"Dostoyevski, çevresindeki insanları hayatı boyunca mutlu eden, ama kendisi hayatı boyunca sıkıntı içinde yaşayan kişilerdendir"
" Çok mutsuz olmamıza rağmen, birbirimizi sevmekten vazgeçemiyorduk. Hatta mutsuz oldukça, birbirimize daha da çok bağlanıyorduk. Çok garip görünüyor olabilir, ama işte böyle..."
Dostoyevski'nin mektuplarından ve kitaplarından alıntılarla beslenerek yazılmış bir eser. Özellikle romanlarındaki olay örgülerini ve kişilerin psikolojik hallerini daha iyi tahlil edebilmek açısından okunulması gerektiği kanaatindeyim. Mektuplarını okurken insanın duygulanmaması elde değil. Sibirya'ya sürgün edilirken kızakla, kendisine on kilo zincir vurulmuşken o yollarda perişan oluşları, cezaevindeki Tanrı misali başgardiyanın işkenceleri, kitap okumak isteyip İncil'den Başka kitap okutulmaması, 4 yıl kimseden mektup alamaması, kardeşim Mikhail ölmeden son bir kez sana sarılmak istiyorum deyişi, insanı kökten sarsan duygular...
“ Çok tuhaftı! Ağlayamadım; ama ruhum paramparça olmuştu...”
Kişisel okurluk tarihimdeki en büyük vasatlığım Dostoyevski okumaya Karamazov Kardeşler’den başlamaktı. Bin sayfalık Anna Karenina’yı bambaşka boyutlarla gezerek bitirdikten sonra kendimi “olmuş”
Ömrünün son demlerine kadar parasızlıkla yaşamını sürdürmüş bir adamdır Dostoyevski.Gençlik arkadaşı Riesenkampf şöyle diyordu: “Dostoyevski öyle bir adamdır ki onun yanında ömür süren herkes çok rahat eder ama kendisi ömür boyunca züğürt kalacaktır.” Son romanı Karamazov Kardeşlerinden sonra para derdinden kurtulmuştur. Dostoyevski 'yi okuyan herkes ondan bir şey edinir kendince. “Dostoyevski, psikolojide bana bir şeyler öğretmiş olan tek insandır” diyordu Nietzsche.
Dostoyevski düşündüklerini açıkça anlatmaz hiçbir zaman. Konuşanların, bu fikirleri kendilerine malettiği kişilerin aracılığı ile yapar bunu daima: Bu fikirlerin yorumcularıdır onlar.Dostoyevski ne sunuyor bize ? Kendilerine karşı mantıklı davranmağa hiç önem vermeksizin, kendi öz mizaçlarının yetenekli olduğu bütün çelişmelere, bütün inkârlara kendilerini rahatça bırakan kişiler sunuyor. Görünüşe göre Dostoyevski’yi en çok ilgi lendiren şey budur işte: Mantıksızlık. Bunu gizlemek şöyle dursun, belirtiyor boyuna, aydınlatıyor.
Dostoyevski'yi iyi tanımak ve onun kitaplarını daha iyi çözmek isteyen siz sevgili okurlara bu kitabı okumanızı tavsiye ederim...
Kitabı genel anlamıyla beğendim, Dostoyevski'yi bilhassa mektupları ve eserlerinden hareketle yorumlamaya, onun ruh yapısını, ruhunun temel taşlarını ortaya dökmeye çalışmış.
Ne var ki bir kitabın kitap olması için sağdan soldan Dostoyevski ile alakalı yazılmış makaleler, konferanlarda yapılan konuşmalar veya bunlardan yapılan kesitlerle oluşturulan derme çatma, yamalanmış kitaplardan oldum olası haz etmem. Bir puan buna kırdım. İkinci puan kırışım kitapta belirli bir düzen, adam akıllı başlık ve anakonulara bölüş görmedim. Gerçi yazar onun Hıristiyanlık anlayışı, Kiliseye karşı tutumu, komünist veya sosyalist oluşu veya olmayışı gibi konular üzerinde durmuş ama belirli ve düzenli başlıklar altında yapılmamış. Üçüncü puan kırışım, mevzubahis konulara örnek getirmek üzere Dosto'nun değişik eserlerinden uzun uzun alıntılar yapmış olması, hatta kitabın sonunda ne alaka dedirten cinsten uzun alıntı eklemeleri olması. Dosto hakkinda okuma yapanlar kesinlikle okuyabilir ve hatta istifade edecektir muhakkak bir sekilde. Ne var ki benim gibi, tüm eserlerini okumadan yapmayın. Kitaptaki romanlardan yapılmış olan birçok uzun alıntı biraz spoiler oluyor ve iceriklere ve şahıslarla hakim olmama sizde arzu edilen etkiyi yapmiyor.
