• Burada anlatılanlar gerçek olaylara dayanmaktadır.

    Evet kitabın ilk sayfaları bizi aynen böyle karşılıyor. Ve bu başlığı görünce insan ister istemez daha da merak ediyor kitabın içeriğini demi. Hadi bana hak verin:)

    Ben düşünmüyorum ama genede belirteyim. yorumlarda belirtiyosunuz çünkü.
    kitap incelemem “SPOILER” içere bilir.

    Saygıdeğer Mösyö Clunet,
    Bu haftanın sonunda başıma neler geleceğini bilmi­yorum. Hep iyimser bir insandım ama zaman beni buruk, yalnız ve üzgün bir kadına dönüştürmekte ısrar ediyor.
    Her şey beklediğim gibi gerçekleşirse bu mektup as­la elinize geçmeyecek çünkü affedilmiş olacağım. Ne de olsa yaşamımı nüfuzlu dostlar edinerek geçirdim. Biricik kızım bir gün okuyup annesinin kim olduğunu öğrene­ bilsin diye mektubumu saklayacağım.
    Ama şayet yanılıyorsam, yeryüzündeki son haftamı tüketen bu sayfaların korunacağına dair pek ümidim yok. Hep gerçekçi bir kadın oldum ve avukatların, bak­ tıkları dava kapandığı an arkalarına bakmadan bir sonra­ kine geçtiklerini iyi bilirim.
    Şimdi olacakları tahmin edebiliyorum. Siz bir savaş suçlusunu savunarak kötü bir şöhret edinen son derece meşgul bir insansınız. Davayı kaybetseniz bile kitlelere isminizi duyurdunuz; hizmetlerinizden yararlanmak için kapınızı çalan çok olacak, gazeteciler olayları bir de sizin ağzınızdan dinlemek için kapınızı aşındıracak, peşiniz­
    den ayrılmayacaklar, şehrin en pahalı lokantalarının mü­ davimi olacaksınız ve meslektaşlarınız size saygıyla karışık bir kıskançlıkla bakacaklar. Aleyhimde hiçbir somut delil olmadığını bilmenize rağmen yalnızca tahrif edil miş evraklar var bir masumun ölmesine göz yumduğunuzu halk önünde asla kabul etmeyeceksiniz.
    Masum mu dedim? Belki de doğru sözcük bu değil canım gibi sevdiğim bu şehre ayak bastığımdan beri kendimi asla masum olarak görmedim. Devlet sırlarının peşindeki kişileri parmağımda oynatabileceğimi sandım; Almanların, Fransızların, İngilizlerin, İspanyolların bana karşı koyamayacaklarını zannettim, oysa onlar beni par­maklarında oynattılar. İşlediğim suçlardan sıyrılmayı becerdim ki bu suçların en büyüğü erkek egemenliğindeki bir dünyada özgür ve bağımsız bir kadın olmaktı. Elde ettiğim tek somut şey sosyete eğlencelerinin dedikodu­
    larından ibaretken casusluktan hüküm giydim.
    Evet, bu dedikoduları “sırlara” dönüştürdüm çünkü para ve güç istiyordum. Oysa bugün beni suçlayan her­kes, anlattıklarımın hiç de yeni bilgiler olmadığının farkındaydı.
    Bütün bunları kimsenin bilmeyecek olması çok ya­zık. Bu zarflar hak ettikleri yeri bulacak kuşkusuz; başka dava dosyalarıyla dolu, tozlu bir arşivin dibini boylaya­ cak; ancak vârisiniz ya da vârisinizin vârisi yeni dava dos­yalarına yer açmak için eskileri atmaya giriştiğinde çıka­ caklar oradan.
    Ne yazık ki o zamana kadar ismim çoktan unutulmuş olacak; ama ben zaten hatırlanmak için değil kendimi an­layabilmek için yazıyorum. Neden mi? Seneler boyunca istediği her şeyi elde edebilmiş bir kadın nasıl olur da böylesine yoktan bir sebeple ölüme mahkûm edilebilir?
    Şu anda geçmiş yaşantıma bakıyorum ve hafıza de­diğimiz şeyin daima tersinden akan bir nehir olduğunu idrak ediyorum.
    Hatıralar kaprislerle ve hala küçücük bir ayrıntısı, an­lamsız bir gürültüsüyle bize eziyet eden yaşanmışlıkların görüntüleriyle dolu. Pişen ekmeklerin kokusu hücreme kadar geliyor ve bana kafeden kafeye özgürce gezindiğim günleri hatırlatıyor; ölüm korkusundan da, içinde bulun­duğum yalnızlıktan da daha fazla yıpratıyor beni...


