Adı:
Mecburiyet
Baskı tarihi:
1 Ocak 2018
Sayfa sayısı:
56
Format:
Karton kapak
ISBN:
9786057856098
Kitabın türü:
Dil:
Türkçe
Ülke:
Türkiye
Yayınevi:
Olympia Yayınları
Yatak odasının kapalı atmosferinden yavaşça çıkıp balkona çıktığında ürperdi. Farkında olmadan bedeninin sıcaklığına yakın olmak için dirseklerini içeri çekti. Aşağıdaki manzara halen sisin içine gömülüydü. Yoğun, sütümsü buhar Zürih Gölünün üzerini kaplamıştı. Bu tepeye tünemiş küçük evinden göl genellikle bir ayna gibi dümdüz görünür ve gökyüzünden geçen her bir beyaz bulutu yansıtırdı. Gözünün gördüğü, ellerinin dokunduğu her yer ıslak, karanlık, kaygan ve griydi.Ağaçlardan su damlıyor, evin kirişlerinden aşağı su sızıyordu. Dünyanın sisin içinden uyanışı tıpkı üzerinden sular akarak nehirden çıkan bir adama benziyordu
56 syf.
·2 günde
Stefan Zweig ve Mecburiyet... Hepimizin hayatında “ Mecburiyet” ‘ leri var. İyi ki Stefan Zweig’ tan sonra dünyaya gelmişim ve onu okuma, düşüncelerini anlama, hayata ve insanlığa bakışını tanıma fırsatına sahip olmuşum. Mecburiyet Vatan ile Aşkı , Benliği ve Gerçekler arasında sıkışmış kalan bir hayat öyküsünü anlatıyor. Kitabın sayfa sayısı 50 yani kısacık ... Ama anlattıkları bir ömürboyu yaşamınıza ışık tutacak bilgiler sağlıyor. Herkese kitabı okumalarını şiddetle demeyeceğim iyilikle, güzellikle tavsiye ediyorum. Tüm Sevgili Kitapseverlere saygılarımla.
56 syf.
·1 günde·Beğendi·9/10
Gelirleriyle çocuklara kitap hediye ettiğim YouTube kanalımda Mecburiyet kitabının da içinde bulunduğu kitaplık turu videomu izleyebilirsiniz:
https://youtu.be/D5hFSk0ntRM

İncelememin daha detaylı ve kitapla ilgili çizimler içeren hali için blog'uma bakmanızı öneririm : https://kitapciziyorum.blogspot.com.tr/...et-stefan-zweig.html

Mecburiyet : Zorunluluk, yükümlülük anlamlarına gelen bir kelime. Peki bu kelime bizi neden bu kadar etkisi altına almak zorunda? Bir şeylere gerçekten de mecbur muyuz? Kitabın kapağındaki adamın o kaçınılmaz görevini yapması gerçekten de onun için kaçınılmaz bir yükümlülük mü?

Kabul edelim veya etmeyelim, hayatlarımızın şu anki işleyişine karar veren bazı kurumlar, adamlar, eserler ve yasalar var. Evraksız adım bile atamadığımız şu dünyada hayatımıza karar veren çeşitli daktilolar, bilgisayarlar ve kanunlar sayesinde yaşayabiliyoruz. Çünkü bizi buna mecbur hale getirdiler. İşin ironik yönü ise, bu sistemi oluşturanın da sistemi isteyenin de yine ta kendimiz olması... Sistemin işlemesi için paralarımızı döken biziz, vergilerimizi hiç şikayet etmeden veren biziz, vatani görevlerimiz uğruna ezilen, hayatları biten, ardında onlarca insan bırakanlar tam olarak da biziz işte. Bunun için de o hayatlarımız için karar veren daktilolarda kafamıza kafamıza vurulmasını çok iyi hak ediyoruz! Bana şimdi Müzeyyen Senar'dan Kimseye Etmem Şikayet şarkısını paylaştırmayın.

Neden savaşmayı bu kadar çekici buluyoruz? Etrafımızda, önümüzde, arkamızda, sağımızda ve solumuzda -yani kısacası her tarafımızda- sayısızca nimet ve sonsuzca güzellik, mutluluk, üzülmeye mecbur olmadığımız şu her şey var iken neden kan dökmeyi ve savaşmayı, para ve rütbe uğruna birbirimizi kırmayı yeğliyoruz? Milletlerin yıllardır cevap aradığı sevginin ve manevi dünyanın gücünün savaş ve diğer her türlü iğrenç şeye karşı savaşında sorduğu sorularda insanların bu güzelliklere karşı gerçekten de fazlasıyla kör olması yatıyor olabilir mi? İnsan yalnız yüreğiyle gerçekten görebiliyorsa neden gözlerimizi zevklendirmek uğruna savaş ve bunun türevleri olan şiddet unsurlarını arzuluyoruz biz insanoğlu?