Dosto'nun romanlarının okumadan bu eseri acele edip okudugumdan dolayı da kendimden bir puan kırıyorum... :)
Iyi okumalar...
Modernizm hareketleri Rönesans’la başlamış ve Ortaçağ’ın din merkezli düşüncesine ve bu düşüncenin etkilerine isyan etme, karşı koyma şeklinde kendini göstermiştir.
Modernizm, var olan kültürün artık bir kenara atılması gerektiğini ve yeni bir kültüre ihtiyaç olduğu düşüncesini benimser.
Modernizmin temelinde, modern bilimin etkilerinin geleneksel otoriteyi zayıflatan yenilikleri vardır.
Andre Gide bu eserinde ne Dostoyevski’nin biyografisini yazıyor ne de onun bir eserini ortaya koyuyor. Genel olarak baktığımızda, yaptığı bir Deha’nın düşünce yapısını kendi anlayışına göre çözümlemek. Dostoyevski’nin eserlerinin altındaki felsefeyi ve onun neyi neden yaptığını anlamak istiyorsanız, Andre Gide kendi anladığı kadarıyla bu eserinde bize de anlatmaya çalışıyor. Ayrıca bu eserinde Gide Dostoyevski’yi diğer büyük yazarlarla kıyaslayarak analiz ediyor. Böylelikle satır aralarında Balzac’ın ve Nietzsche’nin de düşünce yapılarından bahsediliyor. Zaman zaman karşılaştırmalı analiz tekniğini kullanan yazar, büyük yazarların birbirlerine benzeyen ve birbirlerinden ayrılan yöntem ve düşüncelerini biz okuyucuya sunuyor. Ben Andre Gide’nin her sözüne katılmasam da çoğu görüşünde mutabık kaldım. Sizde Dostoyevski’nin inandığı değerleri ve bu değerlerini kısmi de olsa eserleri aracılığıyla, nasıl yansıttığını öğrenmek istiyorsanız, bu kitabı okumalısınız.
Dosto'yu bu kitapta daha iyi tanıdım diyebilirim.
"Dosto nedir?" sorusuna verilen en güzel yanıtlardan biri bu eserdir zannımca.
Bir insanı tanımanın en iyi yollarından biri onu en iyi tanıyanlardan onu tanımlamasını istemektir. ve A.Gide bunu çok iyi yapmış. eserdeki konferanslar, sunumlar ve Dosto'nun anıları ve mektupları ile zenginleştirilmiş bir Dosto sergisi insanı Dosto'nun eserlerinin içine çekiyor.
(Küçük bir not: Dosto'nun eserlerini okumayan (çoğunluğunu) bu eseri okumamasını tavsiye ederim. çünkü içinde çok fazla spoiler var.
onun dışında eser çok kaliteli le alınmış ama ben sarı kapaklı "DE" yayınlarından okumuştum bu yayın nasıl onu bilemem. (Çeviri önemli sonuçta)
Dostoyevski'yi tanımak isteyenler, yahut başka açılardan görmek isteyen kişiler için iyi bir kitap. Gayet akıcı ve okuması zevkli. Seviyorum seni dosto. Tanıdıkça daha çok.
Dostoyevski'nin mektuplarından ve kitaplarından alıntılarla beslenerek yazılmış bir eser. Özellikle romanlarındaki olay örgülerini ve kişilerin psikolojik hallerini daha iyi tahlil edebilmek açısından okunulması gerektiği kanaatindeyim. Mektuplarını okurken insanın duygulanmaması elde değil. Sibirya'ya sürgün edilirken kızakla, kendisine on kilo zincir vurulmuşken o yollarda perişan oluşları, cezaevindeki Tanrı misali başgardiyanın işkenceleri, kitap okumak isteyip İncil'den Başka kitap okutulmaması, 4 yıl kimseden mektup alamaması, kardeşim Mikhail ölmeden son bir kez sana sarılmak istiyorum deyişi, insanı kökten sarsan duygular. Fakat Suç ve Ceza'yı okurken, Raskolnikov'un Petroviç'e dönüp "Peki o zaman bu cinayeti kim işledi?'' demesinden sonra, Petroviç'in "Tabi ki sen, Rodion Romanovic!" diye cevap vermesi üzerine tüyleriniz diken diken olmadıysa şayet, bu mektuplardan da pek bir şey beklemeyin.
