmıyla bitiyor.
    463 sayfalık kalın bir kitap. Eğer siyaset, ekonomi, para ile ilgili konulara meraklıysanız ve bu tarzda kitaplar okumak
    hoşunuza gidiyorsa William Engdahl'ın bu kitabını da severek okuyacağınıza inanıyorum.

    William Engdahl'in daha önce bir kitabını okumuşsanız onun muhalif tavrını da hatırlarsınız ve bu kitapta da aynı
    muhalif tavrını sergiliyor. Öyle çok teknik, dolaylı anlatımlar kullanmadan doğrudan konuşuyor. Kısaca bu kitap Amerikan genelinde dünyanın 'Paranın Tanrıları' tarafından nasıl soyulduğunu anlatıyor. Kitabın yazıldığı dönem itibarıyla Amerika'da meşhur 2008 emlak balonunun patlamasıyla bir anda dımdızlak ortada kalanların hikayesi ve bu sürece giden yolun hikayesi okunacak.

    Kitaba Prof.Dr. Oktay Sinanoğlu'nun güzel bir önsözüyle başlanıyor. Sinanoğlu'da zaten 'at üstünde kasabaya gelen haydutların bankaları soyması' benzetmesiyle günümüzde 'at olmazsa da' modern bir şekilde toplumların nasıl soyulduğuna işaret ediyor. ABD'li meşhur finans kuruluşlarından bahsediyor. Yani JP Morgan, Merrly Lynch, Goldman Saachs gibi.

    Kısaca William Engdahl, 'Paranın Tanrılarının' bilinen, görülen ve bilinmeyen hikayelerini bizlerin anlayabileceği bir dille
    anlatmaya çalışıyor. O, durumu bildiriyor. Görüp, duyup, okuyup, anlamak ya da anlamamak bizlere kalıyor.

    ABD'nin önde gelen 60 ailesinin zenginliği büyük boyutlardaydı. Ve aşırı büyüklükteki bu sermaye, hem hükümet hem de hükümetler üstü bir şekilde istedikleri çoğu şeyi onlara yapma imkanı sağlıyordu. Örneğin, savaş kışkırtıcılığı ve her iki tarafa da hem silah hem de borç para vererek, servetlerine servet katmaya kadar götürüyordu. Bu güç 2.Dünya Savaşı'ndan ve Amerika'nın süper güç olarak ortaya çıkmasıyla İngiliz hegomanyasının sonlanması ve Amerikan hegomanyasının üstün hale gelmesi sonucu iyice güçlenen bir yapının ortaya çıkmasına neden olur. Bir de bunun üzerine 'askeri güç'de eklendiğinde muazzam bir seviyeye 've artık cumhuriyetten, yeni Amerikan İmparatorluğuna' giden yolun açılmasına yol açar.

    Bu kitapta özelde Amerika'da 2008 yılında ortaya çıkan krizin arka planını ve buradan hareketle 'Wall Street'in doymak
    bilmez açlığını, dünya üzerinde daha fazla kontrol ve güç elde etmek çabalarını anlamak isteyenler için, paranın gücünün nasıl kullanıldığını anlatmaktadır (s86).'

    Bu kitap savaşların özelde 1.ve 2.Dünya savaşlarının arkasında bulunan sebepleri farklı açılardan irdeliyor. Klasik tarih veya siyaset düşüncesinin dışına çıkıp, bunun ekonomik çıkar çatışmasının bir unsuru olduğunu ve özellikle Birinci Dünya Savaşı öncesinde yaşanan çeşitli olayların dünyayı savaşa doğru sürüklediğini (zaten bölgesel savaşlar mevcut) örneklerle açıklamaya çalışıyor.
    Bunu yaparken de ortaya 'sermaye'yi ya da 'para'yı koyuyor. Daha fazla kazanma isteği doğrultusunda yeni işgallerin önünü açmak için savaşların da hatta tüm savaşların mecbur bırakıldığını (Haçlı seferleri ve hatta biraz düşündüğümüzde tüm savaşlarında ekonomik sebeplere dayandığını görmek mümkün değil mi?) anlatıyor. Bunu yapanlarında Londra ve New York merkezli büyük para babaları olduğunu dönemi içinde yayımlanan çeşitli yazılı ve sözlü kaynaklara dayanarak ifade ediyor.

