·
Okunma
·
Beğeni
·
16.390
Gösterim
Adı:
Ezilenler
Baskı tarihi:
2010
Sayfa sayısı:
390
Format:
Karton kapak
ISBN:
9789758691265
Kitabın türü:
Çeviri:
Hasan Şen
Dil:
Türkçe
Ülke:
Türkiye
Yayınevi:
Kum Saati Yayınları
Bir tarafta geçimini makalelerle, gazete yazılarıyla sağlayan, aşkın bir anlamda özveri olduğuna inanan bir genç; diğer tarafta yeni bir dünya kurmayı amaçlarken elindekileri de kaybeden, imkansızın peşinde koşan, daha da kötüsü, babasını üzen bir kız. Yoksulluk içinde bir ömür süren, annesini kaybeden, yürekleri yakacak bir şekilde hayata gözlerini yuman küçük bir yavru...
Dostoyevski. Çok fazla Dostoyevski. Neden bu kadar Dostoyevski'ye maruz kaldım ki? Bağımlı oldum. Ne onla ne de onsuz yapabiliyorum. Ah güzel Dostoyevski! Bir kitabını daha bitirdim. Ne yaptım ben? Birinin etkisini tüm beden ve ruhumla hissederken, diğerine başlamayacağıma dair kendi kendime söz veriyorum. Ancak bu söze ne kadar süre dayanabiliyorum? Taş çatlasın üç gün. Kayıt ettiğim sözlerinden, düşüncelerinden veya kitaplarından en fazla üç gün ayrı kalabiliyorum. Sonra ev cezası bitmiş bir çocuğun sokağa ve arkadaşlarına kavuşma heyecanı gibi bir duygu durumuyla sana koşuyorum. Stendhal Sendromunu duydunuz mu? Tam olarak onu yaşıyor gibiyim. Sanat ile uğraşan üç isim bana bu tesiri oluşturdu. İlk sırada şüphesiz Dostoyevski var. Diğerleri ise Leonardo Da Vinci ve Ludwig Van Beethoven. Her biri farklı bir alanda ve farklı yollarla benzer tesiri yaptılar. Bu Stendhal Sendromunun ne olduğunu biliyor musunuz? Kısaca anlatayım. İnsanlık tarihinin en parlak ve anlamlı döneminin eserleri ile doğuş yerinde gerçekleşenlerden dolayı oluşan bir olay. Dönem, Rönesans. Doğum yeri ise Floransa. Şehir baştan başa dünyaya gelmiş en büyük dehaya sahip sanatçıların eserleriyle donatılmış. Michelangelo, Donatello, Machiavelli, Leonardo Da Vinci ve daha nicelerinin eserleriyle anlayışta ve güzellikte zirve olmuştur. Ki bana göre hâlâ zirvededir. Stendhal bir gün buraya yolculuğa çıkar. Gördüğü güzelliklerin oluşturduğu anlayış ve bir anda yüklenme karşısında kendinden geçer. Çünkü bunca şeye ne kafası ne de ruhu dayanabilir. Şimdi, bu durum hakkında size Stendhal'ın sözünü söyleyeceğim.

“Floransa’da olmaktan, o muhteşem insanların mezarında dolaşmaktan dolayı kendimden geçmiştim. Bu yüce güzelliğin düşüncesi beni avuçları içine almıştı. Bir an ilahi hislere gömüldüm. O an her şey ruhuma sahicilikle hitap etmeye başladı. Ah, keşke unutabilsem. Kalbim hızla atmaya başlamıştı. Hayat gözlerimin önünden çekilmişti. Yürürken yere yuvarlanıp gitmekten korktum.” 

Ecinniler kitabında Dostoyevski de bu konuya benzer bir sözü vardı. Şimdi de onu yazacağım.

