Ölümün Kimyası (David Hunter Serisi 1.Kitap)

·
Okunma
·
Beğeni
·
4.218
Gösterim
Adı:
Ölümün Kimyası
Alt başlık:
David Hunter Serisi 1.Kitap
Baskı tarihi:
Aralık 2012
Sayfa sayısı:
400
Format:
Karton kapak
ISBN:
9786053750277
Orijinal adı:
The Chemistry of Death (David Hunter #1)
Dil:
Türkçe
Ülke:
Türkiye
Yayınevi:
İthaki Yayınları
Baskılar:
Ölümün Kimyası
Ölümün Kimyası
Adli tıp uzmanı David Hunter kendisini mahvoluşun eşiğine getiren bir trajedinin üstüne eski hayatını terk edeli üç yıl olmuştur. Norfolk'un ücra bir köyünde doktor olarak çalışmakta ve geçmişini arkasında bıraktığına inanmaktadır. Ama sonra Sally Palmer'ın cansız bedeninden geriye kalanlar bulunur... Ceset vahşice kesilip biçilmiştir. Polis katili bulmak için Hunter'ın uzmanlığına ihtiyaç duymakta, o ise bu işe karışmamayı umutsuzca istemektedir. Sonra bir kadın daha ortadan kaybolur ve Hunter'a sığınaklık etmiş olan o birbirine bağlı toplum kocaman bir korku ve paranoya girdabında boğulur.
Herkes herkesten şüphelenmektedir. Bir anda, saklanacak hiçbir yer kalmaz...

'Bir solukta okunan' nitelemesini sonuna kadar hak eden bir roman.
-Robert Goddard-

Beckett harika bir yetenek sergileyerek tüyler ürperten bir dehşet atmosferi yaratıyor.
-Guardian-

Üstün nitelikli bir eser... Seri cinayetleri konu alan bir dizinin ilk romanı... Elinizden bırakamıyorsunuz.
-Publishers Weekly-

Bütün ayrıntılarıyla insanın kanını donduran cinayetler, CSI dizisinin müdavimleriyle Patricia Cornwell ve Kathy Reichs hayranlarını tatmin edecek, ama romanın parlak başarısının asıl nedeni yer verdiği incelikli psikolojik ayrıntılar. Kesinlikle tavsiye edilir.
-Library Journal-
(Tanıtım Bülteninden)


Larvaların Dansı / Ertuğrul Özkök
27 Nisan 2008 - Hürriyet Gazetesi

"İNSAN öldükten sonra, gövdesi 4 dakika içinde çürümeye başlar. O, artık nihai metamorfozun başladığı andır. 

Gövde kendi kendini sindirme eylemine geçer.

Hücreler, içten dışa doğru çözülür.

Doku önce sıvıya dönüşür, sonra gaza.

Hayatiyetini yitiren beden, başka organizmalar için besin haline dönüşür.

Önce bakteriler gelir, sonra böcekler ve en son sinekler.

Sonra onlar çoğalıp yumurtlarlar.

Bu zengin besin kaynağında beslenen larvalar, işleri bitince, bir moda defilesi yapar gibi, zarif adımlarla bedeni terk edip göç etmeye başlar.

İşte o an, hayatın en ilginç şeylerinden biri gerçekleşir.

Larvalar, başları hep güneye dönük şekilde giderler.

Ya güney, ya güneydoğu, ya da güneybatı.

Ama hiçbir zaman kuzeye doğru gitmezler."

* * *

Bu cümleleri, son yılların en ilginç polisiye eserlerinden biri olan, Simon Beckett'in "The Chemistry of Death" adlı kitabında okudum.

Yani "Ölümün Kimyası"...

Ölüm, hep benim hayatımın merkezinde oldu.

Lise yıllarımda, üniversitede, daha sonraları hep ölümle uğraştım.

Gazeteciliğe başlamasaydım, projelerimden biri, "ölüm sosyolojisi" adlı bir kitap yazmaktı.

CSI, yani suç mahalli incelemeleri, son yıllarda hem kitaplarda, hem televizyon ve sinemada çok ilgi çeken bir konu haline geldi.

Bunda Patricia Cornwell'in romanları ve onun kahramanı Kay Scarpetta'nın etkisi olduğunu düşünüyorum.

