Peygamberin Aynaları

·
Okunma
·
Beğeni
·
3.098
Gösterim
Adı:
Peygamberin Aynaları
Baskı tarihi:
Kasım 2015
Sayfa sayısı:
254
Format:
Karton kapak
ISBN:
9786059087469
Kitabın türü:
Dil:
Türkçe
Ülke:
Türkiye
Yayınevi:
Şule Yayınları
Ayna döndü; o gümüş gölde belirdi bir bir suretler. Aynaları döndürdü kendine, yelken açtılar bir bir.

Dudakları kıpırdadıkça doldurdu rüzgâr göğsünü teknelerin. İsrafil’in suruyla yükseldi dalgalar göğe.

Kopmadı kıyamet, hayır!

Bir kıyamet tatbikatı bütün zamanlar adına yeryüzünde.

Büyük ayna, yüzlerce ayna tarafından kuşatılmıştı.

Teslim almak için değil, teslim olmak için sarıldı etrafı.



Otuz üç sahabi, otuz üç ayna. Subhânallah diyerek açılıyor aynaların örtüsü...
Ben bu kitabı çok sevdim, öylesine çok.
‘’Mümin, müminin aynasıdır’’ hadisiyle başlayan kitap; Peygamber dostlarınının aynalarında Asrı Saadet’e götürüyor okuyucuyu. İtiraf etmem gerekirse önyargılı başladım okumaya, zira İslami bir kitabı edebi kişiliğiyle yazabilmek birikim gerektirir derken… Ali Ural’ın latif kişiliği ve naif kaleminden dinlemek gönlümü öyle bir süsledi ki, kendi aynasında yansıttığı sahabe sahneleri öylesine güzeldi ki.
Ben hayatımda ilk defa Asr’ı Saadet’e böylesine özlem duydum, eksik hissetim kendimi.

Bilmiyordum… Efendimiz (asm) öldükten sonra ezan okumaya çalışırken yığılıp kalan HZ. Bilal’in seneler sonra Medine’ye geldiğinde, bir daha ezan okumamak adına kendine söz verdiği halde, Peygamber torunlarının hatrını kıramayıp yıllar sonra ilk defa ezan okuduğunda, Resulullah’ın mübarek kabrinden kalkıp yeniden aralarına katıldığını hayal ederek özlemle koşarcasına mescide gelen Medinelilerin gözyaşlarını bilmiyordum. Ben hayatımda hiç ezanı böyle dinlemedim, hasretle… O'nu hayal ederek...

Bilmiyordum.... Efendimiz'in (SAV) torunları Hz. Hasan ve Hz. Hüseyin'e ‘’ iki reyhanem’’ diyerek iltifatta bulunduğunu ( reyhanem= çiçek demeti). Haddimi aşmaktan korkarak, sünnettir diye de ümit ederek oğullarıma -iki reyhanem- diye sesleniyorum artık. ''Zalimlerle birlikte yaşamak da zulüm değil mi?'' diyen Hz. Hüseyin'i okuyorum defalarca. Peygamber'in en sevgilileri zulümle imtihan edilmişken, ahirzaman zulümlerine isyanımı susturuyorum artık teslimiyetle.

Bilmiyordum..... Hakikati bulmak adına diyar diyar gezip, oradan oraya köle diye satılan Selmanı Farisi'yi.. Artık her selam verdiğimde birilerine, aklıma gelip kendisine de selamlar gönderdiğim, İslamın selamını ilk veren Ebu Zer'in ifadesiyle '' Vallahi hepiniz dünyaya sarıldınız'' hitabını okurken; hakikatin bir zerresi için bile terkemediğim uykularım geliyor aklıma...

Bilmiyordum.... Efendimiz'in ''gözüm'' dediği Hz. Ömer'in Rabb'inden yumuşaklık istediğini duasında,
Efendimiz'in öldükten sonra kendisini yıkamasını vasiyet ettiği mübareğin HZ. Ali olduğunu...

Bilmiyordum.... Cihad emri geldiğinde bahanesi olmadığı halde erteliyor da Nebi'nin ardından gitmeyi, kendisiyle elli gün boyunca kimseler konuşmuyor sonra. Yeryüzü bütün genişliğine rağmen yüreğine dar gelen o güzelim sahabe - Kab. b Malik- , dosdoğru cevaplıyor Efendimiz'i '' Hiç bir bahanem yoktu'' diyor teslimiyetle.. Doğruluğun yolunda, yalana tenezzül etmeyen sahabenin ayetle müjdelendiği- ''Üstüme güneş doğan günlerin en güzeli '' - dediği günü hayal ediyorum, Allah yolunda ürettiğim bin bir bahanenin arasında ben de.

