Adı:
Din Üzerine
Baskı tarihi:
2011
Sayfa sayısı:
184
Format:
Karton kapak
ISBN:
9789754688313
Çeviri:
Ahmet Aydoğan
Dil:
Türkçe
Ülke:
Türkiye
Yayınevi:
Say Yayınları
Felsefe ve Din: Bu ikisinin bir diğeri karşısındaki konumu nedir? Her ikisi de hakikat arayışı içinde insana yardımcı olma iddiasında olduğuna göre nasıl oluyor da biri diğerini ortadan kaldırmaya çalışıyor ya da beriki öbürünü susturmaya kalkışıyor? Kalabalıkları felsefi olarak aydınlatmak mümkün müdür? Mecaz ihtiyacı böyle bir aydınlatma imkânsızlığından mı kaynaklanmaktadır? O halde aradaki fark, birinin saf hakikat, diğerinin o hakikatin mecaza büründürülmüş ifadesi olmasından mı ibarettir? Eğer böyle ise avamın dilinde mecazın hakikate inkılâp etmesi ne anlama gelir? Bu durumda dinin her türlü hukuk ve düzenin vazgeçilmez temeli olma iddiası ne ölçüde savunulabilir?.. Schopenhauer Kitaplığının bu yedinci kitabı Din Üzerinede daha önceki kitaplardan sözünü sakınmazlığıyla tanıdığınız filozofun, içinde bulunduğumuz şartlar açısından da ilgisiz olduğu söylenemeyecek bu soruları yine aynı doğrudanlık ve sakınmazlıkla cevapladığını görecek ve yoğun bir düşünce metni olmakla birlikte bunu da yine bir solukta okuyacaksınız.
184 syf.
Kitap, Say yayınlarının, yazarın yazıları arasından birkaçını bir araya getirmesiyle oluşturulmuş. Aynı yayınevi tarafından yayınlanan aynı yazara ait eserlerin hemen tamamı da bu şekilde derleniyor. Bazılarının baş kısmına, yazarın yazısı uzunluğunda değerlendirme ya da tanıtım yazısı da iliştiriliyor. Bir emek harcanıp birkaç yazı çevrilip yayınlanıyor, emeğe saygı duyulmalı ama keyfi bir şekilde kesilip yapıştırmalarla oluşturulan bu kitapçıklar, yazarın felsefesini anlamada soruna da yol açabilir. En azından bütünlüklü olmadıkları ve ilgili konularda çok yetersiz içerik taşıdıkları kolaylıkla tespit edilebilir. Bu kitapta da yazarın birkaç yazısı çevrilip yayınlanmış. Belki, diğer eserlere nazaran bu eserin, ilgili konuda yazar hakkında kanaat oluşturmaya yarayacak daha zengin içerik taşıdığı da söylenebilir.

Schopenhauer orijinal ve ilginç bir ateisttir. Orijinaldir, çünkü kendisine has bir ateizmi vardır. İlginçtir, çünkü ateizmini bazı dinsel geleneklerle destekler. Yahudilik ve İslam onun saldırı oklarının hedefi olan ilk dinlerdir, daha aşağı doğru tüm dinler de bu oklardan nasibini alır (genellenen ifadeler içerisinde). Yaşadığı dönem ve kıta dikkate alındığında Yahudi düşmanlığını anlamlandırmak zor değil, Yahudiler iki bin yıla yakın bir süre Avrupa'nın istenmeyen lanetli yaratıkları olarak görülmüştür hep. Kaldı ki, Schopenhauer Eski Ahit'teki şiddet dilinden ve hayvanlara işkence tablolarından da hususen rahatsızlık duymaktadır. Fakat mesele İslam olunca, koca Schopenhauer'i bir anda sıradan, sığ ve bağnaz bir oryantalist olarak görüyoruz. Eserlerinde, İslam'a dair herhangi bir şey okuduğuna dair de, kayda değer bir bilgiye sahip olduğuna dair de tek satıra rastlayamazsınız. Ama, tavır oryantalist olunca, Schopenhauer için İslam'ı bilmeye de gerek yok sanırım. Nerede aklına gelse orada karalayıp küfredip geçmiş. Bir başka eserinde, konuya hakimmiş gibi şöyle der mesela: "Bütün dinler kötüdür, en kötüsü İslam'dır."