Ben de bu konuda epey okudum, epey seyrettim.

Ama bugüne kadar, cansız bedenden doğup ayrılan larvaların, hep güney istikametinde göç ettiklerini işitmemiştim.

Bana çok ilginç geldi.

* * *

Hemen, Hürriyet'in adli bilim uzmanı Prof. Sevil Atasoy'u arayarak bunun doğru olup olmadığını sordum.

Öteki bilgilerin hepsini doğruladı.

Ama larvaların güneye gittiği konusunu o da hiç işitmemiş.

Yine de tam bir bilim insanına yakışan şüphecilikle, "Yeni bir yayın olabilir. Araştırıp size döneyim" dedi.

Yazıyı tamamladığım sırada, henüz bana dönmemişti.

O nedenle bu bilgiyi doğru kabul edip ölüme değil, ama ölümden sonraki hayata ait bu müthiş gerçek üzerinde biraz düşünmeye karar verdim.

* * *

Sizce tuhaf bir benzerlik yok mu?

İnsanlar yaşlanınca, emekli olunca hep güneye göç etmek isterler.

Bir güney kasabasına yerleşmek, hayatın son dönemini buralarda geçirmek, hepimizin içine işlemiştir.

Şimdi larvaların dansını gözümün önüne getirince, o soru da aklıma geliyor.

Acaba güneye göç etmek duygusu, her canlının genetik özelliği midir?

Bir tür alın yazısı mıdır?..

Ölümden sonra bir hayat varsa, onun ilk adımları acaba böyle mi atılıyor?

Güneye göç etmek duygusu, üremek kadar, sevişmek kadar kudretli bir içgüdü müdür?

Yani öldükten sonra yeniden doğmak için...

* * *

O yüzden larvaların içgüdüsel bir estetikle güneye doğru giderken yaptıkları bu dans, bana ruhun bir başka bedene taşınması gibi göründü.

Bir kere daha anladım ki, bizler, şarkıdaki gibi gezgin avareleriz.

Bazen bedenimiz bir yere çakılı kalırken, ruhumuz güneye bakar ve burnunun dikine dikine gider.

Kafa tutar.

Hayat da işte tam budur.

Bir an geldiğinde, avaz avaz içindeki gerçeği, en önemli gerçeği haykırabilmek...

Ve sonra alıp başını, güneyin neresiyse oraya gidebilmek...
344 syf.
·Beğendi·9/10 puan
Kitap David Hunter serisinin ilk kitabı. Polisiye-gerilim tarzında okumayı sevenler kesinlikle okumalı. David Hunter eşini ve kızını kaybetmiş bir doktordur. Doktorluğun yanı sıra eskiden antropoloji dalında da çalışmalar yapmış başarılı biridir. Fakat eşini ve kızını kaybetmesi bütün hayatını değiştirir. Resmen dünyası yıkılır. Bunun üzerine herşeyden kaçmak için, kendi başına huzur bulmak için Londra'dan ayrılır ve başka bir şehirde, ücra bir köyde dokturluk yapmaya başlar. Bir gün bu küçük sessiz sakin, herkesin birbirini tanığı, samimi, ve olaysız köyün ormanında bir kadın cesedi bulunur. Tabi ki sadece bir kurbanla sınırlı kalmayacaktır seri katil. David ve köy halkı artık huzurlu, sakin hayatlarını geride bırakmışlardır. Kitabın sonuna doğru katili David gibi bulduğunuzu düşürkenn aslında beklenmedik bir kişi karşınıza çıkar ve hikayeside sizi şok edicektir. Kitabı elimden bırakamadığım için 2 günde bitti. Sıra 2.kitapta :) Önyargılarınızı kırın. Ve aslında 'tanıdım' dediğiniz kişileri ne kadar tanıdığınızı onlara ne kadar güvenebileceğinizi sorgulayın :)) Keyifli okumalarrrr...
400 syf.
·3 günde·Beğendi·8/10 puan
Yepyeni bir yazar ve yepyeni bir adli patologla tanıştım. İngiliz yazar Simon Beckett'ın dört kitaptan oluşan ve ilk kitabı Ölümün Kimyası olan serisine başlamış bulunuyorum. Artık Simon Beckett adını duyduğumda aklıma gelen ilk şey David Hunter olacak. Sevdiğim kitap türleri arasında polisiye ilk sırayı çekiyor, bu türün istikrarlı bir okuyucusu olarak Ölümün Kimyası beklentilerimi karşıladı diyebilirim. İçinde esrarengiz cinayetler olan her kitap polisiye kategorisindeymiş gibi görülse de, örneğin Harlan Coben kitapları tam anlamıyla polisiye değillerdir, David Hunter Serisi polisiye türün kesin olarak karşılığı konumunda. Cinayetler, polis ekipleri, adli patologlar, otopsiler, zanlılarla dolu serinin ilk kitabı benden geçer not aldı.

