Geri Bildirim
  • Bâğ-ı dehrin hem hazânın hem bahârın görmüşüz
    Biz neşâtın da gâmın da rûzgârın görmüşüz

    Çok da mağrûr olma kim meyhâne-i ikbâlde
    Biz hezârân mest-i mağrûrun humârın görmüşüz

    Top-ı âh-ı inkisâra pây-dâr olmaz yine
    Kişver-i câhın nice sengîn hisârın görmüşüz

    Bir hurûşiyle eder bin hâne-i ikbâli pest
    Ehl-i derdin seyl-i eşk-i inkisârın görmüşüz

    Bir hadeng-i cân-güdâz-ı âhdır sermâyesi
    Biz bu meydânın nice çâbük-süvârın görmüşüz

    Bir gün eyler dest-beste pây-gâhı cây-gâh
    Bî-aded mağrûrun sadr-ı i’tibârın görmüşüz

    Kâse-i deryûzeye tebdîl olur câm-ı murâd
    Biz bu bezmin Nâbîyâ çok bâde-hârın görmüşüz

    Açıklama:

    Zaman bağının baharını da gördük güzünü de; üzerimizden neş’e rüzgârları da geçmiştir gam fırtınaları da.

    Mevki sahibi olunca zafer sarhoşu oluverme; zîrâ böylesine mest (sarhoş) olup sabah olunca da baş ağrısı çeken binlercesini görmüşlüğümüz var.

    Gönlü kırık olanın atıverdiği âh topunun nice büyük sultanların muhkem kalelerini yıktığını biliriz.

    Derd ehli olanların kırıklıkla döktükleri gözyaşlarının yaptığı seller önünde nice gösterişli kâşânelerin, mâlikânelerin yerle bir olduğunu biliriz.

    O garipler ki, bütün sermâyeleri can yakıcı bir âh silâhından ibarettir ama, onu şöyle bir attıkları zaman, nice hızlı süvarilerin vurulup yere serildiklerini gördük.

    Sadarette itibar üzere oturan nicelerini gördük ki; gün geldi de onlar el pençe vaziyette pabuçluğu mekân tuttular (yani hizmetçi oldular)

    O elindeki –gururla kaldırıp kaldırıp- içtiğin kadeh var ya, gün gelir de dilenci çanağına döner; benzerlerini çok gördük.


    - Nâbi--
  • Bazı eksikleri olmasına rağmen, severek okuduğum bir kitap oldu, zira serinin ikinci kitabını merakla beklemekteyim, yazarın iyi bir kalemi var, betimlemeleri ve karakterleri sevdim tam tadındalar...

    Hazar ve Kayla'nın çok zorlu bir hayatı olmuş, Kayla'nın onu terk eden bir annesi ve alkolik bir babası var, içe kapanık, asosyal modunda bir kız, tek bir arkadaşı bile yok, bir yandan okuluna devam ederken diğer yandan babasına bakmaya çalışmış, ama keşke hiç bakmasaymış diyorum, zira adamın yıllarca, ne alkoli, ne kumarı ne de dayağı bitmemiş ve tüm bunlar Kayla'da derin yaralar açmış..

    Hazar ise çocuklarından bir haber olan ilgisiz bir aileye sahip, babasıyla olan bir tartışması sonucu kendisini sokaklarda buluyor ve zamanla bilumum her pisliğe az çok bulaşıyor, en sonunda çember adında bir kulübün üyesi olarak buluyor kendisini, ve ne yazık ki, hayatında en başarılı olduğu konu ise kağıtlar, yani kumar...

    Kayla ve Hazar'ın İlk karşılaşmaları bir sokak kavgasının ortasında oluyor, kızımız cüssesine bakmadan, Hazar'ı dövmeye niyetli bir grup çocuğa kafa tutuyor, aklınca Hazar'ı korumak niyetinde, ama gelin görün ki, onu kurtaran yine Hazar oluyor :) akabinde ikili aynı okulda yeniden karşılaştıklarında Kayla bu gencin bir anda hayatına dahil olmasının şaşkınlığını yaşıyor, ama bilmediği bir gerçek var ki, Hazar aslında Kayla'nın sahibi, üstelikte çok çirkin bir pazarlığın sonucu ....

    Kitabın en büyük eksiği mekan tasviri , yani kurgu hangi ülkede, hangi şehirde geçiyor belli değil, neden orada bulundukları belli değil, Hazar ve Kayla türk, ama okuldaki diğer herkes yabancı isimlere sahip, o konuda ikinci kitapta bir tamamlanma bekliyorum, bu nedenle puan kırmadım :)
  • Kitabı dün bitirmiştim. Bugün kaleme almış olduğum aşağıdaki incelemeyi sizinle paylaşıyorum.

    Olay örgüsü
    Kitabımızın olay örgüsü son derece basit. Babanın hastalanışı ve ölmesi etrafında dönen küçük olaylardan oluşmakta. Maddelemeye gerek görmüyorum.
    Karakterizasyon
    Ana karakterler: Romancımız, babası, annesi ve kardeşi
    Yardımcı karakterler: Dayılar, Zübeyir, Zübeyir’in karısı, Zübeyir’in baldızı, teyze, enişte, Bekir, Cavit Romancımızın eşi ve kızını da yardımcı karakter olarak sayabiliriz.
    Hatta belki anne ve kardeş bile yardımcı karakter konumunda değerlendirilebilir.
    Anlatıcı: 1. Tekil anlatıcı. (Ben anlatıcı)
    Zaman, 21. Yüzyıl
    Mekan: Ankara’daki ev, çeşitli hastahaneler ve Denizli’deki kasaba