Schopenhauer'de görebileceğimiz tek sığlık İslam karşısında takındığı bağnazca tavır değildir. Onun akıl ve bilim değerlendirmeleri de şaşırtıcı ve tehlikeli sınırlarda dolaşıp durmaktadır. Ait olarak görüldüğü romantik geleneğin en çok ihtiyat gösterdiği şeylerin başında gelen 'bilim', Schopenhauer'de -dinlere duyduğu nefretin körleştirici etkisiyle- olumlanabilmektedir.

Bir ilginç şey de akıl karşısındaki tutumudur. Hint mistisizmine yaslanan, hakikati orada bulduğunu düşünen, insan özü ve ruhsallığıyla ilgili rasyonel olmayan bir çok değerlendirmenin sahibi olan Schopenhauer, mesele din oldu mu, aklı kutsamaktan ve yüceltmekten de geri durmuyor. Elhasıl, farklı birçok konuda keskin dili, net çıkarımları ve iğneleyici dili ile -çirkin görünümünün aksine- sempatik bir düşünür havası estiren Schopenhauer'in mesele din olduğunda yobaz bir tavır takınması, bilmediğini de biliyormuş gibi kalem oynatması ve sıradan bir oryantalist kadar körleşmesi ilginç olduğu kadar "keşke"lere de yol açan bir durum. Farklı farklı, çelişkili, uçuk kaçık, tatlı sert, alim cahil Schopenhauer'leri topladığınızda Nietzsche'nin Schopenhauer'una ulaşıyorsunuz. Onun baktığı yerden bakmalı: bazı yerlerde alkışlamalı ama hak ettiği yerlerde de haddini bildirmeli.

