(...) İlâhî Komedya, o güne dek Batı’da yapılan hiçbir şeye benzemeyen orijinâl bir eserdir. Hem bir aşk hikâyesi, hem bir ahlâk felsefesi, hem bir tarih muhasebesi, hem de bir siyaset beyannamesi özelliği taşır. Belki hepsinden önemlisi, Ortaçağ Avrupa’sında “vision-rüyet” tabir edilen bir “âhiret tasviri” olmasıdır. Dante’nin, eserinde kullandığı Cennet, Cehennem ve Araf’a dair bilgileri, kendisinden önceki Hristiyan edebiyatında bulamadığı, ama Müslümanlar’dan edindiği, bilhassa Muhiddin-i Arabî Hazretleri’nin bir eserinden intihal ettiği, edebiyat tarihinde genel kabul gören bir gerçektir. Fakat, “âhiret tasviri”, Batı edebiyatında, eski Yunan’dan beri zaman zaman başvurulan bir tarzdı. Meselâ, belki bugünün Batılıları farkında değildir ama, bu tarzın ilk örneği, Homeros’un Odise’sidir. Batılılar Odiseus’un hikâyesini, bilinmeyen denizlerde geçen bir mâcerâ sanır ve Arablar’ın Gemici Sinbad masalıyla benzeştirirler. Geçen konferansta çağdaş Ulysses’ten bahsetmiştik ki, asıl Ulysses ismi, o taraklarda hiç bezi olmayan James Joyce’un eserinden önce, Dante’nin eserine yakışırdı. Çünkü Ulysses, yâni Odiseus’un macerası, tıpkı İlâhî Komedya gibi bir “âhiret yolculuğu-âhiret tasviri”ne dayanır; yeri geldikçe değineceğiz… Her neyse; meseleyi fazla dağıtmadan, Daniel Boorstin’in söylediklerine bakalım:
“İlâhî Komedya, yalnız Ortaçağ’ın bir kâinat muhasebesi değil, bunun sonuçlarıyla yüz yüze gelen bir adamın hikâyesidir. Bir ilâhiyat araştırması değil (biz bu ibareye katılmıyoruz!), tek bir kişinin yaptığı yolculuktur. O çok meşhur ilk mısradan itibaren, Dante kendisini de hikâyeye dahil etmektedir. Bu, "yolun yarısı"dır; çünkü Dante de insanoğluna biçilen ömrün tam ortasındadır.”