"Art arda beş altı saniye kadar süren öyle anlar vardır ki, birden sonsuz bir uyumun varlığını duyumsarsınız; tümüyle ulaşılmış, elde edilmiş bir şey olarak. Dünyevi bir şey değil bu; böyle derken semavi bir şey olduğunu da söylemek istemiyorum; demek istediğim, dünyevi haliyle insanın buna dayanamayacağı... Dayanabilmesi için fiziksel olarak değişmesi ya da ölmesi gerek. Tartışılabilir hiçbir yanı olmayan apaçık bir duygu bu. Bir anda bütün doğayı duyumsuyorsunuz sanki: evet, bu gerçek. Tanrı’nın dünyayı yaratırken, her günün sonunda dediği gibi: “Evet, bu iyi, bu gerçek.” Bu... bir duygulanma değil, yalnızca bir sevinç belki. Hiçbir şeyi bağışlamıyorsunuz, çünkü bağışlanacak hiçbir şey yok. Aşk da değil bu, aşkın çok üstünde bir şey! En korkuncu da böylesine açık seçik ve... böylesine sevinç dolu olması. Beş saniyeden fazla sürse ruh buna dayanamaz, yok olur giderdi. Bu beş saniye içinde, uğruna tüm hayatımı vermeye değer bir hayat yaşıyorum ben. Bu duyguya on saniye dayanabilmek için fiziksel olarak değişmek gerekir."

Benim durumum da tam olarak bu. Dostoyevski okurken her yerden algıma çok yüce gerçekler girerken, bir yandan da buna nasıl dayanacağımı anlayamıyordum. Fazla geliyordu. Kitabı bırakıyordum. Ama onu düşünmekten kendimi alamıyordum. Kitabı ve tesirini bir an aklımdan çıkartabilsem, sadece bir an her şey olduğu gibi devam edecekti. Hayatı benimseyip acınası hayatıma geri dönecektim. Ama olmuyordu. Olmuyordu... Bu olumsuzluğun iki büyük nedeni vardı.

1-) Kurgu: Dostoyevski'nin okuduğum her kitabında kurgu tarafından vuruldum. Daha önce bunu yazmıştım. Ama farklı bir açıdan bir daha değerlendireceğim. Elinize herhangi bir roman alın. Konusunun ne olduğunu başlarında ya da ortalarında çözersiniz ve sonraki sayfalar için teoriler üretmeye başlarsınız. Bir iki tanesini tutmasa bile üçüncüsünde veya başka bir denemenizde tutturursunuz. Çünkü her şey az çok nereye varacağını kestirebilirsiniz. Dostoyevski'de ise tam tersi bir yazım şekli var. Kaç bölüm okumuş olursak olalım ve ne kadar geçirmiş görmüş olursak olalım, bir dahaki sayfada ne olacağına dair ürettiğimiz her teori yalan oluyor. En azından benimkiler yalan oluyor. Bu hissiyatımı nasıl anlatabilirim? Nasıl? Bir kazıcıyı düşünelim. Toprağın dıştan görünüşlerine ve dokunma ile duyumsamasına göre altında nasıl bir maden ve toprak şekli olduğunu anlıyor olsun. Kendi kabiliyetine göre belli bir yere kadar kazabiliyor tabii. Sonra Dostoyevski ile bir araya geliyor. Ayazın ve karın dövdüğü bir toprağa gidiyorlar. Kazıcımız "Burada kazdıkça kardan başka bir şeye ulaşamayız." diyip kenara çekiliyor. Dostoyevski ise "Çayır Süseni -Siberian iris- tohumları vardır." vuruyor kazmayı ve tohuma ulaşıyor. Sonra sık bir ormana gidiyorlar. Kazıcımız, "Burada kazınca ulaşabileceğim bir kaç meyve ve çiçek tohumundan başka bir şey olmaz." diyip işe girişiyor. Dediği gibi de oluyor. Dostoyevski'nin kazmaya başlayacağını görünce "Kendini boş yere yorma babalık. Sen de aynı sonuca ulaşacaksın." diyor ve içten gülmeye başlıyor. Dostoyevski bir şey demeden kazmaya başlıyor. Bu sefer biraz incelikle kazıyor. Uzunca bir süre kazıyor. Sonra bir anda kazıcımıza dönüp "Bak! Bir Woolly Mammoth iskeleti. Vay canına! Ne kadar da büyük!" dedi. Kazıcımız içinden "Şanslıydı sadece. Hepsi bu." diyip hayranlıkla ve imrenerek baktı. Sonra sıcak bir denizin kumsalına gidiyorlar. Kazıcımız yine devreye giriyor. Ukala bir şekilde "Burada kumdan ve kaplumbağa yumurtasından başka ne olabilir ki? Boşversene ya! Güneşin tadını çıkartalım." diyerek, uzanmaya başlıyor. Dostoyevski ise kazması ile vurmaya başlıyor. Kazıcımızın umrumda değil. Dostoyevski devam ediyor. Sonra bir anda sevinçle kazıcıya sesleniyor. "Görüyor musun? Uzun yıllar önce toprağın altında kalmış bir cam şişe ve içinde de eski bir parşömen var. Aaa! Burada bir de istiridye. Bunun burada ne işi var?" der ve kazıcımızın ilgisini çeker. İkisi de heyecanlanır. Önce istiridye açılır. İçinden dünyanın en küçük ve en parlak incisi çıkar. Kazıcımız şaşkındır. Ne olduğunu anlamaya çalışır. Dostoyevski'ye bakar ve kendini kaybetmemeye çalışır. Sonra heyecanla söze girerek, "Şişeyi de açıp parşömende ne varsa okuyalım." der. Dostoyevski, ona saniyelik bir bakış atar ve şişeyi açar. İçinden parşömeni çıkartır. Yüzüne hafiften bir gülümseme gelir. Kazıcımız "Ne yazıyor? Ne yazıyor? Söylesene!" diye heyecanla bağırır. Dostoyevski, parşömeni ona uzatır. Kazıcımız heyecanla bakar ve su yazıları görür:
"YERALTINDA NE VARSA DOSTOYEVSKİ'DEN SORULUR."
Yazıyı okur okumaz şaşkınlık ve anlayış içerisinde dumura uğrayan kazıcımız bayılır. İşte, ben de böyle bir şaşkınlık ve yüce bir gerçeklik içine düşmüş durumdayım.