David Hunter, yaşadığı bir trajedinin ardından eski hayatını ve adli patologluk görevini geride bırakarak Manham adlı küçük bir köyde doktor olarak çalışmaya başlamıştır. Sally Palmer isimli bir kadının vahşice katledilmiş haldeki cesedinin bulunması sonucunda polisler kariyer geçmişine bakarak Hunter'ın uzmanlığından faydalanmak isterler. Bu olaydan çok kısa bir süre sonra köyde yaşayan bir başka kadın kaybolur ve David Hunter kendini gittikçe esrarengiz hale gelen olayların içinde bulur. Az nüfusa sahip bu köyde artık herkes birbirinden şüphelenir hale gelmiştir.

Ölümün Kimyası sadece katilin kim olduğu ve nasıl ortaya çıkarıldığıyla ilgilenmiyor bunun yanında ölümden sonra bedenin geçirdiği başkalaşım ile de yakından ilgileniyor. Kitabın ilk cümlesi bile bu durumun göstergesi: "İnsan bedeni ölümünden dört dakika sonra ayrışmaya başlar. Bir zamanlar yaşamı barındırırken, şimdi son başkalaşımlarını geçirmektedir." Canlı bir bedenin artık bir et parçasından başka bir şey olmadığı bir duruma geçişinde gerçekleşen şeylerin neler olduğunu, vücudun geçirdiği değişimleri ilgi çekici ayrıntılar olarak gören biri olarak ben kitapta var olan bu detayları beğendim.

