Bazı kitaplar, yazıldıkları dönemi aşarak yazarıyla birlikte düşünmenin aynası olur. Hermann Lauscher, Hesse’nin gençlik çağının aynalarından biridir. Bu aynada gördüğümüz yüz, ne tamamen hayal ne de bütünüyle gerçektir; orada Hesse’nin kendisiyle yaptığı uzun bir iç konuşmanın izlerini buluruz.
Lauscher’ın sesi, süslü bir anlatının peşinde koşmaz. Onun cümleleri, çoğu zaman kısa bir nefes gibi, bazen de derin bir iç çekiş gibi çıkar. Çocukluğa dair söyledikleri, okuyucuya kendi geçmişini hatırlatır; çünkü Hesse, çocukluk anılarını yalnızca betimlemez, onları sorgular. Neyi kaybettik? Neyi yanlış hatırlıyoruz? O günlerde hissettiğimiz mutluluk, gerçekte mutluluk muydu yoksa sadece bilmediğimiz acının yokluğundan mı ibaretti?
Hesse’nin anlatımında dikkat çeken bir başka şey, içsel dürüstlük. Hermann Lauscher’da kahraman, duygularını saklamaz; utançlarını, küçük sevinçlerini, boşluklarını olduğu gibi ortaya koyar. Bu dürüstlük, kahramanı romantik bir kahraman yapmaz; tam tersine, onu kırılgan ve sıradan kılar. Fakat Hesse, tam da bu sıradanlığın içinde insanın asıl derinliğini görür.
Lauscher’ın yalnızlığı, kitaptaki en güçlü damar. Yalnızlık burada bir kusur değil, bir yaşam biçimi olarak anlatılır. İnsanların arasındayken bile kendini ayrı hisseden birinin, bu ayrı oluşu kabullenişini izleriz. Hesse, bu noktada kendine özgü bir sakinlik taşır; yalnızlığı yargılamaz, yüceltmez, dramatize etmez. Sadece ona bakar, onu anlamaya çalışır.
Belki de bu yüzden Hermann Lauscher, okurda içe dönük bir yankı bırakır. Kitap, olay örgüsüyle değil, düşünce anlarıyla hatırlanır. Hesse, büyük cevaplar vermek yerine küçük sorular bırakır: Bir insan kendi içindeki yabancıyla nasıl yaşar? Geçmişin yükü, hangi noktada geleceğe karışır?
Okurken farkına varırız ki, bu kitap genç bir