Bilmiyordum... En ciddi savaş meydanlarında dahi şakalarıyla Efendimiz'i güldüren, en neşeli sahabe Nuayman b. Amr'ın HZ. Ali ve Muaviye olaylarından sonra bir daha gülmediğini...
Mescid-i Nebevi'de Efendimiz'in şairi Hassan b. Sabit'e şiirlerini okuması için minber kurdurduğunu, hakikatin tercümanı olan şiirlerin güzelliğini...

Bilmiyordum... Bir zamanlar Mekke'nin en zengin ailesinin biricik oğluyken, şehit edildiğinde üzerini örtecek kefen bulunamayan Musab b. Umeyr'in hırkasını başına çekip, ayaklarının otlarla örtüldüğünü...

Bilmiyordum ben...
Bir çölün ortasındayım. Bir çölün ortasında kızgın kumlar üzerinde yapayalnız hissederken kendimi; suların gürül gürül akmaya başladığı seraplar görürken; güzellikler görüyorum Sevgili Dost. Kızıl sakallı, esmer yüzlü, siyah sarıklı, geniş omuzlu bir parıldayan yüz görüyorum. Ayakları kumlara bata çıka yürüyen tebessüm eden, bacaklarına kedilerin dadandığı; kendini sevdirmek için yarışa giren sarı-beyaz çizgili, safi siyah, yemyeşil gözleriyle sayamayacağım kadar çok kedi görüyorum. Birkaç kedinin bana doğru koştuğunu görüp gözlerim çizgi halinde bir gülümsemeyle kollarımı açıp ellerimi uzatıyorum…

Çölün ortasındayım karşımda bir ayna ile. Aynadan türlü türlü silüetler görünüyor. İnce ayak bilekleri beliren birini görüyorum ve merakım artıyor. İnce ayak bileklerinin sahibi için Fahri Kainat Efendimizin “Kıyamet günü onun ayakları, Uhud Dağı’ndan ağır gelecek mizanda” (İbn-i Âsakir, Tâhîru Medineti Dimeşk, C.33, s. 110) deyişini duyuyorum. Sol kulağımdan giren bu ses; kalbimdeki tüm nifak tohumlarını un ufak ediyor; hayret ediyorum. Hayretimin menbaı sensin Sevgili Dost. Bir ince ayak bileklerine bakıyor, bir de Uhud’u tahayyül ediyorum. Adaletinin böyle ince ayar terazide ölçülmesine hayranlık duyuyorum…

Baş döndüren bir kokuyla birlikte çölün kavurucu sıcaklığını dengeleyen bir serin esinti duyuyorum. Kıvırcık saçlarıyla “jilet gibi” giyimiyle ihtişamıyla kirpiklerim birbirine kavuşmadan, bir an bile kapamadan gözlerimi bakakaldığım bir zat beliriyor. Bilmem nasıl; üstü perişan, yamalı kıyafetleriyle karşıma çıkıyor; öğreniyorum ki Sevgili Dost’un Dost’undan; “Kalbini yüce Allah’ın aydınlattığı şu adama bakın! Anne ve babası en iyi yiyecekleri ve içecekleri sunuyordu ona. O Allah için her şeyi terk etti. Allah ve Resulü’nün sevgisidir onu bu hale getiren!” (el-Asfahânî, Hiyetü’l- Evliya, C.1, s.108)

Islak saçlarını hurma lifinden bir kumaşla kurulayan bir hanımı görüyorum. Nasıl oluyor bilmiyorum; ne saçın uzunluğunu ne de rengini görüyorum. Baştan sona bütün uzvunu edebine uygun örtmüş; koşa koşa “Biz insan değil miyiz?” diye koştuğunu görüyorum. Mübarek sözleri defaatle kendi kendine tekrar ettiğini görüyor; anlamaya çalışıyorum.

Unutmamanın şartı; tekerrür. Tekerrürün yolu; zikir. Hatırlamak. Dillendirmek. Dil ile ancak. Dil meselesi haline getirmek. Bir aşk meselesi olduğunu kabul etmek. Harabî’nin deyişiyle;
‘Âdeme eş noktadır
Gördüğün düş noktadır
Âdemi âdem eyleyen
Üç harf ile beş noktadır.

Belki de âdemi adem ediyordur, belki de ademi âdem ediyordur. Sahi bu herkesin dilinde mütemadi bir suretle sohbetlerinin konusu ettikleri aşk nedir Sevgili Dost?

