Sadık Cemre Kocak, bir alıntı ekledi.
19 Nis 17:46 · Kitabı okudu · İnceledi · Beğendi · 10/10 puan

Harzemşahlar
Harzemşahlar Devleti görünüşte Asya'nın en güçlü devleti olmasına karşın, içte çürük bir yapıya dayanıyordu. Yönetimde ve aile içindeki çekişmeler orduda düzen, disiplin bırakmamıştı. Komutanlar ve yöneticiler arasında çekememezlik alıp yürümüştü, imparatorluğu oluşturan çeşitli boylar arasında düşmanlıklar sarmıştı. Mezhep çatışmaları ülkeyi bölmüştü. Harzemşahlar yönetimine zorla girmiş olan birçok bey bağımsızlığını kazanmak için fırsat bekliyordu. Bu çelişkiler içindeki imparatorluk bir de Cengiz Han'ı karşısına aldı. 1219 yılında Cengiz'e karşı yaptığı savaşta yenildi. Böylece gerçekte Harzemşah Devletinin Harezm'deki yaşamı son buluyordu. Celâlettin
Harzemşah Batı İran ve Irak'ı eline geçirdi. İran'a girmek isteyen Moğollara karşı başarılı savaşlar verdi. Ancak Anadolu Selçukların karşı giriştiği savaşta Erzincan'da ağır yenilgiye uğradı. Yaptığı sürekli savaşlar nedeniyle ordusu yorgun ve bitkindi. Yeniden Moğollar üzerine yürüyünce yanında kimseyi bulamadı. Yakın adamlarını yanına alıp kaçtı. Parasını almak isteyen biri kendisini öldürdü (1231). Harzemşah soyunun son hanı iyi bir komutan, yiğit bir asker olmasına karşın; kötü bir yöneticiydi. Bu yüzden askeri başarılarından yararlanamadı.
Harzemşahlar döneminde Harezm'de bilim ve yazın alanında büyük etkinlikler oldu. Harezm illerinde düzenli medreseler, büyük kitaplıklar vardı. Sultanlar bilginleri, sanatçıları koruyorlardı. Saraylarda bilim toplantıları düzenliyorlardı. Bu dönemde Harezm'de Farsça yazan şair yetişti. Harezm'de devlet dili Türkçe idi. Yazın dili olarak da Türkçe önem kazanıyordu. Medreselerde Türkçe eğitim dili olarak kullanılıyordu. Zemahşeri, Mukaddemet-ül Edeb adlı yapıtında, dönemin Harezm Türkçesinden örnekler sunmaktadır. Harezm'de Türk dili üzerine kimi yapıtların yazıldığı sanılır. Büyük olasılıkla bu yapıtlar Moğol yayılması sırasında yok edilmiştir.

Türklerin Dili, Fuat BozkurtTürklerin Dili, Fuat Bozkurt
kitapcikizce, Semerkant'ı inceledi.
16 Nis 10:22 · Kitabı okudu · 34 günde · Beğendi · 10/10 puan

Ömer Hayyam, Nizamülmülk, Melikşah, Hasan Sabbah, ve Tekken Hatun.
Selçuklu Devleti ile Karahanlı Devleti arasındaki mücadele mezhep çatışmaları
4bolum ama 4 ayrı kitap gibi
Ömer Hayyam'in Semerkant'a gelişi astronomi de ki basarilari ve büyük aşkı
Ve Benjamin Omar'in anlatımıyla Hayyam'in Rubaiyatinin yolculuğu

Bugün İslam âlemi küresel finans baronlarının yol açtığı yıkımla sarsılırken, CIA’nın 1960 yılından itibaren yürüttüğü MK-ULTRA, Blue Beam ve Mavi Işık gibi projelerle İslam’ı tasfiye edip yeni çağ dininin hazırlıklarını yaparken, insanlık Armageddon senaryoları, posthümanizm ve transhümanizm projeleriyle robotlaştırılmaya çalışılırken mezhep çatışmaları yüzünden İslam âlemi parça pinçik edilirken, milyonlarca Müslüman işkenceden geçirilirken velhasıl İslam’a yönelik yapılan büyük bir dünya savaşının tam ortasındayken ülkedeki hocaların gündemi; çıplaklık, cinsellik, kadın, pantolon, tenasül uzuvları, yorgan, asansör ve hastane fantezileri!