İyi okumalar.
184 syf.
·3 günde·Beğendi·9/10
Kitapta, tek tanrılı dinler, aslında birbirinin içinden doğduğu gözlemine dayanılarak eleştirel bir bakışla anlatılıyor. Hıristiyanlık ve yahudiliğin tek bir inanışın değişik görünümleri olduğuna dair yorum ve tespitleri olan yazarın, özellikle ortadoğu kökenli tek tanrılı dinlerin hayvanlara olan zalimce tutumunu eleştirmesi hayvan özgürlüğünü savunan biri olarak benim için önemliydi. Yazar ayrıca, hayvan deneylerinin bilimsel bilgiye katkı sağlamasına da şüpheyle yaklaşması ve bu konuda güçlü argümanlar ileri sürmesi, günümüzde hâlâ süren hayvan deneylerinin gereksizliğini anlamak açısından önemli savlar içeriyor. Bu nedenle, modern hayvan özgürlüğü hareketinin ilk önemli düşünsel çabalarının nasıl ortaya çıktığını anlaşılması açısından da bu kitap okunabilir. Kitabın dili sade, çeviri kolay anlaşılıyor. Kitabın önsözü bence önemli. Ama aceleci bir okur doğrudan Schopenhauer'in metnine başlayabilir. Bu konuda, bir okur olarak, çevirmen Ahmet Aydoğan'a teşekkür ederim.
184 syf.
·Beğendi·5/10
Kitabın dini tek yanlı ele aldığı, dini sadece pratik amaçlar için bir araç olarak gördüğü ve bu amaçların kendi zamanı açısından hala geçerli olup olmadığını, dinin bu amaçlara faydasının ne kadar olduğunu tartışıyor. Antik Yunan geleneğine bağlı kalarak dialog olarak yazılan kitap felsefi ağır dil yerine geniş bir kitleye hitap eder nitelikte. İlk bölümdeki çevirmenin girişini okumaya lüzum yok.
184 syf.
·Beğendi·Puan vermedi
Bugün dünyamızın geldiği noktaya bakınca, gelecekten umutla söz etmenin ne kadar da manasız olacağını düşünüyorum. Tamam kabul, dinler olmasaydı da insanlar yine birbirlerini öldürürlerdi. Ama elinizi vicdanınıza koyun ve lütfen tarihe bir bakın. İçerisinde dinlerin yer almadığı kaç tane savaş bulabileceksiniz! Suç dinlerde mi? Elbette değil, dinlerin ne suçu olabilir ki? Suç tamamen bizde. Dinlerin taraftarları olan, dinlerin sahibinin sözlerine uymayan bizlerde. Hani güzel bir şarkı sözü var ya, “aşkımı inkar edersen Allah’tan bulasın!” diye. Tanrı’nın böyle bir söz deme gibi bir ihtimali var mı? Doğal olarak olamaz, çünkü Tanrı bizzat kendisi. Müslümanlar, Hıristiyanlara ve sair diğer din mensuplarına karşı acımasızlıkta sınır tanımıyor. Hatta Müslümanlar, Müslümanlara daha da acımasız davranıyorlar. Hıristiyanlar; Müslümanlara, Hindulara, Amerika yerlilerine ve sair din mensuplarına karşı müthiş bir sömürgecilik yarışındalar ve verecekleri acı pek de umurlarında değil. Yahudiler, kendilerini Tanrı’nın seçilmiş çocukları ilan etmişler, tüm dünyaya karşı nefretlerini kusuyorlar. Ve bu diğer tüm dinler için de geçerli. Göksel ya da göksel olmayan... Hepsi ama hepsinin mensupları en nihayetinde kendilerinden olmayanlara karşı her suçu işleme hakkını kendilerinde görebiliyorlar. Bu işte ne Tanrı’nın bir suçu var ne de dinlerin. Aksine hemen hemen hepsi barışı, kardeşliği, iyiliği ve adaleti emrediyor. Evet, belki Tevrat’ta öldür diyor birkaç yerde, ve belki Kur’an’da da... Ama hepsi meşru müdafaa kapsamında öldür diyor. Kendinizi ne kadar hümanist olarak tanımlasanız da biri sizi öldürmeyi amaçlamışsa, buna elbette aynı şekilde karşılık vermeyi istersiniz. Ama biz dinleri anlayamadık. Biz din siyaset, din hukuk, din toplum ekseninde hareket ettik. Dini, o kadar çok kirli işe bulaştırdık ki dini değersizleştirdik. Din bize para kazandırdı, kirlettik. Din bize güç kazandırdı, kirlettik. Din bize iktidar getirdi, kirlettik. Din bize kutsallık atfetti, kirlettik. Eeee doğal olarak da bunun bir sonucu olmalıydı, oldu da. Sadece ülkemizde değil tüm dünyada müthiş bir deizm patlaması meydana geldi. İnsanlar artık dinin adını duymak istemez oldu. Dine olan inanç sarsıldı, din itibarsız hale geldi. İnsanlar, yine de Tanrı’dan vazgeçmedi, vazgeçemedi. Hala bir yaratıcının olduğu ve bir gün o vaat ettiği adaleti getireceği inancıyla sabırla bekliyorlar. Dinler her ne kadar soyutsal idealar olarak ortada duruyor olsalar da getirdikleri yasalarla birer sosyal fenomen haline geldiler. Tarihe bakınız. Tarihte dinsiz bir topluma rastlanmamıştır. En ilkelinden en gelişmişine kadar dinler hep var olmuştur. En çarpıcı biçimde gözümüzün önünde duran net örnek olarak Göbeklitepe’yi baz alabiliriz. Kıymetli bir mirasın üzerinde yaşıyoruz, çünkü 19.yüzyıl hatta 18.yüzyılla birlikte dünyada başlayan dünya kültür ve tarihi araştırmalarında en büyük kanıtlar bizim topraklarımızda ortaya çıktı. 