Ölümlü dünya,
Ölümlü insan...
En iyi şu günlerde anladık değil mi bunu?
Çaba harcadığımız birçok şeyin ne kadar anlamsız olduğunu, yanlış değerlere önem verdiğimizi, nesnelerin insanların önüne geçmemesi, insanların nesneleşmemesi gerektiğini...
Bir ayet: "Her nefis ölümü tadacaktır."
Yaşayan bütün canlılar ölecek bir gün.
Peki ya nesneler?
Onlar da ölümlü mü?
Düşünsenize bir sabah kalkıyorsunuz ve evinizin kapısı ölmüş, yok.
Bir sabah kalkamıyorsunuz çünkü içinde olduğunuz "ev ölmüş."
İnsanları nesneleştiren bir çağda yaşıyoruz.
Bir bakıyorsunuz insan ölmüş: bir nesne ölmüş.
Çok güzel bir mesaj var:
"Nesneler olarak başka çaremiz kalmamıştı. İnsanlar bir daha asla nesnelerin yerine konmayacak."
Birbirinden bağımsız altı hikayeden oluşuyor eser. Ütopik, zihin dünyanızı zorlayacak hikayeler. Ana fikirleri sizi günlerce düşündürecek, "ben neden kendime bunu yaptım," dedirtecek bir eser.
Marx ve Engels'ten oldukça anlamlı bir alıntı ile başlıyor:
"İnsan çevresindeki koşullar tarafından biçimlendiriliyorsa bu koşulların insanca biçimlendirilmesi gerekir."
İlk varsayım doğru, peki ya ikincisi?
Nesneleştiriliyoruz peki ya bu nesneleştirme bize göre mi biçimlendiriliyor?
Ölüm...
İstesek de istemesek de hayatın birçok anında gerçekliğini hatırlatıyor bize.
Peki onu gözümüzden uzak tutmak,
Mezarlıklardan kaçmak,
Onları gözden ırak yerlere bırakmak,
Aynalardan uzak durmak bizi ölüm düşüncesinden korur mu?
Mümkün değil değil mi?
Hayatın kaçınılmaz gerçeğinin düşüncesinden bile kaçmak mümkün değil?