Erhan Bener’in Böcek romanı, açıkça “faşizm” demese de bütün kurgusunu bu eksen üzerine kurar. Roman, faşizmi bir siyasi rejim olarak değil, bireyin gündelik yaşamına sızmış bir varoluş tarzı olarak resmeder. Bu nedenle Böcek, yalnızca psikolojik bir çözümleme değil, faşizmin bireysel mikrofiziğini sergileyen bir edebi laboratuvardır. Bu psikolojik derinlik, romanın yayımlandığı 1970'lerin Türkiye'sinin sosyo-politik gerçekliğiyle sıkı sıkıya bağlıdır ve bu gerçekliği silikleştirmek yerine, onun bireysel bilinçteki yansımalarını görünür kılar.
Recai Bey’in hayatını “ilk kurşun” metaforu üzerinden bir yazgılar zinciri gibi okuması, faşizmin kadercilikle kurduğu bağı görünür kılar. Birey, kendi yaşantısını özgür seçimlerle değil, önceden yazılmış bir zorunluluğun kaçınılmazlığıyla deneyimler. Bu yazgıcılık, faşizmin özünde yatan boyun eğme mantığını bireysel ölçekte yeniden üretir.
Romanın atmosferini belirleyen hijyen saplantısı, sürekli düşman arayan paranoya ve komplocu düşünme biçimi, faşizmin temel işleyiş kalıplarıdır. Mikroplar, görünmez tehditler ya da ihanet vehimleri aslında faşist iktidarın topluma dayattığı “iç düşman” fantezisinin bireysel izdüşümleridir. Recai Bey’in sürekli okuduğu gazetelerdeki gerçek haberler ve manşetler, onun kafasındaki bu kaotik dünyanın dışarıdaki politik kaosla nasıl beslendiğini gösterir. Böylece beden ve zihin, faşizmin biyopolitik disiplininin birer sahnesi haline gelir.
Recai Bey’in kadın düşmanlığı, homofobisi ve bastırılmış homoseksüel yönelimleri, faşizmin cinsellikle kurduğu çelişkili ilişkiyi yansıtır. Faşizm heteronormatif düzeni savunurken, aynı anda cinselliği patolojikleştirir ve bastırır. Bu bastırma, bireyin içinde sürekli gerilim ve huzursuzluk üretir. Bu gerilim, Recai Bey’in küfür dilini yoğun bir şekilde