İçime yerleşmiş bir yerlerde; şuhl ve buhl ile kaplanmış göğsümün içinde sürekli tahavvülü başka mercilere dönen; kulbeden bir et parçası var. Kanla birlikte irin taşıyorum. Kanla birlikte; hüzün. Sevgili Dost; içimdeki adavet duygusunu hakiki sahiplerine yönlendir; uhuvvetin artışına beni şahit kıl.


Daha nice sahabeyi gördüm; onlarla birlikte dişim kırıldı; okların, mızrakların ruhuma değmediği tek nokta kalmadı. Sessizliğe mahkum edilen şairin cezasını birlikte çektim. İsmini bile –hicap duyuyorum….- henüz duyduğum sahabeyle tanışmak beni şerefyap kıldı. Keşke razı olduklarımız da bizden razı olsa…

Eserde 33 sahabe vurgun yapan hasletleriyle anlatılıyor. Bir tesbihin 33 gül kokulu boncuğu oluveriyorlar. Bir arada, safları sıklaştırmış vaziyette, uhuvvetkârâne… Dilerim bu tesbihin kalan 66’sı da yerini bulur. Son olarak da imamesini bambaşka bir eserde görürüm/z.

Dil baştan zaten öyle dengeli ki. Edebiyatın ön şartı belagat tastamam kendisini gösteriyor. Hamaset kokmuyor, yavan bir anlatımdan da uzak. Yazar sahabeyi anlattığının öyle bilincinde ki sesi bir fısıltı gibi duyuluyor. Okurken Hz. Ebubekir’in arkasında Hz. Muhammed’e (sav) yol arkadaşlığı ediyorsunuz. Hz. Hamza’dan hafif ürküyor ve yanında tam bir ehemmiyet duyuyorsunuz. Hassan b. Sabit’in arkasında şiirlerini dinliyorsunuz. O an sahabenin meclisinde oturup onlarla birlikte huşu ile Sevgili Dost’a secde ediyorsunuz ruhen. Kokuşmuş cesetlerin arasından sıyrılıp Dost’a yakınlaşıyorsunuz. Dil, tertemiz. O kadar etkileyici bir dili var ki; ben bildiğim sözcüklerle buna karşılık gelen bir kelime bulamıyorum. İnsana o anı hele ki böylesine hassas bir konuyu derinlikleriyle hissettiren bu kitap yazarı tarafından bize sunulmak üzere tam 9 sene boyunca üzerinde çalışılmış. Emek, işte böyle bir şey. Emek işte böyle göz nuru; gönül aydınlığı. “Hiç kimse elinin emeğinden daha hayırlı bir yemek asla ye¬memiştir.” (Ravisi Ebu Hureyre)

Sürekli sorgulayan, nefsi anut, kaynağa çok önem veren biri olarak; gördüğüm hadislerin kaynakçaları beni öylesine mutlu etti ki. Hatta başta inanmadım, öylesine bir şeyler yazmıştır diye düşünerek; kaynak olarak eseri kontrol ederek devam ettim. Hepsi bir bir doğru çıktı.

Titiz, hassasiyetli olan bu çalışmadan bana kalan; 33 gönül incisi bir de Ali Ural’ı tanımak oldu. Ali Ural, dilerim ki yaşarken kıymeti bilinenlerden olur; bu değer hiç yitirilmemeli…
aslında yazmayı çok fazla beceremem duygularımı kelimelere dökmekte çok zorlanırım ama bu güzel kitap için bir kaç şey yazmasam olmaz sanırım

öncelikle okumama vesile olan etkinliği düzenleyen inci ve yapmış olduğu muhteşem inceleme sayesinde merakımın kat kat artmasını sağlayan sueda reyyan ablama ( özellikle annemden neden bu kitap sende yok boş boş şeylere para harcıyorsun fırçasından sonra ) teşekkürü bir borç bilirim

