Kamuran Şipal

Kamuran Şipal

YazarDerleyenÇevirmen
8.3/10
8.985 Kişi
·
30.075
Okunma
·
72
Beğeni
·
4374
Gösterim
Adı:
Kamuran Şipal
Unvan:
Türk Yazar, Çevirmen
Doğum:
Adana, Türkiye, 24 Eylül 1926
Ölüm:
İstanbul, Türkiye, 18 Eylül 2019
1926’da Adana’da doğdu. İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Alman Dili ve Edebiyatı Bölümü’nü bitirdi. Çağdaş Alman Hikâyesi/1945’ten Sonra başlıklı bir incelemesi; Beyhan, Elbiseler Çarşısı, Büyük Yolculuk, Buhurumeryem, Köpek İstasyonu adlı öykü kitapları yayımlandı. Sırrımsın Sırdaşımsın adlı romanıyla 2011’de Orhan Kemal Roman Armağanı’nı aldı. Rainer Maria Rilke, Franz Kafka, Robert Musil, Heinrich Böll, Thomas Mann, Günter Grass, Ingeborg Bachmann, Sigmund Freud, Hans Bender gibi önemli yazarların yapıtlarını dilimize kazandırdı.

20 Eylül 2019'da memleketi Adana'da toprağa verildi.
Adamın ağzı açılıp kapandıkça, tane tane sözcükler dökülüyor, sözcükler güvercin kılığına girip adamın dünyasından öğrencinin dünyasına doğru haberler taşıyordu.
Kamuran Şipal
Sayfa 92 - Yapı Kredi Yayınları 1.Baskı 6/2009
Kutular açılıyor, kötü sözler, kurşunlar gibi ağır, usturalar gibi keskin, ortalığa saçılıyordu.
Kamuran Şipal
Sayfa 99 - Yapı Kredi Yayınları 1.Baskı 6/2009
Yine Resûlüllah buyurdu: ‘Göz de ferc gibi zina yapar. Gözün zinası bakmaktır.’ O halde gözünü koruyamayanın şehveti için riyazet çekmesi gerekir. Bu şehveti kırmanın çaresi oruç tutmaktır. Bu da yapılamazsa evlenilmelidir.
Kamuran Şipal
Sayfa 355 - Yapı Kredi Yayınları 1.Baskı 6/2009
Durun, durun bir dakika! Bakın ne diyeceğim: Hepinizin teker teker elinizi sıkmak istiyorum.
Alnınızdan da öperim belki. Hey, işitmiyor musunuz beni ?
Kamuran Şipal
Sayfa 90 - Yapı Kredi Yayınları 1.Baskı 6/2009
148 syf.
·3 günde·9/10
Bazı kitaplar vardır, okunur, sadece kelimeler ve cümleler hatırlatır bize o kitabı, tahlil edilir ve unutulur. Bazı kitaplar vardır, hiç eskimez, etkisini hiç yitirmez. Yıllar sonra aynı kitabı okumaya karar verdiğinizde bile tadının farklılaşacağını, önceki okumadan daha çok derinleşeceğini bilir ve hissedersiniz, ancak etkisi aynı kalır, ne eksilir ne eskir, belli bir zamana değil, tüm zamanlara aittir, zamansızdır. Siddartha bu tür kitaplardan biri, kesinlikle bir başyapıt.

Yolculuk... Kendi ben’ini bulma yolunda aşkı, mutluluğu, bilgiyi, hakikati, hikmeti arayış. Her şeyden önce nefsten arınmak, kendi ben’inin özüne girmeye çalışmak…
Siddartha’nın yolculuğunda karşısına çıkan her şey öğreticidir, her insan bir fikir, her fikir, kendini bulma yolunda bir arayış… Bir varış noktası olmayan yol, insanı varacağı yere götüremeyendir ama arayışın kendisidir aynı zamanda. Siddhartha; hem yoldur, hem yolcudur, hem yolda karşılaşanlardır hem de bunların hiçbiri olmaya yetmeyen bir samanadır…
Düşüncelerimiz ve çevremizde olan şeyler sürekli gelişip değişse de temel olan felsefe hep aynı kalır. Gerçeğe ulaşmak için katettiğimiz yollar hepimiz için farklılık gösterse de, gerçeğin yerinin aslında hep sabit kalması gibi. Hepimizin hikâyelerinin farklı olması, ama vardığımız ortak değerlerin aynı olması gibi.

Babasının Siddartha’ya olan sevgisi, geleceğin bilge kişisi olarak görmesi onu mutlu etmiyordu. “Kalabalığın oluşturduğu sürüde kimseye zararı olmayan aptal bir koyun” olamayacağını biliyordu, ama babasının olmasını istediği kişi olmanın ona yetmeyeceğinin, aradığı şeyin bu olmadığının da farkındaydı. Bilge kişilerin öğretileri de onu göze almakta olduğu yolculuğa çıkmasına engel olmuyordu. Arkadaşı Govinda ile kendi özünü bulmak için yolculuğa çıkacaktı. Arınmış olmak; susamalardan, düşlerden, sevinçlerden, acılardan arınmış olarak; bensizlik düşünceleriyle mucizelere kapıları açmak... Gezgin birer samana olmak için yola çıkmışlardı.

“Yeni insanlar gördüm, yeni yerler tanıdım, eğlendim, başkarının bana gösterdiği güler yüzlülüğün hazzını yaşadım, dostlar edindim, Kamaswami (varlıklı prens) olsaydım, kızıp öfkelenirdim.”
Neruda’nın “Yavaş Yavaş Ölüler” dizeleriyle başlayan şiirini anımsatmıyor mu? Varlığın saadet getirmediğini, paylaşmanın, sevdiklerimizle vakit geçirmenin, yeni yüzler görmenin mutlu olmanın kaynağı olduğunu anlatan tekrar tekrar okuduğum harika bir pasaj…

Hesse’nin kitaptaki mesajı şu: Dini inançları kesinkes kabul etmek, araştırmamak, sorgulamamak doğru olan bir şey değildir. Siddartha’nın çevresindekilere “Çocuk İnsan” suçlaması yaparak ayrım yapması dikkate değer bir diğer nokta. Nedir çocuk insan? Dünyanın içyüzünü görmekten kaçan, hazları ve zevkleri için yaşayan, dünyadaki varlık nedenini göz ardı eden, ölçüsüz, sorgulamayan bir insan. "Sorgulamak" Bugünlerde çokça istismar edilen bir kelime. Daha çok seküler kişilerin ağızlarına pelesenk olan bir kelime, olmaya da devam ediyor, Google’dan sorgulamak yerine kendini adamış Siddartha’yı okumaları çok daha iyi...
İnsanların inançları vardır, değerleri vardır, asla değişmeyecek, daima hayatının bir umut kaynağı olacak, yaşamayı, gerçek doğruya ve erdeme götüreceğine inandığı inançlar vardır. İnsan bu derece değer verdiği veya önemsiz gördüğü bir şeye rasyonel bakabilmekte zorlanır.
Bu insanın kendi öznelinde cevaplandırabileceği bir şeydir fakat kesin bir yol belirlediğimizde “Neden” sorusuna mantıklı bir cevap getiremediğimizde seçtiğimiz yolu koruyamamış oluyoruz. İşte Siddartha’nın çocuk insanı tam olarak da bu: Seçtiği yolu açıklamakta, cevap getirmekte zorlanan, yemek, içmek, çalışmak dışında hiçbir şey yapmayan insan, insanlar…

Govinda ve Siddartha kendi hikâyelerini bulmak için yerleşik yaşamlarını bıraktıklarında Budha ile karşılaşıyorlar. Siddhartha, Budha ile sohbetlerinde ondan çok şey aldığını ama aynı zamanda ona çok şey kattığını hissediyor. Ama aradığının bu olmadığına karar vererek yoluna devam ediyor. Bilgeliği değil, “bilgi”yi tercih ediyor Siddartha.