    Belki bu kitap savaşın o kötü yüzünü içerden yani cepheden bildirmiyor olabilir ya da kan, gözyaşı, felaketlere tanıklık etmeyebilir. Ama, o duruma yol açan etkenleri anlatıyor, sorguluyor ve dillendirmeye çalışıyor.

    Kitap, cephenin içinden, günlüklerden, efsanelerden ya da savaşlardan bahsetmiyor. Çünkü savaş sondur. Bu kitap önceyi yani niçin oralara gidildiğini anlatıyor.

    Para babalarının daha fazla kazanma, dünyayı istedikleri gibi yönetme yani bir çeşit dünya üzerinde kendilerinden oluşacak bir 'Tanrı Krallığı' oluşturmasını anlatılıyor. Ailelerden bahsediyor. O ailelerin yine kendileri gibi zengin ailelerle girdikleri işbirliğinden bahsediyor. Karşılarına çıkanlar olursa ne yaptıklarından bahsediyor. Ama yanlarında olanlara ne kadar iyi davranıp, onları ihya ettiklerinden de bahsediyor. Kısaca, 'para babaları' kendi istedikleri şekilde bir dünya yönetimi istiyorlar. Bunu yaparken de siyaset, asker, din görevlisi, polis, avukat, hukuk görevlisi, gazeteci, sendikacı, işci, memur yani toplumun her kesiminden işbirlikçiler edinebildiklerini anlatıyor.

    FED'in tarihini de okuyoruz. Nasıl ve kimler tarafından hangi amaçlar doğrultusunda kurulduğunu da okuyoruz.

    Propagandanın kullanılması durumuna gelindiğinde ise bu işin uzmanı olan Edward Bernays devreye girer ve ABD'nin niçin savaşa girmek zorunda kaldığını 'Halkla İlişkiler' kavramı
    içinde anlatmaya başlar.

    Edward Bernays sayesinde propagandanın nasıl toplumları birer yönlendirilen sürüler haline getirdiğinin açık örneklerini de görüyoruz. Artık toplum gerçeklerin değilde, gerçek
    olarak gösterilenlerin peşinden gitmeye başlamıştı. Gerçeğin önemi yoktu, yeter ki ortada bir düşman olsun yeter.

    Kitapta günümüzde de etkili olan çeşitli aile, şirket ve yapıların gçemişine göz atıp, nereden nereye ve nasıl geldiklerini de anlatılıyor. Örneğin, Bush ailesi. Baba ve oğul Bush'un
    Amerikan başkanı olduğu düşünürsek, babasının veya dedesinin geçmişi hakkında bilgi sahibi olabiliyoruz. Bush ailesinin kurucusu sayılan Prescolt Bush, servetini savaş
    malzemesi üretiminden yapmıştı. Tokyo'ya atılan yangın bombalarını üreten firmanın sahibiydi.

    Doların rezerv para oluşunun hikayesi de anlatılıyor. Öyle ben 'rezerv para' oldum demekle rezerv para olunamayacağını ve bunun için neler yapılması gerektiğini; İngiltere'nin
    elinden ekonomik egemenliğin nasıl alındığı (Sterlin-Dolar kapışması), rezerv altın oluşumunun Amerikan hegomanyası için gün gelip olumlu ama gün geldiğinde nasıl da olumsuz
    sonuçlar doğurduğunu okuyoruz. Rezerv para, herkesin o parayı standart kabul edip, tüm ticaretin o para üzerinden yapılması ve ABD'nin sınırsız para basma yetkisinden
    dolayı savaşların finansmanın nasıl para sağladığını da okuyoruz.

    Yani rezerv para denilip geçilmesin; ne var canım alt tarafı ABD doları, 'onların doları varsa bizim de...' hamaset nutukları sadece hamasetten öteye geçmez ve hamaset de karın doyurmaz.

    Ekonomi, siyaset, uluslararası ilişkiler okuyanların ilgisini çekecek, okudukları bilgi doğrultusunda yeni araştırmalara kendilerini sevk edecek bir içeriğe sahip.

