Okurken sanki bir kitabın değil, bir insanın zihninin içindeydim. Marcus Aurelius bana seslenmiyor, beni ikna etmeye çalışmıyor; hatta fark ettiğim kadarıyla beni hiç umursamıyor bile. O sadece kendine konuşuyor. Ben de istemeden bu konuşmaya kulak misafiri oluyorum.
Bazı sayfalarda durup uzun süre düşündüm. Çünkü yazılanlar çok “akıllıca” olduğu için değil, fazlasıyla tanıdık olduğu için çarptı beni. Öfkelenmemeye çalışması, insanlardan yorulması, sabırlı olmayı kendine tekrar tekrar hatırlatması… Bunlar bir imparatorun değil, günümüzden herhangi birinin iç sesi gibiydi.
Kitap beni rahatlatmadı. Tam tersine, çoğu yerde içimi hafifçe sıkıştırdı. Çünkü Marcus Aurelius kendine karşı çok dürüst. Kendini kandırmıyor, bahane üretmiyor. “Dünya böyle, insanlar böyle, sen de busun” diyerek işi yumuşatmıyor. Bu sert kabulleniş insanı ister istemez kendi hayatına bakmaya zorluyor.
Okurken fark ettim ki bu metinler güzellik vaat etmiyor. Umut aşılamıyor. Teselli sunmuyor. Sadece ayakta durmayı öneriyor. Hayatın yükünü hafifletmek yerine, o yükle nasıl yürüneceğini gösteriyor. Bu yüzden de her ruh hâlinde okunacak bir kitap değil. Bazen fazla mesafeli, fazla soğuk, hatta insanı yalnız bırakan bir tonu var.
Ama belki de bu yüzden etkili. Çünkü Marcus Aurelius’un gücü, her şeyi kontrol edebilmesinde değil; kontrol edemediklerini kabul edebilmesinde yatıyor. Kitabı bitirdiğimde aklımda kalan şey bir filozofun bilgeliği değil, kendisiyle mücadele eden bir insanın sessiz direnci oldu.
Kendime Düşünceler bende şunu bıraktı:
Hayat daha iyi olmayabilir ama ben, ona karşı biraz daha sağlam durabilirim.