Kocaman bir arenaya dönmüş şu evrende dünyamızla neden bu arenanın içerisinde çeşitli "dış mihraklar ve üst akıllar" tarafından bir top gibi oynanıyor? Hadi tamam, sevgiye, mutluluğa, çocukların oynayışına karşı yüzümüzü çeviriyoruz ama bu dünyadaki kötülüğün esas sahiplerinin halimize güldüğünü görecek kadar da kör müyüz be?

Yoksa bizim yerimize karar veren insanların kahkahalarını duymakta zorlanıyor muyuz bu arenada hayat mücadelemizi vermek uğruna kovalayanların sonucunda gözeneklerimizi ve hayat gayelerimizi tıkayan terler yüzünden?

Neden kurşunlar ve sevgi arasında kararsız kalmış ve bunun sonucunda ikiye ayrılmak zorunda kalmış hayatlar yaşıyoruz ki? Buna mecbur değiliz. Mesela Stefan Zweig Mecburiyet kitabını yazmış, onu okusanıza. Bakalım kurşunlar mı kazanıyor, yoksa sevgi mi!

Eğer buraya kadar okuduysan bil ki özgürsün, keyifli okumalar dilerim.
56 syf.
·10/10
Öncelikle kitabın incelemesine kapağından başlamak istiyorum. Bir gelincik tarlasında, siması seçilemeyen yani herhangi biri olabilecek bir er ve gün batımı kompoze edilmiş. Doğanın bu güzelliğine karşı çok çarpık bir varlık. Ve geleceğin öngörülen hüznünü sembolen bir günbatımı. Evet dostlarım tüm nimetlerinden faydalanıp, uysalca yaşama şansımız olan bir dünyayı savaşarak karanlığa gark edişimizin resmi oluyor bu kapak resmi.

1920 yılında 1. Cihan harbi esnasında Zweig'in içine düştüğü ruhsal çekişmeyi işlediği kıymet verdiği iki değer arasında bir seçim yapmasının zorluğunu konu alıyor eser. Aynı zamanda bizlere salt kabul olarak benimsediğimiz çoğu fikri sorgulatıyor. Kitabın adını ilk önce -firari- koymayı düşünürken Mecburiyet isminde karar kılmış. Bence çok güzel bir seçim yapmış. Gelin size neden öyle düşündüğümü açıklayayım.

''Bir anarşist nedir? Seçerek, seçim sorumluluğunu kabul eden kişi.'' diyor Ursula K. Le Guin. Peki, bizim özgürlüğümüzü eline cetvel alıp çizen, bizi hayali sınırlar içine mahkum eden, özgürlük bir başkasının özgürlük alanının başladığı yerde değil benim karar verdiğim yerde biter diyen otoriteler varken hangi özgürlükten bahsediyoruz? Özgür olduğumuzu iddia edip seçim yapmamızı buyuruyorlar, seçeceğimiz alternatifleri bile kendileri belirliyorlarken. Seçim yapmamanın bir seçim olduğundan haberleri bile yok. Seçimler çok güzel bir örnektir. Önünüze bir oy pusulası konur. Ve bir şıkkı mühürlemeniz beklenir. Özgürlüğünüz oy pusulası kadardır. 1,5 metre özgürlük. Aman evlere şenlik. Daha beteri seçiminiz yeterli çoğunluğu yakalayamazsa, otomatikmen en yüksek çoğunluğu yakalayana hibe edilir. Evet dostlarım gördüğünüz üzere mükemmel bir özgürlük alanı içinde tamamen hür iradenizle yapmadığınız bir seçimin size ait olmayan sorumluluğu üzerine bir yük olarak bindirildi. Bize bu yükü yükleyenlerden bir kaçış yok mu peki? "Onların güçleri var ve bugün güç demek her şey demektir. Neden onların gücü var? Çünkü bu gücü onlara siz veriyorsunuz. Ve sizler korkak oldukça onların gücü hep olacaktır.''(Syf:33) Korktuğunuz müddetçe hayırlı günlerde ezilin.

