Helen Sutherland ile Magnus MacKay, ilk gençlik yıllarında Highland Oyunlarında tanışmışlar ve birbirlerinden çok hoşlanmışlardı. Aralarında oluşan ve ikisinin de hissettiği özel bağ nedeniyle de, her yıl bu oyunlarda bir araya gelip birlikte daha çok vakit geçirmeye başlamışlardı. Bir süre ismini koyamasalar da, birbirlerine aşık olmuşlardı. Fakat, ufacık bir sıkıntıları vardı: MacKay’ler, komsuları Sutherland’ lerle düşmandılar. Hele de Helen’in ortanca abisi Kenneth Sutherland, MacKay’lerden, özellikle de Magnus’tan nefret ediyordu. Helen, hem bu nefret hem de babasının hastalığı nedeniyle, Magnus’un evlilik teklifini reddetmişti. Oysaki evet deseydi, Magnus O’nun için her şeye göğüs germeye hazırdı. Bu reddedişe Keneth’in tanık olması ise Magnus için daha ağır bir darbe olmuş ve bu olaydan sonra ayrılmışlardı. Ayrılık süreci ikisi için de çok yıpratıcı geçmişti. Birbirlerini hiç unutmamışlardı. Ve yıllar sonra Helen’le Gordon’un (Magnus’un muhafızlardaki ortağı) düğününde tekrar karşılaşmışlardı. Bu karşılaşma, ikisi için de oldukça zorlayıcı olmuştu. Helen, Magnus’a yaklaşmaya calışsa da, en yakın arkadaşı Gordon’a olan sadakati ve Helen’e olan kızgınlığı nedeniyle Magnus, bunu reddetmişti. Ve hem bu reddediş, hem de gerçekleşen nikahıyla birlikte Helen’in tüm kavuşma hayalleri suya düşmüştü.
Bu noktadan sonra, hani bizde bir atasözü vardır ya: “Gelin ata binmiş, ya nasip demiş.” İşte olaylar aynen bu atasözünün sağlamasını yaparak ilerledi. Hayal kırıklığı, pişmanlık, azim, vicdan azabı, ihanet ve ikinci şans temalarında zorlu yollardan geçti Helen ve Magnus. Ne zaman ayrı düşecek olsalar, kaderin ağları ve Robert Bruce, ikisini bir araya getirdi. Tüm bu sürecte kaçan kovalanır hesabı Helene, önündeki tüm engellere rağmen, Magnus’tan hiç vaz geçmedi.