2-) Acı: Dostoyevski'nin karakterleri oluşturma şekli muazzam gerçekten. Ying-Yang felsefesini ve oksimoron olayını çok iyi yapıyor. Karakterlerin her biri diğerinden dağlar kadar farklı. Ama dikkat edilerek bakılırsa eğer; herhangi bir karakterin bütün yüce özelliklerinin karşısına, tam zıt şekilde yüce özelliklere sahip bir karakter koyuyor. Bunu renklerden giderek anlatabilirim. Siyah renkli bir karakter koyduğunda, karşısına beyazı da koyuyor. Hatta bazen gri de orada oluyor. Kırmızı bir karakter varken de karşısına moru koyuyor. Kısacası her bir karakteri hem karakterin içinden, hem de dışarıdaki karakterlerle değerlendirme imkânına sahip olabiliyoruz. Ezilenler kitabında bunu çok iyi kullanmış. Zıtlıkları bir araya getirerek olağanüstü bir eser ortaya çıkartmış. Karakterleri, kendi anlayışıma göre ifade etmeye çalışarak anlatmaya çalışayım.

Nikolay Sergeyiç: Fakir, sevgi dolu, yardımsever, ilgili, saf ve gururlu bir baba.
Prens Valkovski: Zengin, bencil, kurnaz, manipülasyoncu, hedonist ve çıkarı olmadıkça umursamaz bir baba.

Nataşa: Fakir, iyi ve duygusal hareket eden, fedakâr, cefakâr, anlayış ile gelen saldırgan koruyucu, yetişkin ama çocuksu ruhlu ve inatçı.
Katta: Zengin, iyi ve mantıksal hareket eden, çoğunluğun yararına fedakâr, heyecanlı, kutsal gördükleri için koruyucu ve cefakâr, çocuk ama ince bir anlayışına sahip ve uyumlu.

Vanya(Dostoyevski): Fakir, ince bir zekâ ile anlayış, olgun bir ruh, sevgi ve iyilik için fedakâr, gerçekçi ve erdemli.
Alyoşa: Zengin, çocuksu ve anlayış yoksunluğu, saf bir ruh, iradesiz, hayalperest ve iyi niyetlilikle birleşen şeffaf bir aptal.

Arada bir kaç karakter daha var. Aralarından bir tanesi gerçekten eşsiz. Nelli adlı çocuk. Her neyse, böyle karakterlerin bir araya geldiği olaylar silsilesini tasavvur etmeye çalışın. Ufacık bir olayın barındırdığı anlamlar ve gerçeklikleri düşünün derim. Haftalarca tasavvur etseniz bile, kitabın sadece bir bölümündeki hayal gücünün yakınından bile geçemezsiniz. Acı kısmını da açıklamak istemedim. Okursanız eğer, kendiniz anlarsınız. Acım, acınız olmasın. Dostoyevski'nin acısı, acımız olsun.