Kitabın kopuş noktası yukarıda da dediğim gibi bizim yapmadığımız seçimlerin bize ait olmayan sorumlulukları içinde sıkışmış bir adamın karar verme süreci. Askerlik teması söz konusuyken vatan ve savaş kavramlarını işlemesi de kaçınılmaz. Sizlere Atatürk'ün ülkeyi kurarken okuduğu ve benim de sevdiğim bir yazar olan J.J Rousseau'nun bir tek alıntısı ile tüm bu kavramların içinin ne ölçüde dolu olduğunu göstereceğim. ''Tarihte ilk kez bir toprak parçasının etrafını çitle çevirip ''Burası benimdir.'' diyen ve buna inanacak kadar saf olan insanlar bulabilen ilk insan, uygar toplumun ilk kurucusu oldu. O zaman biri çıkıp, çitleri söküp atacak ya da hendeği dolduracak, sonra da insanlara 'Sakın dinlemeyin bu sahtekarı. Meyveler herkesindir. Toprak hiç kimsenin değildir. Ve bunu unutursanız mahvolursunuz.' diye haykırsaydı, işte o adam, insan türünü, nice suçlardan, nice savaşlardan nice cinayetlerden kurtaracaktı.'' İşte dünya o adamın sessizliğinin cezasını çekmekte ve bu yüzdendir ki bir kötülüğe yüz çevirenler, susanlar o kötülüğe ortaktır denir.

Uygar olduğumuzu iddia ediyoruz. Gezegenin en mükemmel canlısı olduğumuzu aynı şekilde. Peki, söyleyin bana bölgesini kokusuyla işaretleyen bir hayvandan ne farkı var, dünyayı parsellere ayıran biz insanların? Bölgesi tehdit edildiğinde karşısına diş geçiren, pençe çıkaran biz insanların. Doğa önümüze Berlin duvarı, Meksika duvarı, Çin seddi çekilmezkene öylece sunulmuşken neyi paylaşamadık? Söyleyeyim sizlere neyi paylaşamadık. Tek bir koltuğu vardı zirvenin ve tek bir üstün ırk olabilirdi ve biz her şeyden evvel tek bir ortak paydamız olan insanlığa sığınmak yerine, bir haritayı elinize adlığınızda apaçık göreceğiniz üzere dünyayı böldükçe böldük, kendimizi başkasından ayrı tutabilecek milyonlarca sıfat ürettik ve en nihayetinde kendinden başkasını sevemeyen nefretin makineleri olduk.

''Mecbur kalınmadıkça her savaş bir cinayettir.'' diyor Atatürk. Bir grup yöneticinin hırsı başkalarını tüketmesine sebep olunca nefsi müdafa için nice haklı savaş verilmiştir. Lakin savaşlar olmak zorunda mıydı? Vatan nedir? Vatan birbirini seven insanların bir arada yaşayabildiği yerdir. Etrafınızda bile sevmediğiniz insanların sayısı arttıkça görmüyor musunuz yaşama alanınızın ne kadar daraldığını? Her ülke vatandaşına ilk önce kendi sınırları içindeki insanları sevmeyi öğretti. Kalbimizin sevgisine bile sınır çektik. Bir kalbin sevgi gücü nüfus artışı ile aynı mıdır dostlarım? İnsan tüm dünyayı vatan edinip tüm insanları vatandaşı sayamaz mı? Dünün günahları üzerine merhamet edilemez mi? Hz. Muhammed'in amcasının ciğerini söken Hz. Vahşi'ye kan davasını sürdürmek yerine merhamet gösterip islama kabul etmesini hiç mi sorgulamazsınız? Tek bir insanın bile merhameti yeter dostlarım. ''Her azizin bir geçmişi, her günahkarın bir geleceği vardır.'' diyor Oscar Wilde. Bizi kurtaracak tek şey günahkar bir insanın geleceğini gözeten, tüm bu günahlara merhamet gösterebilecek ve tüm dünyaya kucak açacak yüce bir kalp.