Budizm felsefesini işleyen bir kitap olsa da, her birimizin gençlik, orta yaşlılık ve yaşlılık dönemlerini anlatıyor. Bazı insanların arayışları yoktur: kendileri olmaya ve kendilerini bulmaya korkarlar, anneleri ve babaları gibi olmak daha kolay geldiği için onların açtığı yoldan gitmeyi tercih ederler. Bazılarımız Govinda’dır: Bir arayış için, kendimizi bulmak için, sürüden ayrılmak için yola çıkmışızdır ama bir bakmışızdır ki başka bir çobanın sürüsünde olmuşuzdur. Bazılarımız Siddhartha’ nın orta yaşlarındaki hali gibiyizdir: Daha önce yapılmış hatalardan ders çıkarmak yerine bütün hataları teker teker kendimiz yaparız - bazılarımız ders çıkarabiliriz, birçoğumuz da ders çıkaramadan sürdürdüğümüz hayatların bir parçası olarak yaşar gideriz-. Ve çok az bir kısmımız da Siddhartha’nın son dönemlerindeki bilgeliğe ulaşma şansı yakalayabiliriz.

"Bilgi bir başkasına aktarılabilir, bilgelikse hayır. Bilgelik keşfedilebilir, bilgelik yaşanabilir, bilgelik el üstünde taşıyabilir insanı, bilgelikle mucizeler yaratılabilir, ama bilgelik anlatılamaz ve öğretilemez." (Sf. 139)
Kitabın en güzel bölümlerinden biri de, Siddartha’nın yaşlılık döneminde aradıklarına kavuşmuş olması; birçok insan gibi, doğayla buluşması, ırmakla konuşup onun öğütlerini dinlemesiydi. Çünkü doğa insanlardan daha önyargısız, daha içten ve daha olduğu gibi konuşur, tüm cevapları bulabiliriz, ama dinlemeyi bildiğimizde…

Beş yıl sonra okuduğumda farklı, yine on yıl sonra okuduğumda kitapta farklı bir şeyler bulabileceğimi biliyorum. Siddhartha’nın somut olarak yaşadıkları değil belki ama düşünsel ve ruhsal olarak yaşadıklarını farklı dönemlerinde farklı biçimlerde hepimiz yaşıyoruz. Dolayısıyla farklı yaşlarda kitaba baktığımız pencere farklı olacağı gibi getireceğimiz yorum ve etkilenme de farklı olacaktır, en azından ben böyle düşünüyorum.

“Zaman gerçek değildir, Govinda, ben sık sık yaşadım bunu. Zaman da gerçek değilse, dünya ile sonsuzluk, acı ile mutluluk, kötü ile iyi arasında var gibi görünen çizgi de bir yanılgıdan başka bir şey değildir.”

Hesse’yle tanışın, iyi okumalar.
148 syf.
·8 günde·9/10
Hayat, doğduğumuz gün başlayıp öldüğümüz gün sonlanan amansız bir yolculuktur. Aynı zamanda hayat, doğduğumuz gün başlayıp öldüğümüz gün sonlanan amansız bir arayıştır da. Kimileri bu yolculuk esnasında sürekli arar durur; kimileri ise hiçbir zaman aramaya tenezzül etmez. Kimileri yorulur yarı yolda bırakır; kimileri asla yorulmaz, yılmadan aramaya devam eder. Kimileri başkalarından duyduklarına kayıtsız şartsız inanır; kimileri ise inanmak için somut bir şeyler arar durur. Fakat hepimiz, nefes aldığımız o ilk saniyeden nefesimizin çıkacağı son saniyeye kadar amansız bir arayış içerisinde savrulur dururuz.

Hermann Hesse bu romanında, Siddhartha isimli kahramanın arayış ve hayatı anlayış öyküsünü anlatıyor. Siddhartha'ya göre, huzura kavuşmak, ermek ya da kitaptaki tabiri ile Nirvana'ya ulaşmak için herkesin farklı bir yolu olmalıdır. Ancak herkes kendi yolundan giderse huzura erebilir. Daha önceki kişilerin yolundan gitmek, bilge kişilerden bir şeyler öğrenmeye çalışmak, ezbere metotlarla huzuru aramak doğru bir yöntem değildir. Siddhartha'nın felsefesine göre, “Bilinmesi gereken şeyleri insanın kendisinin tatması iyidir.”(Sayfa 99)

Siddhartha'nın hedefi ise şudur: "Arınmış olmak; susamalardan arınmış, istemelerden arınmış, düşlerden, sevinçlerden, acılardan arınmış. Ölerek kendinden kurtulmak, ben olmaktan çıkmak, boşalmış bir yürekle dinginliğe kavuşmak, benliksiz düşünmelerle mucizelere kapıları açmak, işte buydu onun hedefi. Beden tümüyle saf dışı bırakılıp öldürüldü mü, gönüldeki tüm tutku ve dürtülerin sesleri kısıldı mı, işte o zaman gözlerini açacaktı en son şey, varlıktaki artık Ben olmayan öz, o büyük giz." (Sayfa 24)

Peki Siddhartha hedefine nasıl varacaktır? Hakikati nerede ve nasıl arayacaktır?

Siddhartha'ya göre, bilgi ve bilgelik birbirinden farklı konulardır. Bilgiyi sözcüklerle ifade etmek, başka birine aktarmak mümkünken, bilgelik bir ruhtan diğer bir ruha geçemez. Çünkü insanlar birbirinden farklı karakterlerdir. Her ruh farklı hazlarla doyuma, bilgeliğe ulaşmaktadır. Her ruhun eksiği vardır, fakat bu eksiklik kişiden kişiye değişim göstermektedir. Bu sebeple:

"Bilgi bir başkasına aktarılabilir, bilgelikse hayır. Bilgelik keşfedilebilir, bilgelik yaşanabilir, bilgelik el üstünde taşıyabilir insanı, bilgelikle mucizeler yaratılabilir, ama bilgelik anlatılamaz ve öğretilemez."(Sayfa 139)

Siddhartha'ya göre, her insan kendi yolunu çizip kendi bilgeliğini aramalıdır. Ancak bu şekilde Nirvana'ya ulaşabilir. Fakat bu yol zorlu bir yoldur, eziyetlidir. Birçok insan aradığını bulmak için çıktığı yolda bambaşka yollara sapabilmektedir. Bu yolda aklını kaybedenler, kendini kaybedenler vardır. Bu yolda engeller vardır. Öze dönüş, bir anlamda özden uzaklaşma anlamına da gelebilmektedir. Bu zorlu yolculuğu tamamlamak hiç de kolay değildir. İşte Siddhartha kitapta böyle zorlu bir yolculuğa çıkmaktadır.

Siddhartha, çok derinlikli bir kitap. İçerisinde Hermann Hesse'nin felsefesi yer alıyor. Aynı zamanda Zaman Felsefesi ve Bilgi Felsefesi gibi konularda da sorular sorup cevaplar arıyor. Aslında kitapta biraz "Simyacı" tadı da yok değil. Çünkü mistik öğeler ve Doğu Felsefesi ön planda.