"Bana, acı duymak ihtiyacıyla yarasını isteyerek deşiyormuş gibi geldi... İnsan yüreği büyük kayıplar karşısında çoğu zaman bu ihtiyacı duyar!"

"Garip davranışlarıyla, bizlere cephe alarak gösterdiği güvensizlikle sanki yaralarını deşmek istiyordu. Deyim yerindeyse, acısını körüklemenin verdiği üzüntüden zevk alıyordu... Bu zevk bana da yabancı değildi. Kaderin baskısı altında ezilen daha niceleri uğradıkları haksızlığın üstüne üstüne gitmekten acı bir zevk duyarlar."

Uzun lafın kısası, bir kitabı daha böylece bitmiş oldu. Anlatabileceğim daha çok şey var. Bundan fazla ise söylemek istediğim sadece bir şey var. Dostoyevski, adamdır!
Ezilenler kitabını okuduğum sıralarda Kur'an-ı Kerim'de karşıma çıkan bir ayet bana bu kitap hakkında şunu diyordu : Biz ise, istiyorduk ki yeryüzünde ezilmekte olanlara lütufta bulunalım, onları önderler yapalım ve onları varisler kılalım. Kasas Suresi 5. ayet

Yeryüzünde üst kesim tarafından ezilmekte olanlar ezilmelerine karşın mutsuzlar mıydı ki peki? Yani zaten onların birbirine karşı duyduğu sevgi ezim ezim ezilmelerine rağmen onlar için bir lütuftu ki aslında. Hem onların önderlik arzusu da sevgilerinde birbirlerine karşı hissettiği önderlik arzusu değil miydi?

Ezilme ile sevginin niteliği ters orantılıdır. Üst kesimde para ve rütbe arzusuyla yanıp kavrulan insanlar seni ne kadar ezmeye çalışırsa senin içindeki sevginin de o kadar artma ihtimali var. Hani Kleist'ın Michael Kohlhaas adlı romanında geçen şu #15657621 alıntı gibi adaletsizlikten emin olunan ortamlarda başka bir çare olmadığı için insanın kendi kalbindeki dürüstlükten emin olduğu bir an oluyor.

"...ve hâlâ şarabımızı vermek için üzüm gibi eziliyorsak
kabahat senin" diyen Nazım Hikmet'e karşı da bir serzeniştir aslında bu kitap. Çünkü romandaki karakterlerin her biri kabahatlerinin oldukça farkındalığında ve bu kabahatleri sevgi arayışı, merhamet ve acıma duyguları olduğu için bundan gocunmamaktalar. Tam tersine birbirlerini en çok nasıl sevebileceklerse o yöne doğru bir arayış içindeler. Hani bizim de tam olarak yapamadığımız o arayışı.

Slav kadınları kötüdür abi... Kötüdür. Defalarca gözlerinin içlerine kadar bakabilmiş biri olarak masmavi bir deniz rengiyle karşılaşırsınız çoğu zaman. Bu masmavi denizin içinde muhtemelen ne batık gemiler, ne renkli balıklar, ne geçim sıkıntısıyla geçip giden hayatlar var dersiniz. Ama çoğu zaman öyle olmaz... Dostoyevski'nin kitaplarında da kadınlar genel olarak kötüdür. O masmavi gözlerinin içinde gördüğünüzü sandığınız şeyler aslında sadece bir perde gibi sizi kandırır. Çünkü soğuktur Slav topraklarının atmosferi. Her gün bir ambulans sesi duyulur ölen bir evsiz insanı yerinden almak için. Rönesans'ın değdiği sokaklarda fakirliğin ve ezilmişliğin Rönesansını yazarlar bu insanlar da. İçlerinde gerçekten sevgiye dair bir şeyler olduğunu görürsünüz. Çünkü ellerinde başka bir şeyleri kalmamıştır. Kadınların gözleri, altın orana yakın olan yüzleri ve fizikleriyle yanılttığı erkeklerin sevgilerinin bitmez tükenmez savaşını anlatır Dostoyevski de kitaplarında.

