·
Okunma
·
Beğeni
·
34.063
Gösterim
Adı:
Kör Baykuş
Baskı tarihi:
Aralık 2017
Sayfa sayısı:
98
Format:
Karton kapak
ISBN:
9786052111369
Kitabın türü:
Dil:
Türkçe
Ülke:
Türkiye
Yayınevi:
Dorlion Yayınları
Sadık Hidayet,modern İran edebiyatının önde gelen düzyazı ve kısa hikâye yazarıdır. 17 Şubat 1903 tarihinde Tahran'da dünyaya gelmiştir. Fransız Lisesi'nde eğitim görmüştür.

1936 yılında yayımladığı romanı Kör Baykuş, aynı zamanda başyapıtı olarak kabul edilir. Romanın ilk baskısı Hindistan'da yapılmıştır.
Kitapta genel olarak yoğun bunalım, ölüm korkusu ve boşluk hissinden bahsediliyor.
95 syf.
Kör Baykuş şimdiye kadar okuduğum romanlar arasında en olağandışı olanlardan biridir. Anlamak, dolayısıyla da anlatmak çok zordur bu romanı. Her okumadan sonra, bu anlayamamaktan kaynaklanan anlatamamazlık öylesine çarpıcıdır ki, “sen anlamazsan, senin dediğin de anlaşılmaz,” diye bir not düşme gereği duyarsınız. Ama, kesinlikle oldukça doyurucu bir eser. Etkisinden uzun zaman kurtulamayacağınızı garanti veririm.

Çünkü, imgeler ve gerçeküstü simgeler bakımından çok zengindir. Okur Kafka üslubunu sayfalar arasında kesinlikle hisseder. Okur, Kafka’nın imgelerle yarattığı Kafkaesk labirentinde ağır ağır aynı yönde ilerlerken, Hidayet’in labirentinin bir döngü olduğunu fark eder. Aslında fark etmez, hisseder. Ama bilir ki, her İkisinin de yarattığı, kayıp oldukları labirentlerden çıkmayı başaramayacaktır. Aralarında bir algılama farkı vardır. Kafka ağır bürokratik cehennemde bir hiçliğin içine hapsolurken, Hidayet kendi içinde kaybolur.

Eserin temi, her bir bireyin kendi dışında var olan, kendisini çevreleyen dünyanın-dünyasının bilincine varma konusunda, hayatının merkezine aldığı bir var olma mücadelesidir. Ailesi, karşı cinsi, hemcinsi ve genel olarak şer şey. Bu temi dillendiren anlatıcıdan duyduğunuz her şey, sanki normal bir anlatıcının değil, sarhoş bir uyuşturucu bağımlısı zihnin hayallerinden, algılamalarından süzülür. Kocaman bir SANKİ'yi atlamamak gerek.

Neden böyle düşünürüz? Çünkü anlatıcı, metinde, gerçek anlamda ne bir zaman ne de bir mekan hissi verir okura. Aslında mekan vardır. Ama zamana dağıtır onu. Lime lime eder .Hatta aktardığı olayların herhangi birinin cereyan edip etmediğini de anlayamaz okur. Aynı olaylar habire tekrarlanıp durur. Dönüşler, işte yukarıda değindiğimiz labirentin, kısır döngünün içine hapsolur. Anlatıcının sürekli yeniden üreterek oluşturduğu labirentin yeni halinin içinde anlatıcıyla beraber okur da kaybolur. Dairesel labirentin içinde gezinirken fark ettiğimiz geri dönüşlerde, aslında biraz önce geçtiğimiz yeri fark ederek kapıldığımız umut, karşılaştığımızın bir zaman ya da mekan değil, sadece hayali bir an olduğunu fark ettiğimiz an-ki bunu hep fark ettirir anlatıcı- karamsarlığımız büyür. Beynimiz deli gibi bir matematik üretip çalışmaya başlar. Huzurumuz kaçar. Aslında tüm metin boyunca çatlaklarla dolu duvarlarıyla, penceresiz odadan hiç çıkmadığınızı düşünürsünüz.

<<<<<Hayatım odamın dört duvarı içinde geçti ve geçiyor. Baştan sona hayatım dört duvar arasında geçti. Hep bir servi çiziyordum. Dibinde ihtiyar, kambur bir adam bağdaş kurmuş oturuyor, bir Hind fakirine benziyordu. Bir abaya sarınmış, başına bir şal bağlamıştı. Sol elinin işaret parmağını bir hayret ifadesiyle dudaklarına götürmüştü. Karşısında uzun, siyah entarili bir genç kız hafif eğilmiş, ona bir gündüzsefası uzatıyordu. Ve bir dere akıyordu ikisinin arasından. Ben bu sahneyi daha önce görmüş müydüm, yoksa rüyamda mı almıştım ilhamı? Bilmiyorum, bildiğim: çizdiğimin hep bu meclis, hep bu konu olduğuydu.>>>>>

Çünkü mekan, bir oda olmaktan çıkar, anlatıcının, ne zaman girilip ne zaman çıkıldığını muğlaklaştırdığı, bir mezarın sessizliğini, bir zihnin içini tanımlamak için kullandığı bir metafor haline gelir. SH’in yaptığı şey sizi deli birinin kafasına sokmak ve anlatıyı bu güvenilmez zihnin bakış açısıyla aktarmaktır.

Yanakları kızaran kadın, sadece bu yanak kızarıklığıyla hayatta değil, arada bir güzel gözlerini açıp, anlatıcının kağıdına resmedilirken aslında bir ölüdür de. Uzaktan hissedilen yaşam, yakınına varıldığında toprak-hayat-ölüm-toprak-hayat döngülü bir metamorfoza (Kafka) kaynaklık eder.

<<<<< Fakat yanına vardığımda bir ceset kokusu duydum, bir çürüme kokusu. Üzerinde küçük küçük kurtlar kıpırdaşıyor ve mum ışığında iki mayısböceği, gövdesi etrafında dolanıyordu. Ölüydü de niçin açılmıştı gözleri? Bilmiyorum. Acaba rüya mı görmüştüm, yoksa gerçek mi?>>>>>


Sanki sorgulanan normal bir bireyin değil, zihinsel, dolayısıyla duygusal deformasyona uğramış bir bireyin dünyayı nasıl algıladığıdır. Bu zihnin uğradığı deformasyon o kadar anormaldir ki, kendi içinde, sanki bu “iç” -ya da mekan gerçekmiş gibi, bu sefer de zamanla oynar. Okuru, metnin içinde götürdüğü bütün İran medeniyetlerinin anılarına taşır. Bu aslında toplumsal hafızaya bir yolculuktur. Bulunan testi işte bu gerçek ve aynı zamanda yaşanmış gibi hissedilen efsanelerin, birbirinin içinde erimiş toplumsal hafızanın metaforudur.

<<<<< O eski ressam, belki bin yıl önce, acıda çilede benim derttaşım değil miydi? Benim geçtiğim ruh hallerinden geçmemiş miydi? Ben ki şimdiye kadar kendimi yaratıkların en mutsuzu görüyordum, şimdi şimdi anlamaya başlamıştım: İnsanların, kemikleri çoktan çürümüşken, hücreleri belki mavi gündüzsefalarına karışmış yaşamaya devam ettikleri zamanlarda, şimdi şimdi anlamaya başlamıştım, insanların henüz tepelerde kerpiç kulübelerde oturdukları zamanlarda, aralarında feleğin hışmına uğramış bir ressam yaşamıştı; lanetlenmiş bir ressam, herhangi, benim gibi, mutsuz bir kalemdan ressamı belki.>>>>>

Bazen daha somutlaştırır.

<<<<< Meselâ bugün bir mezar kazdım, kazarken de şu testiyi buldum. Bir Rhages testisi, eski Rey yani, ya! Tamam, tamam! İşte sana veriyorum testiyi, benden sana yadigâr!>>>>>

Yaşadığı kısa hayatta bitkilere gönül vermiş SH, cinselliğin doğallığına doğa üzerinden bir gönderme yapmayı da unutmaz.

<<<<<Onu kendi tenimin sıcaklığıyla ısıtmak istedim, ona kendi sıcaklığımı verip ölümün soğukluğunu ondan almak istedim. Ola ki ona kendi ruhumu üflerim diye soyundum, yanma uzandım. Adamotu (ginseng-MN) kökleri gibi, dişi erkek, bitişiktik birbirimize. Zaten erkeğinden ayrı düşmüş dişi bir adamotunu andırıyordu vücudu ve tıpkı adamotu gibi, yakıcı bir aşkla yanıyordu. Ağzı bir salatalığın içi gibi buruk ve serinletici.>>>>>

Resimle de uğraşan SH, Edvard Munch'un Çığlık'ını kendi içinde tekrar tekrar üretip labirentine haykırır. El yordamıyla yolunu bulmaya çalışan okur, işte bu Çığlık'ın yankısında ilerler.

Gariptir. Batıyla İran’ın arasında Türkler vardır. Türklerle doğunun arasında ise İranlılar. Her iki ulus modernleşme yıllarında yüzlerini batıya çevirdiklerini sandılar hep. Oysa bu bir yanılsamaydı. Onlar batıya değil, birbirlerine bakıyorlardı. Anlamadılar bunu ama. Bunu hala fark etmediklerini düşünüyorum. Kaan Murat Yanık, Butimar, Sessizliğin Kanatları’nı yazarken, SH’tin “Butimar, deniz kıyısına çöker, kanatlarını açar, oturur tek başına,” dediğini elbette okumuştu.

Sitenin formatına uymak için incelememi burada kesiyorum. Amacım genel bir kavrayışa işaret etmekti. Kendi okumama yani. Belki de hiç olmamış mistik sevgisini/sevgilisin kaybettikten sonra büründüğü kapkara ruh haliyle sürrealist bir anlatıcı portre vardı romanda. Sizi temin ederim ki, bu küçücük romanda yazdıklarımdan çok daha fazlası var. Ölüm ve gençlik, dolayısıyla cinsellik, önemli motiflerdir. Ama çok daha motif bulabilirsiniz. Tekrar tekrar okuma yapılacak büyük romanlardan biridir. Ve sakın anlayamam diye çekinmeyin. Zor metin ama inanılmaz doyurucu. Asla pişman olmazsınız.

İyi okumalar dilerim.
95 syf.
·1 günde·8/10
İLK OKUMA: 29 Ekim 2016
İKİNCİ OKUMA: 3 Mart 2018

Sevgili NigRa 'nın başlattığı Sadık Hidayet etkinliğine ismimi yazdırdığımda kafamda beliren ilk düşünce 'Nasıl olsa Kör Baykuş'u okudum, bu vesileyle başka bir eserini daha okurum' şeklindeydi. Ancak daha sonra Kör Baykuş'un tek bir okumayla rafa kaldırılacak bir kitap olmadığı ve ilk düşüncenin tersine etkinliğin bana asıl faydasının bu kitabı bir kez daha okutmak olacağı fikri çok daha ağır bastı...

İyi ki de böyle bir karar vermişim diyorum ama şu da bir gerçek ki Kör Baykuş, ne kadar okunursa okunsun hiçbir zaman 'tamam ben bu kitabı çözdüm' diyebileceğiniz bir eser değil. Okuduğunuz zamana ve mekana, o anki halet-i ruhiyenize, yaşınıza ve bunun gibi pek çok etkene bağlı olarak her okumanızda size farklı şeyler anlatabilir bu kitap. Türü için tam bir karşılık bulamadım ve biraz düşündükten sonra 'halüsinasyon kurmaca' adını verdim:) Edebi açıdan bana göre bir başyapıt. Zihin dünyasını zenginleştirmek isteyenler için içi ağzına kadar dolu, hiç açılmamış bir kumbara gibi... Aynı zamanda çok nadide karşınıza çıkar bu tür eserler. Çünkü böyle bir hikayeyi böyle bir ustalıkla yazıya dökmek herkesin harcı değil. Kaynağını çok farklı bir zihin dünyasından alan bir nehrin, çok farklı yaşanmışlıkları önüne katarak uçsuz bucaksız bir denize doğru akması gibi... Okuyan içinse, o nehrin akıntısına kapılıp gitmemek neredeyse imkansız...