kitaptaki her paragrafı daha iyi anlayabilmek için defalarca okudum ve bilmediğim o kadar çok şey öğrendim ki kitabın bana katkısı ne mi oldu diye sorulacak olursa ne için varım yaşamdaki amacım ne Allah'a ne kadar şükrediyorum. peygamberimiz ki cenneti garantilemiş gelmiş geçmiş tüm günahları silinmiş buna rağmen şükreden bir kul oluyorken ben en son ne zaman şükrettim diye kendime defalarca sordum sanırım ben hep isyan eden bir kul oldum halbuki hastalık ve çekilen sıkıntılar şükür sebebimmiş bunu bilememişim:( düşündüm de halen geç kalmış sayılmam hayatım güllük güneşlik olup ya Allah'ı tamamen unutmuş olsaydım:( peygamberlerin ve sahabelerin hayatına bakınca Allah hep onları zorluklarla sınamış ve bundan hep başarılı olmuşlar. şimdiki zamanla o zamanı kıyaslayacak olursak herkes mal mülk makam mevki peşinde koşarken o zamanlar zengin olmaktan korkanlar ve malı var bu ibadetine engel diye utananlar bile varmış. çevreme bakıyorum da ben dahil hepimiz bir gün öleceğimizi unutarak dünya telaşına kapılmış gidiyoruz halbuki Allah hemen her gün parmağını gözüme gözüme sokup ben burdayım unutma diyor. Herkeste bambaşka etki bırakmışken bende neden böyle bir etki bıraktı neden böyle bir iç dökmesine sebep oldu bilmiyorum ama bildiğim bişey varsa oda bu saatten sonra Allah'a layık bir kul olamadan ölmekten çok korkuyorum. Belki bu saatten sonra Allah'a layıkıyla ibadet eden bir kul ve bizi görmeden seven bizim için endişelenen peygamberimize layık bir ümmet olurum. zaten sueda ablamın incelemesinden çok etkilenmiştim ama kitabı okuyunca bambaşka bir aleme gittim. neyse bu iç dökmeme yaraşır kitabı okurken sürekli dinlediğim bi ilahiyi buraya not düşeyim. https://www.youtube.com/watch?v=baGN4M1cuLw

halen nefes alıyorsak bişeyler için geç kalmış sayılmayız
Dua ile..
قُلْ اِنْ كُنْتُمْ تُحِبُّونَ اللهَ فَاتَّبِعُونِى يُحْبِبْكُمُ اللهُ
"De ki: Eğer Allah'ı seviyorsanız bana uyun ki, Allah da sizi sevsin."
(Ali İmran, 3/31)

Allah'a sevgimizin ölçüsüdür Resûlullah'a ittiba etmemiz. Sünnete ne kadar riayet gösterebiliyorsak, Allah'a yakınlaşmamız ve kulluk bilincimizin farkında olabilmemizdir.

Her gün yaptığımız su içmek, yemek yemek, uyumak, insanlarla olan diyaloglarımız insan olmamızın gerektirdiği zaruriyetlerdendir. Bunlar gibi günlük faaliyetlerimizde sünnete riayet etmek Resûlullah'ı hatırlatır bize ve ordan her anımızda Allah'ın huzurunda olduğumuzu hissederiz. Bu his ve düşünce bize bir nevi huzur-u manevî verir. Sünnete uymazsak fani ve hiçliği gidecek ömrümüzü, bu düşünce ve hissiyatla bütün ömrümüzü baki, semevadar ve sevaptar yapabiliriz.

‘’Mümin, müminin aynasıdır’’ hadisiyle başlıyor kitap.

Muhammed (s.a.v) yansıtacak Cemîl ismini yansıtacaksa
Ne kadar tecelli varsa kâinatta O'nun aynasındandır ne şüphe
Ne kadar ayna varsa dünyada aynasına denk değildir birleşse (Syf 14)

Düşünün sigara gibi alışkanlığı bir topluma bıraktırmak ne kadar zordur. Öyle ki, inançlarına ve atalarına bağlı, direten bir topluluğu, insanlara ve insanlığa örnek bir sahabe topluluğu yetiştirmiştir Resûlullah. Bu kudsî zatlar, insaniyetin gereği olan bütün güzelliklerde en ileri seviyede bulunan şahsiyetlerdir. Bizzat Resûlullah'ı görmüş, sohbetine dahil olmuş ve ömur boyu bu hakikate bağlı kalmışlardır.

"Bütün hissiyatları uyanık ve letaifleri hüşyar olan sahabeler, envâr-ı imaniye ve tesbihiyeyi câmi’ olan kelimat-ı mübarekeyi dedikleri vakit, kelimenin bütün manasıyla söyler ve bütün letaifiyle hisse alırlardı." (Sözler)

İman, Kur'an, İslamiyet yolunda son derece sebatkar, sadık, sıddık, metin ve fedakar olan sahabelere yetişilmezse de onların yolundan gitmek ve bunun için gayret göstermek bizim vazifemizdir.

Kâinatın efendisi bir ayna misali asırları aydınlattığı gibi asrımızı dahi aydınlatıyor. Bu tarz kitaplar örnek insanlardan örnek almak için, bu hissiyatlarımızı canlı ve diri tutmanız için faydalı olduğunu düşünüyorum.

Nasipdar olmak temennisiyle...
Vallahi zarardayız .... Billahi ziyandayız .... Tek tesellim Peygamber Efendimiz Hz. Muhammed Mustafa (S.A.V.)'in "“Sizler benim ashabımsınız (arkadaşlarımsınız). Benim kardeşlerim de beni görmedikleri hâlde bana inananlardır. Mutlaka ben Rabbimden sizinle ve beni görmeden iman edenlerle gözlerimi aydınlatmasını istedim.”(1) hadisi şerifidir.