Ezilmek iyidir ama seversen.
  • Kürk Mantolu Madonna
    8.9/10 (15.319 Oy)19.076 beğeni43.425 okunma3.018 alıntı183.124 gösterim
  • Dönüşüm
    8.2/10 (8.559 Oy)8.840 beğeni28.741 okunma833 alıntı139.791 gösterim
  • Küçük Prens
    9.0/10 (10.727 Oy)13.427 beğeni34.569 okunma3.414 alıntı146.230 gösterim
  • Fareler ve İnsanlar
    8.6/10 (5.667 Oy)5.774 beğeni19.686 okunma840 alıntı101.329 gösterim
  • Simyacı
    8.5/10 (7.902 Oy)8.858 beğeni26.358 okunma2.662 alıntı114.899 gösterim
  • Şeker Portakalı
    9.0/10 (7.579 Oy)9.088 beğeni25.380 okunma1.545 alıntı126.783 gösterim
  • Sefiller
    9.1/10 (4.318 Oy)5.100 beğeni16.990 okunma3.534 alıntı109.395 gösterim
  • Satranç
    8.7/10 (9.295 Oy)9.260 beğeni25.656 okunma1.831 alıntı118.889 gösterim
  • Hayvan Çiftliği
    8.9/10 (7.464 Oy)8.040 beğeni22.808 okunma829 alıntı89.897 gösterim
  • 1984
    8.9/10 (6.025 Oy)6.369 beğeni16.834 okunma2.913 alıntı86.171 gösterim
BİR GÜN DEĞİL SANA HER GÜN YALVARDIM, DUYMADIN SESİMİ, EZİLİYORUM!!!!

Evet dostlarım bu kitapta oldukça ezildim. Kitap beni çok hırpaladı. Aslında tam da Dostoyevski kitaplarından beklenecek bir etki bu. Sizi alır tokatlar, içinizi burkar, yerden yere vurur, ağlatır …

Okurken çok kapıldım kitaba, okuduğum kitaplarında bu kadar kendimi karakterlerin içlerinde bulduğum bir kitabı olmamıştı. Bütün karakterler çok etkileyiciydi, fikrimce. Vanya’nın dostluğu ve yardıma koşuşu, Nataşa’nın aşkı ve ailesine bağlılığı, Nelly’nin onurlu bir çocuk oluşu, Alyoşa’nın hovarda yüreği, Prens’in iticiliği, İhmenev’in harika bir baba oluşu….. Anlatmakla bitmeyecek galiba:)

Ailesinin göz bebeği Nataşa’nın sevdiği adama yani prensin oğluna kaçmasıyla gelişen olaylar silsilesini okurken sanki gerçekten onlardan biriydim. Bazen Vanya’ya bazen Nataşa’ya kızdım, İhmenev amca sessizce izlememi söyledi. Sonra bana dedi ki “Kaçmayın yavrum, Allah’ın emriyle gidin! Bak kaçarsanız bunlar oluyor işte. Düştüğümüz rezilliği görüyorsunuz evladım.” dedi.
Özür dilerim, işi yine maskaralığa döktüm:))

Hikaye ahım şahım, akla gelmeyecek bir hikaye değil. Hatta birbirine düşman olan ailelerin çocuklarının birbirlerine aşık olduğunu birçok ağlak Türk filminde görmüşsünüzdür.(Ağlak nedir ya?) Hikayenin özgünlüğü elbette önemli anca mesele anlatım şeklinde. Dostoyevski bu konuda ustanın da ustası hatta romancılığın virtiözü! Garip bir tanım oldu farkındayım, çaktırmayın canım sizde.

Onurlu ve fakir insanların, kendini soylu olarak gören-ki buna hiç anlam veremedim ömrüm boyunca- ve zengin insanlar tarafından hor görülüp parasıyla istediğini yaptırabileceklerini ve bu cümlenin nasıl biteceğini inanın bilmesem de hala yazıyor olmama şaşıyorum. Evet Türkçe öğretmenimin bir suçu yok inanın hepsi benim hatam:/ Sanırım havamda değilim:/

Sen mi büyüksün, ben mi büyüğüm? Ben büyüğüm, benim ben İhmenev usta!!! kıvamında sonu buruk ama güzel biten bir Dostoyevski romanıydı Ezilenler… Ezilen bir ailenin yaşadıklarına ve kalpsiz prens ve saf oğlunun yaşattıklarını bazen sinirlenip bazense tebessümle okuyacaksınız.