Dediğim gibi kitap her okuyanda farklı bir iz bırakıyor. O nedenle bundan sonra okuyacaklarınızın da benim kişisel yorum ve tespitlerim olacağının altını tekrar çizmek isterim.

Kitabımızda anlatıcının zihin dünyasında yolculuğa çıkıyoruz. Bu anlatıcı, hem maddi hem de manevi dünya ile ilişkisini tamamen kesip kendini dört duvar arasına hapsetmiş, saplantılı, ucu bucağı olmayan bir boşluk denizinin içinde çırpınan, uyuşturucu bağımlısı, aynı zamanda pedofili sinyaller veren bir şizofren... Eğer bu tip eğilimlere sahip değilseniz, anlatıcı ile ortak bir bağ kurmanız, kendinizi o anlatıcının yerine koymanız, o hikayesini anlatırken sizin de kendinizden bir şeyler bulmanız çok kolay değil. Ben kesinlikle böyle bir bağ kuramadığım için bu zihin yolculuğunda cam kenarından bir bilet alıp, oturup sadece manzarayı seyretmeyi tercih ettim. Daha doğrusu buna mecbur kaldım.

Gerçek bir kaybeden (loser) olan bu anlatıcının neden kendini böyle bir çukurun içine attığını, hayatının hangi aşamasından sonra 'kaybedenler kulübü'ne girdiğini, ne beklediğini ama neyi bulamadığını ben hikayesinden çıkaramadım. (Bütün bunların nedeni tutkulu bir aşk olamaz, olmamalı) Çünkü onun zihnine girdiğimiz andan itibaren o hep bu ruh halinin içindeydi zaten. Kitaptan çıkarabildiğim ise, onun kendini dahi yok edecek kadar büyük bir öfkeye sahip olmasıydı.

Öyle bir noktaya gelmiş ki, dışarı baktığında hayata dair hiçbir şey göremeyecek kadar körleşmiş durumda. Ona göre insanlar birbirinden farklı değil. Binlerce yıl öncesinden bugüne kadar her insan bir öncekinin devamı. Zamanın da hiçbir önemi yok. Kendi ifadesiyle "geçmiş, gelecek, saat, gün, ay ve yıl hepsi aynı şey." (s.41) Kısacası o, insanı teke, zamanı an'a, mekanı ise dört duvar arasına sıkıştırmış. Geçmişten bugüne yaşanan her şey koca bir an'dan ibaret. Yaşayanlar ise farklı bedenlerde de olsa aslında aynı kişi... Kitapta geçen erkek ve kadınların farklı özelliklere sahip olsalar da aynı fiziksel yapıda görünmeleri bu bakış açısı ile ilişkilendirilebilir.

Tamamıyla soyut bir fonda başlayan bu zihin yolculuğu, 38. sayfada kısa bir mola verdikten sonra içine bir tutam gerçeklik ilave edip rotasına devam ediyor. Annesiyle babasının evliliği, daha bebekken yalnız başına kalması, dadısı ve onun kızıyla olan hikayesi ve bu kızla olan evliliği bana göre bu soyut denizin ortasında bir ada gibi kendini fark ettiren gerçeklikler... Ancak bu gerçekliklerin, anlatıcının içinde bulunduğu durumda ne kadar payı var, orası muamma...

--------------------------------------

Neredeyse taban tabana zıt olduğum bu anlatıcıya karşı bir güzelleme yapacak durumda değilim. Çünkü herhangi bir konuda üzerimde bir etki bırakmadı. O soyut dünyasından alıp sorgulayabileceğim bir argümanı yok. Ona göre dış dünyada sıradan bir hayat yaşayan insanlar birer 'ayaktakımı'... İnançlı insanlar ise, dünyayı yöneten egemenler tarafından kandırılmış saf varlıklar. Tanrı'yı hayatının dışında bırakmış olması bir tercihir ve beni ilgilendirmez ancak Tanrı ve dine karşı getirmiş olduğu; 'Tanrı yok aslında, onu güçlü insanlar sizi daha rahat yönetebilmek için icat etti' şeklinde tek cümleyle özetlenebilecek eleştirisinin bana göre oldukça sığ bir eleştiri olduğunu da ifade etmeden geçemeyeceğim... Ve tüm bunların yanında hayatının merkezine ölümü koyan, neredeyse ölümle yatıp kalkan, afyona bağlanmadan hayatı sorgulamaktan aciz, gerçek bir kaybedenin, insanlara bu perdeden bakıp değerlendirmesini de oldukça çelişkili buldum.

Tabii bu söylediklerim tamamen anlatıcı özelinde geçerli. Sadık Hidayet'in kendisi bu kitabın ve anlatıcısının ne kadar içinde derseniz, bunu cevaplamak için bu kitabın tek başına yeterli olmadığını net bir şekilde söyleyebilirim. Neticede Sadık Hidayet de bu dünyada umduğunu bulamamış ve vedasını kendi eliyle hazırlamış bir yazar. Ancak onu bu noktaya getiren süreç, hayat ve insanlar hakkındaki fikirleri çok daha farklı olabilir... Gerçi hiçbir argüman intiharı meşru kılmaz ama yine de yazarı daha detaylı tanımak, hayatı hakkında daha fazla bilgi sahibi olmak, maddi nedenlerden ziyade soyut dünyadaki bir birikimin sonunda böyle bir teşebbüste bulunan birini anlamak açısından mutlaka bir katkı sunacaktır.

Zaten kitaptaki karakterle yazar doğrudan ilişkilendirilmesin diye kitabın sonunda yazarın arkadaşı Bozorg Alevî tarafından kaleme alınmış bir eklenti mevcut. Bozorg Alevi bu eklentide biraz vicdan rolü oynamış ve yazarı bir nevi korumaya almış. Örneğin; 'kitaptaki anlatıcı gözünü kırpmadan ekmek bıçağıyla kafa kesebilecek bir cani olabilir ama arkadaşım Sadık Hidayet, çocukluğunda tanık olduğu bir kurban kesme sahnesinden sonra bu olaydan çok etkilenip eti hayatından çıkaran ve hayatı boyunca ağzına dahi sürmeyen naif bir insan aslında' minvalinde cümleler mevcut...

Yine bu yazıda, Sadık Hidayet'in intiharını 2. Dünya Savaşı'na, ülkenin içinde bulunduğu duruma falan bağlamaya çalışmış ama intiharın böyle hayatın içinden maddi konularla gerekçelendirilmesi açıkçası bana çok inandırıcı gelmedi. Yine de çok ısrarcı değilim bu düşüncede... Sadece kendi hissiyatımı paylaştım sizinle...

----------------------------

İncelemeyi, kitaptan bir alıntıyla sonlandırmak istiyorum. Bu alıntı, anlatıcının analizi ve Sadık Hidayet'in anlatıcı ile ilişkisi olmak üzere iki parçada açıklamaya çalıştığım kitabın, her iki parçasına da dokunduğunu düşündüğüm bir alıntı...

"Fakat masal, her anlatanın, miras aldığı ruh durumunun sınırları içinde, tasarlayıp da eremediği dilekler için bir çözüm, bir kaçış yolu ancak." (s.51)

Herkese keyifli okumalar dilerim... Zihninize mukayet olun:) Sevgilerimle...
  • Açlık
    8.3/10 (1.611 Oy)1.437 beğeni5.104 okunma1.276 alıntı44.870 gösterim
  • Siddhartha
    8.5/10 (1.947 Oy)1.833 beğeni5.565 okunma1.822 alıntı33.117 gösterim
  • Anayurt Oteli
    7.3/10 (1.448 Oy)1.074 beğeni5.332 okunma361 alıntı24.730 gösterim
  • Ermiş
    8.4/10 (2.742 Oy)2.476 beğeni8.296 okunma6.189 alıntı43.447 gösterim
  • Aylak Adam
    8.2/10 (3.226 Oy)3.061 beğeni10.841 okunma3.192 alıntı51.749 gösterim
  • Küçük Kara Balık
    8.8/10 (1.924 Oy)1.754 beğeni6.587 okunma818 alıntı37.054 gösterim
  • Kuşlar Yasına Gider
    8.5/10 (1.576 Oy)1.483 beğeni4.297 okunma635 alıntı27.864 gösterim
  • Korkuyu Beklerken
    8.7/10 (1.266 Oy)1.485 beğeni4.192 okunma2.116 alıntı28.840 gösterim
  • Benim Hüzünlü Orospularım
    7.7/10 (1.317 Oy)1.007 beğeni4.478 okunma690 alıntı18.328 gösterim
  • Martin Eden
    9.1/10 (2.702 Oy)2.697 beğeni6.774 okunma4.909 alıntı61.152 gösterim
95 syf.
·Puan vermedi
“Sadık Hidayet bir baş dönmesidir”


“Hayatta öyle yaralar var ki, ruhu inzivadayken cüzam gibi yer, kemirir” işte bu cümleyle başlar kitabına usta kalem Sadık Hidayet. Aslında bu ilk cümlesi yazarın sonraki anlatacaklarının, kuracak cümlelerinin, ölümcül betimlemelerinin, yazının ve yazarın karamsar ve melankolik bir ruh dünyasının habercisidir. Sadık Hidayet kendini bulmaya çalışırken defalarca kendini kaybetmesine neden olan bir ruh hastalığıyla boğuşur. Bu kitabının en büyük mimarı ve destekçisi eminim kendisini defalarca uçurumun kenarına götüren, kendi sütkardeşiyle evlendiren, sıkıntının mimarıdır bu ruh hastalığı…

Çocukluğundan beri cemiyet hayatından uzaklaşan Sadık Hidayet ilk önce kendi ülkesinin -İran-şairlerini hatmetmiştir. Kısa bir sür sonra da yüzünü batıya çevirmiş ve Fransızcaya gönül bağlamıştır. Sadık Hidayet’in ustalığı belki de daha erken yaşta çok değerli dâhilerin eselerini hatmetmesinin bir sonucudur. Kimler yok ki; Dostoyevski, Kafka, Poe ve daha niceleri…
Sadık Hidayet’in varlıklı bir aileden gelmesine rağmen içinde yaşadığı yoksul hayatın varlığı kaderin bir cilvesi ya da kendi tercihi mi bilemem; kanımca Sadık Hidayet bu yoksul hayatı yaşamasaydı, doğu-batı ikircikliği arasında gidip gelmeseydi belki de bu gün bu eseri okumayacaktık. Tekrar tekrar dönüp bakmayacaktık. Şu cümle yazarın inanç ve maddiyatı hakkında bizlere ipucu veriyor aslında; “Çünkü ne malım var kadıya yedirecek ne de dinim var şeytana verecek (s.45)”


Sadık Hidayet ne kalemine hükmedebiliyor ne de kalemini yönlendiren yaşadıkları olaylara. O doğu ile batı gel-gitleri arasında kalırken, elimizde tutuğumuz bu kitabındaki anlatıcısı aslında Sadık Hidayet’in kendisidir, yazarın ruh dünyasına bakma açısından bir nevi otobiyografik bir kitaptır. Modern edebiyatın kurucularından olan Sadık Hidayet; karamsar psikolojini ve melankolik ruh halini bu kitapla dille getirmiştir. İran edebiyatının yanında dünya edebiyatında yer almasını sağlayan “Kör Baykuş” başlı başına bir distopyadır.