Ölümün Kimyası'nda beğendiğim noktalardan biri de, ortalama bir polisiye romanda pek sık görmediğimiz kırsal bölge betimlemeleriydi. Ilıman ve nemli bir iklime sahip İngiltere'nin Norfolk bölgesindeki bu ücra köye ait betimlemeler oldukça güzeldi. Bu sayede bir taraftan yaşananların arkasında kimin olabileceğini merak ederken, bir taraftan da göl, orman, bölgedeki evlerin tasvirleriyle huzur buldum desem yeridir. Kitapta belli bir sayfa sayısına ulaştıktan sonra beğenme yolundaki tek engel katilin kim olduğu sorgusuna verilecek cevabın benim için yeterli olup olmayacağıydı. Olaylar basit bir şekilde bağlanmamıştı ve ben bu açıdan da hayal kırıklığına uğramadım. David Hunter Serisi'ne serinin en güzel kitabı olarak tanımlanan Kemiklerin Şifresi ile devam edeceğim. Başta polisiye severler olmak üzere Ölümün Kimyası'nı tavsiye ediyorum. Kitapla kalın...
344 syf.
David Hunter! Bu nasıl bir seri başlama kitabı böyle! Daha serinin ilk kitabını elden düşürmeden merakla okudum ve neden daha önce bu yazarla tanışılmadı diye bütün zihnimi ve kütüphanemi sorgulattı bana! Muhteşem kurgu, muhteşem polisiye ve muhteşem karakterler örgüsü! Kitabın son sayfalarında bile hayretler içinde kaldığım inanılmaz bir seriye başladım. Sonuna kadar nabzı tutan bir gerilim romanıydı. Kesinlikle tavsiye, Net!
344 syf.
·Beğendi·9/10 puan
Davıd Hunter bir adli antropoloji uzmanı. Uzunca bir sürede mesleğini profesyonelce icra etmiş ta ki eşini ve kızını kaybedene kadar. Daha sonra bu meslek evrilerek doktorluğa, yani Hunter için artık ölülerle değil yaşayanlarla uğraşabildiği bir işe dönüşmüş. .
Bir gün yaşadığı küçük kasabada tanıdığı arkadaşlarından biri bir cinayete kurban gidince yavaş yavaş eski günlerine dönmeye, kurbanı yakından araştırmaya, incelemeye, polisle işbirliği yapmaya başlıyor. Başlıyor başlamasınada cinayetlerin ardı arkası kesilmiyor. Yani yine bir seri katille karşı karşıyayız.
Konunun geçtiği yer kasaba vari küçük bir yer olduğundan kitabı okudukça kasaba halkını yakından tanıyor ve herkesten şüphelenmeye başlıyoruz. Ve elbette ki tahmin edemediğimiz bir finalle de sonuçlanıyor. Evet konumuz bu. Haydi daha detaylı inceleyelim o halde;
.
Öncelikle kitap, tüm fanatik polisiye severlerin ilgisini cezbedecek türde antropoloji ve pataloji bilgileri içeriyor.
Bu kadar detaylı bir inceleme de size gerçekçi bir bakış açısı sunuyor, dolayısıyla mekan tasvirlerini çok net biçimde zihninizde canlandırabiliyor ve tam olarak doktorun yanında durup otopsi sahnelerine tanıklık edebiliyorsunuz. .
Zihin ve bilinçaltı algoritması bu kadar kuvvetli bir yazılımın yanı sıra ana karakterin geçmiş, şimdiki ve gelecek zaman kaygıları okura yine net bir biçimde ulaşıyor. Bu etkende karakteri sevmenizde ki en önemli unsur oluyor.
Yakından takip edenler bilir Carter serisinden dedektif Hunter’a duyduğum hayranlığı. Beckett serisinde de aynı durum söz konusu olacak sanırım çünkü isimler bile aynı. David Hunter’ı da aynı Robert Hunter misali abim gibi sevdim:)
400 syf.
·4 günde·Beğendi·9/10 puan
'Ölümün Kimyası' polisiye-geriliminin sürükleyici örneklerinden olan, David Hunter serisinin birinci kitabıdır.
Adli antropoloji uzmanı olan Hunter, Londra'daki yaşamından uzaklaşarak kırsalda bir bölgeye geçmişinden kaçmaya gelir. Tâbi ki kendince haklı sebepleri vardır. Ne var ki sadece pratisyen hekim olarak görevini sürdürse de onun yeteneklerine ihtiyaç duyulan bir olay cereyan eder. Dr. Hunter istemeden de olsa olayların içine çekilir.
Kurgusu ve sürprizleriyle mükemmel bir kitap diyebilirim ve yazarın kalemine hayran olduğumu söyleyebilirim. Öyle gereksiz ayrıntılara girmeden tıbbi bilgiler vermiş. En güzeli de yaşanan bir olayın başka bir kişiye aktarılması karşılıklı konuşmayla değil, karakterin sadece anlattığını bize bildirmesiyle olmuş.
Bu kitapla birlikte nur topu gibi, okuyabileceğim bir polisiye serim daha oldu.
400 syf.
·Beğendi·8/10 puan
Çok ama çok iyi bir kurgu biyoloji ve kimya kitaplarından fırlamış gibi bir sonra ki sayfa için sürekli tetikte olmanız ise cabası sonuç ise yine son derece mükemmel ötesi bir polisiye gerilim klişe olmaktan çok çok öte okuyun okunmasında tedbili ferahlık var. :))
344 syf.
·Beğendi·Puan vermedi
Ölümün Kimyası - Simone Beckett

