Maksim Gorki’nin çocukluk yıllarını ve içinde büyüdüğü toplumsal çevreyi anlattığı otobiyografik bir eserdir. Yoksulluk, aile içi çatışmalar ve sert yaşam koşulları içinde geçen bu dönem, Gorki’nin karakterini ve dünyaya bakışını şekillendirir. Kitap, bireysel bir yaşam öyküsü üzerinden dönemin toplum yapısını ve insan ilişkilerini yansıtır.
Çocukluğum, masumiyetin hikâyesi değil; masumiyetin erken kaybedilişinin kaydıdır. Gorki bu kitabı yazarken geçmişine dönmemiş, geçmişiyle yüzleşmiş. Ben, bir çocuğun dünyasına değil; bir çocuğun sırtına yüklenen yetişkinliğe tanıklık ettim.
Bu kitapta çocukluk; oyun, kahkaha, güven demek değil. Çocukluk burada; dayak, yoksulluk, korku ve suskunluk demek. Ama asıl acı olan, bunların olağanlaşmış olması. Gorki’nin anlattığı dünya, çocuğun incinmesine değil; incinmenin fark edilmemesine alışmış bir dünyadır.
Okurken insan şunu düşündüm: Bazı çocuklar ağlamayı değil, dayanmayı öğrenir. Ve bu bir meziyet gibi öğretilir onlara.
Gorki kendini anlatırken kendini temize çekmemiş. Ne ailesini bütünüyle suçlar ne de kaderi romantize etmiş. Olanı olduğu gibi bırakmış metnin ortasına. Bu yüzden anlatı güçlüdür; çünkü süslenmemiştir. Acı, yalın hâliyle durur orada. Okuyan kişi, ister istemez kendi çocukluğuyla karşılaşır: unutulan, bastırılan, “normal” sayılan anılarla.
Kitabın kalbi ise anneanne figürü. Sertliğin, hoyratlığın ve yoksulluğun ortasında bir insanın iyi kalabilmesi mümkün müdür? Gorki bu soruya cevap verir: Evet, mümkündür. Ve bazen tek bir iyi insan, bir çocuğun hayatta kalması için yeterli. Anneannenin şefkati, masalları ve merhameti, Gorki’nin insanlığa tutunduğu tek dal. Bu yüzden kitap bana şunu söyler gibiydi:
Sevgi her şeyi düzeltmez belki, ama insanı tamamen bozulmaktan korur.
Çocukluğum sadece bireysel bir anı