Oysa bizler bu kalp emarelerini gösterenleri toplumca fişliyor ve sindiriyoruz. Geçmişte bir savaşa karşı çıkmış M.Ali, Einstein v.b aktivistleri sever sayarken bugün aynı şekilde savaşlara karşı çıkanları hainlikle suçluyoruz. Oysa birileri her zulmün kendi kahramanını her kahramanın ise kendi zulmünü yaratacağının bilincinde. O yüzden bu nefret döngüsüne bir çomak sokmak istiyorlar. Benim en güzel kanıtım tarihtir. Açın bakın her savaş başka bir savaşı doğurmuştur. Ve dünya savaşsız geçen bir sene bile görmemiştir. Habil, Kabile merhamet etse de Kabil kinini sürdürmüştür. Ve Kabiller tepişirken çimenler ezilmiştir bugüne değin. Oysa birbirine kucak açmış bir dünya halkı olsa kim ordulara ve silahlara ihtiyaç duyardı. Kendi içinde nefret taşıyan biz olmasakta başka birinin gönlündeki nefret değil midir pençelerimizi sivri tutmamızı gerektiren? Başka bir gönüldeki nefret nasıl silinir keşke bilsem.

Biliyorum hepinizin hak verdiği savaşlar, geçmişten gelen intikam arzuları ve içinizi mesken tutmuş nefretleri var. Bu yüzden düşüncelerimi çocuksu, romantik bulacak ve dünya düzeni bu, ne yenir ne yutulur olgun kalmayı sürdürmezsek sonumuz helaktır diye düşünüyorsunuz. Ama verdiğiniz ve sürdürdüğünüz bu savaşlarla zaten helak olmuyor musunuz? Nefretin en büyük silahı bu göz boyamasıdır işte. En sonunda zirvedeki o koltuğa biri tek başına oturacak ve dönüp baktığında koca bir mezarlığın kralı olduğunu ve yapayalnız kaldığını görecek. İşte ben o gün başlatmadığım bir savaşın kurbanı olarak cesedimle ona güleceğim.

Biliyorum çok uzattım. Ama kitabın sorgulattığı tüm bu kavramlara değinmeden edemezdim. Kısa elli sayfalık bir kitap. Ama sorgulatma yetisi muazzam. Okumayı sökmüş her kişiye okutulması gerekir. Ben de o güzel durağın çoktan kaçtığının farkındayım. Buraya kadar okuyan herkese teşekkür ederim. Kalbinizin var olan her şeye karşı öncelikle sevgiyle karşılık vermesini dilerim.
56 syf.
·1 günde·Puan vermedi
Stefan Zweig'ın hikâyelerini tek tek kitap olarak basıyorlar. Kapakları böyle güzel olacaksa birşey diyemem, ben işbankası yayınlarından olan baskısını okumadım, okuduğum kitabın kapağında bir asker bir yatakta uzanmış duvara bakıyor. O kapak da bu kapak da güzel.

"Mecburiyet", bana "Olağanüstü Bir Gece"yi anımsattı. İki eserde de bir hakikatin farkına varan karakterler var; her iki eserde de bir suçla kendine gelen, kendini öğrenen, korkularıyla veya kendi gerçekleriyle yüzleşen insanlar var; her iki eserde de yaşamayı, hayatın kendisini seven ve bu sevgiyle aydınlanan insanlar var.

Zweig'ın okuduğum eserlerinde ve en çok da Amok Koşucusu adlı hikâye kitabında (bir çok hikâyeden oluşan gerçek kitapta) gördüğüm şey; yazarın insanın zaafları, zayıflıkları, güçsüzlüklerinin onu yıpratması ve acı çektirmesi kadar içten içe ve alttan alta kendini dayatan bir yaşam sevgisiyle dolu karakterler anlatıyor olduğu. Zweig'ın karakterleri debelendikleri, kendilerine sıkıntı ve hatta acı veren şeyler ne olursa olsun dayanmanın ve varlıklarını sürdürmenin bir yolunu buluyorlar; çektikleri acı bir şekilde kendilerini tanımanın, kendilerini keşfetmenin bir yolu oluyor onlar için, böylece acı boşa gitmemiş oluyor. Tabii bu söylediğim şey, Amok Koşucusu adlı kitabına kadar geçerli. Amok Koşucusu'nda iyimser, hayat sevgisi dolu insanlar varsa bile onlar küçücükler ve bu dünyaya dayanabilecek kadar güçlü değiller. Yazarın gerçek başyapıtı da Amok Koşucusu elbette. Orada artık dünyayı sevgiyle, barış hissiyle kucaklayan insanlar değil, artık dayanamayan ve geriye tek seçenekleri kalmış insanlar anlatılıyor...