12 bin yıllık bir tarihi geçmişe sahip olan Göbeklitepe, ortaya çıkışıyla birlikte bir anda her şeyi değiştirdi. İnsan topluluklarının tarımla birlikte topluluklar oluşturduğunu ve yerleşik düzene geçtiği düşünürsek, o tarihlerde henüz avcı toplumların olduğu gerçeğiyle karşı karşıya kalıyoruz. Yani avcılık ve göçebelikle yaşanılan bir dönem ve Avrupa’nın çoğu buzullar altında. Ama yine de insanlar inançlarının gereğini yapabilecekleri bir yapı inşa etmişler. Daha iyi kavranması açısından o dönem henüz Mısır piramitleri ya da Stonehengeyok. Bugün hiçbir insan kendi inandığı din dışında diğer dinleri kabul etmiyor. Kendi inancı dışındaki inanç biçimlerini batıl olarak adlandırıyor. Ya da onların bozulduğunu, tahrip edildiğini iddia ediyor. Bizim dinimiz yani İslam dini açısından bakılıdığındayse evet, İslam da ilk ortaya çıktığı zaman diğer dinlerle karşı
karşıya kalmıştır. Ancak İslam, hiçbir zaman Hıristiyanlık ya da Museviliği reddetmemiş, aksine onların devamı ve en sonuncusu olduğu iddiasında olmuştur. “Sizin dininiz size, benim dinim bana” anlayışı, İslam’ın diğer dinler karşısında herhangi bir endişe duymamasına neden olmuştur. İslamiyet, diğer dinlerin iyi yanlarını ortaya koymuş, ancak bundan olumsuz anlamda da etkilenme gibi bir endişe taşımamıştır. Hıristiyanlıkta ise kilise, kendi otoritesinin sarsılması endişesiyle diğer dinler karşısındaki konumunu çok keskin bir biçimde belirtmiştir. Bugün gelinin dünyada ise Kilise, bunun çok yanlış bir strateji olduğunun farkındadır. Bu yüzden kendi içerisindeki suçlarla mücadele etmeye başlamıştır. Örneğin geçmişte reddettiği bilimden özür dilemiş, çocuk istismarcısı kardinalleriyle hesaplaşıp yargı önünde cezalandırılmalarına izin vermiş ve hatta Papa, evrim teorisinin gerçek olabileceğini dahi söylemiştir. Nasıl ki İslamiyet, diğer dinler içerisindeki güzellikleri ve doğruluğu göstermenin kendisi açısından zarardan çok fayda getireceğini görmüşse, Kilise de bugün bunu yapmaktadır. Hatta dinler arası diyalog adı altında diğer dinler içerisine girerek, kendisinin ne kadar şeffaf olduğu gerçeğiyle! hareket ederek taraftar toplamaya çalışıyordur. Hem de kendisi karşısındaki en büyük rakiplerinden. Yani bir şeyi ne kadar ötekileştirir ve görmezden gelirseniz o şey, bir gün sizin kadar güçlü bir şekilde karşınıza dikilir. Ancak onu ne kadar çok kabul eder ve onun iyi yanlarını gösterirseniz, insanlar o güzelliklerin aslında sizde olduğuna inanarak size katılacaklardır. Yine de bugün dinler karşısında çok daha güçlü bir düşman var; deizm. Dinlerin müritlerinin sunmuş olduğu günahkar, yalancı, adaletsiz anlayış çoğaldıkça, o dinler taraftarlarını bir bir kaybetmeye başladılar. İnsanlar, dinlerden bıkıp usandılar ve dinin, sosyal yaşamı kısıtladığı düşüncesi özellikle gençler arasında egemen olmaya başladı. Bu noktada Tanrı, asla terkedilmiyor. Tanrı’ya olan bağ ne olursa olsun koparılmıyor. Ancak bilinmelidir ki deizmin sonraki aşaması ateizm, yani tanrıtanımazlıktır. Evrende her şey düzenden düzensizliğe doğru gidiyor. Zamanın oku, geçmiş ve gelecek arasında bir asimetri oluşturuyor. İnsanlar, inandıkları dinlerinin geçmişine yani ilk çıktığı zamanlara özlem duyuyorlar. Mensubu oldukları dinlerin en saf ve kirletilmemiş halinin o dönemlerde yaşandığına inanıyor ve şimdiki din zaten o zamanki din değil, o halde neden inanç gereği duyayım ki düşüncesine kapılıyorlar. Dinde öze dönülebilir mi bilmiyorum. Kırılan bir aynayı eski haline getirmek mümkün değildir. Zaman her daim ileriye doğru gitmektedir. Bu noktada bize ya yeni bir din gerekiyor ya da var olan dinin, öze döndürülmesinin bir yolunu bulmak gerekiyor. Ama bunun için de dinin siyasetten, hukuktan, devlet içinde kadrolaşılmasından arındırılması gerekiyor. İslama göre bundan sonrası için yeni bir din yok. Son ve hak din İslam’dır. Yani Tanrı’dan yeni bir din bekleyemezsiniz. Ama insanlık fenomeninde birleşebilirsiniz. Bunun için de yine dinlerin özüne döndürülmesi gerekiyor ki bu da, aynanın eski haline getirilmesi demek oluyor. Aynayı eski haline getirmek mümkün değildir ama süreci eski haline getirebiliriz. Yani gelecek bizim etrafımızda dönüyor. İyi olanı yapmalıyız. İnsanlık ve Dünya için...
184 syf.
·9/10
Din Üzerine, Schopenhauer'ın din adına yaptığı çıkarsamaların yer aldığı bir kitap,adından da anlaşılacağı üzere.