Sadık Hidayet kırılgandır, şüphecidir, karamsardır. Gölgesiyle konuşan, duvarlarda yansıyan gölgesinde hakikati arayan, eşine sevmekten öldüren-evet çok sevdiği ve kıskandığı için öldüren- öldürdüğü karısını parçalara ayıran ve gizemli adamlarla, gizemli saatlerde varlığını ve varlıkları sorgulayan, sorguladıklarını ölümcül bir zamanın dakikliğinde ve çaresizliğinde kendini, insanları, eşyaları, gölgeleri, dilleri, dinleri, kadını, kadının bakireliği, evliliğin emelinde sevgiyi, ruh âlemdeki özünü, davranış ilkelerindeki etikliği, etiklikle vicdan vicdanla davranış, davranışla hareket kavramlarını anlamaya çalışan ve anladıklarını bir kaygısı olmadan isyanla anlatan bir edebiyat dehasıdır.

Sadık Hidayet’in en büyük sorunu; kendisiyle olan kavgasıdır. Bu kavga bu kitabında kıskançlıkla gelen çaresizliğin, kimsesizliğin varlığında getirdiği aczi yettir. Yazar herkesle kavgalıdır. İlk başta da kendisiyle verir en büyük kavgasını.


Usta kalemin yaşadıkları acımasızlığının bir sonucudur dillinin ustalığı. Zira yaşadıklarını ona, hayat ve de çevresindeki insanların acımasızlığı öğretmiştir. O da tüm kalbiyle bu acımasızlığa karşı ölümü arzulamıştır. Ve sonunda intihar etmiştir daha genç denilecek yaştayken. Şu cümlelerin gerçekliğine bakar mısınız? ; “ Sadece ölüm yalan söylemez! Ölüm geldi mi bütün kuruntuları yok eder. Biz ölümün çocuğuyuz. Dünyanın aldatmacalarından bizi ölüm kurtarır. Hayatın içinden bize seslenir, yanına çağırır. İnsanların dillini anlamadığımız yaşlarda, bazen oyun oynarken durakalırsak, sebebi ölümün sesini duymamızdır(S.83)” belki de yazar bu sesi bizden önce duyduğu için ve bizden önce gerçeği anladığı için erkenden ayrıldı aramızdan.

Yine anlatıcının ağzından dökülen şu cümleler, hem kitabın kurgusunun ağırlığından hem de yazarın yaşadıklarının bir belgesi ve beklentilerin bir gözlem içinde ele alışının en güzel örneğidir. Her ne kadar sonu hüsran olsa da bizler açısından tam da bu devirin insanların üzerlerine göre biçilmiş bir kaftandır. Bir de yazarın ağzından, anlatıcını yardımıyla insanların ve dünyanın gerçek sahiplerine bakalım, şöyle der yazar: “Dünya artık ne işime yarardı ki? Bu dünya benim için değil bir avuç hayâsız, yüzsüz, dilenci tabiatlı, çokbilmiş, kabadayı, gözü gönlü aç insanların olduğunu hissediyorum. Bunlar dünyaya uyumlu olarak gelmişlerdi; yeryüzünün, gökyüzünün güçlüleri karşısında, kasap dükkânın önünde bir parça et için et için kuyruksallayan aç köpek gibi, dilleniyor, yaltaklanıyordu. (S.82 ) bunu tekrar tekrar okuyup; “ ne de güzel anlatmış insanoğlunu ve onun kirli dünyasını” dedim kendi kendime.
Sadık Hidayet’in bir diğer özelliği de benzersiz, kurulmamış, yazılmamış, duyulmamış, tüm duyulara hitap eden, düşündüren, bazen isyana bazen de yeniden bazı durumları gözden geçirmeye yardımcı görevi üstlenen, bunu yaparken de karamsar ve melankolik bir ruh atmosferi içerisinde, yerine göre acımasızca cümle kurması ve bu cümleler de hakkikatı olduğu gibi yüzümüze vurmasıdır. Zaten karısını acımasızca öldürten, yaşlı adamdan şüphelenmeye sevk eden, yanına yardımcı veren ve bu yardımcının acıma hissi altına giren bu ruh halinden meydana gelen cümlelerin gerçekliği değil mi ?
Sadece anlatıcıya bakıp yazarın romandaki ruhunun yansımasını görmek mümkün… Bir de sürekli dille getirdiği içmeye dair şu dizeler hem anlatıcının hem de yazarın sürekli başvurduğu bir dergâh vardır. Sarhoşların ve unutkanların dergâhı…

“Gel gidelim içelim
Rey şarabı içelim
Şimdi içmesek peki
Ne zaman içelim”



Yazar sadece kendisiyle kavgalı değil. İnsanlarla, kâinatta var olan, çevresindeki inanç boşluklarıyla kavgalı olduğunu yukarıdaki cümlelerden anlıyoruz. Bir de Tanrıyla kavga ediyor Sadık Hidayet bu da doğal olarak İnancı sorgulatıyor her ne kadar sorgulayan anlatıcı olsa da: “Tanrılar insan şehveti dolayısıyla doğmuştur. Bir tanrı olmuştum; tanrıdan büyük olmuştum. Çünkü ebedi, sonsuz bir cereyan hissediyordum kendimde (S.92)” Velhasıl Kaan Murat Yanık’ın ifadesiyle; “… Sadık Hidayet bir baş dönmesidir”.

Sadık Hidayet’i anlatmak adına başladığım bu yazıya defterime yazdığım bir sürü cümleleri arasında birkaç cümleyle bittirmek iyi olur diye düşünüyorum. Kitabı üçüncü kez okumak için en kısa zaman da tekrar elime alacağım. O zaman belki de başka bir Sadık Hidayet ile karşılaşırız anlamadığımız o karanlık dehlizli karanlık cümlelerin barındırdığı ruh halinde.

“Gece ayakucuna basarak çekiliyordu.(S.32)”

“Düşündüm de, herkesin gökyüzünde bir yıldızı varsa, benim yıldızım uzak, karanlık, anlamsız olmalı belki de hiç yıldızım olmadı (S) ”

“Ölü kokusu, çürümüş et kokusu sarmıştı içimi (S.39)”

“Kendimle bir oda da yalnız kalamayacağımı düşündüm, kaçacak olsam peşimden gelmesinden korkuyordum (S.77)”


“Kendi içime kapandıkça, kışın bir deliğe gizlenen varlıklar gibi başkalarının sesini dinliyordum; kendi sesimi ise gırtlağımda hissediyordum (S83)”
95 syf.
*Kitapla ilgili bilgi içerir.
Modern İran edebiyatının kurucularından olan Sadık Hidayet’in Kör Baykuş romanı dünya edebiyatında bir başyapıttır.

Soylu bir aileden gelen Hidayet 20 yaşında ailesiyle bağlarını koparır. Eğitim için gittiği Avrupa’da Batı kültürünü ve edebiyatını tanır. Rilke, Poe, Kafka beğendiği yazarlar arasındadır.

O birçok yazar gibi yasaklı ve sürgün yaşamak zorunda kalmıştır. 1937 yılında yayımlanan Kör Baykuş’un kapağına , ”İran’da satışı yasaktır” ibaresini ekletmiştir. Ülkesinde kitapları yasaklı durumundadır, 2005 Tahran kitap fuarında Kör Baykuş ve Hacı Ağa romanları yasaklanmıştır. Sadık Hidayet Fars kültürü ve Fars dilini önemsedi. Fransızcadan Farsçaya çevirilerle İran edebiyatına katkı sağladı.

Yazar, Şah ve din adamlarının toplumun gerilemesine, ezilmesine yol açan tutumlarını eleştiren yazılar yazması nedeniyle tepki topladı. Yurt dışına çıkmak zorunda kaldı, bir sürgün olarak yaşamına son verdi. Sadık Hidayet toplumdaki gerçekleri sorgulamış, direnmiş, duyarlılığı onu kişisel açmazlarda çaresiz bırakmıştır.

Romanın anlatıcısı afyon bağımlısı. Bu karakterin seçilme nedeninin kitabın kurgusunda yer alan gerçeküstü olaylar olduğunu düşünüyorum. Afyon bağımlısı anlatıcı sisler ve gizemle örtülü gerçeküstü ve gerçekliğin iç içe geçtiği, mekan, zaman kavramlarının örtüşmediği iç dünyasının sisli, karanlıklarından yazıyor. Her ne kadar başkalarıyla kendi aramda derin uçurumlar var artık susmam gerek dese de kendini, baykuşa benzettiği gölgesine tanıtmak ve birbirlerini tanıma isteği nedeniyle yazıyor.

Anlatıcının kendi ifadesiyle içinde bulunduğu yoksulluk, miskinlik dolu aşağılık dünyada ilk kez hayatını aydınlatan bir güneş ışını olur. Bir anlık parıltıda ona bir kadın melek kılığında görünür o kadının büyülü gözlerinin izini sürmeye başlar. Evinde dört duvar arasında kalemdanlar üzerine hep aynı konuyu içeren resim yapmaktadır: İhtiyar yaşlı bir adam, siyah entarili kadın aralarından dere geçiyor, kız elindeki çiçeği yaşlı adama uzatmakta, adamda hayret ifadesi var. Bu betimlemedeki ihtiyar adam, kadın anlatıcının aktardığı olaylarda karşımıza farklı kişilikler olarak çıkıyorlar. Örn. ihtiyar adam arabacı, mezarcı, amcası, babası, kendisi, hurdacı gibi birçok kişiliğe dönüşüyor. Kadın ise pencereden gördüğü ve sonrasında yatağında bulduğu ölü kadına, rakkase ve karısına.

Metinler de farklı olayların içinde sürekli tekrarlanıyor –bir şarkıya ait bölüm, ihtiyar adamın betimlemesi –yüzü geniş bir şalla örtülü ve koltuğunun altında pis mendile sarılı bir testi ve testinin üzerinde de kalemdanlıklara çizilen resmin aynısı.- Bazı nesneler de sürekli tekrarlanıyor: toprak testi, içinde zehir olan şarap şişesi, kemik saplı bıçak.

Kitabın kurgusu anlatıcının bölünmüşlüğü, parçalanmışlığı ve tekrar kendine dönüş üzerine. “Hayır, hayat, yorucu ve hep aynı, yeniden başlıyordu.” s. 58 bu cümlede olduğu gibi kitapta bir döngüsellik var. Yazarın Kafka’dan etkilendiğini söyleyenler haklı. Ben kurgusunun düşselliğini, özellikle aynı sahnelerin tekrarını Hasan Ali Toptaş’ın Gölgesizler’inde de rastlamıştım. Kafka kitaplarına benzer yanları ise; karanlık, kasvet, karamsarlığın hakim olduğu anlatılarda, kahramanın içinde bulunduğu topluma yabancılaşması, hiçleştirilmesi, yalnızlaşması, toplumun çürümüş değer yargılarına karşı çıkış ve açmazlarda yitip gitmesi.

Anlatıcı ölümden sonra yaşamak istemiyor ya da başka bir boyutta yaşayacaksa tüm duygularının köreldiği başka bir yaşam diliyor.

“Evet, ikinci bir hayat düşüncesi korkutuyor, hasta ediyordu beni. Hayır, bütün bu öğürtü veren dünyaları, bütün bu iğrenç yüzleri görmeye ihtiyacım yoktu benim.
Ama ben ne yalan söyleyeyim, yeni bir dünya gerekiyorsa, duygularım, düşüncelerim uyuşsun körelsin isterdim. O zaman rahat nefes alır, hasta olmaz, ömrümü bir Lingam tapınağında sütunların gölgesinde bir başıma geçirir; gözlerimi güneşten korumaya, insan seslerinin hayat gürültülerinin, kulaklarım tırmalamasını önlemeye bakardım.” 69

Anlatılanlarda gerçeküstülük kadar bir o kadar kendini hissettiren gerçeklik var. Yalnızlık, hiçlik, korku, yaşama isteğinin olmayışı, nefret, inancı sorgulama, ölümün hayatta tek gerçek olduğuna inanma.