Kitabın sonlarına doğru ise, Hermann Hesse bize şu şekilde seslenerek aramayı çok uzaklarda yapmamamız gerektiğini, aslında aradığımızın kendi içimizde olduğunu ifade ediyor:

"Bir kimse arıyorsa, gözü aradığı şeyden başkasını görmez çokluk, bir türlü bulmayı beceremez, dışarıdan hiçbir şeyi alıp kendi içine aktaramaz, çünkü aklı fikri aradığı şeydedir hep, çünkü bir amacı vardır, çünkü bu amacın büyüsüne kapılmıştır. Aramak , bir amacı olmak demektir. Bulmaksa özgür olmak, dışa açık bulunmak, hiçbir amacı olmamak. Sen, ey saygıdeğer kişi , belki gerçekten arayan birisin, çünkü amacının peşinde koştuğundan hemen gözünün önündeki bazı şeyleri görmüyorsun." (Sayfa 137)

Son değinmek istediğim konu ise şudur: Bırakın insanlar arasın. Bırakın insanlar sorgulasın. Bırakın herkes sizin gibi olmasın. Bırakın birileri de farklı yollardan geçerek amacına ulaşsın. Herkes sizinle aynı yoldan gidecek diye bir şart yok. Herkes sizin inandığınıza inanacak, kayıtsız şartsız sizinle aynı yolda yürüyecek diye bir şey yok. Bırakın insanlar gerekirse yanlış yapsın. Bırakın insanlar yaptıkları yanlışlardan ders alsın ve doğru yolu bulsun. Müdahale etmeyin. Rahat bırakın. Rahat bırakın da insanlar biraz kendi doğrularını bulsun. Kimse sizin doğrularınızla yaşamak zorunda değil.

“Bilinmesi gereken şeyleri insanın kendisinin tatması iyidir,” diye geçirdi içinden. “Dünya zevklerinin ve dünya malının insana hayır getirmeyeceğini daha çocukken öğrendim. Hanidir biliyordum bunu ama ancak şimdi yaşadım. Ve şimdi biliyorum, belleğimle değil, gözlerimle, yüreğimle, midemle biliyordum böyle olduğunu. Ne mutlu bana ki, biliyorum artık!” (Sayfa 99)

"Hayır, gerçekten arayan biri, gerçekten bulmak isteyen biri, hiçbir öğretiyi benimseyemezdi." (Sayfa 111)

"Vaktiyle işlediğin budalalıkları, oğlunu bunlardan sakınmak için mi işlediğine inanıyorsun? Hem, oğlunu Sansara'ya karşı koruyabilir misin? Nasıl yapabilirsin bunu? Öğreterek mi, duayla, tapınmayla mı, uyararak mı?...Hangi baba, hangi öğretmen yaşamını yaşamaktan, yaşamla kendini pisletmekten, bizzat günahlara girmekten, bizzat o acı içkiyi içmekten, kendi yolunu kendisi bulmaktan alıkoyabildi Siddhartha'yı? Sanıyor musun ki, sevgili dostum, bu yolu yürümekten belki esirgenen biri olabilir? Sevgili oğlun bundan esirgenir sanıyorsun belki, çünkü onu seviyorsun, acı ve üzüntüden, düş kırıklıklarından esirgemek istiyorsun onu. Ne var ki, onun için tekrar ölüp dirilsen bile, yine de yazgısının en küçük bir parçasını koparıp alamazsın ondan." (Sayfa 120)
218 syf.
·7 günde·10/10
Bozkırkurdu’nu okumak, kitabı okuyan okur nezdinde en hafif tabiri ile bir ayrıcalık olacaktır. Tabi ki bu benim düşüncem. Son zamanlarda okuduğum en zor kitaplardan biriydi diyebilirim. Çoğu cümlesini hatta çoğu paragrafını kaç defa tekrar tekrar okuduğumu sayamadım. Bu demek değil ki Hesse’nin karmaşık ve anlaşılmaz bir dili var. Açıkçası dili sade ve anlaşılır (Konu yazımın diline gelmişken bahsetmeden edemeyeceğim, kitabın çevirisinde bulunan Kamuran Şipal’e saygı duymamak elde değil. O uzun cümleleri öylesine uyumlu ve anlamlı çevirmek! Takdire şayan.) ancak cümlelerin arasında gizli olan felsefeyi alttan alta almak veya alabilmek sanıyorum ki okur nezdinde en zor olan kısımdı.

Bana göre, Hermann Hesse bu kitabında oldukça farklı ve ufak kurgular yaratması ile ne kadar büyük bir yazar olduğunu kanıtlamıştır. Kurgu ufak ama okur için sarsıcı niteliktedir. Kurguladığı zaman ve mekan da usta yazar Goethe ile ana karakterini karşılaştırarak ortaya çıkardığı diyalogla zekasını okura resmetmeyi de es geçmemiştir. Ana karakterin Goethe ile yaptığı söyleşisinden bir alıntı yapmazsam incelemeyi eksik kabul ederim; “Delikanlı sen yaşlı Goethe’yi çok fazla ciddiye alıyorsun. Ölüp gitmiş yaşlılar ciddiye alınmamalıdır. Sana bir sır vereyim mi, ciddilik zamana aşırı değer verilmesinden kaynaklanır. Yaşamda zaman diye bir şey aranmaz; sonsuzluk dediğimiz yalnızca bir an’dır, bir şakanın yer alacağı kadar uzun bir süre yani.”

Kitabın konusu oldukça ilginç, ana karakter Bay Harry’nin başlarda kuruntu haline getirdiği çift kişilik kavramı. Bu kişiliklerden birisi insan, bir diğeri ise hayvan benzetimi yaptığı Bozkırkurdu’dur. Tüm kitap boyunca içerisinde barındırdığı bu kişiliklerin, bulunduğu davranışlarda etkili olduğunu savunan Harry’nin sonraları bana göre rastlantı olmayan bazı olaylar neticesinde farkına vardığı çıkarımı kitaptan alıntılamak isterim. “Harry’nin bir ya da iki ruhu olduğuna inanması bir kuruntudur yalnızca. Çünkü her insan bir değil, on ruhtan, yüz ruhtan, bin ruhtan oluşur. Düşünce alanında Harry yüz yaşında; dans alanında ise, dünyaya geleli yarım gün bile olmamış bir bebek gibidir.”

Kitapta oluşturulan kurgu üç farklı anlatıcı tarafından okura sunulmaktadır. Bunlardan ilki Harry’nin ev sahibesinin yeğenidir. Başlarda yakın bir bağ kuramayan bu adam sonraları Harry’i merak eder ve hatta seven bir yan karakter olarak anlatımı güçlendirir. Harry evden taşındıktan sonra odada kalan müsveddeler üzerinden ilk anlatım okuyucu ile buluşturur. İkinci anlatıcı ise Harry’nin kendisidir. İkinci anlatıcının anlatımında sıklıkla Harry’nin çift kişilik kuruntularına şahit olmanın yanında Burjuvaziyi eleştirirken onların hayat tarzlarından uzak kalamadığının da anlatıldığını görürüz. Son anlatıcı ise Harry’nin sokakları arşınladığı esnada karşısına çıkan esrarengiz Tiyatro yapısından çıkan adamın verdiği Bozkırkurdu İncelemesidir. (Bana göre anlatımı ve anlaması en zor olan kısımdı.)

Kitabın sonlarına yaklaştıkça bir okur olarak, kurgunun nasıl ilerleyeceğini ve nasıl sonlanacağını asla kestiremedim tabi bunun yanında bazı karakterlerin gerçekten var olup olmadığı konusunda ciddi şüphelerim ve kanıtlarım (kitaptan yakaladığım bazı cümleler) var ama spoiler olmaması açısından daha fazla detaya girmeyeceğim.