Mehmet D., Gülün Adı'ı inceledi.
 03 Şub 20:57 · Kitabı okudu · 7 günde · Beğendi · 9/10 puan

BABA, OĞUL ve KUTSAL RUH ADINA!

Ocak sonlarında güzel bir Ankara sabahının sümük donduran ayazında yolumuz bir manastıra düştü. (Ankara'da da manastır olabilir bu benim hikayem) Son dönemlerin meşhur kelimelerinden külliyenin hristiyan versiyonu yani. Kelime anlamı tam karşılamasın ne çıkar! Kafanızda şekillendi bile. Bir haftalık manastır ziyaretimizde gördüklerimizi dilim döndüğünce sizlere aktarıyım ben.

Tanrı bana acısın, gördüklerimi hatırlamamı sağlasın. Amen!

Daha kapıdan girdik bismillah! (ağız alışkanlığı) birisi öldürülmüş mü intihar mı etmiş ne yaptıysa ayağımızın tozuyla cenazesine iştirak ettik rahmetlinin dedikodular eşliğinde. "Kız gibi çocuktu" diyor bir tanesi, "erkek güzeliydi." "Ölmesinden sebep bu değil miydi zaten. Günah işledi, Tanrı cezasını verdi" diye devam ediyordu ötekisi.

Dünyadan tecrit edilmiş bu yerde farklı insan yüzü ve hatta karşı cins görememekten dolayı beyinleri kösnülleşmiş, hemcinslerinden etkilenen yaratıklara dönüşmüşler. Öyledir. Bir insana, ulaşamadığı cazip gözükür, ona ilgi duyar. Elde edemezse elindekiyle yetinmeye çalışır. Malesef iş çocuklara tecavüz etmeye kadar varabilir. Vardı da zaten. Şu en iyi dindarların sesini çıkaramadığı meseleler oldu ya hani. Hatırladın işte. "Bizim tarikatta olmaz öyle işler, bizimkisi şöyle iyi böyle iyi." Zaten ben de hristiyan tarikatlarını anlatıyorum.

Ortaçağ'da; bir tarafta mezhep çatışmaları, tarikat çekişmeleri gölgesinde hristiyan batı dünyası, bir tarafta ilmin merkezi, bilimin önderi müslüman doğu dünyası.

Giriyorum manastırın kütüphanesine, bakıyorum kitaplara, görüyorum İbni Sina'yı, Farabi'yi, sözelcilerin çok sevdiği cebirin babası El Harezmi'yi ve nicelerini; optik bilimcisinden şifre bilimcisine hep müslüman bilim adamlarını.

O sırada bir ihtiyar geliyor yanıma beni durdurmaya. "Zaten kitapta (İncil) her bilgi verilmiştir. Görevimiz bu bilgileri saklamaktır. Bunun üzerine yeni bilgiler araştırıp insanlara ulaştırmak gururdur. Var olan bilgiye yeni bilgi eklerse belaları üzerine çeker insanoğlu" diyor. Ey ihtiyar! Sana bakınca tanıdık bir sima beliriyor gözlerime. "Gazali" Kendi felsefesiyle bu Altın Çağ'ın felsefesini reddetti. Akıl yerine inancı koydu. Tek tipçiydi. "Bilim şeytan işidir, insanları yoldan çıkarır." dedi. Aristocu Farabi ve İbni Sina ile çok uğraştı. "Bu filozofların görüşleri dinin temel ilkeleriyle ters, gerçeği kavramanın yolu gönülden geçer akıl bize gerçeği veremez." dedi.

Gazali'nin görüşleri ağır basmaya başlayınca İbn Rüşd aldı eserleri latinceye çevirdi. Aristo'yu, Platon'u Batı'ya geri verdi. Rönesans geldi. Batı yeniden doğdu. Doğu çöktü. Mezhep çatışmaları günümüze kadar miras kaldı.

