(...) Kalabalık yalnızlığı arttırıyor gibi. Bunu yapması intizâmsızlığından. Düzensizlik parçaları birbirine muarız kılar. Ahbap olanlar da hasımlaşır cehennemde. Çünkü herkes kendi kaosunu cehennemi kılarak oraya taşımıştır. Pir Sultan Abdal'ın dediği gibidir: "Cehennem dediğin, dal-odun yoktur./Herkes ateşini kendi götürür." Ateş demek yakan demek. Yakan demek yıkan demek. Vahdet bağlarını bozan demek. İntizâmını yitirdikçe cemâatten kalabalığa dönüşüyor zaten. Fıtrata aykırılıksa her kargaşanın başı...
Îtikaddaki düzensizlik kaosumuzu besliyor. Bir de mimârîdeki sancılarımızı buna ekleyebiliriz. Mimârî karanlığı arttırabiliyor. Mimârîdeki düzensizlik cetvele uyumsuzluk değil, bilakis, belki cetvelin kendisiyle kavgası var. Çünkü ruh cetvele sığmıyor. "Herkese aynı" duvarlara kafa atıyor. Kendine has renklerle boyayacağı şeyler olmalı. İnsan matematik değildir. Rakam olarak 2 "iki insan"ı ifade etmez. Cevherimizde hesap edilebilirlikten fazlası var. O yüzden sosyalbilimler asla fenbilimleri gibi olamadılar.
Bir zamanlar Mars'a yolculuğun önündeki en büyük engelin "insanları bir arada tutma güçlüğü" olduğunu okumuştum. Malûm, uzay araçları dar mekânlara sahipler, mecburen. Ve o dar mekânda birçok insanı bir arada tutmak gerekiyor. Astronotların uzayda yaşadığı psikolojik sıkıntıların başında bu geliyormuş. Başka bir insanla o kadar dar bir mekânda bu kadar uzun bir süre yaşamak. Kavga ettikleri oluyormuş sık sık. Dünyadaki âmirleri barıştırmaya çalışıyormuş. Yahut da uzmanlar giriyormuş devreye. Kolay değil. "Çıkıp bir hava alayım!" deseniz çıkılacak yer yok. Hava zaten yok. Ahbap hiç yok.
Böylesi bir okumayı mimârâye dâir de işitmiştim. Apartman tarzı iskanın Avrupaî bir tarz olduğunu söylüyordu müellif. Ve ekliyordu: **Avrupalıların mahremiyet