Ancak Mecburiyet'te yazar başka bir ruh hâli içerisinde. Olağanüstü Bir Gece'de bize kendini gösteren o güçlü, o hayata sımsıkı tutunan ve yenilmeyi kabul etmeyen insanın bir benzerini burada bir kez daha anlatıyor Zweig, belki de kendinden söz ediyor .Zweig bu hikâyede bize duru, net karakterler sunarak onları anlamamızı sağlıyor; davranışlarının nedenleri üzerine düşündürüp ruh hallerine yakınlık duymamızı istiyor; yazar bizi anlatım gücünün yeterliliğine ve üslûbunun güzelliğine bir kez daha ikna ediyor, bizi bir kez daha kaleminin tadını almaya davet ediyor. Bize de bu güzel davete icabet etmek kalıyor. Herkese öneririm.
56 syf.
·1 günde·Beğendi·9/10
İçindeki savaşı kazanan bir adamın öyküsü. Sevgi ve görev duygusu(savaşa katılmak) arasında seçim yapmak zorunda kalan bir ressam.Başkalarının buyrukları bizim yasalarımız olmamalı Özgür olmalıyız.Kendi evet ve hayırlarımız bizim yasalarımız olmalıdır.Mecburiyet başkalarının yasasına uymaktır.
Zweig'in bütün hikayeleri kendi yaşamının yansıması niteliğinde.Savaş,sevgi ve aydınlanma temalı bir kitap.
56 syf.
·2 günde·Beğendi·10/10
Susuzluğu giderilen bir insanın suyu içerkenki akışkanlığı tadında Zweig...Yutkunmaya ayrılan zamanın gereksizliğini düşünen bir Afrikalı gibi, sayfaları çevirmek için ayrılan zamana hayıflanan ben...

+Mecburiyet+ ,bencillik ve vicdan arasında verilen savaşımın alegorisi. Ferdinand' ın ülkesi savaşa girer. Çok sevdiği eşiyle yurt dışında yaşarlar. Ve uzun zamandır beklediği askerî celp kağıdını getirir postacı. Ya özgürlüğünü seçecektir ya karısını. Ölüm Ferdinand' ı dansa kaldırır. Ya karısının yanında oturmayı seçecektir ya ölümü. Gitmek istemez savaşa fakat ilk okuldan beri Cesur Yeni Dünya' daki gibi vatan-millet sevgisi fısıldanmıştır kulağına... İçinde yorgun ve hiç susmayan bir ses vardır... Savaşa gitmelisin! Savaşa gitmelisin! Savaşa gitmelisin! Geride bıraktığı karısı Paula' nın gözyaşları çığlık çığlığa "gitme" der. Gitme! Gitme! Gitme! Yaşam denilen uzun ve meşakatli bir yolun ikili kavşağına gelmiştir Ferdinand.

Niçin savaş? Neden savaşır bu insanlar? Bu sınırları koyan kim? Tanrının böyle bir isteği olmamalı. Varolmanın yok etmekle ne ilgisi var?


Paula...
Güzel ve yaralı kadın...
Ferdinand...
Tamamen Mecburiyet' in pençesinde cebelleşen bir zavallı...

Ölüm ve yaşam...
Birbirlerine muhtaç iki düşman...

~~Keyifli okumalar~~

~~Kitapla kalın~~
56 syf.
·2 günde·Beğendi·10/10
Savaş kadar anlamsız bir şey yok. Baştaki bir kaç adam karar veriyor ve sen insan öldürmek için orduya katılıyorsun. Tamamen iraden dışında bir makinanın parçası gibi daha büyük makinaya adapte oluyorsun.
Bu kitapta da okuyacağınız bu. Stefan Zweıg'ın harika kaleminden harika bir eser daha...
56 syf.
·2 günde·Beğendi·10/10
Stefan Zweıg savaş karşıtı görüşleriyle tanınır. Bu görüşlerini de yazarak belirtir.
Mecburiyet kitabındada vatanını, savaşı bırakıp karısıyla İsviçre'ye taşınan Ferdinard'ın iç dünyasını okuyoruz.
Savaşa çağrıldığında kendisiyle ve karısıyla yüzleşmek zorunda kalır.
Ferdinard'ın yaşadığı kararsızlık savaşa dair etkileyici mesajlar içeriyor.
Stefan Zweıg'ın diğer kitapları gibi kısa ve etkileyiciydi.