Doğu'nun henüz kararmadığı, Batı'nın da aydınlanmadığı zamanlardaki manastır gezimde ufak tefek cinayetler işlenmeye devam ediyordu. Katili bulmak için mahkeme kuruldu. Ancak mahkeme katili aramaktan çok, içlerindeki hainleri cezalandırmak için kurulmuş gibiydi. Çünkü bu Engizisyon Mahkemesi'ydi. Engizisyon Mahkemeleri Roma Kilisesi'ne karşı olanları yargılamak için değil cezalandırıp yakmak için vardı. Aaah benim sevgili İvan Karamazov kardeşim, bu kardeşin senin Büyük Engizisyoncu'nu da unutmadı. Peygamber inse gelse ona da ayar çeker bu sorgulanamaz yöneticiler!

İnsanları diri diri yakan batılıların yerini doğulular aldı. Bilime karşı çıkmak suretiyle biz yaptık bunu.

Katil kimdi peki? Söyleyim: YOBAZLIK.

"Herkesin bir gerçeği mi var? Hayır. Gerçek tektir. Sadece daha yakından bakmak gerekir."

Şimdi bana kalan tek şey susmak.

mehmet temiz, Tanrı Adına Savaş'ı inceledi.
 23 Ara 2017 · Kitabı okudu · 8 günde · Beğendi · 9/10 puan

Karen Armstrong'tan müthiş bilgiler içeren bir kitap daha. Armstrong bu kitabında, üç semavi din olan Yahudilik, Hristiyanlık ve Müslümanlıkta ki mezhepler ve köktendincilik üzerine oldukça geniş bilgiler veriyor.

İtiraf etmeliyim ki, bu kitabı okumadan önce Yahudilikte de mezheplerin olduğu konusunda hiç bir bilgim yoktu. Nedense sadece İslamiyet ve Hristiyanlıkta mezhepler var olarak biliyordum. Ayrıca köktendinciliğin ise çevremizde gelişen terör olaylarından esinlenerek veya hep İslami odaklı olduğu bize empoze edildiğinden dolayı, diğer dinlerde böyle bir aşırılığın olduğunu kesinlikle tahmin etmiyordum.

Oysa her üç dinde de, birbirini can düşmanı olarak gören mezheplerin ve tarikatların mevcut olduğunu, ayrıca her üç dininde azımsanamayacak miktarda köktendinci cemaatlarının bulunduğunu ve bunların zaman zaman yaptıkları eylemlerle insanlara büyük zararlar verdiklerini bu kitap bize ayrıntılı olarak anlatıyor.

Yüzyıllardır süren dinler arası veya aynı dinin mezhepleri arasındaki çatışmaların konu olarak anlatıldığı kitap oldukça akıcı bir dille yazılmış. Zaman zaman, özellikle
öne çıkan mezhep ve tarikat önde gelenlerinin fikirlerinin açıklanması bölümlerinde, biraz karışıklıklar ve sıkıcılık olsa da , genelde gayet kolay okunan bir kitap özelliği taşımaktadır.
Kitapta, tabii ki eleştirilecek bazı eksiklikler de mevcut. Uzak ve yakın tarih boyunca gelişen bu kadar çok olay anlatılırken, çok önem taşıyan iki büyük olayın anlatılmamış olmasını ben büyük eksiklik olarak değerlendiriyorum.

Bunlardan birincisi Haçlı Seferleri. Bu konuda sadece arada bir kaç cümle edilerek geçiliyor. Bunu belki de yazar tamamen ayrı bir kitap halinde hazırlamayı düşünmüş olabilir diye tahmin ediyorum. Ama yine de bu kitapta biraz daha geniş olarak ele alabilirdi diye düşünüyorum.