İncelemenin en başında da yazdığım gibi bir okur olarak ayrıcalık edinmek adına bu kitabı okumak Hermann Hesse ile tanışmak benim nezdimde gerekli bir eylem. Üzerine yazılacak, konuşulacak çok fazla şey var ancak incelemeyi daha fazla da uzatmak istemediğimden burada noktalamak istiyorum. Okuma kararı alacak olan herkesi zamandan ve bulunduğu mekândan soyutlayıp Hermann Hesse’nin zihnine davet ediyor ve keyifli okumalar diliyorum.
228 syf.
·11 günde·Beğendi·10/10
Tevrat’ın 10 emrinden altıncısı: ’Lo tir’tsach.’ Ve yine, tüm ilahi dinlerdeki o büyük çağrı: “Öldürmeyeceksin”




Öldürmek kan dökmeden ibaret değil…

“Canına kıydığımız o kadar çok şey var ki! Öldürme eylemini yalnız o aptalca savaşlarda, devrimlerin budalaca sokak çatışmalarında ve idam sehpalarında gerçekleştirmiyor, adım başında bu cinayeti işliyoruz. Çaresizlik içinde bırakıp kendileri için uygun sayılmayacak meslekler edinmeye zorladığımız yetenekli gençleri öldürüyoruz. Yoksulluklar, çaresizlikler, yüz kızartıcı durumlar karşısında gözlerimizi yumarak öldürüyoruz.”


Hesse, Doğu mistisizmi ile Batı’yı; iki kutbu birbiriyle harmanlayarak uzak diyarları öylesine birbirine yakınlaştırır ki, uzaklık bir mesafe, yalnızca bir rakam oluverir. Her yapıtında bu ‘yakınlaştırma’nın izleri görülür. Siddartha romanıyla kendini bulmak, iç seslere kulak vermek gibi alt mesajlar ile gerçek bilgeliğin münzevi bir yaşam biçiminden geçtiğini anlatır. Doğu klasiklerinden, Hayy Bin Yakzan ve özellikle Mantık’ut Tayr (Kuşların Dili) eserinin yansımaları görülür Siddartha’da. Sembolize edilen kuşların fani alemde uzun bir süre yaşamalarından sonra Varlık alemine geçmeleri, Siddartha’nın kendi gerçeğini bulma yolculuğu ile hayli benzer nitelik taşır. Olanı kabullenmez Siddartha, kimliğini, arzularını, hırslarını geride bırakır veya bu umudu yaşamı boyunca yüreğinde taşır. “Kader gayrete aşıktır.” Sözü, gelişim süreci boyunca kahramana şiar eder. Nitekim bir diğer romanı Bozkırkurdu’nda da aynı unsurlar görülür; anlam arayışı içerisinde olan kahramanın ruhu ikiye bölünmüştür, bir Harry Haller vardır, bir de Bozkırkurdu. Haller, düşkünlüğün temsili iken, Bozkırkurdu faniliğin ve geçiciliğin etkisinde, uzlete çekilerek gerçeği düşleyen bir yaşam felsefesini ortaya koyar. Hesse’nin iki romanında da farklı hamurlardan yoğrulmuş kahramanın kişilik bölünmelerine gelişim sürecinin de eklenmesiyle ortaya muazzam bir döngüsellik çıkar.

Her kitabında uygarlığın arkaik kalıplarını kırmaya teşvik eden Hesse’nin samimi anlatılarını her bitirişimde, çizdiğim satırlara zaman zaman göz gezdirmek ve tekrar okumak üzere kitaplığıma kaldırırım. Nitekim Öldürmeyeceksin’i de aynı düşünceyle bitirdim. Cümleler öylesine sıkı ve güçlü ki, altını çizdiğim birçok yer tek okumayla geçilemeyecek kadar derin ifadelerle donatılmıştı. Değerlendirme ölçütü yalnızca kitabın akıcılığına dair klişe sorgulamalar olan bir okur için çok da uygun bir tercih olmayabilir Hesse, -ki bu düz bir okumadan öteye gitmez. Alman Edebiyatını bu derinlik yüzünden seviyorum. Goethe, Schiller, Mann, Böll, Schopenhauer, Rilke gibi sayamadığım birçok ekolü bünyesinde barındıran; felsefe, mitoloji ve halk hikayeleriyle çevrili bir edebiyat, bir düşün şöleni Alman Edebiyatı.

Çelişki ve zihninde türettiği karşıtlıklarla mücadele içinde olan bir yazar Hesse. Siyah ve Beyazı, zayıflık ve gücü, çocukluk ve erişkinlik gibi ayrı kutuplarla etkileşim içinde olduğu görülür çok kez.- Hatta bir cümle bile karşıtlık kazanarak yeni düşünceler doğrurur dilinde.- Ancak, bu çelişkiler ve ayrımlar o kadar güzel vücut bulur ki cümlelerde, eseri güzel yapan işte bu çelişkiler, bu ayrımlar dedirtir insana. Tıpkı Raskolnikov’un ironik çelişkileri gibi.
“Rastgele bir sözü alıp tersine çevirdiniz mi, sözcük üzerinde harf harf böyle bir işlem uygulandınız mı, çokluk iyi ve güzel düşüncelerden öğretici ve eğlendirici bir pınarın ansızın fışkırdığını görürsünüz.” (sf, 111.)

Bir eğitmen edası görülür satırlarda. Ancak Coelho ve Sharma gibi kendi doğrularının penceresinden bakılmaz. Kapitalizmin beşiğinde olup, zorluklara ve zor olana dair yüksek perdeden klişe haline gelen nasihatler gibi değildir bu.
“Kendini ve çevrendeki herkesi sev, geçmişi unut, geleceğe umutla bak” türünden hepimizin bildiği Polyannacılık mesajları içeren eserleri geride bırakarak Hesse’nin somut dünyasına girmem çok uzun sürmedi. Gerçek karşısındaki fazla iyimserliğin algısını kırarcasına, kendisinin savaş karşıtı olarak lanse edilmesine dem vurur, barış içinde olan bir dünya ancak hayal edilebilir ona göre. Görüntü bombardımanı ve fikir kirliğinin çepeçevre sardığı günümüz dünyasında, bunalımların getirdiği psikolojik yıkımlar insanın kendi kendisiyle olan savaşımını gözler önüne serer. Sahteliğin değerli olduğu bir zamanda yeryüzündeki bütün karmaşalardan sıyrılıp kendi sesine kulak vermek için yeni yollar bulması şarttır insanın, bunu fısıldar Hesse, insanı sorgulamalarla baş başa bırakır.

https://www.youtube.com/watch?v=HgeFyUu-1WM

“Günümüzde yaşamak ve yaşamaktan zevk almak isteyen birinin senin gibi, benim gibi bir insan olmaması gerekiyor. Zırıltı yerine gerçek müzik, eğlence yerine kıvanç, para yerine ruh, gelişigüzel etkinlikler yerine gerçek iş, oyun yerine gerçek tutku arayan birine bu dünya sevimli bir yurt olamaz.” Bozkırkurdu, (sf. 145)


Ben’likle baş başa kalmak, bu eseri okuduktan sonra çok daha değerli ve önemli oldu benim için. Sinede barınan zenginliği gün yüzüne çıkarmanın ve gelişerek serpilmenin tadını diğer tatminlerden daha net ayırt edebilmeli insan. Hesse uzaklığı öngörür hep; güçlü olmanın dayanıklılıktan geçtiğini, başarının inatlardan doğduğunu ifade eder cümlelerinde. Yunus Emre nidasıyla şu cümleyi söyler özetleyerek:
‘Tanrı’nın saltanatı dışınızda değil, içinizdedir.’