    Kitap size bir çeşit 20.yüzyıl Amerikan ekonomisin tarihini, kırılma noktalarını ve geleceğini anlatıyor. Ekonomik tarihin gelişim sürecini Amerikan gözünden, Amerikanın
    sisteminden bakmayı ve buna göre nasıl düzenleme yapıldığını görmek açısından bilgilendirici. Çözüm değil sadece olayların gelişim süreci anlatılıyor.

    Bazı ülkelerde çıkan bir takım ekonomik veya siyasi krizlerin nasıl ortaya çıktığını veya çıkarıldığını okudukça daha kolay bir şekilde bazı şeyleri anlamamızı da sağlıyor. Yani birilerin istediği ya da olması gibi davranılacak yoksa sonu felakete kadar gidecek hareket başlar. Okumaya devam ettikçe her şeyin bir 'kelebek etkisi' gibi ya da 'domino taşları' gibi birbirine bağlı oldukları da görüyoruz. Bir tarafta düzelme varsa başka bir yerde yıkım olabiliyordu.

    Bazı bölümler tüm kesimlerin hizmetine sunulup, çoğu yer özel bilgiye gerek duyulmadan kavranıp, anlaşılabilir. Ama bazı kısımlar için ekstra ya da biraz daha derin bilgiye ihtiyaç
    duyuluyor. O yüzden kitabın bazı bölümleri ekonomiyle ilgili teknik birikime ihtiyaç duyar.

    2007 yılında başlayıp 2008'de devam eden ABD merkezli finansal çöküşün nedenleri kitabın içinde farklı açılardan anlatıyor. Balon yapılar, hatalı teorilerden doğru bir şey
    çıkarma gibi onlarca ekonomi-siyasal sebep-sonuç ilişkileri hakkında bilgi sunuyor.

    Kısaca Paranın Tanrılarının hikayesi anlatılıyor. Piyasaya egemen olan, tüm dünyayı boyunduruk altına alan bir küresel çetenin izini sürüyor. Onların tarihini anlatıyor. Büyük pencereden bakarsak bazı şeyleri yerine tam oturtabiliriz ama dar açıdan bakıldığında istesek de bazı yerler tam yerine oturmaz. O zaman bazı şeyleri hep havada kalıyor.

    Aykırı, ters ve bazen de hoş olmayan şeyler söyleyip bizleri uyarmaya çalışıyor. Ama şu da kesin ki, uyarı sadece bireysel kalıyor. Böyle olunca da parayı elinde tutan güçler yani 'Paranın Tanrıları'nın istedikleri gerçekleşebiliyor.

    Ezcümle: Tavsiye edilir

    Notlar:

    + Esasında yazı uzun ama buraya ancak bu kadar kısaltabildim. Ne de olsa tarihe atılmış bir tarih düşüyoruz.
    - Bilim + Gönül Yayınları tarafından yayımlanan kitabın satışı yok. Sahaflardan bulabilirsiniz. Bence alınıp, okunmaya değer.
    + 28/7/2018 - 29/9/2018 tarihleri arasında notlar alınıp, okunmuş ve yazıya dökülüp düzenlemesi ise 12/11/2018 tarihinde gerçekleşmiştir.
  • İthaki Bilimkurgu Klasikleri serisinden okuduğum 28. kitap, Arkadi ve Boris Strugatski kardeşlerden ise okuduğum 4. kitap oldu. Daha önce Arkadi ve Boris Strugatski kardeşlerin okuduğum 3 kitabından da tam olarak mutlu ayrılamamıştım; fakat Uzayda Piknik isimli bu kitap, şu ana kadar okuduğum en iyi ve en derin kitaplarıydı.

    Strugatski kardeşleri genellikle eleştirdiğim konu şuydu: Muhteşem bir konuyu yavan bir anlatımla mahvetmeleri... Okuduğum diğer kitaplarında gerçekten de harika bilimkurgu konuları bulmalarına karşın, yavan denebilecek bir anlatımla konuyu mahvediyorlardı bana göre. Fakat Uzayda Piknik'te herhangi bir konu mahvetme görmediğim gibi gayet güzel bir işleyiş de gördüğümü itiraf etmeliyim.