Metinlerdeki anlam derinliği ve zenginliği, kitaptaki kurgudan daha çok ilgimi çekti. Anlatıcının acıları beni çok etkiledi ve içimi sızlattı. Anlatıcıyı ben yazarla özdeşleştirdim. Kurgudaki gerçeküstü gördüğü olaylar bağlamında değil, iç dünyasının derinliklerinden, ölümün kıyısından kopup gelen seslenişinde.

Anlatıcının ayak takımı, aşağılık diye nitelendirdiği insanlar; para ve şehvet peşinde koşan tamahkâr insanlar.

“Sokaklarda belli bir amacım olmaksızın, rasgele yürüyor, para ve şehvet peşinde koşan, o tamahkâr suratlı ayaktakımı arasından rahat, umursamaz geçiniyordum. Onları görme ihtiyacım yoktu, biri ötekinin kopyasıydı. Hepsi bir ağız, ağza asılı bir avuç bağırsaktan oluşuyor, cinsel organlarında bitiyorlardı.” 54

Ayak takımı diye nitelendirdiği insanların her devirde başkalarının hayatlarına müdahale etmeye, baskı altına almaya, insanlara, kadınlara, çocuklara yaptıkları kötülükleri etik kılmaya, tamahkâr olmaya ve dünyayı cehenneme çevirmeye devam ettiklerini gördükçe yazarın çektiği acılara katlanamayıp yaşamına son vermesini anlayabiliyorum aşırı duyarlı insanların gönül rahatlığıyla yaşayabilmeleri çok zor. Yazar öldükten sonra bile ayak takımı diye adlandırdığı kişilerin bedenlerine zerrelerinin karışmasını istemiyor.

“Ben ölmeyi, benden hücrelerimin çürümesini öyle çok düşündüm ki, korkmaz oldum ölümden; hayır aksine, yok olmayı gerçekten ister oldum. Yalnız bir şey ürkütüyordu beni: Beden zerrelerimin o aşağılıkların zerrelerine karışabileceği düşüncesi. Bunu düşünmeye tahammül edemiyor, öldüm mü upuzun parmaklarım olsun istiyordum: O uzun, hassas parmaklarla kendi zerrelerimi toplar, avuçlarımda saklar, kendi malı olan zerrelerimin, o aşağılık adamların bedenlerine geçmesini böylece önlerdim.” 68

Okuma serüveninizde Kör Baykuş mutlaka olmalı.

“Bana benzeyen, görünüşte bendeki ihtiyaçlara, tutkulara, arzulara sahip bu insanlar niçin kırarlar beni? Ancak benimle eğlenmek, bana çatmak için yaratılmış bir avuç gölgeden başka bir şey mi bunlar?” 16
95 syf.
·2 günde·7/10
Şimdi ben bu kitabı neden okudum, niçin okudum ,nasıl okudum, sahiden okudum mu?

Şırfıntı öldi mu?
Isız acun kaldi mu?
Anlatıcı öçin aldı mu?
İmdi beyin yırtilur.

Şuraya kafasında deli sorularla, imge çözeceğim diye beyni yanan bir adet zeyneb çizelim. Duman kokuları geldi di mi?

Kitap dün bitti evet. Fakat ben de bittim. Hani kitabın atmosferinden çıkamamama mı yanayım? Haftalarca ışıl ışıl bir Pazar günü bekleyip, bulmuşken günümü bu kitapla kasvete boğduğuma mı yanayım? Kurguyu tam manada idrak edemememe mi yanayım bilemedim. Hala “Mecnun aslında engelli bir çocukmuş. İsmail abi var ya, japon balığıymış. Erdal Bakkal var ya Erdal Bakkal, tuzlukmuş o ya.” afallayışındayım. Bende bıraktığı etkiyi varın siz düşünün.

Sanırım Sadık Hidayet ne kadar “Hayat tecrübelerimden şunu anladım ben: Meğer benimle başkaları arasında ne korkunç bir uçurum varmış! Anladım ki mümkün oldukça susmalıyım, mümkün oldukça düşüncelerimi kendime saklamalıyım.” (sf.14, Ayrıntı Yay.) dese de yaşamı boyunca içinde biriktirmekten onu zehirlemeye başlayan ne varsa, imge dolu bir labirentin içinde baş döndüren bir kurguyla kusmuş Kör Baykuş’ta. Okumayı bitirince kitabın adı, Hidayet’in Labirenti olabilirmiş aslında dedim kendi kendime. Çıkış yolunu bulamadım, kayboldum o gotik havada. Tüm okuma sürecimde kafamda yarattığım atmosfer Dövüş Kulübü’nden farksızdı. Hele o şırfıntı, bildiğiniz Marla'ydı o. Kitabın sonuna geldiğimde bu benzetmelerimde pek de yanılmadığımı gördüm.

Kör Baykuş öyle bir oturuşta ya da bir okuyuşla idrak edilecek, derdine varılacak bir kitap değil bana göre. Anlatıcının buhranlı havası gerçekten sizi boğuyor. Normalde karakterin havasına çok çabuk girerim ancak Hidayet’in anlatıcısı, gerçekten kafası çok uç noktalarda ve benim kavramaya iç dünyamın yetmediği, baştan sona bunaltı kokan bir adam adam.

Kitapla ilgili anlatılacak çok mevzu var aslında. Kör Baykuş her açıdan katman katman bir kitap. İncelemeleri okuyunca birçok farklı yöne değinildiğini gördüm ve ben de anlatıcının durumunu şu yönde ele almak istedim; bilirsiniz, 0-1 yaş çocuğun, temel güven ve bağlanma duygusunun oturma sürecidir. Kitapta anlatıcının çok küçük yaşlarda anne-babası tarafından terk edilip halası tarafından büyütüldüğünü görüyoruz. Sevgi, temel güven ve bağlanma becerisinin burada tam manada doyurulmadığını söyleyebiliriz. İşbu durumda anlatıcı sevgi ihtiyacını halayla tamamlamaya ve ardından onunla bütünleştirdiği halasının kızı (eşi-şırfıntı) tarafından bu ihtiyacını doyurmak ister. Bu süreçte genç yaşta halasını kaybeder ve ona halasını kaybettiği gün şehvetli bir tutumla yaklaşan kuzeniyle evlenir. Bu onun için inanılmaz bir durumdur. Çünkü tam manasıyla karşılıklı sevgiyi ve bağlanmayı tadacaktır. Ancak eşinin baştaki bu şehvetli tutumu, evlilik sonrası anlaşılmaz bir hal alır. Eşi onunla hiçbir şekilde birlikte olmak istemez, bahaneler uydurur. Ona iğrenç bir yaratık gibi bakar, yüzünü görmek istemeyecek kadar beğenmez bir duruma gelir. Anlatıcımız onu anlamaya çalışırken daha vahim bir gerçekle karşılaşır; eşi, onun aşağılık gördüğü ayak takımı olarak nitelendirdiği, karaktersiz yozlaşmış insanlarla birlikte olmaya başlar. Bu durumu ondan saklamaya da hiç gocunmaz. Anlatıcı, eşinin yaptığı tüm bu ahlaksızlıklarını bildiği ve ona artık şırfıntı demeye başladığı halde, onun bu davranışları anlatıcının sevgiye olan açlığını, eşine sahip olma arzusunu bileyerek onu vahşi bir hırsla çevreleyen, kör bir tutkuya dönüştürür.

Kitapta sürekli bir gölge imajı döner. Yazar, “düşüncelerimi kendime saklamalıyım.” dedikten sonraki yazma sebebini, kendini gölgesine tanıtmak olduğunu söyler. Ancak bir yandan da ”Acaba hayat denilen şey tümüyle komik bir hikâye, inanılmaz, ahmakça bir masal değil mi? Ben kendi masalımı, kendi öykümü yazmıyor muyum acaba? Öykü yerine gelmemiş arzular için bir kaçış yolu değil mi? Ulaşılamayan arzular. Her masalcının kendine kalıtım yoluyla geçmiş, sınırlı ruh haline uygun olarak tasavvur ettiği arzular.” (sf.56) diyerek gölgesini ancak kurguladığı öykü vasıtasıyla açığa vuracağını belirtir. Bana göre karakterin gölgesini oluşturan asıl karanlık yine yukarda belirttiğim; sevgi, güven ve bağlanma ihtiyaçlarıdır. “Her an mezar gibi daralıp karanlıklaşan bu odada gece korkunç gölgeleriyle beni kuşatmıştı. Tüten kandilin önünde sarıldığım kürküm, abamla, boynuma doladığım şal ile kambur vaziyetteki gölgem duvara vurmuştu. Gölgem gerçek bedenimden daha renkli, daha hassas olarak duvara vurmuştu. Gölgem vücudumdan daha gerçekti. Ivır zıvır satan ihtiyar, kasap, dadım, şırfıntı karım, hepsi benim gölgelerimdi; aralarında hapsolduğum gölgeler.” (sf.99) Ve anlatıcı içinde ne tür duygular barındırdıysa, farklı suretler ve karakter imajlarıyla doldurur gölgesinin içini. Bana göre hala kendine tam manada gölgesini açıklayamamıştır aslında. Yine üstü örtüktür gölgenin.

Kitap “Hayatta öyle yaralar var ki, ruhu inzivadayken cüzam gibi yer, kemirir.” (sf.13) diye başlar ya hani, sevgisizlik – akabinde ilgisizlik en büyük yaradır vesselam. Anlatıcıyı sağlam yemiştir. Okurken sizi de yer, kemirir efendim. Öykünün sonunda sağ çıktığımıza şükretmek gerekir.

Başta bu etkinliği düzenleyerek yazar hanemize yeni bir isim ekleyen NigRa ’ya, ardından okunacak onyüzbin kitabım varken, dayanamayacağımı bilerek beni bu etkinliğin içine çeken pek sevgili arkadaşım Melike 'ye teşekkürü borç bilirim.

Gölgelerin gücü adına, keyifli demeyi çok isterdim ama en azından benim gibi ışıl ışıl bir Pazar gününde değil de mümkünse bol bulutlu bir günde okuyunuz efendim. :)

Şimdiden okumaya niyetlilere bulutlu okumalar dilerim. :)
95 syf.
·2 günde·8/10
Merhaba arkadaşlar :) Sevgili  Beyza nın hediyesi olan bu kitabi hüzünlü bir sonla kitaplığıma kaldırmak istemediğim için Sadık Hidayet üzerinde Paul Kalanithi'nin yardımıyla küçük bir operasyon yaptık.:)Son Nefes Havaya Karışmadan ve Kör Baykuş kitaplarının ortak incelemesi gibi oldu.Diyaloglar her iki kitaptan derlenmiştir.Tekrar alıntı şeklinde belirtmedim. İyi okumalar:)

~~SADIK HİDAYET AĞLADIĞINDA~~

PK: Merhaba Sadık Hidayet Bey. Ben nörocerrahi uzmanı Dr. Paul Kalanithi. Sizle görüşmek istemenin sebebi, gözlemlerimiz ve yaptığımız tetkikler sonucu beyninizde Butimar Sendromu'na bağlı tümör bulunduğunu saptamamız. Acilen operasyona almamız gerekiyor sizi.

SH: Hayat denilen şeyden elimi eteğimi çektim. Bıraktım pekala, gitsin elimden!! Birbirine ters  düşen öyle çok şey gördüm, birbiriyle çelişen öyle çok şey duydum ki! O görmeler yüzünden gözlerim, eşyanın yüzeyinde, ruh özünü örten o ince ve sert kabuk da aşındı. Artık hiçbir şeye inanmıyorum, açık seçik gerçeklerden şüphe ediyorum.Tükendim.

PK: Sizi anlayabiliyorum. Bakın ben işinin manevi boyutuna çok önem veren bir doktorum. Bir insanın hayatını kurtarmak, hayatından da öte kişiliğini hatta ruhunu kurtarmak tartışılamayacak kadar kutsaldır. O yüzden operasyon öncesi kendi iç dünyanızı bana açmanızı rica ediyorum. Beyninizdeki urdan önce ruhunuzdakini temizlemeliyiz.