Kitap dört serilik bir hikayenin ilk kitabıymış bunu okumaya başladıktan sonra öğrendim . Sevgili @okurkonusurr ailemin #ocak2020 kitabıydı. Beni borçlandırdılar kalan kitapları alacağız elimiz mahkum
.
.
.
#kitabinkonusu
Dr.David Hunter iş ilanına başvurusuna olumlu bir cevap almıştır. Şehir hayatına veda edip Norfolk'ta küçük bir kasabada Dr.Henry ile beraber çalışmaya başlar. Geçmişini tamamen arkasında bırakmak isterken feci şekilde hayatına son verilen Sally Palmer'ın ölü bulunan bedeni ve akabinde cinayetlerin devam etmesi Hunter'ın olaylara kayıtsız kalmasına gem vuracaktır. Ve sakin olan kasaba bir anda herkesin korkulu rüyası haline gelir.
.
.
#yeldaisthink
Öncelikle iyi ki okumuşum diyorum. Biraz silkindim kendime geldim. Hikaye, kurgu, işleyiş ,anlatım güzeldi. İşin içinde adli tabipler ,olay yerleri , tıbbi terimler olunca ilgimi daha çok çekti elbette. Ve tabi yazarın İngiliz olması ve eserinde İngiliz edebiyatına ait polisiye,suç,gerilim olması cabası. Polisiyeseverler okumadıysanız alışkanlık yaratacak bir seri ️
.
400 syf.
·4 günde·Beğendi·10/10 puan
Resmen soluksuz okudum diyebilirim
Adeta nefes bile almadım
David Hunter sonuna kadar kaldığı kasabada harikalar yarattı
Sonu müthiş bir güzellikte bitti
Okumayan varsa şayet tavsiyemdir muhakkak okuyun
344 syf.
·Puan vermedi
Ta ta ta taammm @okurkonusurr grubunun ocak ayı kitabı ile karşınızdayım. Polisiye gerilim türündeki bu roman ile yazarın kalemiyle tanışmış oldum. Seri cinayetlerin olduğu kitapları okumaya bayılırım. Suçluların psikolojik sorunları, nedenleri de ilgimi çekiyor. Bu kitap da ters köşe yapan, katili kolay kolay tahmin edemeyeceğiniz güzel akıcı bir roman olmuş. Benim gerilim polisiye romanı deyince aklıma Tess Gerritsen gelir. Tess severlerin beğenebilecekleri ama muhteşemdi ya diyemeyecekleri bir roman olmuş çünkü "Cerrah" diyorum susuyorum Ya da benim için öyle bilemedim, tabi bunda puntoların da suçu çok. Lütfen şu puntoları büyültün biraz ya yazık bizim gözlerimize Kısaca polisiye gerilim türü sevenlere tavsiyemdir.
344 syf.
·14 günde·Beğendi·10/10 puan
Ölümün kimyası
Hayatıma hoşgeldin sevgili Dr. David Hunter #polisiyedebiyatkulübü olarak bu ay Simon Beckett’ın #ölümünkimyası kitabını okuduk. Polisiye dalında yazılmış en çarpıcı eserlerden bir tanesi olduğuna inanıyorum artık. İlk başladığım zaman tam içine girememiştim . Ölüm sonrası meydana gelen çürüme evrelerinin akıcı bir şekilde anlatılması beni biraz ürkütmüştü ancak sonrasında elimden bırakamadım. Kurbanların hissettiği tüm acıyı hissetmiş bile olabilirim . Adli antropoloji hakkında verdiği bilgiler ,Kurgusu, olay örgüsü, olayların gerçeğe olan yakınlığı , vermiş olduğu psikolojik mesajların hepsi ve son anda ortaya çıkardığı şaşırtıcı katiliyle elimden bırakmadan soluksuz okudum . Yazar sonuna kadar olayın içinde tuttu bizi. Böyle kitaplar kaliteli ve düşündüren polisiyenin en iyi örneklerini sunuyor bize. Okumadan anlayamayacağımız kitaplardan . Tavsiyemdir
400 syf.
·Beğendi·10/10 puan
Kurgusu ve anlatımıyla harika bir kitap. Okurken içine hapsediyor ve ne zaman bittiğini anlamıyorsunuz. Merakla, heyecanla alıp götürüyor. Adli antropolojiyi kullandığı terimlerle ve olaylarla çok iyi yansıtmış. Polisiye-Gerilim sevenler kesinlikle okusun.
"Henüz tanışmış gibi değil de, birbirimizi yıllardır tanıyor gibiydik. Belki de başımızdan geçenlerin bunda payı vardı. İkimiz de yaşamın birçok insana yabancı gelecek bir yanını deneyimlemiş, her günkü yaşamı trajediden ayıran çizginin ne kadar ince olduğunu keşfetmiştik. Bu bilgi çoğunlukla başvurulmayan ama yine de orada olan özel bir dil gibi bizi birbirimize bağlıyordu."
Anladığında çok geçti. Gövdesini sürüyerek ayaklarına ulaşmaya çalışırken üzerine bir gölge eğildi. Yüzüne bir şey bastırıyor, onu boğuyordu. Kafasını geriye çekerek o iğrenç kimyasal kokudan kaçmaya çalıştı, bacakları ve kollarının bütün gücüyle mücadele etti. Yeterli gelmiyor, olan gücü de artık tükeniyordu. Çırpınışları zayıfladı…Sabahın aydınlığı süzülürcesine ondan uzaklaşırken, yerini siyaha bırakıyordu. Hayır !. Karşı koymaya çalıştı, ama kuyuya atılan çakıl taşı gibi gitgide daha çok karanlığa battı. Bilinç son kez yanıp sönmeden önce, bu yaşadığına inanamamak duygusu geçti mi içinden ? Belki …ama uzun sürmeyecekti. Hiçbir şekilde uzun sürmeyecekti.
Simon Beckett
Sayfa 81 - İthaki Yayınevi