Kitaba gelince yine etkisi altında kaldım. Ali Ural artık favori yazarlarım arasına girebilir . Kitabın içerisinde Fahri Kainat Efendimiz Hz. Muhammed Mustafa (S.A.V.) Döneminde yaşamış 4 Halife ve ashablarından seçkin kişilerin islam ile tanışmaları dönemlerinden bahsediliyor.Güzel ve akıcı bir dil ile . Vallahi ibretlik çok hikaye var , örnek alacak o kadar çok davraş var ki ... Aslında ne söyleyeceğimi bilemiyorum . Nasıl anlatsam bilemiyorum. Çünkü korkuyor ve üzülüyorum ... Halimize bakınca tir tir titriyorum. Ne olacak bizim halimiz. ? İnsana İNSAN olması gerektiğini hatırlatan bir kitap . Değer yargılarının ne olmasını haykıran bir kitap ... Okuyun ve okutun ... Rabbimin merhametine sığınabilmek ümidiyle. Fahri Kainat Efendimiz Hz. Muhammed Mustafa (s.a.v.)'e layıkıyla ümmet olabilmek ümidiyle... Şunu fark ettim kendimde ben bu tarz kitapları okuyunca her daim eskiye özlem duyuyorum. Sadece dini içerikli islami kitaplarda değil , tarih kitaplarında bu böyle oluyor.

Neden Biz yani Ümmet-i Muhammed Bir Hz.Ebû Bekir olabilmek için çaba sarf etmiyor bunun için oturup tartışmıyoruz, neden bir Hz.Ömer olabilmek için adaletin gerçekleşmesi ceht etmiyor hak aramıyoruz,birlik olamıyoruz. Neden bir Hz.Osman olabilmek için edep,haya ve ahlakta yarışmıyoruz birbirimizle , neden bir Hz.Ali olabilmek için ilim öğrenmek yolunda yoğrulmuyoruz.Neden Abdurrahman B. Avf gibi zenginlikten korkmuyor da zengin olabilmek için hertürlü fenalığı kişi ayırt etmeksizin herkese yapıyoruz. Neden bir Ebû Ubeyde b.El-Cerrah gibi ümmetin emini olma yolunda ceht edip savaşmıyoruz. Neden onlar hep ahiret için çalışırken ve buna aşırı bir özen gösterirken bizler dünyalık peşinde aldanmaya devam ediyoruz. Neden Selman-i Farisi yi örnek alıp günlük kazandığı 3 dirhemin birini sadaka, birini ev ihtiyaçlarına , birinide geçimini en asgari şekilde geçirmek için 3 dirheme sattığı malzemeye harcadığı gibi bir yol izleyemiyoruz.

Açıkcası ben bir bahane üretemiyorum. Bunun için korkuyorum . Ya Rabbi sen dünyaya tamah eden kullarından eyleme beni diye dua ediyorum.
Hz. Peygamber bir güneş. Sahabeleri ise onun ışığını yansıtan aynalar. Elbette ismet sıfatına sahip değiller. Günahsız olmadıklarından da arada puslanivermis aynalar. Ama hep o parlaklığı yansıtmayi sürdürmüşler. Allah Müslümanliğın bambaşka mizaçlardaki yansımalarını sunmuş böylece bizlere. Kimi Hz. Ali gibi çocuk yaşta iman etmiş kimi Hz. Ömer gibi Hz. Peygamber'ı öldürmek isterken dalmişti nur havuzuna. Kimi iman etmeden tam on dokuz yıl savaşmişti Müslümanlarla Halid bin Velid gibi kimi yıllarca gelecek peygamberi beklemiş, sorup soruşturup izine düşmüştü O'nun kilometrelerce öteden Selman-ı Farisî gibi. Aydınlıkta buluşmuş soylusu, kölesi; siyahı, beyazı. Bu nasıl bir imandır ki şairler hakkında sert bir ayet inince gözlerinden yaşlar akar devrin büyük şairi Abdullah bin Revaha'nin. Ben de onlardan miyim diye ürperen bir kalp düşünün. Nasıl bir sevgidir ki Hz. Peygamber artık yoksa onun şehrinde nefes aldırmayan, başka diyarlara göç ettiren Bilal-ı Habeşi'yi.
Her bir sahabenin hikayesi bambaşka yalnız ortak bir nokta var:
Neden üzüntülü olduğunu sorunca eşi Hz. Talha bin Ubeydullah'a, çoğalan mali yüzünden üzgün olduğunu söylüyor sahabe. Eline birden yüksek para geçince de parayı elinde tutmanın korkusuyla uyuyamamış gece. Sabah olunca hepsini dağıtmış.
Ebu Zer'in bir kabusu var: mal yiğan zenginlerden olmak.
Hz. Ali, mal biriktirenleri ölüye benzetiyor.
Abdurrahman bin Avf, varlıklı oluşundan korkup "Ben nimetlerin tamamının bize dünyada verilmiş olmasından korkuyorum." demişti bir seferinde.
Korkuyorlar geçici şeylere bağlanmaktan. Korkuyorlar dünyaya bağlanmaktan. Korkuyorlar konforun onlara amaçlarını unutturmasindan.
Peki dedim kendime okurken. Biz neden korkmuyoruz?!
Biraz da bazı aynalardaki yazarın tabiriyle is'ten söz etmek istiyorum. Hz. Peygamber'in vefatının ardından fitnenin Müslümanlar arasına hücum etmesi Peygamber'in dizinin dibinde de otursalar onlarin kapılarının da hataya açilabilecegini, bu durumda bizlerin ziyadesiyle hassas davranmamiz gerektiginı düşündürdü bana.
Galiba kitap değil sahabe tanıtımı gibi oldu ama yazarın emeğine sağlık, yine vurdu beni yüreğimden deyip bitireyim.
İyi okumalar
İnsanoğlunun dini vazifeleri vardır. Ve bazen bunları yerine getirmemek için bahaneler üretir kendince. Her ne kadar hiçbir bahane geçerli olmasa da. İşte tam olarak kendimce böyle bir dönemde iken aldım kitabı.