SH: Bakın Paul Bey! Yaralar vardır hayatta, ruhu cüzzam gibi yavaş yavaş ve yalnızlıkta yiyen,kemiren yaralar, bilir misiniz! Kimse kavrayamaz neler hissettiğimi. Kendimden kaçmak istiyorum. Hem sormayın bunları bana! Hepsini yazmıştım...

PK: Evet...Okudum hepsini.

SH: Ahh okudunuz mu?
(Elleriyle kıpkırmızı olmuş yüzünü kapattı ve kalkmak istedi) Utancımdan yer yarılsaydı da içine girseydim!!

PK: Durun lütfen! Sizi anlayabiliyorum. Gerçekten. Kendimi ifade etmeme izin verin. Her ne kadar farkli türde olsa da sizin beyninizde taşıdığınız urun çok daha tehlikelisini taşıyorum bünyemde. Ölüm herkesi bekleyen flu bir sonken, ansızın beliren katı bir gerçekliğe dönüşüverdi dünyamda. Bir ay mı, bir sene mi yoksa on sene mi yaşayacağım bilemiyorum. Ölmek üzere olsam bile, gerçekten ölene kadar hala yaşadığımı unutmamaya zorluyorum kendimi. Anlıyor musunuz? Tüm kariyer planlarım bitti. Ve siz benim son hastamsınız. Birşeyler yapmak istiyorum sizin için.

SH: Biliyor musun Paul, bütün bunlar beni hiç etkilemiyor. Aksine diğer insanların geçici bile olsa, birkaç saniye için benim yaşadığım alemlerden geçmesine seviniyorum. Benim odam hep bir tabut...Yatağım mezardan daha soğuk, daha karanlık...O yatak ki hep hazır ve beni uykuya çağırıyor.!
Yine de anlaşmaya başladığımızı hissediyorum. İhtisas alanınız değil ama bir şeyi merak ediyorum.
Kalp durunca duygular, düşünceler de kayboluyor mu yoksa kılcal damarlarda kalan kan sayesinde belli belirsiz hayat sürüp gidiyor mu? Sağlam bir genç, ölüme karşı var gücüyle savaştıktan sonra birdenbire ölürse ne hisseder?

PK: Bilemiyorum. Aklıma gelen tek şey Samuel Beckett'in şu sözleri. "Bir gün doğduk. Bir gün öleceğiz. Aynı gün. Aynı an. Bir ayağımız mezarda dünyaya getirirler bizi, güneş bir an parıldar, sonra yeniden gece olur..."

SH: Ahh.. Kalbim acıyor...

PK: Üzgünüm... Neşteri yokken bir cerrahın yegane silahı sözcüklerdir.
...

AMELİYAT

PK: Evet .Tümör fiziksel duygusal ve bilişsel alanlara hükmeden subtalamik nukleusa oldukça yakın.Sadık Bey operasyon süresince sizi duygusal bir teste de tabi tutacağız.

-Başlıyoruz.
- Ben Kendimi...Çok üzgün hissediyorum.
-Akımı kesin!
-Ahh şimdi daha iyiyim.
-Akım ve empedansi tekrar kontrol edelim.Tamam mıyız.Evet ,akımı verin.
-Hayır olamaz...Herşey ne kadar üzücü. Sadece kapkaranlık bir hüzün.
-Elektrodu çıkarıyoruz!

...

Ameliyat başarılı geçmiştir ve birkaç ay sonra Sadık H. ve Paul K. karşılaştığında, kanser Paul'ün bedeninde 3.evreye varmıştır.

PK: Benim bedenimde taşıdığım kanseri sen ruhunda hala taşıyorsun. Kurtul ondan! Duygularımı, zayıflığımı senden saklamıyorum. İskelet gibi kaldım. Kalem tutmaya bile mecalim yok. Zaman benim için bir saatin tik taklarından çok bir varoluş süreci. Ne kadar zamanım var ,bilemiyorum. Ölüm bir anlık ama ölümcül bir hastalıkla yaşamak ise her anlık.

SH: Elimde olsa dünyadaki tüm zamanları sana verirdim.Ne yapacağımı bilemiyorum!!

PK: İsteğim kendini bırakmaman ve ailemi şu konuda ikna etmen:
İş son noktaya kaldığında kalp masajı istemiyorum...
...

Rüzgarın usul usul estiği , kuşların bile ötmeye çekinip korudukları sessizlikte, üzerinde "1977-2013 Paul Kalanithi" yazan bir mezar taşının önünde ağlıyordu Sadık Hidayet. Bir an şaşırdı. 1937 de değil miydi?Birden sağ taraftan birinin yaklaşmakta olduğunu hissetti. Baktı. O ihtiyarı gördü  ama bu sefer yüzü Paul'le aynıydı, hem de dostça bir gülümseme takınmıştı. Aniden sol tarafından gelen kahkaha sesleriyle irkildi. Yine o rezil, çirkin ihtiyarı gördü, hem de yanında  o kadınla. İhtiyarla kadın el ele tutuşup hızlıca uzaklaşırken bir yandan kahkahayla karışık şu sözleri duyuluyordu.

"Herşey bitti artık, biz gidiyoruz.Ya! Bir daha görüşmeyelim. Evinin adresini de unuttum zaten .Ya! Hahahaha!"

Sadık Hidayet onların arkasından bakarken, ruhundan da kapkaranlık bir şeyin tüm zerrelerinden koparılıp uzaklaştığını farketti. Hala ağlıyordu, ama yüreğine huzur yerleşmişti çoktan...
95 syf.
·Beğendi·9/10
Goethe: "Dünya hassas kalpler için bir cehennemdir" derken kendinden belki 150 yıl sonra yaşayacak Sadık Hidayet'i de kast ettiğini bilebilir miydi?

Hidayet, zengin bir aileden gelmesine rağmen çalışmaya hatta farklı farklı konularda çalışmaya meraklı, maymun iştahlı bir adam olmasının yanında (ki bunu ruhundaki onulmaz boşluğu doldurmaya çalışması olarak yorumlayabiliriz) edebiyatın uçsuz bucaksız dünyası bile onun kendi zihin labirentinden çıkış kapısı olamamış, en sonunda hiçliğin mutlu sessizliğinin tek kaçış yolu olduğunda karar kılmış bir çeşit ruh hastası.

Kör Baykuş'u okurken özellikle aklıma gelen birkaç şey;
Yazar, yaratmak için acı çekmek zorunda mıdır? Koyun kesmekle karısını doğramayı aynı derecede dayanılmaz bulmasının vejetaryenliğiyle ilgisi olabilir mi?
Ve yazarı "Hepinizden tiksiniyorum" kıvamına getiren olaylar silsilesi neler olabilir? idi.
Tüm yaratım(sanat) dünyasına bakıldığında en büyük sanatçıların çoğunun en çok acı çekenlerden, en hisli ruhlardan çıkması bir rastlantı tabiki değildi. Ama bunun bir lanet mi, yoksa lütuf mu olduğu tartışmasını size bırakıyorum. Ya da Sadık Hidayet'e Prozac 20mg kapsül yazan bir hekim bu kitabın yazılmasını önleseydi, bu sizce iyi mi kötü mü olurdu? Mesele Hidayet olunca sorular soruları doğuruyor değil mi.

Biraz psikolojiden girelim.
Aşağılık kompleksi en sonunda neredeyse her zaman üstünlük kompleksine dönüşür prensibi SH'de açıkça hayata bürünüyor.
Acınası bir loser olmasının yarattığı öfkeyi, "kavun şeklindeki kafası", tam zıttı bir tepkiyle, başkalarından üstün olduğu yanılgısına dönüştürüyor. Diğer herkesten
"aşağılıklar" "soytarılar" diye bahsetmesini aslında kendine olan nefretinin dışa vurumu olarak nitelendirmek herhalde isabetli olur.

Bu kitabı okurken yorulduğumu da itiraf etmeliyim. En son Kinyas ve Kayra'da bu kadar bunalımlı bir havayı solumuştum. Sadık Hidayet'in ruhunu ezen karanlık, taa ilkokulda din hocasının her ders okuyup beynimize çivilediği ilahide mi gizliydi hissettiği bunalmışlığın sebebi:

"Gönül kuşunu eyleyemedim x2
Dünyaya mesken bağlayamadım x2
Yandı yüreğim ağlayamadım. "

Yoksa hayatında en çok etkilendiği, beni yaratan adam dediği Ömer Hayyam üstadın mısralarında mı:

"Hep bir çember, dolanıp durduğumuz,
Ne önümüz belli, ne sonumuz.
Kim varsa bilen çıksın söylesin
Nerden geldik, nereye gidiyoruz."

Belki de Kör Baykuşta dünyaya bakış açısını açıkça kendisi de açığa vurmuştur:

"Gözlerim kapanır kapanmaz karşımda sisli bir dünya belirdi. Kendi yarattığım ve düşüncelerime hayallerime uygun bir dünya. Her halde uyanıkkenki dünyamdan çok daha gerçek, daha doğal bir dünya. Sanki düşünce ve hayallerim için bir engel, bir bağ kalmıyor, o zaman ve mekân baskısı kalkıyordu. Gizli ihtiyaçlarımın doğurduğu birikmiş, yığılmış bir şehvet duygusu, uykuda özgürlüğüne kavuşuyordu. Biçimler, durumlar inanılmaz fakat doğal çizgileriyle canlanıyorlardı. Uyanınca da varlığımdan şüphe ediyor, çünkü zaman ve mekân kavramını yitirmiş oluyordum."
Her ne olursa olsun bir şeyler söylemeye çalıştığı kesin. Hem de haykırırcasına. Görüyorsunuuz! Anlatmaya gerek yook!

Kör baykuş'un ilk yarısında önümüze kocaman bir kapı çıkıyor. İkinci yarısında ise anahtarı buluyoruz. Ama ilk kısım bu anahtar olmadan açılmayan bir kapı olduğu için tekrar okunmadan kapıyı geçip Hidayet'in ruh labirentine hoşgeldiniz yazısını göremiyoruz. Hele ki kişiliği hakkında küçük çaplı da olsa araştırma yapmadıysak daha da zor. Ama birkaç kez okunduğunda bu labirente kuş bakışı bakılıp çıkış olmadığını, çıkışın illüzyondan ibaret olduğunu görürüz.

Bu kitaptan sonra bir de Camus'un Sisifos Söylenisini okumayı planlıyorum, ki hayatın absürd doğasına ve acılarına karşın Camus'un intihar değil 'Absürdü yaşamak' tepkisini, Hidayet'in intiharı bağlamında rahmetli Hegel efendinin diyalektik anlayışıyla sentez edebileyim.