“İnsanlığın bugünkü durumundan sorumlu iki manevi illet var; bunlardan biri teknolojinin, ötekisi de şovenizmin büyüklük hezeyanıdır. Her iki hezeyan günümüz dünyasına damgasını vurmakta, bu dünyanın benlik duygusunu oluşturmaktadır. Öyle hezeyanlar ki, şimdiye kadar bize acı sonuçlarıyla iki dünya savaşını buyur etmiştir, ortadan kayboluncaya kadar da benzeri daha pek çok savaşı başımıza saracağa benzemektedir.” (sf. 185)


İnsan, seyirci kalarak öldürme eylemini gerçekleştirir, kötülüğün izleyicisi olarak. Zaman aşımına uğratarak öldürür, yerine getiremeyeceği sözler vaat ederek. Sevimli görünerek öldürür, maskenin arkasındaki çıkarı görünene dek. Dinlemeyerek öldürür, kayıtsızlığı gösterircesine. Göz yumarak öldürür, karşı koyma gücü olmasına rağmen. Susturarak öldürür, özgürlükleri hiçe sayarak. Aşağılamalarla öldürür, benliğini yüceltme uğruna. Hatta, severek de öldürebilir bir insan, diğer bir insanı…


Bir kutsal çağrı Öldürmeyeceksin, tüm insanlığın kulak vermesi gereken bir çağrı. Ancak ölüm sadece fiili bir olay mıdır ki? Eylemden soyutlanmış biri, gün geçtikçe ölmez miydi? Neruda’nın Ağır Ölüm’ü yeryüzündeki en ezgili cevaptı belki bu soruya…

http://www.izdiham.com/pablo-neruda-agir-olum/
104 syf.
·2 günde·Beğendi·8/10
Hermann Hesse 'den okuduğum ilk kitap Siddhartha olmuştu. O ara inceleme yazmaya pek gönüllü değildim. Bu yüzden not almayı ihmal etmiş ve düşündüklerimi zamana kurban etmiştim. İtiraf ediyorum pişmanım. Çünkü onda düşündüğüm her şeyi yazsaydım ortaya kesinlikle bir kitap daha çıkardı. İşte Hermann Hesse böyle bir yazar. Sebep verir, yollar açar, düşündürür, mutlu eder, ders verir. Bütün bunları yaparken o kadar zarif yapar ki ılık bir suya ayaklarınızı daldırmış, şıpıdık şıpıdık sularla oynaşırmış gibi bir his sarar sizi. Sezdirmeden sezdirir. Apaçık parmağıyla göstermez, yaşar, yaşatır ve bir bakmışsınız ders almışsınız.

Bu ince ve akışkan eseri çok keyif alarak okudum. Elinize alır almaz bitirebileceğiniz türde ama altını çizmekten en azından iki günde okumanızın daha anlamlı olacağı bir eser. Altını çizdikleriniz hakkında bir demlemeye bırakın kendinizi, bir baş başa kalın düşündüklerinizle, değil mi?


Knulp ömrünü yollara adamış, hiçbir kızın gözünden kaçmayacak bir çekiciliğe sahip, kibar, zeki, yetenekli ve müşfik bir gençtir. Davranışlarıyla insanların kalbini tanıştığı ilk dakikadan kazanır. Fakat bir meslek edinmediği ve sürekli gezdiği için ''serseri''dir / midir? Serseri aynı zamanda zarar verene de denmez mi? Bu delikanlının kimselere pek zararı dokunmadı. Tek zararı kendineydi. Onu da okuyunca anlayacaksınız.

Kitap tertemiz, insanı sıkmayan, sade betimlemelerle yazılmış. Bu ara sanatlı dilden biraz bunalmıştım. Bu bakımdan bana kar yağarken salep içmek kadar hoş geldi. Tercih edeceklere keyifli okumalar dilerim. Umarım siz de bu kitabı benim kadar hoşnut sonlandırırsınız.
218 syf.
·7 günde·9/10
Bozkırkurdu okul yıllarında öfleye pöfleye okumaya çalıştğım bir kitaptı. O zamanlar da revaçtaydı Herman Hesse şu anki gibi. AFA yayınları diye hatırlıyorum, bütün kitaplarını basmıştı. Sidharta'yı okuduktan sonra elime almış ama sıkılmıştım kitaptan. Paul Muad'dib Beyin #25515888 yorumundan sonra tekrar aklıma geldi ve açtım kapağını. Hiçbir şey hatırlamıyormuşum gerçekten de.

Kitabın başı Tutunamayanları hatırlattı bana. Ondaki gibi ikinci elden anlatılan bir hikaye. İlk önce kahramanımız olan Harry Heller'in (Hermann Hesse'yi andırıyor evet, yazar bunu saklamaya kalkmamış) evsahibinin yeğeninin gözünden inceliyoruz bu karakteri, yani bozkırkurdunu. Daha sonra Herman Heller'in notlarını okumaya başlıyoruz. Arada kendisine verilen bir broşür var "Bozkırkurdu Üzerine İnceleme" diye. Bir 20-30 sayfa bu psikoolojik tahlillerle dolu incelemeyi okuyoruz. Çoğu kimse için burası kitabı bırakma yeri. Ama kitabın da içerik olarak en doyurucu bölümü aynı zamanda. Daha sonra okuyacağımız 150 sayfalık macerada da Hermine (Evet bu da Herman'a benziyor) Maria ve Pablo üzerinden bozkırkurdunu incelemeye devam ediyoruz. Bazı şeyler fark ediyoruz ara sıra, sonra bunların zaten baş tarafta verilen inceleme içinde anlatıldığını fark ediyoruz.Sona doğru herşey karışıyor ve kitap bitiyor:) İsterseniz detaylı olarak bakalım elli yaşına merdiven dayamış Harry Heller'in hikayesine.

Böyle bir eser için spoiler ibaresini kullanmak ne kadar doğru olur bilmiyorum. Bu belki de Raskolnikov'un cinayet işleyeceğini söylemek gibi bir şey. Ama yine de, içerik hakkında bilgi edinmek istemeyenlerin bundan sonrasını okumaması gerektiğini söyleyebilirim. Bozkırkurdu Harry Heller'in kendisine biçtiği karakter. Eşinden boşanmış, yaptığı seçimlerle kariyerinde düşüş yaşamış birisi Herman. İçinde iki kişilik var kendisine göre. Birisi orta sınıf burjuvazisinden kopamayan, gerektiğinde kibar ve uyumlu olabilen, ayakları sağlam bir şekilde basan insan kısmı. Öbür kişilik ise diğerinin sahteliklerinden tiksinen, özgürce dolaşmak, istediğini yapmak, toplum normlarına boşvererek sınırsız bir özgürlüğe sahip olmak isteyen, belki de su üzerinde yürüyen, kurt kısmı. Kitap içinde yer yer bu kişilik çatışmalarını görmekteyiz.

Ama sadece bundan ibaret değil Bozkırkurdu. Başta yapılan incelemede bu çift kişilik tanıtılıp her insanda benzer şekillerde (kurt yerine maymun ya da balık vb.) az ya da çok olabileceği açıklandıktan sonra, bu görüş komple yadsınıyor. İnsanların iki değil, yüzlerce belki binlerce değişik parçadan oluştuğu ve bunların çeşitli zamanlarda farklı şekillerde yüzeye çıktığı söylenip, kendini bozkırkurdu ile özdeşleştiren okuyucu ortada bırakılıyor. Daha sonra kitabın sonunda kadar farklı şekillerde okuyucunun kafasına kazınıyor bu görüş.

Değişik fikirler arasında sürekli dolanıyoruz kitap boyunca. Örneğin kitabın başında intihar için kendine 50 yaş hedefi koyan Harry Heller, ortalara doğru- Broşürü okuduktan sonra- kurt olan kişiliğinin üstünlüğü devralmasıyla birlikte, intiharı düşüneceğini söylüyor. Ama buna da cesaret edemiyor ve kurtuluşu Hermine'nin kollarında buluyor.Yine içindeki bozkırkurdu birine bağlı olmaktan özenle kaçmasına rağmen Harry Hermane'nin verdiği emirleri uygularken olağanüstü bir şekilde rahatlıyor. Zevk alıyor kumanda edilmekten.