Schopenhauer bu kitapta tektanrılı dinleri kendi arasında, Budizmle, tektanrıcılığı panteizmle karşılaştırıyor. Ve Müslümanlıkla Hıristiyanlığın yarattığı kültürel enkazın birbirine ne kadar benzediğini pek çok örnekle gözler önüne seriyor.

Schopenhauer, katı materyalizmi de, yobazlığı da sevmez. Ama teolojiye dair çok sert eleştirileri bulunmaktadır.
184 syf.
·6 günde·Beğendi·10/10
Dünyanın en ilginç belki de en orjinal filozofu olan Arthur Schopenhauer'in dinleri eleştirdiği pek bilinmeyen kitabıdır. Kitapta her filozofun yaptığı gibi Klise ve Hristiyanlık aşırı ve haklı şekilde eleştirilmiştir.

Schopenhauer bilindiği kadarıyla Ateisttir. O da tıpkı Nietzsche gibi dünyanın çok kötü olduğunu, mutluluğun burada bulunmayacağını savunur. Tanrıyı da Şeytan olarak niteler. Çünkü bu kadar kötü bir dünyayı ancak Şeytan yaratabilirdi.

Schopenhauer bireyi esas alan felsefesini bu kitaba da yansıtmış. Arthur'a göre dinler toplum içindir. Çünkü dinler toplumun kontrol mekanizmasıdır. Akıllı bireylerin ise küçüklükten beri gelen dini dogmaların prangalarını kırmasını ister. Dinlerin karanlığa ve imana ihtiyaç duyduğunu söyler. Akıllı insanın dinlerle işi yoktur.

Kısacası bu kitap en orjinal belki de en sert filozofun dinlere de haklı olarak nefret kustuğu kitabıdır.

"( Tanrım) Bunca mutsuzluğu ve bu üzüntüyü ortaya çıkarmak uğruna, hiçliğin sessizliğini ve kıpırdamazlığını bozmaya nasıl kalkıştın?"

EĞER ARTHUR'IN FELSEFESİNİ BİLMİYORSANIZ, KİTABI OKUYUP SAÇMA SAPAN İNCELEMELER YAPMAYIN LÜTFEN :)
184 syf.
·2 günde·5/10
Schopenhauer'ın karamsarlığını ve hayattan kendini soyutlamasını bu eserinde buram buram hissediyoruz. Oldukça muğlak ifadelere yer verilen eserde, planlı bir yol izlenmediğinin farkına varıyorsunuz. Bu nedenle ara ara ben neredeydim şimdi neredeyim gibi hislere kapılmamak elde değil. Çevirisinin kalitesizliğinden zaten bahsetmek istemiyorum. Kitap tanıtım yazısında şunlara yer verilmiş:

Felsefe ve Din: Bu ikisinin bir diğeri karşısındaki konumu nedir? Her ikisi de hakikat arayışı içinde insana yardımcı olma iddiasında olduğuna göre nasıl oluyor da biri diğerini ortadan kaldırmaya çalışıyor ya da beriki öbürünü susturmaya kalkışıyor?