İnsanlara soylu, zengin, fakir, siyah, beyaz, Müslüman, Yahudi, Türk, Yunan diye ayırmadığımız ayrıca ezmediğimiz ve ezilmediğimiz günler, ömürler diliyorum…

Ayrıca etkinlik sahibi Quidam’a teşekkürlerimi sunuyorum:)

Sevgiyle ve kitapla kalın...
Dostoyevski, bu kitabında görünüşte bir aşk hikayesi anlatıyor. Ama aslında sadece görüntü olarak öyle. Esas olarak o günkü toplum yapısı içerisindeki ruhsal, fiziksel, ve sosyal olarak ezilenlerin hikayesini anlatıyor. Zaten Dostoyevski'den de romantik bir aşk hikayesi yazmasını bekleyemeyiz herhalde.

Hayır, kitapta ilk aklınıza geldiği gibi işçi sınıfının, köylü sınıfının nasıl ezildiğinin hikayesi anlatılmıyor. Aksine belkide ezildiğinin farkına varmayan insanların hikayesi anlatılıyor.

İç dünyası ve yaşantısı kötülüklerle dolu bir prens, bu prensin kişiliği tam gelişmemiş ama iyi niyetli oğlu ve onun etrafında biri soylu , diğeri ise onun için ailesini terk etmiş iki kız. İşte tüm hikaye sanki bu aşkın anlatımından ibaret görünse de esas olarak anlatılan apayrı bir hikaye mevcut. O da, 12 yaşında bir kız çocuğu olan Nelly'nin yürek burkan dramatik hayat hikayesi.

Peki bu hikayede gerçekten ezilenler kim ? Nelly mi ? prensin oğlu mu ? kızlar mı ? terk edilen aile mi ? ..vs.. İşte yazar burada kitabını yazmış, okuyucuya da düşünün ve bulun demiş. Ama bunu yaparken de yolları göstermiş.

Kitapta, muhteşem bir kurgulama, harika bir anlatım, eğer bazı uzun konuşma metinlerini saymazsak, kitabın son sayfasına kadar süren müthiş bir akıcılık ve sürükleyicilik mevcut. Ben büyük beğeniyle okudum. Kesinlikle okunmasını da tavsiye ediyorum.
Kitabı okumaya başlamadan önce birçok incelemeyi okudum sınıf ayrımından söz ediliyordu çoğunlukla merak edip okumaya başladım. Okumak değildi bilakis an ve an yaşamış oldum. Müziğin de etkisiyle kayboldum, soyutlandım dış dünyadan. Nasıl bitirdiğimi sona geldiğimi anımsayamıyorum. Beni derinden etkileyen aşk hikayesi değil Nelly'nin minik yüreğinin onca eziyete dayanması boyun eğmeden ayaklarının üzerinde gururlu onurlu bir şekilde adına yaşamak denilen eziyetleri çekmesi oldu. Bu kitapta bir ezilen aranıyorsa oda Nelly'den başkası olamaz çünkü bencil olmayan bir tek o vardı.

Çevremizde Nelly gibi birçok örnek var sanırım bu yüzdendir kitaba bağımlı olduğum sonunu kabullenemediğim. Kitabın hissedilerek empati kurularak okunmasını tavsiye ederim. Belki o zaman çevremizde bize bakan o siyah çukurlu gözlerin gülmesine neden olabiliriz.
Dostoyevski bize bir kadının kaderi sevdiği adamın ihanetiyle ve sevmediği adamın sadakati arasında çizilir cümlesine yazılmış sanki karakterlerinin tümünün bunun farkında olması olaylar örgüsünü değiştirmeyip buram buram gerçeklik koktuğunu söyleyebilirim ayrıca kopartılan aile ilişkilerinide yeniden tamir edilişinide anlatırken okuyucuya duygusal duruma fena halde sokmaktadır işlenen karakterler ve duygular o kadar gerçekçi ve derin işlenmişki bana çok şey kattı diyebilirim..
Ezilenler ah ahhh ezilen bedenler mi yoksa duygular mi okurken her duyguyu sanki içiniz sizlarcasina okudukça en içten hissederek okuyorsunuz. Bir kitap okuduğunuzu düşünüyorsunuz ama içerisinde başka bir kitap daha yazılıyor oldugunun farkına varıyorsunuz. Bir hayat ama üç ölüm sizleri en derinden sarsacak acıklı sonlar. Yasamak icin mücadele veren hayatlar okuyucuyu kıtabin duygusal acıklı dünyasına hapsediyor.
Bir an önce başlamam gerektiğini bilmekle ve nasıl başlayacağımı kestirememekle birlikte, herkese merhaba. Henüz ortaokuldayken amcamın kitaplığından aşırdığım bordo-siyah yayınevinden çıkma, Suç ve Ceza ile Dostoyevski'yi tanımıştım. Kitabı ağlayarak ve neye bu kadar kederlendiğimi bilmeyerek okuduğumu anımsıyorum. Yıllar sonra,tekrar okuduğumda yine aynı keder ve bilmezlik içinde kendimi bulmuştum. Bu durum benim her zaman Dostoyevski'den çekinmeme sebep olmuştur. Yine de Yeraltından Notları'nı da okuyup, bir de bununla yetinmeyip uyuyamadığım gecelerde sevgili Emel Kalender'in sesinden bu 'yıkıcı kitabı' defalarca dinlediğimi belirtmek isterim.


