Brandenburg #okudumbitti
Yazardan okuduğum ikinci kitaptı ve şunu net söyleyebilirim: Meade’in yaptığı şey tam anlamıyla tarihin karanlık gölgesini bugünün sokaklarına taşımak.
Hikâye iki ayrı ölümle açılıyor: Paraguay’da yaşlı bir Alman iş adamının intiharı… Berlin’de sokak ortasında vurulan bir siyasi aktivist… İlk başta “tamam, iki ayrı haber” diyorsunuz ama sayfalar ilerledikçe o iki noktanın görünmez bir hatla aynı şeye bağlandığını fark ediyorsunuz. Ve o bağ, insanın içini üşüten türden.
Sadece “katil kim?” değil, “bu neden saklandı, kimler bunu yaşatmaya çalışıyor?” sorusu kitabın asıl yakıtı. Joseph Volkmann’ın işi, klasik bir soruşturma gibi başlamıyor; daha çok bir ipucu avı gibi ilerliyor. Bir fotoğraf, bir isim, bir eski belge derken rota sürekli değişiyor: Paraguay’ın kuytuları, Meksika’nın ıssızlığı, limanlar, terk edilmiş yapılar… Mekân çeşitliliği o kadar fazla ki bazen “dur bir nefes alayım” diyorsunuz ama aynı zamanda bu geniş alan hissi kitaba çok yakışıyor; çünkü tehdit de büyük.
Evet, karakter sayısı kalabalık. İlk bölümlerde ben de “kim kimdi?” diye ufak bir duraksadım. Ama bir noktadan sonra taşlar yerine oturuyor ve o an kitap resmen vites yükseltiyor. Özellikle sonlara doğru, sayfaları çevirirken “bir bölüm daha” tuzağına düşmemek çok zor.
Meade’in gerilim kurma biçimi hoşuma gidiyor: Aksiyonla boğmuyor, ama sürekli bir huzursuzluk hissi yaratıyor. Üstelik “kötülük” meselesini sadece tarih dersi gibi anlatmıyor; günümüzde nasıl farklı kılıklara bürünebileceğini hissettiriyor. Bu da kitabı sıradan bir polisiye olmaktan çıkarıp tarih + komplo + ideoloji üçgeninde daha “sert” bir yere oturtuyor.
Özetle: “tarihi gölgeler, modern bir komplonun içinde yeniden canlanır mı?” sorusunu sevenler için çok tatmin edici bir okuma. Polisiye/gerilim