Kalabalıkları felsefi olarak aydınlatmak mümkün müdür? Mecaz ihtiyacı böyle bir aydınlatma imkânsızlığından mı kaynaklanmaktadır? O halde aradaki fark, birinin saf hakikat, diğerinin o hakikatin mecaza büründürülmüş ifadesi olmasından mı ibarettir? Eğer böyle ise avamın dilinde mecazın hakikate “inkılâp etmesi” ne anlama gelir? Bu durumda dinin her türlü hukuk ve düzenin vazgeçilmez temeli olma iddiası ne ölçüde savunulabilir?..
Papalarla aram genelde iyi olmuştur. 16-17 tanesiyle samimi arkadaştım. Bu sonuncuyu da pek severim. Papalık testi öncesi son gece gelmişti, testislerim yeterince sarkmıyor, ya sınavı geçemezsem diye yakınmıştı. Bolca su içmesini salık verip birkaç latince deyişle uğurlamıştım. Ertesi gün girdi, testisleri 25 kuruşluk poşetteki kavun gibi sallandı. Çocuklar gibi şendi. Kardinallik teklif etti, kabul etmedim. Kurumlar ve otoriteyle işim olmaz. İyi ateist cennete gidebilir demişti o papa. Dediğim gibi kendisini severim ama yanlış konuşmuş.
Doğrusu, bırakın ateistleri en iyi dindarlar bile cennete gidemeyecek çünkü cennet diye bir yer yok. Zamanında biz uydurduk. uydurulduğu gün o masadaydım. kavramsal bir zemin, ahlaki bir postulat, retorik bir izah yöntemi olarak uydurduk ama uydurduğumuz şey aldı yürüdü.
Cennet/cehennem/din yoktur. Bireyin kendine bakma şekli olarak vardır. günahkarsanız her yer cehennemdir. Sesler görüntüler yok olduğunda, ufacık bir an bile olsun kendi başınıza kaldığınızda cehenneminizdesinizdir eğer günahkarsanız.
Cennet de böyledir. Bulunduğunuz yerden ve zamandan bağımsızdır. Kıyafetlerinizden bağımsızdır. yediklerinizden de bağımsızdır. Nice insanlar gördüm çok güzel yer içer giyinirlerdi, hepsi sürekli cehennemdeydi. Ve yine nicelerini gördüm üstsüz başsız aç bilaçtı ama cennetindeydi.
184 syf.
·7 günde·Beğendi·9/10
Arthur Schopenhauer'un bu kitabında din ile felsefe arasındaki ilişki, çeşitli dinlerin varoluş meselesine yaklaşımları ustaca incelenmiş. Mutlaka okunması, hatta altı çizilerek okunması gereken bir eser. Bunun yanı sıra kitabın sonunda genel olarak Schopenhauer felsefesini özetleyen güzel bir makale de bonusu.
184 syf.
·10 günde·8/10
Tartışma şeklinde eli almış fikirleri.Biri Demopheles,dinin gerekliliğini,insanların metafizik ihtiyaçları yüzünden şart olduğunu ortaya koymaya çalışıyor.Diğeri,Philalates dinin özellikle tek tanrılı dinlerin zararlarını ispatlamaya çalışıyor.Müthiş bir üslup,korkusuz...Çağının çok ötesinde bir filozof, hayvan deneylerini sorgulatıyor. Hristiyanlık,Yahudilik hatta Budizm hakkinda da bilgiler bulunabilir.
Başkalarının kalın kafalılığından dolayı yalanlara ve sahtekarlıklara neden saygı duymam gerektiğini anlamıyorum. Her yerde haki­kate saygı duyarım ve bu sebepten ötürü ona karşı olan hiçbir şeye saygı duyamam.
Bir avuç ge­rici ile hiçbir şey yapılamaz; bugün bunlar bize hırsızlık yapmak için ışıkları söndürenlere benzer görünüyor.
Avrupa dediğimiz şey bir Hıristiyan devletler konfederas­yonudur; Hıristiyanlık üyelerinin her birinin temeli ve hepsinin ortak bağıdır. Bundan dolayıdır ki Türkiye, her ne kadar aynı coğrafi alan içinde yer alsa da, gerçekte Avrupa'nın bir parçası olarak kabul edilmez.
Bir dinin inananlarının bütün diğer dinlerin men­suplarına karşı kendilerinde her suçu işleme hakkını görmesi ve dolayısıyla onlara karşı en büyük canilik ve gaddarlıkla davranması gerçekten dinlerin en kötü yanı­dır; mesela Müslümanlar Hıristiyanlar ve Hindulara kar­şı, Hıristiyanlar Hindular, Müslümanlar, Amerika yerlile­ri, Siyahlar, Yahudiler, sapkınlar ve diğerlerine karşı.
''İnsan başkalarının kendisi hakkında ne düşündüğüyle ilgilendiğinin yarısı kadar kendisinin ne olduğu ile ilgilenmez.''
Fark­lı dinler insanların yalın haliyle kendi başına anlayama­yacakları hakikati kavrayıp anladıkları değişik sistem­lerden ibarettir; onlar için hakikati bu form yahut sis­temlerden koparmak mümkün değildir.