Ve unutmadan söyleyeyim; Sadık Hidayet'in hayatına hükmeden depresif bakış açısı, gerçeği olduğu gibi değil çarpıtarak algılamasına sebep olmuştur. Yani bizi hayalle gerçeğin ağından örülü bir labirente sokan Hidayet, aslında neredeyse hiçbir zaman kendi çarpıtılmış gerçekliğinden dışarı çıkamayan, hayal aleminde yaşayan zavallı bir kör baykuş, bir yeraltı adamıdır. Kör olmayan ama akut görme bozukluğu olan, karanlıkta iyiyi arayan değerli okurlara selam olsun. Buhranlı okumalar.
95 syf.
·Puan vermedi
Yaralar vardır hayatta, ruhu cüzzam gibi yavaş yavaş ve yalnızlıkta yiyen,kemiren yaralar" diye başlar Kör Baykuş. Biz bunu "Kitaplar vardır, daha ilk cümlesiyle sizi yaralayan; deva bulmak için okumaktan başka çareniz kalmamıştır" şeklinde de söyleyebiliriz. Kör Baykuş işte böyle bir kitap. Tekinsiz bir doğu masalı. Karanlık bir gecede, geceden daha karanlık bir fener.Güzelliğe duyulan acı verici ,umutsuz özlemden kurtulmanın çaresini ölümde, “hiç “ olmada bulmanın yol göstericisi…


Bir kabusun anlatımıyla başlar hikaye. Kitabın yarısını kaplayan bu kabus tasviri hikayenin çatısını oluşturur ve ikinci yarıdaki geçeklikten daha sahicidir aslında. Afyon tiryakisi ruh hastası kahramanın odasının penceresinden gördüğü bir görüntü kabusun temel izleği, aynı zamanda yaşamının tek potada erimiş şeklidir: bir servi ağacı dibine oturmuş, başı şalla sarılı bir ihtiyar, ona aralarındaki derenin üzerinden mavi gündüzsefası uzatan iri çekik gözlü, büyüleyici bakışlı, ince endamlı ,simsiyah entari giymiş bir güzel. Yaşlı ihtiyar çiçeğe uzanırken kuru, omuzlarını titreten, sinir edici kahkahalar atar. Hidayet servi ağacı ve simsiyah entariyle daha baştan ölüm vurgusunu yapıyor. Kahramanın bu tabloyu gördüğü pencereyi daha sonra evinde bulamaması bize anlatılanın gerçek dışılığının ilk ipucunu verir. Bir gün evine döndüğünde esrarengiz kadını kapısında bulur, odasına alır,gözlerinin resmini çizer o gece sabaha kadar ve ertesi gün kadının aslında ölü olduğunu farkeder tenindeki çürümeden, kurtlanmadan. Parçalara ayırır cesedi, karşısına aniden çıkan ihtiyarın yardımıyla gece vakti gömerler cesedi. Cesedin gömüldüğü yerden eski, çini bir vazo çıkar. Üzerinde kahramanın çizdiği gözlerin aynısı. Burada iki nokta öne çıkıyor. Resminin çizildikten sonra kadının hızlı çürümesi ki sanatın eşyayı kalıcı kılmasına vurgudur.(Dorian Gray’in Portresi’nde deki durumun tersi aslında).İkinci nokta da mezardan çıkarılan vazodur. Kahramanımızın çizdiğiyle aynı gözlerin resmedilmiş olması eski çağlardan beri güzellik için acı çekildiğinin göstergesidir.


Nispeten gerçek dünyaya dönülen ikinci kısım baştaki kabusun temel izleklerinin açıklayıcısıdır .Hastalıklı kahramanımız bir şekilde, büyük bir aşk duyduğu halasının kızıyla evlenmiştir ama evlendikten sonra ona hiç sahip olamamıştır. Kahramanın kendi deyimiyle “kahpe “ karısı başkalarıyla beraber olmaktadır ve kocasının hastalıklı ruh halinin başlangıcı da buradan doğar. Karısına tutkusu o kadar hastalıklıdır ki sırf çok benzediği için karısın erkek kardeşini büyük bir şehvetle öper. Tasvirlere baktığımızda karısın babası, odasının karşısındaki kasap, mahallede hurda satan ihtiyar(karısının kendisini altattığı kişidir aynı zamanda) ve hatta kahramanın kendisi aynı kişilerdir ,yani rüyadaki ihtiyardırlar. Diğer yandan bir hind dansözü olan annesi, halası, karısı da kabustaki esrarengiz kadından başkası değillerdir. Aynı iri çekilk gözler, aynı ince endam. Ne kadar kaçsanız da ve bir odada münzevi hayat sürseniz de hiçbir zaman tam anlamıyla tek olamayacağınızın vurgusudur bu benzerlikler. Varoluşunuzu tek başınıza siz belirleyemezsiniz. Sizin için bir kaçış olan odanızdaki pencereden gördüğünüz kasaba her gün et getiren hastalıklı beygirler hayatınızın önemli bir parçası olur siz istemeseniz bile.


Buradan bakınca baştaki kabustaki simgeler yerli yerine oturur. Esrarengiz kadın kusursuz güzelliğin simgesidir. Uzattığı mavi güdüzsefası çiçeği(ki ömrü çok kısadır) ihtiyara sunduğu güzelliğidir ve solmaya mahkumdur. İhtiyar adam, güzelliğin hiçbir zaman gerçek değerini bulamayacağına vurgudur ve öhiç oladlüm herşeyin temizleyicisidir Öte dünyanın, ahiretin olduğu bir ölüm değil ama, ”hiç” olduğunuz bir ölüm, hiç olmadığınız bir ölüm.


Hastalıklı kahramanımız sonunda karısını öldürüyor ve güzelliği ölümsüzleştiriyor.Kör baykuş-ki doğu geleneklerine göre ölümün simgesidir-kendisinden başkası değil bu açıdan bakınca. Kendi de itiraf etmiyor mu? “Bir baykuşa benziyordum ve iniltilerim boğazımda takılıp kalıyordu ve ben pıhtılaşmış kan olarak tükürüyordum onları. Duvardaki gölgem tıpkı bir baykuş gölgesiydi ve iki büklüm eğilmiş,yazdıklarımı dikkatle okuyordu.”
95 syf.
·1 günde·Beğendi·Puan vermedi
Sadık Hidayet ismiyle sitede tanıştım ilk defa. Konu ile ilgili cehaletimden, son dönemlerde tanıdığım Fürüğ Ferruhzad (sayılırsa bir de Ömer Hayyam) dışında kimseyi bilmiyordum İran Edebiyatından. Sitedeki Hacı Ağa incelemelerine bakınca, Aziz Nesin gibi genel olarak muhalif birisi olduğunu sandım Sadık Hidayet'in. Sonra Kör Baykuş incelemelerini okudum uzun bir süre.

Kitaptan nefret edenler ve kendisine bir şey ifade etmediğini belirtenler dışında hemen herkes eserin bir baş yapıt olduğu konusunda birleşiyordu. Kısa olmasına aldırılmamalı, derin bir okuma yapmalı, hatta bir kaç kere okunarak düş ile gerçek arasında geçen döngüsel hikayenin içine girilmeli tespitleri de yapılıyordu genel olarak. Ölüm arzusu ana temaydı anladığıma göre. Ama daha sonra incelemelerde fikirlerin fazlasıyla dallandığını gördüm. Herkes farklı bir şeyler alıyordu kitaptan. Hinduizm'e atıf yapanlar, Kafka/Poe'dan esinlenmiş diyenler, kitabın sonunda hayatını anlatan arkadaşına destek çıkıp Hayyam'ın büyük etkisini görenler , eseri distopya olarak niteleyenler, afyon bağımlısı bir şizofren'in düşlerini yorumlayanlar, çocuk tacizcisi/ nekrofili bir karakter üzerinde duranlar, romanın sizi gitgide kendisine ya da ölüme çektiğini iddia edenler, vs.vs. Bu 80-90 sayfa kitaptan herkes bir şeyler almıştı gerçekten. Hatta tıpkı Ulysess ya da Hayatı Kullanma Kılavuzu gibi, kitabın anlaşılabilmesi için bir kitap yayınlanmıştı Türkiye'de. (Oğuz Demiralp, Kör Okur)

Haliyle başladım kitabı okumaya ben de (Olumlu eleştiriler olmasaydı da başlayacaktım gerçi). İncelemelerin büyük bir kısmında göreceğiniz o cümleyle başlıyordu kitap. "Yaralar vardır hayatta, ruhu cüzzam gibi yavaş yavaş ve yalnızlıkta yiyen, kemiren yaralar." Yazarın bir yarası olduğunu düşünüyorsunuz tabi hemen. Kitabı sonuna kadar okuyunca da anlıyorsunuz bu yaranın ne olduğunu. Başlarda fazla giremedim kitabın içine, yazarın betimlemeleri öne çıkıyordu (benim hoşuma gitmiyor fazla doğu tarzı betimlemeler, beğenenler çıkabilir tabi) Sonra olaylar gelişti, her şey farklılaştı. Metafor üstüne metafor, içiçe geçen gerçekle hayal, yazarın nerede bitip kahramanının nerede başladığı, herşeye karşı bir eleştiri/isyan, ölüm korkusu, ölüm sevgisi, sürekli değişim, değişenlerin sürekli tekliği, sürekli tekrarlanan deja vu'lar (kitapta değil sizin kafanızda) üst üste geldi . Gerçekten de herkesin farklı bir şey aldığı kadar vardı kitaptan. Farklı bir deneyim diye düşünüp bırakabilirdim kitabı, ama gerçekten çok şey vardı alınacak.

Kitabı okurken not aldım bayağı, inceleme yapınca yazarım diye. Ama kullanmayacağım onları. Bu kitabın güzel yanı zaten sadece size özel bir şey olması belki. Okuyup yaşamanız gerekiyor. Benim gibi kitaptan önce okumayın incelemeleri, ya da ilgili yazıları. (İkilem oldu biraz biliyorum) Kitabı okuyun, sonra bakın diğer herşeye, herkese. Başkaları ne görmüş,ne almış ondan, öğrenin. Sonra onlarla özel bir şey paylaştığınızı fark edip mutlu olun ve tekrar okuyun kitabı. Yeni bir şeyler hissetmek için tekrar okuyun.(Burası kişisel gelişim köşesi gibi oldu galiba). Oğuz Demiralp'in kitabını inceledikten sonra ben de tekrar okuyacağım ve farklı bir keyif alacağıma eminim. Teşekkürler.

NOT 1: Kitabın sonunda arkadaşı Bozorg Alevi'nin Sadık Hidayet'in yaşamı ve kitap üzerine görüşlerini okuyoruz. Özellikle kitabı yazarken afyon kullanmadığını belirtmesi gibi bazı cümleleri nedense bir parça korumacı geldi bana.

NOT 2: YKY yayınlarından Behçet Necatigil'in çevirisi oldukça güzel. Ama Almanca çevirisinden çevrilmiş olduğu için, oriijinalle bazı farklılıklar olabilir diye düşünüyorum. Mahmut ÇAYIR Bey'in Ayrıntı Yayınlarından incelediği kitapta Gündüz Sefası yerine Nilüfer geçiyor anladığım kadarıyla. Başka farklılıklar için iki çevirinin de karşılaştırılması gerekebilir.

NOT 3: Bazı incelemelerin sonunda "Keyifli Okumalar" temennisi gördüm . Lütfen aldanmayın, bu kesinlikle keyifle okunacak bir kitap değil.
95 syf.
·3 günde·5/10
Hani bazen çok değişik anlamlandıramadığımız rüyalar görürüz. Alakasız kişiler olur biz hiç yapmadığımız işler yaparız farklı, bilinmeyen mekanlar arasında mekik dokur dururuz ancak uyanınca şöyle bir hatırlarız anlam veremeyip geçeriz. Bu kitapta böyle bir kitaptı işte. Karakter rüya mı görüyor hayal mi kuruyor yoksa ateslendigi sırada hastalığın etkisiyle mi bunlari yaşıyor çözemedim.
Bilinçaltı tekniği ile yazılan bu kitap adeta ruhumu daralttı. Okurken yer yer midem bulandı. Karanlıkta okumamında bu esere olumsuz bir katkıda bulunduğunu söyleyebilirim.
Karakter hiç ama hiç sevmedim hatta gıcık oldum. Kendisini toplumdan statü olarak ayırmış durumda olan karakterimiz için kendisi dışında kalan herkesi "ayaktakımı" olarak isimlendiriyor.Bakınız:

*Canlılar dünyasıyla aramdaki bağlar koptu kopalı, önümde biriken şeyler geçmişin anıları her halde. Geçmiş, gelecek, saat, gün, ay ve yıl hepsi aynı şey. Değişik dönemler, çocukluk, gençlik, ihtiyarlık, benim için boş sözlerden başka bir şey değil bunlar. Bunlar sıradan insanlar için, ayaktakımı için, evet işte aradığım kelime, ayaktakımı için, ki onların hayatları senenin mevsimleri gibi belirli mevsimlere, dönemlere bölünmüştür ve onlar, hayatın ılımlı kesimlerinde güvence altındadırlar. Hayat bana tek ve değişmez bir mevsim oldu hep. Bu hayat bir soğuk bölgede ve sonsuz bir karanlıkta geçti âdeta, öyle ki bağrımda hep aynı alev vardı ve o beni bir mum gibi eritti.