Az biraz kendinize gelmek isterseniz, kesinlikle tavsiyemdir. Anlatılanları zaten biliyor olsanız bile, bunları Ali URAL' dan okumak emin olun ki size ayrıcalık katacaktır.
Öncelikle kitabın isminin neden Peygamberin Aynaları olduğu düşündüm. Aklıma şu kıssa geldi:

Hâşâ huzurdan, “Yâ Muhammed ne çirkinsin. Senin gibi çirkin adam görmedim” diyen lânetli Ebû Cehil’e, Efendimiz Aleyhissalâtüvesselâm “Haklısın” buyuruyor.
O lâin beşerden sonra, “Yâ Muhammed! Bu dünyada senden güzelini göremedim. Sana baktıkça içime huzur doluyor” diyen Hz. Ebûbekir’e de “Haklısın” diye hitap buyuruyor. Sahabeden birisi soruyor: “Yâ Resûlullâh, Ebû Cehil geldi ‘ne kadar çirkinsin’ dedi, ‘haklısın’ dediniz; Ebûbekir geldi, ‘ne kadar güzelsiniz’ dedi, ona da ‘haklısın’ dediniz. Bunun hikmeti nedir?”
Efendimiz Aleyhissalâtüvesselâm’ın cevabı bütün insanlığın gönül evine mesaj hususiyeti taşımaktadır: “Kişi kendisi nasılsa, karşısındakini de öyle görür. Ben Allah’ın cilaladığı bir ayna gibiyim. Ebûcehil baktı kendisini gördü ve çok çirkinsin dedi, haklıydı. Ebûbekir baktı o da kendisini gördü, çok güzelsin dedi, o da haklıydı” buyurur.

Bu güzel aynaya güzel bakan 33 tane sahabeyi okuyorsunuz kitap da."Ashabım gökteki yıldızlar gibidir. Hangisine sarılsanız hidayete erersiniz" hadisi sırrınca sahabeleri tanımaya çalışıyorsunuz. Okurken duygulanmamak mümkün değil. O kadar güzeldi ki.. İyi ki okumuşum dediğim kitaplardan. Çünkü birini sevmek için önce tanımak gerekir. İsmini bile bilmediğim sahabeleri tanıdığım için çok mutlu oldum. Peygamber Efendimizin (SAV)'in şairi Hassan bin Sabit'in O'nun (SAV) vefatından sonra yazdığı şu satırlar için bile okunur. 'Senden sonra kim isterse ölsün, esirgediğim sendin..
Allah Ali Ural gibi yazarların sayısını artırsın, onlar yazsın, biz okuyalım.
Ali Ural’la tanışıp kitap hakkında sohbet etme fırsatı bulduğuma göre bir inceleme yazmasam olmazdı.
Bitmesin diye azar azar okuduğum kitabımı bitirmenin hüznünü yaşıyorum. Oysa ne güzel de yoldaşlık yapmıştı bana.
Kitapta makamları diğerlerinden biraz daha üstün olan sahabiler, cennetle müjdelenen sahabiler, 4 halife ve onun haricinde farklı farklı karakterdeki bir kaç sahabi olmak üzere toplam 33 zattan bahsedilmekte.
Cennetle müjdelenen sahabiler arasında sadece kendi için savaşanlar yok. Ona şiir yazan şairler bile var Hasan B. Sabit gibi. Evet evet yanlış okumadınız. Sırf kendisine şiir yazdı diye cennetle müjdeliyor peygamberimiz onu. Ali Ural, “ Şiir insanın karnını doyurmayı bırak insanı cennete bile götürür.” demişti bunun üzerine :)