    Günümüzde birçok bilim adamının da kabul ettiği üzere, insanoğlu evrende yaşayan tek canlı değil. Canlı denildiğinde illa insana benzeyen bir yaratık olarak düşünmemek gerekir. İnsana hiç benzemeyen ama yaşadığı doğa şartlarına uyum sağlamış bir takım mikroorganizmalardan oluşan yaratıklar da canlı bir tür olarak nitelenebilir. İşte Strugatski kardeşler de insanoğlunun kainatta yalnız olmadığı önkabulüyle Uzayda Piknik isimli bu kitabı temellendirmişler. Sayfa 15: "Önemli olan, insanlığın bugün kesin olarak bildiği şey: kainatta yalnız olmadığı."

    Dünya dışı bir uygarlıktan gelen bir takım canlıların dünyanın 6 farklı köşesinde piknik yapar gibi bir an konaklayıp gittiklerini ve piknikten geriye kalan artıkların dünyada bırakıldığını düşünelim. Son derece yabancı bir teknolojinin ürünü olan bu atıkların dünyada ne gibi olaylara sahne olacağını az çok hepimiz tahmin edebiliriz. Uzaylı artıklarını tamamen insancıl amaçlar için kullanmak isteyenler, teknolojinin gelişmesi ve dünyanın ileriye gitmesi için kullanmak isteyenler, kar ve güç tutkusu ile zengin olmak isteyenler, silah teknolojisine alet ederek ağır tahripli silahlar üretmek isteyenler... Ve tüm bunların merkezinde yer alan "stalker"lar, yani uzaylı artıklarını yasadışı bir şekilde toplayıp satanlar, yani hırsızlar. İşte Strugatski kardeşlerin işlediği ana temalar bunlar.

    Kitabın içeriğiyle ilgili fazla ayrıntıya girmeden şu alıntıyı da paylaşmak istiyorum:

    Sayfa 131: "Piknik. Düşünün: orman, patika, çayır. Bir araba kır yolundan sapıp çayıra dönüyor, arabadan da delikanlılar, şişeler, yiyecek dolu sepetler, kızlar, radyolar, fotoğraf makineleri çıkıyor... Kır ateşi yakıyorlar, çadırlar kuruluyor, müzik çalıyor. Sabah olunca da çekip gidiyorlar. Bütün gece bu gelenleri korkuyla gözleyen hayvanlar, kuşlar ve böcekler saklandıkları kuytulardan çıkıyorlar. Ne görürler? Otların üzerinde araba yağı, benzin döküntüsü, sağa sola atılmış bozuk bujiler, yağ filtreleri. Çaput parçaları, yanmış lambalar atılmış, biri de ingiliz anahtarını düşürmüş. Lastiklerin dişlerinden yerlere, bilinmeyen bir bataklıktan geçerken kalan çamur bulaşmış... Ve, tahmin edileceği üzere, kır ateşinin izleri, elma artıkları, şekerleme kağıtları, konserve kavanozları, boş şişeler, birinin mendili, birinin çakısı, eski ve buruşuk gazeteler, bozuk paralar, başka bir çayırdan solmuş çiçekler.."

    Kitapta uzaylıların dünyaya olan ziyaretleri tıpkı bizim yaptığımız pikniklere benzetiliyor. Ve burada ilginizi çekmesi gereken bir benzetme daha var: Biz insanoğlunun yaptığı pikniklerden sonra etrafta kalan artıkları toplamak ve kendilerince bir işte kullanmak üzere piknik mahalline gelen hayvanlar ile "Uzayda Piknik"ten sonra piknik mahalline gelen insanlar birbirine benzetiliyor...

    Uzayda Piknik, verdiği mesajlar, özgün konusu ve şaşırtıcı benzetmeleriyle okunması gereken bir bilimkurgu kitabı. İlk defa bilimkurgu okuyacak olanlar için ise gayet kararında bir başlangıç kitabı...

    Son olarak, piknik yaparken etrafta bıraktığımız artıklara daha fazla dikkat etmeliyiz. Bizden sonra oraya bir başka canlının daha gelebileceğini unutmamalıyız.