Kitabı alırken belki klasik bir bölünmüş kişilik tahlili okuyacağınızı düşünüyorsunuz (Ya da bir kurtadam hikayesi için aldınız:) Ama bu kadarcık bir kitaba oldukça fazla şey sığdırmış Hermann Hesse. Çeşitli temalar var, Ciddiyet ve Mizah zaman kavramı üzerinden karşılaştırılıyor ve (Goethe'nin de katkılarıyla) fazla değer vermeyerek, mizah ön planda tutuluyor. 1920'lerin ortalarında ikinci dünya savaşını öngörüyor Herman Hesse ve savaş karşıtlığı ve o dönem burjuvazisinin yancı görüşü kitabın bir çok yerinde sergileniyor. Müzik, Ölümsüz Ustalar yine diğer farklı temalar. Aslında bu temalar üzerinden kendi görüşümüze aşırı önem vermemizi de eleştiriyor Hesse. Daha aklıma gelmeyen bir çok şey var. Kitabın bir yerinde, telsiz/radyonun yeni icat edildiği o dönemde, ilerde geçmişteki insanların konuşmalarını alabileceğimiz bir cihazın var olacağının bile bahsi geçiyor (Radyo da başka bir tema zaten)

Daha önce dediğim gibi dolu bir kitap yazmış Hermann Hesse. Ciddiyetle mizah arasında, saf gerçeklikle sürrealizm arasında, münzevilik ile hedonizm arasında, kurtla adam arasında salınıp duruyor sürekli. Herkes için farklı zamanlar var diyorlar bazı kitapları okumak için. Ne kadar doğru bilmiyorum ama, ben şu anda verebildim kendimi bu kitaba tam manasıyla ve tekrar okumam gerektiğine de inanıyorum hala. Tekrar okuyunca bu kitaptan yeni bir şeyler çıkaracağıma inancım tam. Herkese, her dönemde bir şeyler katabilecek, okunması gereken bir eser Bozkırkurdu. Teşekkürler.
332 syf.
·5 günde·Beğendi·10/10
Sevgili Wolff ..
bana bu kelimeleri nereden yazdığını biliyorum...
yeryüzünde bir "Araf"dan. .
https://youtu.be/Szt4KQQ1VUk

Elbe'yi.. benden çok sevdiğini biliyorum ..ona bakışından ,kokusunu içine çekişinden,her fırsatta onu görmeye gidişinden ..
Seni ben ağlatamam..
..biliyorum ..
bir dilenci heykeli değilim çünkü Barlach'ın elinden çıkmış. .
Ateşin, hastalığın, yaşama hevesin değilim ...biliyorum ..
Her sabah, o "Hesse"gülüşlerine dahil değilim ...biliyorum

"Ama sana veda etmek güç "
...Sana veda etmek korkutuyor beni

#spoiler

"Iyi bir kitap okumak..
günlerinizi normal akışından dışarı çıkarabilmek demektir ..
"Iyi bir kitap. ..size şarkı söyleyen ve söyleten kelimeler demektir ..
"Ve iyi bir kitap içinizde bir yerlerde kalmasını istediğiniz kitaptır ..

kalbinize yakın ,her elinizi attığınızda orada olduğunu hissettiğiniz kitaptır ..

"Ama Fareler Uyurlar Gece " üstüne basa basa "IYI" bir kitaptır ..
Teknik_ taktik incelemek asla istemediğim...
Aksine bütün duygularımla besleyip büyütmek istediğim bir kar topu benim gözümde bu inceleme ve hatta _hatta kucak kucak kar ..
Bir yangın ,duman. .ve kül
Genç bir rüzgar yaşlı bir duvar
hummalı bir Malarya bu inceleme ..

Bu kitabı okurken bir insan boyunda kara kargalar olup çevrenize bakmalısınız ..

Mavi üniformalı köpekler güler halinize..
Gülsünleŕ ..son insanlık kırıntılarıdır bu onların ya da onlar öyle zanneder ..

"Karahindibaģ "ne menem bir çicekmiş acaba?? ..der araştırmalısınız..

Gece gidecek evleri olmayan ruhlara bakmak için pencerenizi açmalısınız..
Seslerini duymalı ..onları tek tek toplayıp yıldızlar gibi ellerinizle alıp saklamalısınız

Kalbinizde, karacigerinizde,kanınızda..
her yere girebilen "ölüm " kelimesinin nabız gibi attığı duymalısınız..

Çürümüş ceset kokuları burnunuzu sızlatmalı..

Trenler geçmeli düşlerininizden sesleri çocuk çığlığı ..

Kentler eklenmeli haritalarınıza .
.__Hamburg diye bir yer vardı ?
__Artık yok mu ?
__bir gece de mi?
Yüzümüzde "dehşetli " bir "gülümseme "
Kentler silinmeli hafızalarınızdan ..

Bu kitabi böyle "okumalısınız "

Dip nottan öte. .

Bir adım ileride sizi bekleyen sürpriz

on dokuz öykü sinemasından bir bilet çıkar piyangodan ..
Piyangodur Çünkü
Wolff artık ölmüştür. .
Kan kusarak ateşler içinde ..yabancı bir ülkede ..

25 yaşındayım !!!
Karnım Aç! !!

Diye feryad eden mısraların yaratıcısı artık yeryüzü araf'ından baska bir cepheye terfi etmiş ..hiç anlamadigi Tanrısının yanına gitmiştir..
"Biz Stalingrad'dayken Tanrı nerdeydi !!"
haykırışını bizzat Tanrının yüzüne sormak için. .

Ölümünden sonra yayınlanan bu ondokuz öykü hepsi birbirinden güzel ve benden tam referanslıdır ..hoş ben bir şey olduğum için değil ,o beni feth ettiği içindir. .bir yazara "dahil olma" çabamdır benim ..

Üç siyah Kral gibi ..
Radi gibi. .
"Ama gülme sakın " :)
Bu salı gibi ..
ve en sevdiğim
"Doktorlar da hiç bir şey bilmiyor " gibi
Sizi başka bir evrene taşıyacak hikayeleri OKUYUN ..
Maria'yı merak edin ..belki siz de... olmayan adalete bir çelme takar ..kendinizi Iyi hissedersiniz ..

Sevgiyle okundu ..
Aşkla yazıldı ..
Wolfgang BORCHERT anısına ..
Ve ben..
gerçekten...
https://youtu.be/1DWzKXY7R3g
"Seni Çok Sevdim "


.
336 syf.
·2 günde·Beğendi·9/10
Yıkım hangi nesnenin felaketi değildir ki! Hele ki insanda olursa yıkım hem fiziki hem de ruhani bir çöküşün mimarıdır.

Biri der ki kar bana Noel’i hatırlatır. Kar yaşamamış, hayatı tahayyül etmemiş bir insana, akla elbet Noel’i hatırlatır. Bilmiyorum nedendir lakin kara kaplı kitap bana boyuna karı anımsattı. Çünkü kar yokluktur, çaresizliktir ve ölümdür. Sıcak soba karşısında kahvesinin yudumlayan insan ne bilsin karı. Savaşı bilmeyen ise taraf tutmasın…

“...bir çiçeği koparmayı kafasına koyan biri, birkaç otun ayakaltında çiğnenmesini hiç düşünür mü?”