“Peygamberi tanımak ve anlamak için öncelikle etrafını iyi bilmek gerek. Ben aslında sahabiler üzerinden peygamberimizi anlattım.” Diyor yazar. Peygamberin, onların hayatına nasıl dokunduğunu, onlara olan muamelesi hayran olmayacak cinsten değil. Farklı karakterdeki insanların herbirine de anlayacağı dilden sesleniyor.

Peygamberin Aynaları, dini diğer kitaplara göre biraz farklı ve bu farklılık da edebi dilinden kaynaklı. Okurken asla yormuyor, sıkmıyor. Büyük bir keyifle okurken buluyorsunuz kendinizi sonra bir bakmışınız sayfalar yavaş yavaş tükenmiş ellerinizin arasında...
Gözlerim doldu okurken belki bildiğimiz şeyler ama kesinlikle okurken yormuyor. 33 sahabinin hayatının kendine ait bölümlerinde özet bir şekilde anlatılmış okunmaya değer kitap.
Sevindim, çok sevindim. “Şiir”e karşılık gelen İngilizce “poem” kelimesi, “taşların arasından akan su” anlamına geliyormuş. Suların taşlara dokunuşu, hiçbir kelimenin yetişemeyeceği bir akış. Şiiri aşan bir ahenk. Şairlerin hep duyduğu ama dile getiremediği bir “şey” var orada, bir şey. O “şey” her neyse, orada uyur, sadece uyur. Ele gelmez, dile vurmaz. Hep başlayan, hep yeniden başlayan, her daim taze, hep biricik; yeni ama yine değil, hiç bıkmayan, usanmayan, yorulmayan. Söz gibi. Sözün Elçisi gibi.

A. Ali Ural’ın Peygamber’in Aynaları’nı okurken hissettiğim de o “şey”. Taşların suskunluğunu dillendiren suyu duyar gibi oldum Ebu Bekir (ra)’in “O diyorsa doğrudur” suskunluğunu nefeslenirken. Suların kimselere söyleyemediği sızısına sırdaş oldum Ömer (ra)’in kılıcını elinden düşürdüğü, ateşli öfkesini Tâhâ’nın sessizce kestiği o ana dokunurken... “Uzaktan bir aynanın yansıması düşünce şehre yarış başladı. Biz çağrıldığımız tarafa değil, tam aksi istikamete doğru fırladık. Hayır, isyan etmemiştik, bizi çağırana doğru koşmak istiyorduk gerçekten. Fakat neredeydi O? Bir kez parlayıp kaybolmuş olsa da gökyüzünde, kalplerimiz emindi kimin beklediğinden.” Ne güzel anlatmış Ali Ural 33 sahabiyi Ömer i Osmanı , Aliyi, Ebu Bekiri ,Talhayı, Musabı ,Hamzayı , Fatımayı, Haticeyi, Aişeyi, Ummu Selemeyi, Hasan ve Hüseyin i, Zeydi, Bilal i ,Ebud Derdayı ve daha yazamadıklarımı. O ne güzel vekildir, O ne guzel nebidir.....
A. Ali Ural’ın yeri bir başkadır bende. Kalemini
çok seviyorum, okurken öyle bir kaptırıyorum ki kendimi cümlelerin altını çizmeyi dahi unutuyorum, sular seller gibi akıyor sayfalar.

Bu kitabında 33 sahabinin (sahabi-İslam peygamberi Muhammed'i görmüş, onunla konuşmuş, arkadaşlık etmiş ve ona inanmış Müslümanlara verilen isimdir.) hayatını merkeze alarak asıl merkez olan Hz. Muhammed’i (sav) anlatıyor. Anlatırken yaşatıyor, yaşarken düşündürtüyor. Nasıl güzel sevmişler Peygamber Efendimiz’i, nasıl mücadele etmişler onunla birlikte, kalkan olmuşlar yeri geldiğinde imam olmuşlar ona, en sevgiliye...