*Bazan, durup dururken, dadımın yakınlarının hayatını düşündüğüm oluyordu da, bilmiyorum niçin, diğerlerinin hayatı ve mutluluğu bende sadece nefret uyandırıyordu. Çünkü biliyordum, benim hayatım yavaş yavaş ve acılı, susmuş sona ermiştir. O halde niçin o sağlıklı, iyi yiyen, iyi uyuyan, iyi çiftleşen ve benim dertlerimin zerresini hiçbir zaman duymayan ve yüzlerine her dakika ölümün kanatları değmeyen o ahmakların, o ayaktakımının hayatlarını düşüneyim

Ben de pek hümanist bir insan değilim ancak oldum olası; insanlardan nefret ediyorum,herkes aynı bir ben farklı... havalarındaki insanlardan ben de aynı onların yaptığı gibi hiç hazetmiyorum. Nedendir insanı küçük, basit görme? Nedendir herbirinin içinde umutlar, arzular, yaşanmışlıklar , hayalkırıklıkları bulunan bu insanı en basite indirgeyip soyutlaştırmalar. Sen de insansın sen de kalp kırıyor kalp yapıyorsun. Nedendir kendini allayıp pullayıp tavana asarken bizleri yere sermen ?

** Bir başka konu ise kaçınılmaz olarak kendini tavana asanların intihar istekleri, dünyayı begenmemezlikleri, terkediş arzuları... Karakterin büyük bir kısmı da bu konulardan oluşup vücut buluyor. Bakınız:

* Ben ölmeyi, benden hücrelerimin çürümesini öyle çok düşündüm ki, korkmaz oldum ölümden; hayır, aksine, yok olmayı gerçekten ister oldum. Yalnız bir şey ürkütüyordu beni: Beden zerrelerimin o aşağılıkların zerrelerine karışabileceği düşüncesi. Bunu düşünmeye tahammül edemiyor, öldüm mü upuzun parmaklarım olsun istiyordum: O uzun, hassas parmaklarla kendi zerrelerimi bir bir toplar, avuçlarımda saklar, kendi malım olan zerrelerimin, o aşağılık adamların bedenlerine geçmesini böylece önlerdim.

*Bana göre değildi bu dünya; bir avuç yüzsüz, dilenci, bilgiç, kabadayı, vicdansız, açgözlü içindi; onlar için kurulmuştu bu dünya. Yeryüzünün, gökyüzünün güçlülerine avuç açanlar, yaltaklanmasını bilenler için. Kasap dükkânı önünde bir sinir parçası için kuyruk sallayan aç köpek gibiydi onlar.

Ayriyeten bu konunun üzerinde pek fazla durmak istemesem de deginmeden de gecmeyeceğim. Eserde islami değerlere karşı aşağılayıcı, hor görücü bir çok düşünce var. Bu beni fazlasıyla rahatsız etti.

Yeraltı edebiyatını seven, okuyan bir insanım ancak bu kitabı hiç mi hiç sevemedim.
95 syf.
·Beğendi·9/10
“Siz bilmezsiniz size anlatmak da istemem”

Sezai Karakoç

HERKES KENDİNE AĞIRKEN HAFİF KALIYOR BAŞKASINA AĞLAMAK

Kör Baykuş.. Henüz birinci sayfadaki şu ifade bize bu kitabın anlatılmasının ve anlaşılmasının ne kadar güç olduğunu açıklamaya yetmiyor mu?

“Acaba bir gün bu metafizik olguların ,ruhtaki bu kendinden geçme halinde ve uykuyla uyanıklık arasında beliren gölgeler yansımasının sırrı anlaşılacak mı?”

Ne diyor Sadık Hidayet? Al bu benim çocukluğum,ergenliğim,gençliğim. Al bu benim yalnızlığım, hayallerim,düşlerim,melankolim. Al bu benim sevgim,aşkım,cinselliğim. Al bu benim bedenim, ruhum. Al bu benim başladığım yere döndüğüm çemberim.

Dücane Cündioğlu zaman zaman bir soru sorar. “Kendini hiç özlemiyor musun?”

Kendimizle aramızdaki mesafe ne haldedir farkında mıyız?Biz ne ara başka biri olduk ya da tam olarak kendimiz olamadık. Kendimizi dışarıdan izleyebilsek ne düşünürdük? Belki de bazıları bunu başarıyordur. “Kendimi kendimden çıkarsam sıfır kalmaz” diyen şarkıcı da bu yolun yolcusu değil mi?

Kadınlar.. Hidayet’i ve yeryüzündeki istisnasız bütün erkekleri avucuna alanlar. Bir muhtaçlık hikayesi bu, kınamayın kimseyi. Kadınlarla örülü saltanatı yıkılan erkeklerin dünyası bu. Yine de kadınlara koşup, çırpınıp ,ulaşıp tamamlanmaya çalıştıkları bir insanlık hikayesi bu.

Aşk.. Gençlikte ve belki bir de genç kalanlarda görülen iflah olmaz saplantılı duygu. Erkek açısından bakarsak Leyla’yı gördükten sonra Mecnun olan kişi artık bir başkasıdır. Erkeğin bir kadında aradığı aslında her kadında aradığıdır. Her kadında aradığı da o bir kadını bulma çabasıdır. Bir şefkat arayışıdır bu, kınamayın.

Zeki Demirkubuz’un birbirinin devamı niteğilindeki iki filmi “Kader” ve “Masumiyet” ne çok şey anlatır. İzlemenizi tavsiye ederim. Bir anlık yakınlık uğruna ömrünü feda etmek. Dostoyevski ,” beyaz geceler” kitabının girişine Turgenyev’in sözünü iliştirmiştir, “Yoksa o bir anlık da olsa senin gönlüne yakın olsun diye mi yaratıldı?”

Ölüm. İnsan ölümden gelip ölüme giden varlık. Gülmek ve ağlamak ne kadar iç içe ve aynı bütünün parçalarıysa , hayat ve ölüm de öyle. Aynı zamanda bir o kadar da zıtlıklarla dolu.Ölümün çokça anlatıldığı,nerdeyse ölüm üzerine inşa edilen bir kitap.

Kitap herkes için başka şeyler görüp başka şekilde yorumlayacağı bir metine sahip. Metaforlar,imgeler,hayaller. Belki de gerçeğin ta kendisi de biz bilmiyoruz. Her şeyin zıttıyla bilinebildiği bir kainattayız. Tanımlamak için zıtlıklara ihtiyacımız var. İsmet Özel, “küfre yaklaştıkça inancım artıyor “ diyor şiirinde.Kitabı da belki bir bakıma özetlemeye yeter bu şiir. Böylece noktalayalım, ya da aralık bırakalım kapıyı..

Kanla Kirlenmiş Evrak

karanlık sözler yazıyorum hayatım hakkında
aşklarım, inançlarım işgal altındadır
tabutumun üstünde zar atıyorlar
cebimdeki adreslerden umut kalmamıştır
toprağa sokulduğum zaman çapa vuran adamlar
denize yaklaşınca kumlar ve çakıl taşları
geçmiş günlerimi aşağılamaktadır

karanlık sözler yazıyorum hayatım hakkında
ve rüzgar buruşturuyor polis raporlarını
kadınlar fazlasıyla günaha giriyorlar
bazı solgun gömleklerin çözük düğmelerinden
çelik tırpan gibi silkiniyor çocuklar
denizin satırları arasında
gece arsızca kükrüyor paslı beyninde şehrin
küfre yaklaştıkça inancım artıyor

karanlık sözler yazıyorum hayatım hakkında
öyle yoruldum ki yoruldum dünyayı tanımaktan
saçlarım çok yoruldu gençlik uykularımda
acılar çekebilecek yaşa geldiğim zaman
acıyla uğraşacak yerlerimi yok ettim.
ve şimdi birçok sayfasını atlayarak bitirdiğim kitabın
başından başlayabilirim.
95 syf.
·3 günde·Puan vermedi
Salvador Dali'li-Pablo Picasso'lu Kör Baykuş:))

Bir kitap, birden çok kimlik, tek kişi.

Beden, ruha bazen nasıl da yüktür. Anlatamaz kendini, tanımlayamaz. Herhangi birinin nasıl biri olduğunu anlatmaya başladığımızda fiziksel özelliklerin içine sığ bir duygu ve durum yüklemesi yaparız. Karamsar, çekingen, karmaşık... Peki kime göre? Neye göre? Ya da ne kadar? Neden?

Daha ilk cümleden belli gidişatın nasıl olacağı. Beklediğim irkilmeyi ne zaman yaşayacağım derken 30. Sayfa bir geliyor önce oturuşumu düzeltiyorum. Bir psikanaliz saati başlıyor!! diye çanlar çalıyor çın çın. :) Bu sayfayla karanlıkların dibini boylayacağım belli.

Elimde karakterle ilgili pek bir şey yok ve ben meraklı bir insanım :) Kendim inşa ediyorum onu. Parçalanmış bir zihin var karşımda, karakterimiz de parça parça, belki gerçekte kendi bile yok. Belki, bu, hiç anlatılamayan bir karakterin, koyu renk duvarlarla çevrili duman altı odasında yaşadığı rüyadan uyanma çabası. Ya da uykuya dalışı. Rüya mı gerçek mi bilemediği ikilemi.
Bu haliyle beni Picasso'nun o darmadağın yaptığı resimlere götürüyor. Onlarda da duygu ve hissi aradığım/anladığım tek yer gözler. Karakter de öyle, gözlere takıntılı. Zift gibi, gece gibi karanlık gözlere. Başkalarında görmek istediği, kendini kaybettiğini onlara bakınca anlayacağı kendi gözleri belki aradığı.

Yüzü tamam. Artık o, parçalı, ne yana baktığı belli olmayan, zihninin dağınıklığını yüzünde taşıyan bir karakter. Vücudunu da Dali tamamlıyor, "Çekmeceli Kadın" tablosuyla. Sanki bu kitap için çizmiş nasıl da güzel oturdu karakterin üstüne.

Dali, bize insanoğlu çekmece çekmecedir demişti burada. Her bir çekmece kırılmalarımızla, zaaflarımız , zayıflıklarımız, belki kendimizin bile bilmediği karanlık noktalarla dolu.
İnsan işte kapalı bir kutu, çekmecelerden oluşan koca bir dolap. Bilmediğini zorluyorsun, açsın göstersin neler saklıyor diye. En geniş çekmecelerinde belki de en karanlık noktalar bulunuyor. Kişinin kendinin bile bilmediği noktalar.

Bu çekmecelerden birini açmış Sadık Hidayet. Hiç açılmaması gereken en karanlık çekmeceyi. Kapatıyor, kapatır kapatmaz başa dönüyor. Her şey yeniden. Bir oda, bir mezarlık, bir ağırlık. Çünkü bir kere açıldı, açığa çıktı. Çekmecenin yayı bozuldu. Tam olarak kapanamıyor. Okurken rüya gibi değil gerçek gibi diyoruz. Sonra tam gerçeğe inanacakken tekrar rüyalara düşüyoruz. Bir uçurumun kenarında el sallıyor bize. Atlıyor, koşuyor, deşiyor ve hep gülüyor. Sesler ve dumanlar içinden parçalanmış yüzünü ve en çok da siyah gözlerini üstümüze dikiyor; takıntıları, gözler, o korkunç gülüş ve içine zehir boşaltılmış bir şişe şarapla.

Çekmeceler kanlı, hep zararı kendine, biliyor ki toparlanamayacak, şişedeki yılanın zehrini içse de ölümün üstüne yaptığı baskı geçmeyecek.
Ölüme aşık adam, ölümü özleyen, ölümü isteyen bir çekmecesi açık kalmış.
Ruhu acı çekmeyi seviyor.