    Kitapa büyük beklentilerle başladım, beklentini karşıladımı diye sorarsanız? karşıladı. Fakat arada ülkeler arasındaki savaş ve ayrıntıları can sıkıcı hal ala biliyor. Ama kitapın ismine bakarsak “casus” bu çok ta normal aslında.

    Casusluktan öte bence bu kitap bir kadının, özgür olması için verdiği mücadeleyi anlatan bir hikaye. Mata hari’nin özgürlüğü uğruna nelerden vazgeçtiğini gösteren bir hikaye.

    Her kadın aslında farklı farklı yerlerde, farklı farklı konumlarda, özgürlüğü için bir mücadele vermezmi?
    Ne demek istediğimi bunu okuyan bütün kadınların anladığını düşünüyorum.

    Neyse okumaktan pişman olucağınız bir kitap olduğunu düşünmüyorum. Ben keyif alarak okudum.

    Ve bir şeyde belirteyim ki kitap’ta o kadar güzel altı cizilmesi gereken cümleler varki.


    EK BİLGİ;
    Mata Hari’nin öyküsü hakkında daha fazla bilgi is­teyenler için Pat Shipman’ın Femmefatal: Love, Lies, and the Unknown Life of Mata Hari (Harper Collins, 2007)
    adlı mükemmel kitabını öneririm; ayrıca, Philip Collas’ın Mata Hari, Sa veritable histoire (Plon: Paris 2003) adlı kitabını -Collas, kitaptaki kişiliklerden Mösyö Pierre Bouchardon'un büyük torunudur ve önceden kimsenin
    erişemediği belgelere ulaşmış- Frederic Guelton’un Le dossier Mata Hari, Revue historique des armees, 247 (2007) ve Russell Warren Howe’un Moumfulfate ofMa­ ta Hari, the spy who ıvasn'tguilt.(Çevirmenden not)


    Vücut çabucak yorulur, ruh ise daima özgürdür; önceki nesillerin hatalarını tekrarlayarak oluş­turduğumuz bu cehennem döngüsünden çıkmamıza elbet bir gün yardımcı olur. Düşünceler hep aynı kalsa da
    onlardan daha kuvvetli bir şey var: aşk.
    Çünkü gerçekten âşık olduğumuzda başkalarının da kendimizin de en iyi yönlerini görürüz. Sözcüklere, belgelere, sözleşmelere, ifadelere, suçlamalara ve savunma­ lara ihtiyacımız kalmaz.

    Keyifli okumalar...
  • Fena gitmiyordu ama sonu manasız geldi. Fena gitmeyen kısımları da pek klasikti. Pek beğenememiş olsam da hoş denebilirdi. Çizimleri ve anlatımı da hoştu ama konunun gittiği yer anlamsızdı.
  • The Museum of Innocence
    After finishing "The Museum of Innocence," I found myself in need to talk about it. I wanted my friends to know about this, but I wanted them to know about it slowly, in small drips, and tiny pieces.
    Orhan Pamuk is such a master story-teller. He didn't just give you a relief from this journey. He took you to another path. A heroic one. A path that only a mad person would take. Well, mad or brave. Or simply in love!
    Reading this book was not all a joyride. There were moments, when obsession really caught Kemal, whom later I called a friend just because I know so much about him, that I wanted to slap him in the face and say "Wake up! Enough already! Stop being this pathetic and get a life, man!" Of course, he didn't do that. I almost stopped reading at this point. That is how rich and heavy Pamuk can describe obsession.
    It begins promisingly enough with a love triangle between Kemal, the young heir of one of Istanbul’s wealthiest family, Sibel, his Sorbonne-educated fiancée, and Fusun, a poor, distant relation who happens to be a nubile 18 year-old beauty contest finalist. Their illicit romance, consummated in an empty apartment filled with his mother’s abandoned possessions , slowly consumes Kemal’s life, and yet he still clings to Sibel, who is not only understanding but is also willing to nurse him through lovesickness for her rival. This earlier part of the novel is quite compelling, although the eroticism occasionally drifts towards the graphically icky territory (“As our kisses grew even longer, a honeyed pool of warm saliva gathered in the great cave that was our mouths combined, sometimes leaking a little down our chins…”). Actually, this kind of relationship is traditionally inappropriate. However, as Sibel finally gives up on her crooked fiancée and Fusun contracts a reputation-saving shotgun marriage to an aspiring screenwriter, Kemal (and the narrative) becomes stuck down in a mire of repetitive, increasingly self-indulgent ruminations. This part depicts eight years of the characters’ lives in which the following happens:

    1. Kemal hangs out with Fusun, her husband, and her parents;

    2. while with her, he is surpassingly moved by some gesture or words from his beloved(Fusun);

