Nasıl söylemeli, nasıl başlamalı bu kitaba acaba? Normalde etkisi altına alsa dahi kitap, gün geçtikçe o hissiyat kaybolur. Ama Rosshalde gün geçtikçe hisleniyor, anlamlanıyor. Bu kadar hissi mevcut olunca da bir iki kelime insan kendinden bir şeyle tanımlamak istiyor yapabildiğince. Hermann Hesse derin bir yazar her şeyden önce. Ve karakterleri akılda kalıcı oluyor. Knulp mesela... Zaman geçse de eskimeyecek bir karakter. Az buçuk herkesin kendine rastlayacağı. Bu kitap ise yıkık bir aile üzerine kurulu. Bay Veraguth, Adele, Albert ve Pierre... Bay Veraguth'un ressam oluşu kitabı bazen adeta bir tabloya çeviriyor. Hesse'nin ressamlığı işte o satırlarda konuşuyor. Zaten kapaktaki resimde Hermann Hesse'ye ait. Rosshalde olsa gerek.
Kitabın farklı bir atmosferi var, farklı bir dokusu var. Kelimeler piyanoda yan yana sessiz tuşlar gibi, usta bir elin dokunuşu ile müzikale dönüşüyor. İmgesel cümleler yeri geldiği zaman iğreti edebiliyor doğrusu. Sürekli ve kendini göstermeye çalışırcasına bir çaba ile olunca ama serpiştirilmiş halde ve yerinde kullanımla anlatımı zirveye taşıyor. Hermann Hesse'nin anlatımı bana açık bir havada yıldızların altında hafif esen rüzgarın dokunuşunun tadını veriyor.
Hesse ve güzel anlatımından sonra kitaba döner isem; bir aile var tüm kitapta. Baba Veraguth bir ressam, kendisine sanatı koza yapıp içine saklanmış ve bununla hayatının hoşlanmayan yanlarını göz ardı eden. Oğlu Pierre'e çok bağlı ve o olmasa bir adım orda durmayacak biri. İçine kapanmış halinde bir çok duygu var aslında. Karısı ile istediği gibi gitmeyen evliliği daha doğrusu karısının umduğu gibi biri olmayışı, aileyi birbiri ile yaşamak zorunda olan insanlar haline getirmiş. Atölyesindeki yağlı boya kokusu bastırmış hepsinin üstünü. Adele, karısı, sessizliğinin içinde bir