Kitabın basım bilgileri

Adı:
Din Üzerine
Baskı tarihi:
2011
Sayfa sayısı:
184
Format:
Karton kapak
ISBN:
9789754688313
Çeviri:
Ahmet Aydoğan
Dil:
Türkçe
Ülke:
Türkiye
Yayınevi:
Say Yayınları
Felsefe ve Din: Bu ikisinin bir diğeri karşısındaki konumu nedir? Her ikisi de hakikat arayışı içinde insana yardımcı olma iddiasında olduğuna göre nasıl oluyor da biri diğerini ortadan kaldırmaya çalışıyor ya da beriki öbürünü susturmaya kalkışıyor? Kalabalıkları felsefi olarak aydınlatmak mümkün müdür? Mecaz ihtiyacı böyle bir aydınlatma imkânsızlığından mı kaynaklanmaktadır? O halde aradaki fark, birinin saf hakikat, diğerinin o hakikatin mecaza büründürülmüş ifadesi olmasından mı ibarettir? Eğer böyle ise avamın dilinde mecazın hakikate inkılâp etmesi ne anlama gelir? Bu durumda dinin her türlü hukuk ve düzenin vazgeçilmez temeli olma iddiası ne ölçüde savunulabilir?.. Schopenhauer Kitaplığının bu yedinci kitabı Din Üzerinede daha önceki kitaplardan sözünü sakınmazlığıyla tanıdığınız filozofun, içinde bulunduğumuz şartlar açısından da ilgisiz olduğu söylenemeyecek bu soruları yine aynı doğrudanlık ve sakınmazlıkla cevapladığını görecek ve yoğun bir düşünce metni olmakla birlikte bunu da yine bir solukta okuyacaksınız.

Kitabı okuyanlar 241 okur

  • F.A
  • Osman k
  • Yusuf ÜNLÜ
  • Ahmet Küçük
  • Ridvan
  • H & E
  • Doğan Yalçın
  • Orhun Selenga
  • Yusuf Cem
  • ersel çökdü

Yaş gruplarına göre okuyanlar

0-13 Yaş
%6.7
14-17 Yaş
%0
18-24 Yaş
%20
25-34 Yaş
%50
35-44 Yaş
%16.7
45-54 Yaş
%6.7
55-64 Yaş
%0
65+ Yaş
%0

Cinsiyetlerine göre okuyanlar

Kadın
%34.3
Erkek
%65.7

Kitap istatistikleri

Okur puanlamaları

10
%26.2 (16)
9
%26.2 (16)
8
%21.3 (13)
7
%13.1 (8)
6
%4.9 (3)
5
%3.3 (2)
4
%0
3
%1.6 (1)
2
%1.6 (1)
1
%1.6 (1)