    3. he takes (“collects”) things that remind him of such moments, such as the soda bottle that she drank from, the saltshaker that she used during dinner, the ceramic dog figurine that sat on top of her TV, cigarette butts (all 4,213 of them, meticulously classified according to how they were crushed) combs,etc. He then carefully stores these items in the empty apartment and sometimes mouths them when he misses her;

    4. he makes feeble, half-hearted attempts at producing a movie in which she is going to star in, but is eventually too repulsed by the notion that she will have to do a kissing scene or worse, be pawed over by actors and directors that he never goes through with it;

    5. Fusun has the pouts and the sulks;

    6. Kemal is devastated and disappointed;

    7. Repeat and repeat.

    This goes on for hundreds of pages. There is a chapter titled ‘Sometimes’ (in which every sentence begins with that word) which contains nothing but random fragments of their daily life. It is cute for one or two pages, but it is exhausting as a chapter-length exercise.
    I
    began to scan the pages. How long is this thing going to be on?
    Then the story took its turn and the mood was changing. I was tired and exhausted. I read a review somewhere that the love would not end happily as in fairy tales. Somehow tragic love story is more worth writing, so they say. So, I didn't have much hope for the bright light at the end of the tunnel. I just wanted to complete the journey. I was prepared for the worst.
    AND THEN suddenly there was a twist in the story and it became good, really good. I couldn’t stop reading and hoping. I forgave Kemal for being a borderline creep with his ‘collecting’ and I forgave Fusun for being so wrapped up in her acting ambition. I wanted them to drive away into the sunset in Kemal’s ’56 Chevrolet and live happily ever after in a Turkish dreamland.

    And it all ends in a sigh a big sigh.
    And suddenly you understand everything: the years of waiting, the lifetime of remembering, the significance of mundane things, the obsession with collecting, and why there is a need for so many museums in this world.
    “In poetically well-built museums, formed from the heart’s compulsions, we are consoled not by finding in them old objects that we love, but by losing sense of Time.”
    And there, I realized that all along the way, this was the story Pamuk intended to tell. In other words;
    First, Fusun's love represents this obsession with the past, this timeless nostalgia.
    Secondly, the character of Sibel represents the modernity.
    No wonder Fusun's world ends up in a museum, or as Pamuk writes: "...if objects that bring us shame are displayed in a museum, they are immediately transformed into possessions in which to take pride."
    The Museum of Innocence is a complex novel, beautifully written, full of intriguing and thought provoking twists and turns, and I would definitely recommend it to every book lover.
  • Persuasion Jane Austen's most beautiful and final book. Mysterious force and romantic love. Then these modern editions are to be strongly recommented for their scrupulous texts, informative notes and hepful introductions. I like very much. You are to read absolutely.
  • bweğğ this book was not that good.

    kitap üç bölüm
    1. Bölüm - Love
    2. Bölüm - Her
    3. Bölüm - Wild

    bu üç bölüm arasında en sıkıcısı ikinciydi.. zaten genel olarak VAY CANINA! ADAMA BAK! NASIL CÜMLELER BUNLAR!? dedirtecek şekilde bi numarası da yoktu. It felt like i was just scrolling through someone's random thought.

    ama yine de bu yıl okuduğum ya da göz attığım bazı şiir kitaplarına kıyasla, bu kitapta altı çizilip, saklanacak daha çok cümle vardı.

    bir yerden sonra basit geliyor demek istiyorum ama komple basitti.
    ama çok da şey etmemek lazım, ilk kitabı sonuçta.
  • Biri bana Plot Twist bölümünden sonra (19) Taylor Swift - This Love dinlemeye başlamamı söyleseydi keşke.

    Okuduğum ilk Jewel kitabı.
    Okurken yıkıldığım ve kaldıramadığım, çocuk gibi geri eski haline gelmesini istediğim bir olay oldu.
    O olaya kadar kitabı nefes almadan okuyordum.. o kadar *özgün* dü ki... İçinde dram olduğu halde hem eğlenceli hem de gülümseten bir kitaptı.
    Gus ve Parker yan yana gelince heyecanlanmadan olmuyordu. Gülmeden, güldürmeden geçen hiçbir sahneleri yoktu.

    19. bölümden sonra kitabının adı, neden bu adın koyulmuş olduğunu çok iyi anladım.
    Neden bu kadar yıkıldığımı bilmiyorum. İnat ettim Levi'yi sevmeyeceğime bi'de. Gus'dan sonra Levi'ye içim ısınmaz dedim. Komik olması gereken yerlerde bile gülümsemedim.

    Ama, yazarın yetenekli olduğunu işte burada anladım. Kitaba devam ettikçe 338 sayfada iki karakter birden nasıl sevdirilebilir? sorusunun cevabını buldum. Gus'ı ayrı. Levi'yi ayrı sevdim. Lanet olsun.