Kitabın basım bilgileri

Adı:
Ölümün Kimyası
Alt başlık:
David Hunter Serisi 1.Kitap
Baskı tarihi:
Aralık 2012
Sayfa sayısı:
400
Format:
Karton kapak
ISBN:
9786053750277
Orijinal adı:
The Chemistry of Death (David Hunter #1)
Dil:
Türkçe
Ülke:
Türkiye
Yayınevi:
İthaki Yayınları
Baskılar:
Ölümün Kimyası
Ölümün Kimyası
Adli tıp uzmanı David Hunter kendisini mahvoluşun eşiğine getiren bir trajedinin üstüne eski hayatını terk edeli üç yıl olmuştur. Norfolk'un ücra bir köyünde doktor olarak çalışmakta ve geçmişini arkasında bıraktığına inanmaktadır. Ama sonra Sally Palmer'ın cansız bedeninden geriye kalanlar bulunur... Ceset vahşice kesilip biçilmiştir. Polis katili bulmak için Hunter'ın uzmanlığına ihtiyaç duymakta, o ise bu işe karışmamayı umutsuzca istemektedir. Sonra bir kadın daha ortadan kaybolur ve Hunter'a sığınaklık etmiş olan o birbirine bağlı toplum kocaman bir korku ve paranoya girdabında boğulur.
Herkes herkesten şüphelenmektedir. Bir anda, saklanacak hiçbir yer kalmaz...

'Bir solukta okunan' nitelemesini sonuna kadar hak eden bir roman.
-Robert Goddard-

Beckett harika bir yetenek sergileyerek tüyler ürperten bir dehşet atmosferi yaratıyor.
-Guardian-

Üstün nitelikli bir eser... Seri cinayetleri konu alan bir dizinin ilk romanı... Elinizden bırakamıyorsunuz.
-Publishers Weekly-

Bütün ayrıntılarıyla insanın kanını donduran cinayetler, CSI dizisinin müdavimleriyle Patricia Cornwell ve Kathy Reichs hayranlarını tatmin edecek, ama romanın parlak başarısının asıl nedeni yer verdiği incelikli psikolojik ayrıntılar. Kesinlikle tavsiye edilir.
-Library Journal-
(Tanıtım Bülteninden)


Larvaların Dansı / Ertuğrul Özkök
27 Nisan 2008 - Hürriyet Gazetesi

"İNSAN öldükten sonra, gövdesi 4 dakika içinde çürümeye başlar. O, artık nihai metamorfozun başladığı andır. 

Gövde kendi kendini sindirme eylemine geçer.

Hücreler, içten dışa doğru çözülür.

Doku önce sıvıya dönüşür, sonra gaza.

Hayatiyetini yitiren beden, başka organizmalar için besin haline dönüşür.

Önce bakteriler gelir, sonra böcekler ve en son sinekler.

Sonra onlar çoğalıp yumurtlarlar.

Bu zengin besin kaynağında beslenen larvalar, işleri bitince, bir moda defilesi yapar gibi, zarif adımlarla bedeni terk edip göç etmeye başlar.

İşte o an, hayatın en ilginç şeylerinden biri gerçekleşir.

Larvalar, başları hep güneye dönük şekilde giderler.

