Bu kitap bana hediye edildi — ama sadece bir kitap değil, bir ruh hâli, bir fark ediş, bir çarpılmaydı. Hediye eden kişi için Necib Mahfuz öyle kıymetliydi ki, oğluna bile onun adını verdi. Bu hikâyeye ben de onunla tanışarak dâhil oldum. Oğluna ad olan bu isim, bir gün geldi ve benim iç dünyama da sessizce yerleşti.
Kitabı tam da bir arayış dönemimde okudum. Hayatın karmaşası içinde yönümü kaybettiğimi hissettiğim bir anda… Sanki kitap beni seçti. Ve karşılaşmamızın tesadüf olmadığını çok iyi biliyorum.
Necib Mahfuz, insan ruhunun en derin çatlaklarına, en karanlık koridorlarına bile ışıkla dokunuyor. Kitaptaki şu cümleyle bunu en çok hissettim:
“Kalbinin düşte değil, gerçeklik içinde çarptığını, dünyaya geri döndüğünü hissetti.”
Bu satırda, arayışın sona erdiği değil, gerçeğin yakalandığı noktadaydım.
Kitabı okudukça fark ettim ki; neyi istediğimiz kadar neyi istemediğimizi de bilmek gerek. Arzularla savrulmak yerine, neyin ruhumuza dokunup dokunmadığını fark etmek gerek. Mahfuz’un cümleleri, insanın neyle beslendiğini, neyle kirlendiğini yüzüne yüzüne söylercesine yazılmıştı:
“Ruhun kürtajla alınmış bir çocuk gibi kokan bir kavanoz içinde mühürlenmiş…”
Kimi zaman kirliliğimizin farkında bile olmadan yaşamaya çalışıyoruz.
Şiir, yaşam, arzu, boşluk, kadın, erkek, kaybolmuşluk, anlam… Bu kitap, her şeyi aynı ölçüde sarsıyor.
“Şiir olmadan, bizi hava gibi kuşatan aşkla ne ederdik?”
İşte bu yüzden, bu kitap bir anlatı değil sadece. Bir iç ses, bir yankı, bir arayışın kelimelere dönüşmüş hâli.
Bazı kitaplar sadece okunmaz. İçine girilir, yaşanır. Bu kitap da onlardan biri. İçine düşüyorsun, sonra seni içine çektiği o kuyuda yüzleşiyorsun. Bazen ne kadar derine indiğini fark etmiyorsun. Ama kitap bittiğinde, sen de eskisi gibi olmuyorsun.
Bu kitapla birlikte bazı