Hüznün alınyazısı başkalarının bir çift dudağı arasında olan savaşlar. Hep kutsal yanından baktığımız, bizlere öyle öğretilen kıyımın genel adı. Bir insan topluluğu hiç tanımadığı başka bir topluluğu neden düşman edinir. Hele ki savaşlarda ölenler bunlar kimdir? 15 yaşlarında 20 yaşlarında belki de 25 yaşlarını doldurmamış insanların ölümü hangi vatanı, hangi toprağı özgür kılar? Kanla yazılmış bir yaşamı, bir insanlığı meşru kılmak kimlerin işi? Elbet savunmak boyun borcudur, lakin saldırmak insanın hakkı değildir, hayvansal bir güdü.

“...duvarlar saatlerini ve resimlerini yitirdiler mi?”

Bir şehrin nasıl yıkıldığı duvarlara yazılıdır. Ne bir saat vardır orada ne de bir resim, grisine siyah çalınan, ayakta durmak için sendeleyen duvarları vardır üzerinden yıkım geçen şehirlerin. Ve bu yıkımlar; Kim için savaşmak? Ne için savaşmak? Ve niye savaşmak? Kişi sadece 1 kişiyi mi öldürür yivli bir silahtan çıkan bir hırçın mermiyle... Sadece ölen o mudur? Bir mermiyle kaç kişi ölür? Ya da ölür mü? Ya şehirleri öldürmek, o da bir yıkım değil midir? Bakın bir tarihinize kaç kere ağladı Halep, nasıl kavruldu Nagasaki, parça parça satıldı Trablus, azar azar yıkıldı Kâbil. Bir derya denizinde Titanik gibi usulca batırıldı umutlar, duvarlar önce saatlerini ve sonra resimlerini yitirdi bir bir.

“Herkesin bir dikiş makinesi var artık, bir radyosu, bir buzdolabı ve bir telefonu var. Bundan sonra ne üretebiliriz? diye sordu fabrikatör.
Bomba, dedi mucit
Savaş, dedi general.
Yapacak başka bir şey kalmadıysa hayhay, dedi fabrikatör.”

Bu bir edebi eser değildir. Bu bir kitap hiç değildir. Bu 26 yaşında yıkımdan yıkıma koşan bir genç adamın, içerisinde biriktirdiği duygu, düşünce, acı, keder ve savaştan, yokluktan, insanlıktan nasip almamış kişiler için içinde kopan fırtınaların kâğıda düşmüş halidir. Yazarın bir derdi ve bir acısı vardır, bizimle ise paylaşmak ister. Biz okuyan okurlar ise yazarın acısını paylaşır, en derinimizde hissederiz.

Kitap Yapı Kredi Yayınları 2. Basımdır. Çevirmen ehli Kamuran Şipal tarafından Türkçe edilmiştir. İçeriğinde Böll’ün bir önsözü hemen akabinde 54 öyküden oluşan yazı dizini devam etmektedir. Son kısımda ise “ek” diye tabir ettikleri yazarın dilinden düşen sayfalar ile en sonunda yazarın hayatı yer almaktadır. Kaliteli bir baskı, iyi bir çeviri ve hatasız sayfalar.

Yazarın sade dili okumayı kolaylaştırsa da kitap ile bütünleşmek için konsantrasyonu asla kaybetmemek gerekmektedir. Sırayla, seri bir şekilde okunacak öyküler hiç değildir. Zamana yaymalı, okunan öykünün ardından yazarı daha iyi anlamak için kendi içinizde düşüncelerinizi çatmalısınız. Kurduğu cümleler gösterişten çok uzak, genelde yıkım, çökmüşlük ve çaresizlik gibi birçok çağrıştırışlar yapsa da kendi türünde okuyabileceğiniz en muazzam kişiliklerden birisidir Borchert.

Özellikle beğendiğim hikâyelerin başında ise; en umarsız anlarda toprakta beliren bir “karahindiba” hikâyesiydi. Hemen ardından “Radi” ve daha sonrasında kitaba ismini veren “Ama Fareler Uyur Geceleyin” hikâyesi ise anlatılmak isteneni çok güzel dile getirmekle kalmayıp, okura ders verir nitelikteydi.

Sevgi ile kalın…


Yazarın size söylemek istediği bir şeyler var. Lütfen Dinleyiniz.

Sen makine başındaki, sen atölyedeki adam: Sana yarın su boruları ve tencere üretmeyi bırakıp çelik miğferler ve makineli tüfekler üretmeni emrederlerse, yapacağın tek şey var:
HAYIR demek!

Sen tezgâh başındaki, sen bürodaki kız! Yarın sana mermilerin içine barut doldurmanı ve keskin nişancıların tüfekleri için dürbünler üretmeni emrederlerse, yapacağın tek şey var:
HAYIR demek!

Sen fabrika sahibi! Yarın sana pudra ve kakao yerine barut üretmeni emrederlerse, yapacağın tek şey var:
HAYIR demek!

Sen laboratuvardaki araştırmacı! Yarın sana eski yaşama karşı yeni bir ölüm bulmanı emrederlerse, yapacağın tek şey var:
HAYIR demek!

Sen odandaki şair! Yarın sana aşk şiirleri değil de nefret ve kin şiirleri yazmanı emrederlerse, yapacağın tek şey var:
HAYIR demek!

Sen hasta yatağının başındaki doktor! Yarın sana hasta kişilerin raporlarına “savaşabilir” diye yazmanı emrederlerse, yapacağın tek şey var:
HAYIR demek!

Sen mihraptaki rahip! Yarın sana cinayetleri takdis etmeni, savaşı kutsamanı emrederlerse, yapacağın tek şey var:
HAYIR demek!

Sen gemideki kaptan! Yarın sana geminle bundan böyle buğday değil, top ve zırhlı araçlar taşmanı emrederlerse, yapacağın tek şey var:
HAYIR demek!

Sen hava alanındaki pilot! Yarın sana bir kentten bir kente bomba ve fosfor taşımanı emrederlerse, yapacağın tek şey var:
HAYIR demek!

Sen tezgâh başındaki terzi! Yarın sana bundan böyle yalnızca asker üniformaları dikmen emrederlerse, yapacağın tek şey var:
HAYIR demek!
Sen cüppeli yargıç! Yarın sana bundan böyle “divanıharpte” çalışmanı emrederlerse, yapacağın tek şey var:
HAYIR demek!

Sen istasyondaki görevli! Yarın sana bundan böyle cephane ve asker taşıyan trenlerin kalkışı için işaret vermeni emrederlerse, yapacağın tek şey var:
HAYIR demek!

Sen köydeki, sen kentteki adam! Yarın seni silahaltına almak istediler mi, yapacağın tek şey var:
HAYIR demek!

Sen Normandiya’daki, sen Ukrayna’daki, sen Frisko’daki, sen Londra’daki, sen Hoangho’daki ve sen Mississippi’deki, sen Napoli’deki, sen Hamburg’daki, sen Kahire’deki, sen Oslo’daki anne, siz yeryüzünün dört bir yanındaki, siz bütün dünyadaki anneler, sizlere yarın askerî hastanelerde hemşirelik yapacak kızlar ve yeni savaşlar için askerler doğurmanızı emrederlerse, yapacağınız tek şey var:
HAYIR demek!

Hayır demezseniz sizler, hayır demezseniz siz anneler...

- Devamındaki 8 paragraflık yazıyı lütfen kitaptan okuyunuz -
148 syf.
İnsanoğlu yaşamı boyunca, hep bir arayış içerisindedir. Kimisi aşkı arar, kimisi mutluluğu. Yaşam statüsüne göre, huzuru ve yalnızlığı da arayanlar vardır. Ne zaman ki, ereğine kavuştuğunu zanneder insanoğlu, bu sefer de arayış sürecinde, önem vermediği yitirdiklerine hayıflanır.Böyle sürüp gider bu kısır döngü. Ta ki, yaşam dediğimiz devinimin nihayetleneceği ana kadar. Oysa ki, doğrusuyla-yanlışıyla, hüznüyle- sevinciyle yaşadığımız andır var olduğumuz an.