Ezilmiş ve Aşağılanmışlar kitabını,Aralık ayında almama ve her gün göz göze gelmeme ragmen okumamış ve kitabı okumamak direnmiştim. Hatta *Dostoyevski etkinliğine büyük bir heyecanla katılmış,yine de şu son iki güne kadar vizeleri bahane ederek yine kendisinden kaçmıştım.

Kaçılmıyormuş,anladım. :)


Kitabın başındaki Orhan Pamuk önsözü,neden bilmiyorum,bir miktar heves kırıcı geldi bana. - özellikle Mihaylovski'nin Vanya için sevgilisinin pezevengi durumuna düştüğünü söylediği kısımda inanılmaz bir sıkıntıya düşmüş hissettim kendimi.- Yine de başladım ve birkaç sayfa sonra kendimi Vanya'nın adımlarını bastığı yerleri incitmemeye ve Vanya'yı korkutmamaya çalışarak onu takip ederken buldum.


Okurken tüm karakterlerle kavga etmekten kendimi alamadığımı farkettim.-Birisi hariç: aşağılık Valkonski!- Şu güne kadar hiçbir roman karakterine hakaret etmemiş olan ben büyük bir "açık yüreklilikle" söylüyorum, Valkonski benim nazarımda aşağılıklığın anıtıdır.

Valkonski ile hiçbir şekilde tartışmadım ve söylediği her şeyi öyle dikkatli okudum ki. Özelllikle, sevgili İvan Petroviç ile lokantaya gittiği bölümü.. Tiksinti ile şaşıramamak arasında uzunca bir süre arafta kaldım. Nataşa ve Alyoşa'nın ilişkisi,Vanyacığımızın bu ilişkiye verdiği destek,Nataşa'yı böyle koruyup kollayışı,ihtiyar Ihmenev'in kırılgan ve inatçı yapısı,zavallı Anna Andreyevna..

Ve tabiki, Nelli! Saramago'nun Blimunda'sı kadar benim yüreğime kurulan ikinci kadın karakter. Küçük Nelli.


Şuan yazdığımı okuduğum da,kitabı incelemedigimi ve icimi döktüğümü farkettim ki bu inceleme kısmına geçerken inceleme olmayacağını da pekala biliyordum.