Ya güney, ya güneydoğu, ya da güneybatı.

Ama hiçbir zaman kuzeye doğru gitmezler."

* * *

Bu cümleleri, son yılların en ilginç polisiye eserlerinden biri olan, Simon Beckett'in "The Chemistry of Death" adlı kitabında okudum.

Yani "Ölümün Kimyası"...

Ölüm, hep benim hayatımın merkezinde oldu.

Lise yıllarımda, üniversitede, daha sonraları hep ölümle uğraştım.

Gazeteciliğe başlamasaydım, projelerimden biri, "ölüm sosyolojisi" adlı bir kitap yazmaktı.

CSI, yani suç mahalli incelemeleri, son yıllarda hem kitaplarda, hem televizyon ve sinemada çok ilgi çeken bir konu haline geldi.

Bunda Patricia Cornwell'in romanları ve onun kahramanı Kay Scarpetta'nın etkisi olduğunu düşünüyorum.

Ben de bu konuda epey okudum, epey seyrettim.

Ama bugüne kadar, cansız bedenden doğup ayrılan larvaların, hep güney istikametinde göç ettiklerini işitmemiştim.

Bana çok ilginç geldi.

* * *

Hemen, Hürriyet'in adli bilim uzmanı Prof. Sevil Atasoy'u arayarak bunun doğru olup olmadığını sordum.

Öteki bilgilerin hepsini doğruladı.

Ama larvaların güneye gittiği konusunu o da hiç işitmemiş.

Yine de tam bir bilim insanına yakışan şüphecilikle, "Yeni bir yayın olabilir. Araştırıp size döneyim" dedi.

Yazıyı tamamladığım sırada, henüz bana dönmemişti.

O nedenle bu bilgiyi doğru kabul edip ölüme değil, ama ölümden sonraki hayata ait bu müthiş gerçek üzerinde biraz düşünmeye karar verdim.

* * *

Sizce tuhaf bir benzerlik yok mu?

İnsanlar yaşlanınca, emekli olunca hep güneye göç etmek isterler.

Bir güney kasabasına yerleşmek, hayatın son dönemini buralarda geçirmek, hepimizin içine işlemiştir.

Şimdi larvaların dansını gözümün önüne getirince, o soru da aklıma geliyor.

Acaba güneye göç etmek duygusu, her canlının genetik özelliği midir?

Bir tür alın yazısı mıdır?..

Ölümden sonra bir hayat varsa, onun ilk adımları acaba böyle mi atılıyor?

Güneye göç etmek duygusu, üremek kadar, sevişmek kadar kudretli bir içgüdü müdür?

Yani öldükten sonra yeniden doğmak için...

* * *

O yüzden larvaların içgüdüsel bir estetikle güneye doğru giderken yaptıkları bu dans, bana ruhun bir başka bedene taşınması gibi göründü.

Bir kere daha anladım ki, bizler, şarkıdaki gibi gezgin avareleriz.

Bazen bedenimiz bir yere çakılı kalırken, ruhumuz güneye bakar ve burnunun dikine dikine gider.

Kafa tutar.

Hayat da işte tam budur.

Bir an geldiğinde, avaz avaz içindeki gerçeği, en önemli gerçeği haykırabilmek...

Ve sonra alıp başını, güneyin neresiyse oraya gidebilmek...

Kitabı okuyanlar 428 okur

  • dili_kitap
  • şevval
  • kübra pınar inan
  • Uğur Öztürk
  • Deniz
  • dicle akinci
  • Duygu
  • Selahattin sarp
  • Beyza B
  • adem aras

Yaş gruplarına göre okuyanlar

0-12 Yaş
%0
13-17 Yaş
%4
18-24 Yaş
%20
25-34 Yaş
%20
35-44 Yaş
%46
45-54 Yaş
%8
55-64 Yaş
%2
65+ Yaş
%0

Cinsiyetlerine göre okuyanlar

Kadın
%67
Erkek
%33

Kitap istatistikleri

Okur puanlamaları

10
%19 (34)
9
%20.1 (36)
8
%19 (34)
7
%9.5 (17)
6
%2.8 (5)
5
%0.6 (1)
4
%0.6 (1)
3
%0.6 (1)
2
%0
1
%0