İşte kahramanımız Siddhartha'da bir arayış içerisindedir. Variyetten vaz geçip, özüne arif olmak ister. Ne babasının sohbetleri, ne de bilge kişilerin öğretileri onu göze almakta olduğu yolculuğa, çıkmasına engel teşkil etmez. Kendi Ben'indeki asıl pınarı bulup, onu özümseyerek, ruhunu dinginliğe kavuşturmak adına, çocukluk arkadaşı Govinda ile birlikte Samana (Gezgin çileci) olmaya karar verir. Samanalar ile dolaşırken ona göre yaşamak acı veren bir eziyettir. Siddhartha, ölmeden ölmek gayesindedir. Ölmeden ölmek, nasıl olur? Hayat sıfatının sırrına erene, ebedi ölüm yoktur derler. O deryaya dalmak için, korunmalı yaşamımızın dışına çıkmalıyız. Yoksa nasıl, deryaya ulaşır insan. Ne yazık ki Siddhartha Samana'lar ile birlikte kendi Ben'ini araya dursun, bir türlü bulamaz. Bulamadığı gibi, özüne arif olmak ihtiyacı günden güne çoğalarak artar. Bu süreç üç yıl devam eder. Üçüncü yılın sonunda, Buddha isimli ulu bir zatın adını duyarlar. Samana'lardan ayrılıp, Buddha'yı görmek ve onun öğretilerinden feyz almak için yola koyulurlar. Siddhartha Buddha dan, etkilense de davasından vaz geçmez. Oysa ki Govinda, Buddha'nın yanında kalarak, öğrencisi olma yolunda ilerler. Tek başına kalan Siddhartha için, bir zamanlar anlam taşımayan, acı veren güzellikler daha bir anlamlı ve değerli olur.

Yolculuğunda tesadüf eseri, Kamala isimli bir kadınla tanışır. Nesneleri irdelemeyi bırakmış, tek ereği Kamala ile birlikte olabilmektir. Kamala'nın onunla birlikte olabilmesi için, sıraladığı şartları yerine getirebilmek adına, Kamaswami adlı bir tüccarın yanında çalışmaya başlar. Siddhartha için yaşam Kamala'nın yanında anlam ve değer kazanmıştır. Zenginliğin, şehvetin ve gücün tadına varmış Samana'lıktan geriye kalanlar ise unutulmaya yüz tutmuştur. Dünya ve miskinlik Siddhartha'nın ruhunu ele geçirmiş, varlıklı insanların yüzünde rastlanan kayıtsızlık, onun yüzünde de sirayet etmeye başlamıştır. Siddhartha ne zaman Govinda ile yollarını ayırdı, o andan itibaren yaşadığı yaşamı da canlılığını kaybetmiştir. Artık her türlü kötü haslet( şehvet, miskinlik, kumar gibi.) tüm benliğini ele geçirmiştir. Siddhartha ne zaman acı bir düş görür, o an anlar ki, yaşamını değersizlikler ve anlamsızlıklarla heba ettiğini. İçinde susturduğu sese kulak vererek, her şeyi ardında bırakıp, bilinmezliklere doğru yol alır. Karşısına bir ırmak çıkar. Tam varlığını sonlandıracakken, " Kusursuz " yada "Mükemmel " anlamına gelen, " Om " sözcüğü kulağına gelir ve yapmak olduğu eylemin hatalı olduğu ayrımına varır.

Başından geçenleri sentezlerken, yaşananların yaşanması gerekti, yargısına vararak bir zamanlar, dost olduğu kayıkçı Vasudeva'nın yanına gider. Hem ondan , hem de Irmak'tan çok şey öğrenir. Vasudeva dan kayıkçılığı, Irmak'tan kendi iç sesini dinlemeyi öğrenir. Büyüklerimiz her zaman kalbinizin sesini dinleyin, o sizi asla, yanıltmaz diye boşuna söylememişlerdir. Peki, Siddhartha kalbinin sesini dinleyerek hakikatin ayrımına varabilecek midir? Uğruna hayatını heba ettiği erdeme ulaşabilecek midir?

Mana sözün altında gizlidir derler. Suret de mananın şekil almış hali. Siddhartha gibi irfan ehli kâmiller, sözden özü, suretten manayı bilirler. Zira onlar, Hakk'ın sırrına ermiş kâmillerdir. Siddhartha'nın dediği gibi, kağıttan ve kulaktan duyma kuru ve taklit edilmiş kelamlarla bilge olunmaz. Bilgelik öz de bulunur. Anlatım düz ve yalın okuru asla yormuyor. Muhteşem bir eser. Mutlaka ama mutlaka alıp okumalısınız...
108 syf.
·3 günde
Tüm yaşamı yollarda geçen ve yine yollarda sona eren bir göçebenin hikâyesi Knulp. Canının istediği yere "konan" ama çok durmayıp yine "uçan" bir özgür ruhun kısacık destanı.

Knulp gibi yetenekli ve hayat dolu insanlar, yaşadıkları çevrede kendilerine yer bulamıyorlarsa bunda onlar kadar çevreleri de suçludur diyor Hesse. Ve kesinlikle çok doğru.

"Hepimiz özgür olmak isteyen ama Knulp kadar cesaretli olmayan bireyleriz."

Baş karakterimiz Knulp oldukça zeki, yakışıklı, doğa sever, çok iyi ve sevilen her gittiği yerde dostu olan sevgiyle saygıyla karşılaşan biridir. Dostlarının yanında kaldığı sürece her zaman nasihatlerle karşılaşan ve neden göçebe hayatını seçtiğini kendine özgü olan yeteneklerini sadece kendi için neden toplum için kullanmadığı cümleleriyle bol bol karşılaşır, fakat o "özgür ruhlu boyun eğmeyen iyi yürekli serserinin tekidir." Ve toplumun bayat düşüncelerine uymadığı için göçebe hayatını Tanrı'nın bahşettiği harika doğayı keşfetmek, hissetmek günlerini dolu dolu yaşamak ister.

Evet Hermann Hesse'nin okuduğum ilk kitabı ve son olmayacak. Çok fazla sayfası olmayan içinize huzur verecek sıcacık huzur dolu tatlı bir kitap. Okudukça keyifleneceğinizi umut ederek okumanızı isterim. Herkese iyi okumalar.

Yazarın biyografisi

Adı:
Kamuran Şipal
Unvan:
Türk Yazar, Çevirmen
Doğum:
Adana, Türkiye, 24 Eylül 1926
Ölüm:
İstanbul, Türkiye, 18 Eylül 2019
1926’da Adana’da doğdu. İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Alman Dili ve Edebiyatı Bölümü’nü bitirdi. Çağdaş Alman Hikâyesi/1945’ten Sonra başlıklı bir incelemesi; Beyhan, Elbiseler Çarşısı, Büyük Yolculuk, Buhurumeryem, Köpek İstasyonu adlı öykü kitapları yayımlandı. Sırrımsın Sırdaşımsın adlı romanıyla 2011’de Orhan Kemal Roman Armağanı’nı aldı. Rainer Maria Rilke, Franz Kafka, Robert Musil, Heinrich Böll, Thomas Mann, Günter Grass, Ingeborg Bachmann, Sigmund Freud, Hans Bender gibi önemli yazarların yapıtlarını dilimize kazandırdı.

20 Eylül 2019'da memleketi Adana'da toprağa verildi.

Yazar istatistikleri

  • 72 okur beğendi.
  • 30.075 okur okudu.
  • 1.191 okur okuyor.
  • 23.580 okur okuyacak.
  • 642 okur yarım bıraktı.

Yazarın sıralamaları