    Kitapla ilgili değerlendirmem

    Kitap baba-oğul ilişkisini konu alan basit bir olay örgüsünden oluşmakta. Hasan Ali Toptaş kitaplarındaki karmaşıklığı, düşündürücülüğü bu kitapta pek görememekteyiz. Dil son derece yalın, cümleler büyük ölçüde kurallı. Bazı betimlemeler kitabı süsler nitelikte.
    Kitabın yapısına bu şekilde kısaca değindikten sonra, Hasan Ali Toptaş özgünlüğünün izini gördüğüm 2 figürden bahsetmek istiyorum: Sütkırı at ve beyaz gömlekli çocuk.
    Anlatıcımızın Ankara’dan Denizli’deki kasabaya giderken peşine sürekli takılan, ecel atı olarak yorumlanan ve dayılardan birinin ölümü üzerine anlatıcımızın da bu şekilde kabul ettiği bu at, kitap boyunca beni heyecanlandıran bir figürdü. Bu atın sürekli koşması neyi ifade ediyor, Neden kitaba dahil edildi? Gibi sorular dolaşıyor kitabın sonuna kadar okuyucunun zihninde.
    Daha önce de ifade ettiğim gibi kitabı benim için renkli kılan diğer bir figür de Beyaz gömlekli çocuk.
    Bu çocuk, Denizli’deki kasabanın balkonunda sigara içerken sürekli kahramanımızın karşısına çıkıyor, kahramanımız onu bir yerden tanıyacak gibi oluyor ancak tanıyamıyor. Kim olduğunu öğrenme teşebbüsünde bulunduğunda (gerek annesine sormak istediğinde gerekse peşine takıldığında) birden bire ortadan kayboluyor. Daha sonra bu çocuğun kahramanımızın annesinin rüyalarına girdiğini, annesinin de onu bir yerden tanıyacakmış gibi hissettiğini ancak tanıyamadığını öğreniyoruz.
    Ben daha sonra bu çocuğun kim olduğuna dair bir yorum yapabildim babanın cenaze merasiminde. Sanırım yazar da böyle düşündü. Bu beyaz gömlekli çocuk, Kahramanımızın çok küçük yaşta ölen kardeşi Suat.
    Neden mi böyle düşündüm: Cenaze merasiminde, bu beyaz gömlekli çocuk namaz kılar halde ifade ediliyor.
    Bu iki Figürde, Yazarın daha önce okumuş olduğum Gölgesizler kitabında sık sık görülen bir temin taşıyıcısı olduğunu düşünüyorum: Yok oluş. Gerek sütkırı at, gerekse beyaz gömlekli çocuk, sürekli bir görünüp aniden ortadan kaybolmakta.
    19.06.2018
  • Serinin ikinci ve son kitabıydı, bu kitapta da kamış ve şeftalinin aşkı son hızla devam ediyor yani çiftimizin azgınlıkları tam gaz : ))

    Noah ilk kitabın sonunda Laini’ nin neden bu işi yaptığını öğrenince pişmanlık duymuş ve onu azad etmişti, fakat Laini’nin gitmeye niyeti yok, ama annesinin durumu ağırlaşınca zahmet edip gidiyor, bir ailesi olduğunu hatırladı sonunda :)aslında ailesi ile arası çok iyi, ama nedense Noah’ı görünce aile ikinci planda kalmıştı, yazar bu konuda açığı kapatmaya çalışmış bu kitapta,bu arada kızın özellikle annesi ile yaptığı sohbetlere tanık olunca rahatlığını nereden aldığını anlıyoruz : )

    Noah bu ayrılığa çok dayanamıyor tabi, kızın peşinden ailenin yanına gidiyor, annesinin hastalığı için nüfusu ve parası da devreye girince ailenin kahramanı oluyor, tabi bu arada hastane dahil birlikte olmadıkları yer kalmıyor, Noah için yer ve mekan sorunu yok, adama her yer mübah :))

    İlk kitapta Noah’ın eski arkadaşı ve şu anki iş ortağı David adında rezil bir adam vardı, bu kitapta onun yeni rezilliklerine tanık oluyoruz, uyuşturucu , kadın ticareti, şantaj, mübarek de yok yok bu kitapta çiftin başına iyice bela oluyor..

    Yazar ilk kitaba göre daha hareketli ve romantik sahneler yazmış, özellikle Laine'nin pencereden atlamak için ağaç dallarında dolaştığı kısmı sevdim :)

    Kitabın finalini okuyunca gözümde Grinin Elli Tonu serisinin finali canlandı :) ama sevdim sonunu, bir puan fazlayı hak etti : ))
  • Anadoluya bir karakter yollayıp değiştirmeye çalışan toplumcu-gerçekçi anlayışa göre değil Anadolu'yu bir ayna gibi yansıtmıştır.Mekan tasfirlerine bayıldım.Mekan üzerinden Anadolu' yu anlatmış. Taşra-köy çatışmasının bir ürünüdür. Mavi kuş adlı araba toplumsal kimlikleri göstermektedir.
  • Anlaşmak için zaman gerekir, zaman ve mekân. Konuşmanın yanında susmak da gerekir, birbirinin söylediğine dikkat kesilebilmek, kalbini dostunun kalbine yaklaştırmak gerekir
  • Kafka'nın, zaman, mekân ve isimlerden bağımsız bir kabusa dalmış hissi veren yapıtlarından. Kısa ancak düşündürücü. Savunması alınmadan ölüme mahkum edilen insanlar için hazırlanmış bir çeşit işkence makinesi ekseninde, insanoğlunun acımasızlığının bürokratik hali.