Hz. Ebû Bekir’in: “Allah’ım! Beni benden iyi bilirsin. Ben de kendimi onlardan iyi tanırım. Beni onların zannettikleri gibi hayırlı bir kul yap!” duası.
Hz.Ömer’in: “Her şeyin bir şerefi vardır; iyiliğin şerefi ise hemen yapılmasıdır.” ilkesi.
Hz. Osman’a sorulan: “En çok neyi seversin?” sorusuna verdiği, “İnsanlar uyurken namaz kılmayı!” cevabı.
Hz.Ali’nin ölmeden hemen önce oğullarına: “Allah yolunda olmaktan sizi hiçbir şey alıkoymasın!” nasihatı.

Hz. Fâtıma’nın çeyizi.. Resûl’a inanan ilk müslüman ve Allah’ın selam gönderdiği kadın Hz. Hatice.. Peygamber’in şairi Hassan b. Sâbit.. Şehitlerin efendisi Hz.Hamza.. İlk kez Hz. Muhammed’e imam olan Abdurrahman b. Avf.. Sesiyle sisleri dağıtan münadi Hz.Bilal.. Son peygamberin sırdaşı Huzeyfe b. Yeman..

Efendimiz’in hiç uyumadan ibadetle geçirdiği bir gecenin sabahında, Hz.Âişe’nin: “Ya Resûlullah! Geçmiş ve gelecek bütün günahların bağışlandığı halde mübarek vücuduna neden bu kadar eziyet ediyorsun?” sorusuna, Peygamber Efendimiz’in: “Şükreden bir kul olmayayım mı?” cevabı...

Okuyup, araştırıp, sorup, sorgulayıp, tanıyıp, sevip, iman edip, şükreden kullardan olmamız duasıyla...

Okumanızı tavsiye eder, keyifli okumalar dilerim.
Övgüden hoşlanmıyor Ebu Bekir; kendisini övenleri duyduğu zaman şöyle yalvarıyor Rabbine: "Allah'ım Beni benden iyi bilirsin. Ben de kendimi onlardan iyi tanırım. Beni onların zannettikleri gibi hayırlı bir kul yap!"
-Şikayetin nedir ya Ebu'd-Derda?
+Günahlarımdan şikayetçiyim.
-Canın bir şey istemiyor mu?
+Canım cenneti istiyor!
-Sana bir hekim çağıralım mı?
+Aslında beni yatağa düşüren hekimdir.
Çünkü müslüman olmak, son nefese kadar küfre karşı durmak demekti.
A. Ali Ural
Sayfa 110 - Şule Yayınevi
"Ey Resûlüm! Sana ve sana tabi olan müminlere Allah yeter" ayeti inmişti Ömer'in Hz. Ömer olduğu gün. Açık tebliğ dönemi onunla başlamıştı.

Kitabın basım bilgileri

Adı:
Peygamberin Aynaları
Baskı tarihi:
Kasım 2015
Sayfa sayısı:
254
Format:
Karton kapak
ISBN:
9786059087469
Kitabın türü:
Dil:
Türkçe
Ülke:
Türkiye
Yayınevi:
Şule Yayınları
Ayna döndü; o gümüş gölde belirdi bir bir suretler. Aynaları döndürdü kendine, yelken açtılar bir bir.

Dudakları kıpırdadıkça doldurdu rüzgâr göğsünü teknelerin. İsrafil’in suruyla yükseldi dalgalar göğe.

Kopmadı kıyamet, hayır!

Bir kıyamet tatbikatı bütün zamanlar adına yeryüzünde.

Büyük ayna, yüzlerce ayna tarafından kuşatılmıştı.

Teslim almak için değil, teslim olmak için sarıldı etrafı.



Otuz üç sahabi, otuz üç ayna. Subhânallah diyerek açılıyor aynaların örtüsü...

Kitabı okuyanlar 237 okur

  • Hilal Mavi
  • Kemal kuşçu
  • Emine
  • Kevser Eken
  • merve üzümoğlu
  • Fatma Topak
  • Zeliha Oğraş
  • kevservatansever
  • Rumeysa Kaptan
  • Ayşem ismi...

Yaş gruplarına göre okuyanlar

0-13 Yaş
%13.5
14-17 Yaş
%5.4
18-24 Yaş
%21.6
25-34 Yaş
%51.4
35-44 Yaş
%2.7
45-54 Yaş
%5.4
55-64 Yaş
%0
65+ Yaş
%0

Cinsiyetlerine göre okuyanlar

Kadın
%83.8
Erkek
%15.4

Kitap istatistikleri

Okur puanlamaları

10
%59.1 (52)
9
%20.5 (18)
8
%10.2 (9)
7
%4.5 (4)
6
%2.3 (2)
5
%2.3 (2)
4
%1.1 (1)
3
%0
2
%0
1
%0