*Kelimeler bazen yanılır.
56 syf.
·2 günde·9/10
Zor bir soru sorayım size: Savaşta olduğunuzu düşünün. Karşınızda bir düşman askeri var. Silahınızı doğrulttunuz ve tetiğe bastığınızda biliyorsunuz ki, düşman askerini öldüreceksiniz. O tetiği çeker miydiniz?

Zweig'ın yazım aşamasında firari olarak tasarladığı, sonrasında mecburiyet adını verdiği ve 1. Dünya Savaşı sırasında yazdığı eseri. Diğer eserlerine oranla daha az psikolojik betimlemelere ve tespitlere yer vermiş bu kitabında. Kanımca, bu kez özellikle savaş karşıtı olduğunu ve insan yaşamının değerini göstermek istemiş.

Bilinen savaş karşıtı eserlerden farklı olarak savaş sırasında evli bir çiftin kaçışının anlatıldığı eserde yazar, vicdanının sesini dinleyip savaşa katılmak istemeyen ama vatana karşı kendini mecbur hisseden bir ressamın, Ferdinand'ın, iç dünyasını gözler önüne seriyor. Ve Zweig şu sorulara yanıt arıyor:

- Vatanın kendisi üzerindeki gücü Ferdinand'ı savaşa çekmeye yetecek midir?
- Dışarıdayken kendini kaçak hisseden bir insan ne kadar özgürdür?
- Vatan, insan hayatından ve özgürlüğünden daha mı önemlidir?
- Cepheye koşan asker başka bir şansı olsa ne yapar?

50 sayfalık güzel bir eser. Diğer Stefan Zweig kitaplarına oranla psikolojik betimlemeler ve tespitler az olsa da sunulan fikirlerle okunmaya değer olduğunu düşünüyorum.
"itiaat ettiğiniz müddetçe, sizler sadece bir kölesiniz ve bunu da hak ediyorsunuz demektir."
Stefan Zweig
Sayfa 33 - Türkiye İş Bankası Yayınları - 2019
İkisinin de yüreği sözlerin karışıklığından, insanların yasaklarından kurtulmuş özgürlüğün içinde uçuyordu.
Stefan Zweig
Sayfa 50 - Türkiye İş Bankası Yayınları - 2019
"Mutluluğumuz için yıllarca uğraştık ve ben onu senin gibi devlete, cinayete... kurban etmeyeceğim."
Stefan Zweig
Sayfa 30 - Türkiye İş Bankası Yayınları - 2019
İnsanların sorularına maruz kalmamak için onlarla konuşmaktan kaçınıyordu.
Stefan Zweig
Sayfa 7 - İş Bankası Kültür Yayınları 2. Baskı 2017

Kitabın basım bilgileri

Adı:
Mecburiyet
Baskı tarihi:
1 Ocak 2018
Sayfa sayısı:
56
Format:
Karton kapak
ISBN:
9786057856098
Kitabın türü:
Dil:
Türkçe
Ülke:
Türkiye
Yayınevi:
Olympia Yayınları
Yatak odasının kapalı atmosferinden yavaşça çıkıp balkona çıktığında ürperdi. Farkında olmadan bedeninin sıcaklığına yakın olmak için dirseklerini içeri çekti. Aşağıdaki manzara halen sisin içine gömülüydü. Yoğun, sütümsü buhar Zürih Gölünün üzerini kaplamıştı. Bu tepeye tünemiş küçük evinden göl genellikle bir ayna gibi dümdüz görünür ve gökyüzünden geçen her bir beyaz bulutu yansıtırdı. Gözünün gördüğü, ellerinin dokunduğu her yer ıslak, karanlık, kaygan ve griydi.Ağaçlardan su damlıyor, evin kirişlerinden aşağı su sızıyordu. Dünyanın sisin içinden uyanışı tıpkı üzerinden sular akarak nehirden çıkan bir adama benziyordu

Kitabı okuyanlar 10.555 okur

  • bibliyofil
  • Yasin Çilek
  • Kevser Kamacı
  • Ayşe İNCE
  • Huzme
  • YUNUS EMRE KURT
  • Anıl çakmak
  • Burak Doğruyol
  • idris sakcak
  • Ebru sena

Kitap istatistikleri (Bütün baskılar)

Bu baskının istatistikleri

Okur puanlamaları

10
%0.1 (3)
9
%0.1 (3)
8
%0.1 (2)
7
%0 (1)
6
%0
5
%0
4
%0
3
%0
2
%0
1
%0

Kitabın sıralamaları