Bir toplumda yaşamak, parçası olabilmek hatta toplumla aynı yöne gidebilmek, toplumun geleceğinde rol almak, yön vermek ve bunları sosyolojik açıdan sağlıklı toplum ve bireyler yetiştirmek için yapmak, her şeyin normal görünmesini sağlamak, ve normalmiş gibi davranmak... Buna kısaca günlük hayat diyebiliriz.
Tabi birde; aynı toplumda yaşamak, aynı yolu yürürken biraz farklı gözlükler kullanmak var. Bunlar öyle gözlükler ki camlarının renginden dolayısıyla görüşü, çerçevesinin şa’şa’ası görünüşü çok farklı. Bunların “kralı çıplak göstermek” gibi meziyetleri olsa da kimseye bir zararı yok! Aksine; toplumun yürüdüğü yolda ihtiyaç duyduğu ekmeğe, suya ve her türlü yaşam desteğine ek besin olarak sunulan ruhsal bir besini sağlıyor. Evet, evet… Mizahı bu!
Mizah Atinalılar tarafından insanın gerçekten toplum olmaya başladığı, sosyolojik açıdan büyük gelişmeler gösterdiği orta çağda geleneksel bir sanat ve ifade biçimi olarak geliştirilmiştir. Zaman içinde Avrupa’nın içine sızmış, insanlar bu işi meslek haline getirmişler. Amaç; kralı hem çıplak göstermek hem de aynı kralı eğlendirmekmiş.
Dünyadaki gelişimini yüzyıllar içinde sürdürdükten sonra topraklarımızda da kendine yer, vücut bulabilmiş ve günümüze kadar varlığını sürdürmeyi başarmış.
Edebiyatımızın tarihçesine dönüp baktığımızda mizahın ilk örnekleri olarak masallar, fıkralar ve tiyatro oyunları görebiliyoruz.
Ama Cumhuriyet'in ilanıyla birlikte edebiyatımız ve mizah biraz yön değiştirir ve daha eleştirel, daha keskin bir hal alarak kapsamı genişletir.
Aziz Nesin, Sabahattin Ali, Rıfat Ilgaz, Orhan Kemal, Bedii Faik, Haldun Taner, Muzaffer İzgü, Çetin Altan gibi yazarlar da, günümüz mizahının bulunduğu noktaya gelmesinde önemi büyük birer rol üstlenmişler, “güldürmek ve düşündürmek”i kendilerine rota belirlemiş ve