André Paul Guillaume Gide (22 Kasım 1869 Paris - 19 Şubat 1951 Paris) Fransız yazar. 1947 yılı Nobel Edebiyat Ödülü sahibi.
Gide, 22 Kasım 1869 tarihinde Paris, Fransa`da dünyaya geldi. Babası Protestan ve köylü kökenli, annesi Katolikti. 8 yaşında Paris'te Alsace Okulu'na gönderildi. Sık sık hastalandığı için öğrenimi kesintiye uğradı. Gide henüz 11 yaşındayken (1880) Paris Üniversitesi`nde hukuk profesörü olan babasını kaybetti. Ailedeki kadınların etkisi ve annesinin katı otoritesi altında büyüdü.
1889'da okuldan mezun oldu. Yaşamını yazarak geçirmeye karar verdi.Yazı hayatına 1891’de 21 yaşındayken yayımladığı André Walter'in Günlükleri(Les Cahiers d'André Walter) ve Narsis Üstüne İnceleme ile başladı. Ama ikisi de başarısız bulundu.
1893'te Kuzey Afrika gezisine çıktı. Arap dünyasının tümüyle farklı değerleriyle tanıştı. Fransa'ya döndüğünde oradaki katı Victorya dönemi yaşantısının olumsuzluklarından rahatsız oldu. 1894'te tekrar Kuzey Afrika'ya gitti. Burada Oscar Wilde ve Lord Alfred Douglas'la tanıştı. Onların yüreklendirmesiyle baskı altında tuttuğu eşcinselliğini kabul etti. Annesi hastalanınca Fransa'ya döndü.
1895'te kuzeniyle evlendi. 1896`da Normandiya`da bir komüne belediye başkanı oldu.
1908`de bazı seçkin yazarlarla birlikte Nouvelle Revue Française adında bir edebiyat dergisi kurdu. 1916`da 16 yaşındaki Marc Allégret ile sevgili oldu. Marc Allegret ile eşcinsel ilişkisi ailesinde huzursuzluk yarattı. Eşi Gide'nin kendisine yazdığı mektupları yok etti.
I. Dünya Savaşı yıllarında Kızılhaç ile gönüllü insani kuruluşlarda çalıştı. 1923'te ilk feministlerden ünlü Elizabeth van Byyselberghe ile olan yasak ilişkisinden tek çocuğu kızı Catherine doğdu. 1924 yılında Corydon adlı homoseksüelliği savunan bir kitap yayımladı, fakat eser ilk etapta kınandı.
1925'te Fransız Ekvator Afrikası'na gitti. Burada gördüklerinden de etkilendi. Dönüşünde sömürgeciliği eleştiren yazılar yazdı. 1925 yılında yayımladığı Kalpazanlar Gide`nin en önemli eserlerinden biri olarak görülür. 1926`da otobiyografik eser olan "Si le grain ne meurt"u yayımladı.
Komünizme ilgi duydu. 1936'da büyük umutlarla gittiği Sovyetler Birliği'nden hayal kırıklığı ile döndü. 1938'de eşini kaybetti.
II. Dünya Savaşı'nın başlamasından sonra 1942'de tekrar Kuzey Afrika'ya gitti. Savaşın sonuna kadar burada yaşadı. 1947'de Oxford Üniversitesi'nden "Edebiyat Doktoru" unvanı aldı. Aynı yıl Kasım ayında da Nobel Edebiyat Ödülü'nün sahibi oldu. 19 Şubat 1951'de yaşamını yitirdi.
Yaşamı boyunca toplumsal ve bireysel ahlakın en önemli ölçütünün, bireyin içtenliği ve kendisini tanıması olduğunu savundu. Edebi, siyasal ve toplumsal sorunlara karşı hoşgörülü bir tutum benimsedi. Genel ahlak anlayışının karşısında bireysel özgürlüklerin savunucusu oldu. Ama aynı zamanda 19'uncu Yüzyıl Fransız edebiyatının en önemli hümanist ve ahlakçı yazarı olarak tanındı. Düşüncelerindeki bütünlük ve soyluluk, üslubundaki arılık ve uyumla Fransız edebiyatının saygın isimleri arasında yer aldı.
Katolik kilisesi André Gide'in eserlerini 1952 yılında Yasak kitaplar listesi'ne koymuştur.