Öncelikle incelemeye başlamadan önce yarı otobiyografik bir roman olan bu kitabı okuma sürecimle ilgili; okurken keyif aldığım, sıkılmadığım ve hikayenin her sürecini beğendiğim bir kitap oldu. Herkesin okumasını isterim. Uzun sürmesinin sebebi sınav senem olması. Eminim vakti olanlar kısa sürede bitirebilir.
Martin denizci olan, çocukluğundan beri çalışan, 'alt sınıf' olarak adlandırılan işçi sınıfından bir genç. Güçlü, kuvvetli, kadınlar konusunda hiç sıkıntı çekmeyen, kavgayı seven bir kişilik.
Ve kitabın konusu da bu kişiliğin yazarlık yolunda uğradığı değişiklik, hayatının aldığı yeni şekil, düşüncelerinin kazandığı boyut.
Martin'in Arthur'un davetiyle evine gitmesiyle ve orada sanatla, burjuva dünyasının ortamıyla ve Ruth ile tanışmasıyla başlıyor yolculuğumuz.
"Sonra döndü ve kızı gördü. Onu gördüğü anda beynindeki rüyalar yok oldu."
Ve onu gördüğü gibi de aşık oluyor. Solgun tenini, büyük mavi gözlerini, ruhani bir şey olarak görüyor.
Aşkın da ötesinde bir hayranlıktı Martin'in hisleri. Kitaplarla, tablolarla, sanatla dolu bu dünyaya ve o dünyada yaşayan, kafası bilgilerle dolu olan bu kıza hayranlık.
Peki sonra ne olacaktı? Kendi kusurlarını fark edecek, kendini değiştirmeye çalışacaktı.
Aşk insana neler yaptırıyor? Neden yaptırıyor? Aynı 'seviyede' olmadan olmuyor muydu peki?
Olmuyordu ve olmayacaktı da. 'Sınıf farklılıkları' vardı çünkü.
Martin kendini geliştirmeye başlıyor sonra. Okuyor, çok okuyor, öğreniyor... Dil bilgisinden evrime kadar. O eksikliklerini kapattıkça başka yaraları açılıyor da fark etmiyor ancak. O öğrenirken, okurken, müzik dinlerken seviyor hayatı. O dünyadan, okuyup yazanların, resimden, müzikten, sanattan, güzellikten anlayanların dünyasından olmak istiyor.
__"Hayalini kurduğu şey bir ruha sahip olmaktı, bütün iğrençliklerden