    O kadar güzel bir kurguydu ki... Okuyanların dilinden düşürmediği *today is my favorite day* cümlesini söylemek istemiyorum ama...

    LEVİ
    NEDEN
    BÖYLE
    GÜZEL
    SEVDİN?
    BENİM SENDEN NEFRET ETMEM GEREKİYORDU!

    Levi'ye gıcık olduğum sıralar, kitaba iki puan vermeyi düşünüyordum. 19. bölüme kadar olan yere 5
    kalan bölümlere 1.
    Ciddiyim bütün planlarım suya düştü. Sanki komplo planları yapmıştım ve hepsi mahvoldu.

    Normalde planladığım gibi gitmeliydi. İşte burada yazarın yeteneği ortaya çıkıyor. Her yiğidin harcı değil bir kitapta iki kişiyi okuyucuya sevdirebilmek. İmkansız.

    İmkansızı başarmış ve şu an ağlamak istiyorum.
    Çok güzeldi.

    BEAUTIFUL AS HELL!

    Kitabı, kitap hakkında hiçbir bilgi olmadan okumanın güzelliklerinden biri, taraf tutmuyorsunuz. Ne olacağından haberiniz yok, saf saf okuyup gidiyorsunuz... taa ki sırtınıza o bıçağı yiyene kadar.

    Bıçağı yedim.
    Çok acıttı.
    Ama sonra iyileşti. Yine gülümsedim. Yine sevdim.

    Kitabı okurken oldu bunlar. Ve gerçek hayatta da olan şeyler olması bu kitabı alıp sarılmak istememe neden oluyor.
    Bu kadar MUAZZAM olmamalıydı.

    Tatlı, acı, ekşi
    bir arada bayılırım.. En sevdiğimdir. Her konuda. İstisnasız.
    Bu kitapta öyleydi işte. Parker'ı da sevdim. Gus'ı da :'(. Levi'yi de.
    Büyülü gibi kitap. Cidden.
    Çok iyiydi. 2018'in bestlerinden biri oldu.

    1-19
    Tom Grennan - Lighting Matches

    19-43 + Epilog
    Taylor Swift - This Love

    *re-read yapılacaklarımda baş köşede.
    *kopyası alınıp saklanacaklarda da ilk sırada.
  • “Freeing yourself was one thing, claiming ownership of that freed self was another.”
    “That “Love is or it ain't. Thin love ain't love at all.”
    I picked up this book because I wanted to get some perspective, but I feel changed after reading this book. So complex, so painful, so painfully beautiful, such life in the telling of this story, It grips at your heart, and somehow you can feel the pain. It makes you shudder to think of how evil and cruel humanity can be. People were worse than animals in their treatment of so many people of this era. The chain gang was a terrible way to make people live. It shows how power in the hands of the wrong people can bring about a hell on earth. We might not be able to believe these things could really happen, that man was capable of such things were it not for the proof that we have in so much of history.
    The story is based on a real case, on in which Margaret Garner (remembered in this book as the family name given to the less horrendous slave owners) killed her children for the same reason in 1856, Ohio. Sethe and her daughter Denver live in a house on 124 Bluestone Road. Once a lively place where freed slaves congregated after Emancipation to get news and socialize, it’s now desolate and creepy, haunted by the spiteful ghost of Sethe’s dead two-year-old child. The matriarch Baby Suggs (Sethe’s mother-in-law) is now dead, and Sethe’s two sons have fled the premises.
    When Paul D enters the home, things begin to change. He and Sethe worked on the same plantation – called Sweet Home, ironic because it was anything but – decades earlier. They share history, good and bad, and harbor secrets from the other. Paul D’s presence makes the ghost leave, and he alienates the shy, awkward Denver and begins to make Sethe unshackle herself from the past… until a mysterious stranger – with no lines on her hands or face – appears at 124 to mess things up.
    There are a lot of men and most of them in this book are oppressors, but a few rise above. Mister Garner, although a slave owner, shows at least some signs of humanity. Paul D is the most developed male character, struggling with his fears and weaknesses, but in search of truth and peace.
    The only difficulty, it takes a while to get all the names straight; I found myself flipping back to see when a character was introduced. It’s not a long book, average length really, but it’s dense and full of layered, complex imageries. Moreover, the tale is related in a disjointed and dreamlike manner. And the story is built in spiraling layers, so it's only at the end that we have the whole story. And even at the end, not all the loose ends are wrapped up (although we are lead to a certain interpretation of events).
    In conclusion, Beloved is a truly great book that lives up to the hype. Hard to put down. The writing is excellent. Take your time and read this one bunch of times. It can be really painful. But it is beautifully written and important to read. Highly recommended!