Evet efendim,uyuyamıyor musunuz ve uyuyamayışınıza mantıklı bir açıklama bulamıyor musunuz? Işte önerim:
Dostoyevski okuyun,okutturun.
Uyuyamayacak ve yine bir mantıklı açıklama bulamadan ama her şeye rağmen muazzam bir kitap okumuş olarak hep olduğunuz yerde kalakalacaksınız! -Tecrübe ile sabittir. Iyi geceler!-
Küçük bir kız çocuğunun yaşadığı travmaları onun psikolojik tahlilleri ve duyguları gayet başarılı işlenmiş. Buda birçok okuyucuya sabırlı ve bilinçli bir birey olmaları çocuklarını anlamalarına yardımcı olabilir. Yaşadığı ağır travmaların sabırlı bir sevgiyle tamir edilişi de çok iyiydi.Abes fakat gerçekle o kadar içice olan aşkların hikayesine dönelim. Aşk dediğimiz duygu bize kalbin ve aklın aynı ahenkte seslenmesi; birbirinden hem bihaber bir o kadar da birbirine yekpare hücreler gibi saf temiz olmalıdır. Aklın kenara fırlatılıp kalbin tek başına konuştuğu aşkın bedelini anne karnındaki bebekten tutunda koca aileleri nasıl bir Buhrana sürüklediği harika bir şekilde anlatılmış. Tolstoy'un bize''bir kadının kaderi sevdiği adamın ihaneti ve sevmediği adamın sadakati arasında çizilir cümlesine yazılmış, sanki. Karakterlerin tümünün bunun farkında olması olaylar örgüsünü değiştirmeyip buram buram gerçeklik koktuğunu söyleyebilirim. Ayrıca kopartılan aile ilişkilerinin yeniden tamir edilişini anlatırken okuyucuyu duygusal duruma fena halde sokmaktadır. İslenen karakterler ve duygular o kadar gerçekçi ve derin bir şekilde işlenmişti ki bana çok şeyler kattığını rahatlıkla söyleyebilirim. Dostoyevski'yi okuyun tüm kitaplarını okuyun...
İnsan psikolojisini oldukça başarılı bir şekilde yansıtan bu eseri iyi ki okudum diyorum. bazı uzun cümleler insanı sıksa da roman bir anda insanı tekrar icine alıyor ve bir solukta okunuyor. Zenginlerin çıkarları için yoksulların hayatının nasıl mahvolduğu, acı, gurur ve gerçeklik çarpıcı bir şekilde anlatılıyor kitapta.
Bu kitap uzun süredir kitaplığımdaydı. Bir türlü elime alıp okumaya başlayamamıştım. Şimdi ise böyle bir kitabı bu kadar geç okuduğum için çok pişmanım.
Dönemin Rusyasında hayatın ağırlığı altında ezilen insanları küçücük bir kız üzerinden çok güzel anlatmış Dostoyevski.
Kitap, günümüz yazarlarının kitaplarından çok daha ince düşünülerek yazılmış. Eski yazarlar "aman yazayım da geçeyim iste" hissiyatı uyandırmıyor bende. Ama günümüz yazarlarının bazıları bu hissiyatı veriyor zaman zaman...Kitapta karakterlerin hepsinin üzerinde fazlaca durulmus. Ana karakterlere verilen özen hepsine verilmis...Eserin en guzel taraflarından biri de hikayenin bizzat Dostoveyski' nin ağzından anlatilmasi. Ivan Petrovic karakterinin kendisi olması heyecan vericiydi...
Bazı nüanslara değinmek gerekirse, kitapta zengin ve fakirler arasındaki "itibar" farkı üzerinde çokça durulmuş. Zengin insanların sözüne daha çok itibar edildiğini, zenginlerin istenilmeyen bi durumdan sıyrılarak kolaylıkla çıkabildiğini, gerektiğinde ise maskelerini indirip kabalaşabildiğini bunun yani sira fakirlerinse; gurur, namus, merhamet, dogruluk ve inanc derdinde oldugunu goreceksiniz.
Günümüzde de örneği vardır aslında bu karakterlerin. Dostoveyski' nin kendi ağzından bu sınıfsal çatısma temalı ama aynı zaman da icinde ask, arkadaslik, aile kavramları da olan bu hikayeyi dinlemek güzeldi...
Yaşama arzum, hayata inancım vardı!.. Fakat bu düşüncenin ardından bir kahkaha attığımı da hatırlıyorum.
Dostoyevski
Sayfa 56 - Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, 8. Basım

Kitabın basım bilgileri

Adı:
Ezilenler
Baskı tarihi:
2010
Sayfa sayısı:
390
Format:
Karton kapak
ISBN:
9789758691265
Kitabın türü:
Çeviri:
Hasan Şen
Dil:
Türkçe
Ülke:
Türkiye
Yayınevi:
Kum Saati Yayınları
Bir tarafta geçimini makalelerle, gazete yazılarıyla sağlayan, aşkın bir anlamda özveri olduğuna inanan bir genç; diğer tarafta yeni bir dünya kurmayı amaçlarken elindekileri de kaybeden, imkansızın peşinde koşan, daha da kötüsü, babasını üzen bir kız. Yoksulluk içinde bir ömür süren, annesini kaybeden, yürekleri yakacak bir şekilde hayata gözlerini yuman küçük bir yavru...

Kitabı okuyanlar 1.898 okur

  • Dilek
  • Mutlu Gözler :)
  • Halil İbrahim Yıldız
  • Alexander The Great
  • Merve Yıldız

Kitap istatistikleri (Bütün baskılar)

Bu baskının istatistikleri

Okur puanlamaları

10
%0
9
%0
8
%0.2 (1)
7
%0.2 (1)
6
%0
5
%0
4
%0
3
%0
2
%0
1
%0

Kitabın sıralamaları