Thomas Mann’ın Buddenbrooklar romanı, yalnızca bir ailenin hikâyesi değil; 19. yüzyıl Almanya’sında yükselen ve aynı hızla çürüyen burjuva sınıfının soğukkanlı bir otopsisidir. Mann, Lübeckli kendi ailesinden ilham alarak yazdığı bu eserde, ticaretle zenginleşmiş bir ailenin üç kuşak boyunca nasıl itibar ve servet kaybına uğradığını, romantize etmeden, belgesele yakın bir anlatıyla verir. Buradaki ustalık, olay örgüsünden çok zamanın ruhunu hissettirmesinde saklıdır.
Romanın ana omurgası, Almanya’nın politik ve ekonomik dönüşümünün aile bireylerinin hayatlarına nasıl sirayet ettiğini gösterir. Mann, her karakteri bir bireyden ziyade bir dönemin temsilcisi hâline getirir: Ailenin yaşlı kuşakları 19. yüzyılın disiplin ve tüccar ahlakını taşırken, genç kuşaklar sanat ve bireyselliğe yönelerek bu düzeni yavaş yavaş çözer. Böylece roman, bir ailenin değil, bir sınıfın “cenaze defteri”dir.
Mann’ın dili, Almanca cümle yapısının ağırlığını yansıtır; sabır isteyen ama ödüllendiren bir anlatım sunar. Buddenbrooklar, Nobel Edebiyat Ödülü’nün Mann’a verilmesinde büyük rol oynamıştır; zira kitap, bireysel dramların ardında toplumsal çözülüşü titizlikle işler. Burjuvazinin yükselişiyle çöküşü arasındaki ince çizgiyi, ekonomik kayıplardan çok ahlaki ve ruhsal yorgunlukla açıklar.
Bu romanı okurken bir aile tarihinden çok bir medeniyet panoraması okursunuz. Lübeck sokaklarının ayrıntıları, ticarethanelerin kokusu, salonların estetiği ve ahlaki değerler zinciri, bir çağın psikolojisini bugüne taşır. Mann, Alman toplumunun geçirdiği dönüşümü dramatize etmeden, adeta bir tarihçinin soğukkanlı bakışıyla sunar.
Buddenbrooklar, sabırsız okuru zorlayabilir; çünkü burada entrika değil, çözülüşün sessizliği vardır. Ancak modern dünyada yükselen ve aynı hızla tükenen sınıfları anlamak