Fark etmediğim bir boşluğu keşfettim. Webb’in kelimeleri öyle bir hassasiyetle yerleştirilmişti ki, okuyucu sadece bir kitabı okumuyor, kendi ruhunun derinliklerinde kayboluyordu. Çocukluğumun sessiz odaları, anlatılmamış hislerim ve söylenmemiş sözler birer birer gözümün önünden geçti; sanki kitabın her satırı benim kendi eksik parçalarımı, yarım kalan köşelerimi aydınlatıyordu.
Her bölümde, insan ilişkilerinin görünmeyen ve çoğu zaman fark edilmeyen boşluklarını tanımlayan Webb, beni kendi geçmişimle yüzleştirdi. İlk kez fark ettim ki, bazı bağlar sadece var oldukları için değil, eksik oldukları için acı veriyordu. Kendimi yıllarca açıklayamadığım hislerin, sessiz kayıpların ve yalnızlıkların içinde buldum. Bu yalnızlık, öylesine bir boşluk ki, ne sözcüklerle doldurulabilir ne de görmezden gelinebilirdi; ancak Webb’in rehberliğinde onu anlamaya, adlandırmaya ve kabul etmeye başladım.
Kitapta anlatılan Boşluk Hissi, sadece bireysel bir yalnızlık değil, aynı zamanda içsel bir boşluk, kendi duygusal ihtiyaçlarımızı ve sınırlarımızı fark etmemiz için bir çağrıydı. Bu çağrı, bazen ağır bir yüktü üzerimde; bazen de hafifletici bir nefes gibi, kendi iç dünyamın hassasiyetlerini anlamamı sağlıyordu. Her sayfada sanki bir ayna vardı önümde ve bu ayna yalnızca beni değil, aynı zamanda geçmişimi, hatalarımı, kaçırdığım fırsatları ve bastırdığım duyguları gösteriyordu.
Webb’in dili öylesine insanî ve doğaldı ki, kendi kendime konuşuyor, uzun zamandır susturduğum hislerimi kabulleniyordum. Kitap, bir terapi gibi işliyordu; her sayfa kendi ruhumla baş başa kalmamı, kendi eksikliklerimle yüzleşmemi sağlıyordu. Bu yüzleşme kolay değildi; bazen acı dolu anılar, bazen pişmanlıklar yeniden canlanıyordu. Ama en önemlisi, artık o boşluğun farkındaydım ve onunla barışmak, hayatı daha