Aman! Biz sıkı kapatalım çekmecelerimizi de kör noktalar, baykuşlar gibi tünemesin başımıza :)

Okurken iç daralmaları yaşarsanız endişe etmeyin, geçecek ;)

Birkaç çekmeceyi Dali'den ödünç aldım, kör baykuşu da bir çekmeceye koydum, buyrunuz :) https://www.instagram.com/p/BgJNdKbDv2_/
Vücuttaki kan pıhtılaşıyor, bazı organlar yirmidört saat sonra çürümeye başlıyorlar ya; saçlar tırnaklar ölümden sonra daha bir süre uzamaya devam ediyorlar. Kalp durunca duygular düşünceler de kayboluyor mu, yoksa kılcal damarlarda kalan kan sayesinde belli belirsiz bir hayat sürüp gidiyor mu? Ölüm olayı aslında korkunç bir şey; ya öldüklerini kavrayanların hissettikleri? Yaşlılar vardır, gülümseyerek ölürler, uykuda sağdan sola döner gibi veya sönmesi gibi yağı biten bir lambanın. Ama sağlam bir genç, ölüme karşı var gücüyle savaştıktan sonra birdenbire ölürse neler hisseder?

Ben ölmeyi, beden hücrelerimin çürümesini öyle çok dü­şündüm ki, korkmaz oldum ölümden; hayır, aksine, yok olmayı gerçekten ister oldum. Yalnız bir şey ürkütüyordu beni: Beden zerrelerimin o aşağılıkların zerrelerine karışabileceği dü­şüncesi. Bunu düşünmeye tahammül edemiyor, öldüm mü upupuzun parmaklarım olsun istiyordum: O uzun, hassas parmaklarla kendi zerrelerimi bir bir toplar, avuçlarımda saklar, kendi malım olan zerrelerimin, o aşağılık adamların bedenlerine geçmesini böylece önlerdim.

Ah, keşke ölümün eşiğinde olanların hepsi, bu benim gördüklerimi görselerdi! Bazan bunu da düşündüm. Istırap, korku, dehşet ve yaşama arzusu, hepsi bitmişti bende. Bana telkin ettikleri dini inançlardan kurtulmuş, huzura ermiştim. Tek tesellim, ölümden sonra hiçlik ümidiydi; orada tekrar yaşamak düşüncesi içime korku salıyor, beni hasta ediyordu. Ben ki henüz yaşadığım dünyaya bile alışamamışım, bir başka dünya neyime yarardı benim? Bana göre değildi bu dünya; bir avuç yüzsüz, dilenci, bilgiç, kabadayı, vicdansız, açgözlü içindi; onlar için kurulmuştu bu dünya. Yeryüzünün, gökyüzünün güç­lülerine avuç açanlar, yaltaklanmasını bilenler için. Kasap dükkanı önünde bir sinir parçası için kuyruk sallayan aç köpek gibiydi onlar. Evet, ikinci bir hayat düşüncesi korkutuyor, hasta ediyordu beni. Hayır, bütün bu öğürtü veren dünyaları, bütün bu iğrenç yüzleri görmeye ihtiyacım yoktu benim. Tanrı bir sonradan görme miydi ki dünyalarını ille de göstermek istesin bana? Ama ben, ne yalan söyleyeyim, yeni bir dünya gerekiyorsa, duygularım düşüncelerim uyuşsun körelsin isterdim. O zaman rahat nefes alır, hasta olmaz, ömrümü bir Lingam tapınağında sütunların gölgesinde bir başıma geçirir; gözlerimi gü­neşten korumaya, insan seslerinin hayat gürültülerinin, kulaklarımı tırmalamasını önlemeye bakardım.
...
Yoksulluk, miskinlik dolu bu aşağılık dünyada ilk kez bir güneş ışını, hayatımı aydınlattı sanmıştım. Ama ne yazık ki, bu güneş ışını pek de süreksiz bir parıltı oldu, bir meteordu sanki, bana bir kadın, daha çok bir melek kılığında göründü. Işıltısında kısa bir an, bir saniyelik bir zaman için hayatın bütün bedbahtlığını gördüm, azamet ve güzelliğini kavradım. Sonra da bu parıltı, pek de çabuk, karanlığın uçurumuna gömüldü. Hayır, bu süreksiz ışını kendime alıkoyamadım, tutamadım.
Üç aydan beri, hayır, iki ay dört gün var ki onun izini yitirdim, ama büyülü gözlerini, o gözlerdeki öldürücü parıltının anısı hayatımdan silinmedi; onu nasıl unutabilirim ki, hayatıma öylesine bağlanmış.
Hayır, adını söylemem aslâ. O ince, esîrî, belli belirsiz endamın, iri hayran parlak gözlerin ardında ömrüm azar azar ve acıyla yanadursun, eriyedursun, bu aşağılık dünya ile bir ilişkisi yok onun! Hayır, yeryüzü nesnelerine bulaştıramam, kirletemem adını.
...
Bu genç kız, hayır bu melek, sonsuz bir hayret ve anlatılamaz bir ilham kaynağıydı benim için. Latif ve el sürülmez varlığı, bende bir tapınma duygusu yaratmıştı. Yabancı bir bakışın, herhangi bir insan bakışının onu sarartıp solduracağına inanıyordum.
...
Bense onun gözlerine muhtaçtım, bir bakışı yeterdi; felsefenin bütün müşküllerini, teolojinin bütün muammalarını çözmeme yeterdi. Bir bakış, diğer rumuz ve sırları alırdı benden, açardı.
...
Gözleri kapalı olduğundan, onu daha iyi seyredebilmek için üzerine eğildim. Ama yüzünü inceledikçe benden büsbütün uzaklaşır gibi gibiydi. Birden, kalbindeki sırlardan hiçbirini bilmediğimi, aramızda hiçbir bağ bulunmadığını hissettim.
Konuşmak istedim, korktum. Hassas kulakları uzak, göksel, tatlı bir musikiye alışıktılar, sesimden nefret edebilirlerdi.
...
O gözler ki sitemliydiler, sanki bağışlanmaz günahlardan ötürü beni kınıyorlardı.
...
O gözler ki içlerinde hayatın parıltısı toplanmıştı.
...
O gözler ki ölümü görmüş gibiydiler.
...
Yüzü belleğimdeki bütün öteki yüzleri siliyor, yok ediyordu.
...
Yüzündeki hatların ve şekillerin hareketsiz hayatına sığınmıştım.
"Yalnız ölüm yalan söylemez!
Ölümün varlığı bütün vehim ve hayaller yok eder. Bizler ölümün çocuklarıyız, hayatın aldatmacalarından bizi o kurtarır. Hayatın derinliklerinden seslenir, yanına çağırır bizi. Ve biz, henüz insanların dilini bile anlamadığımız yaşlarda, ara sıra oyunlarımızı yarıda kesiyorsak, bunun nedeni, ölümün seslenişini duymuş olmamızdır... Ömrümüz boyunca ölüm bize el eder, çağırır bizi. Her birimiz ansızın, sebepsiz düşüncelere dalmıyor muyuz, bu hayaller bizi öylesine sarıyor ki zamanı, mekanı farketmez olmuyor muyuz? İnsan bilme bile ne düşündüğünü; ama sonra kendini ve dış dünyayı hatırlamak, düşünmek için toparlanmak zorundadır. Bu da bir sesidir ölümün."
Sadık Hidayet
Sayfa 69 - Yapı Kredi Yayınları
Canlılar dünyasıyla aramdaki bağlar koptu kopalı, önümde biriken şeyler geçmişin anıları her halde. Geçmiş, gelecek, saat, gün, ay ve yıl hepsi aynı şey. Değişik dönemler, çocukluk, gençlik, ihtiyarlık, benim için boş sözlerden başka bir şey değil bunlar. Bunlar sıradan insanlar için, ayaktakımı için, evet işte aradığım kelime, ayaktakımı için, ki onların hayatları senenin mevsimleri gibi belirli mevsimlere, dönemlere bölünmüştür ve onlar, hayatın ılımlı kesimlerinde güvence altındadırlar. Hayat bana tek ve değişmez bir mevsim oldu hep. Bu hayat bir soğuk bölgede ve sonsuz bir karanlıkta geçti âdeta, öyle ki bağrımda hep aynı alev vardı ve o beni bir mum gibi eritti.
Sadık Hidayet
Sayfa 41 - Yapı Kredi Yayınları
Evet, ikinci bir hayat düşüncesi korkutuyor, hasta ediyordu beni.Hayır, bütün bu öğürtü veren dünyaları, bütün bu iğrenç yüzleri görmeye ihtiyacım yoktu benim.Tanrı bir sonradangörme miydi ki dünyalarını ille de göstermek istesin bana?Ama ben ne yalan söyleyeyim, yeni bir dünya gerekiyorsa duygularım, düşüncelerim uyuşsun, körelsin isterdim.O zaman rahat nefes alır, hasta olmaz, ömrümü bir Lingam tapınağında sütunların gölgesinde bir başıma geçirir; gözlerimi güneşten korumaya, insan seslerinin hayat gürültülerinin, kulaklarımı tırmalamasını önlemeye bakardım.
"Değişik dönemler, çocukluk, gençlik, ihtiyarlık, benim için boş sözlerden başka bir şey değil bunlar. Bunlar sıradan insanlar için, ayaktakımı için, evet işte aradığım kelime, ayaktakımı için, ki onların hayatları senenin mevsimleri gibi belirli mevsimlere, dönemlere bölünmüştür ve onlar, hayatın ılımlı kesimlerinde güvence altındadırlar. Hayat bana tek ve değişmez bir mevsim oldu hep. Bu hayat bir soğuk bölgede ve sonsuz bir karanlıkta geçti âdeta, öyle ki bağrımda hep aynı alev vardı ve o beni bir mum gibi eritti."
Yoksulluk, miskinlik dolu bu aşağılık dünyada ilk kez bir
güneş ışını, hayatımı aydınlattı sanmıştım. Ama ne yazık, bu
güneş ışını pek de süreksiz bir parıltı oldu, bir meteordu sanki,
bana bir kadın, daha çok bir melek kılığında göründü. Işıltısında
kısa bir an, bir saniyelik bir zaman için hayatın bütün bedbahtlığını
gördüm, azamet ve güzelliğini kavradım. Sonra da
bu parıltı, pek de çabuk, karanlığın uçurumuna gömüldü.
Hayır, bu süreksiz ışını kendime alıkoyamadım, tutamadım..

Kitabın basım bilgileri

Adı:
Kör Baykuş
Baskı tarihi:
Aralık 2017
Sayfa sayısı:
98
Format:
Karton kapak
ISBN:
9786052111369
Kitabın türü:
Dil:
Türkçe
Ülke:
Türkiye
Yayınevi:
Dorlion Yayınları
Sadık Hidayet,modern İran edebiyatının önde gelen düzyazı ve kısa hikâye yazarıdır. 17 Şubat 1903 tarihinde Tahran'da dünyaya gelmiştir. Fransız Lisesi'nde eğitim görmüştür.

1936 yılında yayımladığı romanı Kör Baykuş, aynı zamanda başyapıtı olarak kabul edilir. Romanın ilk baskısı Hindistan'da yapılmıştır.
Kitapta genel olarak yoğun bunalım, ölüm korkusu ve boşluk hissinden bahsediliyor.

Kitabı okuyanlar 4.876 okur

  • fuat baskan
  • irem
  • Bookworm
  • Şerif abi
  • Gökhan Civanlı
  • Kezban Altın
  • Olçum Erdan
  • SihirliFlut

Kitap istatistikleri (Bütün baskılar)

Bu baskının istatistikleri

Okur puanlamaları

10
%0
9
%0.1 (1)
8
%0
7
%0
6
%0
5
%0
4
%0
3
%0
2
%0
1
%0

Kitabın sıralamaları