Ve silindikçe, yeniden var olabilir mi?
Roman dışarıdan bakıldığında anlam veremediğiniz ilerledikçe bir ressamın kişisel krizini anlatıyor gibi görünür. Biraz daha içine girildikçe, bu yüzeyin altında sessizlikle yoğrulmuş, gölgelerle örülmüş çok katmanlı bir varoluş anlatısına açılır kapı. Her şey bir evliliğin çöküşüyle başlar. Kim olduğunu, neye inandığını ve hatta neden resim yaptığını unutan bir adamla karşı karşıya kalırız. Ama bu bir son değil, kendini silmenin başlangıcı.
İsmini bilmediğimiz ressam, başkalarının portresini çize çize kendi yüzünü yitirmiş biridir. Portre sanatının en büyük tuzağına düşmüştür: Başkalarının kimliğini tanımlarken, kendi benliğini saydamlaştırmak. Eşinden ayrılıp uzak bir dağ evine çekilmesi, yalnızca fiziksel bir kaçış değildir. O ev, sanatçının iç dünyasına açılan bir geçit, bilinçdışının çerçevesiz bir tuvali gibidir.
Ev, ünlü Nihonga ustası Tomohiko Amada’ya aittir. Onun evinde yaşamaya başlamak, aynı zamanda onun bastırdığı geçmişle, gizli kalmış resimleriyle ve suskunluğu ile temas kurmak anlamına gelir. Amada konuşmaz, çünkü bazen sanat konuşur. Hele ki içinde bastırılmış tarih, kişisel suç ve estetikleştirilmiş travma varsa, bu konuşma daha çok bir fısıltıya dönüşür. Ressam, Amada’nın Kumandanı Öldürmek adlı gizli tablosunu bulduğunda, yalnızca bir resim değil, aynı zamanda görsel bir itirafla karşılaşır. Ve böylece, kendi yolculuğu da başlar.
Bu tablo, imgelerin ne kadar tehlikeli olabileceğini hatırlatır. Çünkü o tablonun içinden bir şey, ya da biri, dışarı çıkacaktır. Kumandan! Görünüşte Amada’nın tarihsel bir sahneyi resmettiği bu tablo, zamanla anlatıcının hayatına doğrudan müdahale eden bir varlığa dönüşür. Kumandan, sadece bir figür değil; bastırılmış şiddetin, otoritenin, geçmişin ve kolektif suçun bedenleşmiş