İkincisi ise, yazar Ortadoğudaki çatışmaları geniş bir şekilde anlatırken nedense 1982 yılı eylül ayının bir pazar sabahında, Yahudi komutanların izniyle, Hristiyan Falanjistlerin Sabra ve Şatilla kamplarına girerek burada yaşayan kadın,erkek,yaşlı ve çocuklarda dahil yaklaşık 3 bin Filistinli Müslümanı katletmelerinden hiç bahsetmiyor. Tarihin en büyük ve en acı katliamlarından biri olan bu olayın bu kitapta bahsedilmemesi bence kitabın en büyük eksikliği.

Yukarıda bahsettiğim eksiklikler dışında kitap üç semavi din konusunda çok aydınlatıcı ansiklopedik bilgiler içeren muhteşem bir kitap. Ben kitabı, özellikle bu konulara eğilimli olan kişilerin mutlaka okuması gereken bir kitap olarak değerlendiriyorum.

Zehra ŞAHAN, Bülbülü Öldürmek'i inceledi.
03 Ağu 2017 · Kitabı okudu · 7 günde

Konusu insan olan her varlığı derinden etkileyecek bir roman. Ten renginden kaynaklanan eşitsizliği, adaletsizliği çok çok hissettiren ve bu yüzden derinden üzen bir roman oldu. Okurken "Keşke sadece bir kurgudan ibaret olsa " dedim fakat, ne yazık ki sınıf, mezhep ve ırk çatışmaları günümüz Dünya' sında hala var olmakta.
"İstediğin kadar saksağanı vur vurabilirsen ama unutma, bülbülü öldürmek günahtır. "

Semrâ Sultân, bir alıntı ekledi.
 21 May 2017 · Kitabı okudu · 9/10 puan

İşte bugün bizi yine Cihad beklemektedir. Çünkü yine Allah'ın düşmanları sahnededir. Ancak, bu defa başka bir metotla karşımızdalar. Düşmanın bu seferki metodu; Milletimizin kültürünü yok etmek, Türk-İslam kültüründen sıyrılmış bir kozmopolitiği aşılamak, birlik ve beraberliğimizi bozacak mezhep ve bölge çatışmaları yaptırıp kaleyi içten fethetmektir. Bütün bunları yaparken de milletimizin derin bir uykuya dalması gerektiğini de programlarına eklemeyi ihmal etmemişlerdir. Türk'e düşman bütün unsurlar, İslam'ın yükselişine en çok teminat olan Türk Devlerini ve Milletini ortadan kaldırmak için bir olmuşlardır.

Muhsin Başkan, Arslan Tekin (Sayfa 135)Muhsin Başkan, Arslan Tekin (Sayfa 135)

''Ben Luther Olmayacağım ''-Atatürk -
Martin Luther (1483-1546) dinde reform hareketinin, yani Protestanlık hareketinin başlatıcısıdır. Bir din adamı olan Luther, aslında Katolik kilisesinin tam bir din ticareti yapan kurum haline gelmesine tepki göstermiştir. Luther'in Hristiyanlık düşüncesine getirdiği en reformcu görüş; insanların arada bir vasıta olmaksızın Tanrı ile münasebete geçebileceğinin mümkün olduğudur. Böyle bir yaklaşım otomatik olarak kilise teşkilatını gereksiz kılıyor ya da önemsizleştiriyordu.86 Bazı yerli ve yabancı araştırmacılar Atatürk ile Luther arasında mukayese yapmışlardır. Hatta onu Luther gibi, bir din reformcusu olarak takdim edenler bile olmuştur.

Luterizm açısından Atatürk tahlil edildiğinde, arada çok büyük farkların olduğu ve Atatürk'ü bir din reformcusu olarak takdim etmenin imkansızlığı açıkça görülmektedir. Çünkü, Luther, bir din adamıdır ve Katolik kilisesi karşısında yeni bir mezhep yorumunun gelişmesine öncülük etmiştir. Oysa İslam dininin yapısı gereği, Müslüman toplumlarda kul ile Allah arasına giren kilise teşkilatı ve ruhban sınıfı yoktur. Bundan dolayı onlara tepki anlamı taşıyan bir reformasyonun olması da mümkün değildir. Atatürk bu gerçeği, en basit bir dini bilgi olarak şöyle ifade etmektedir: "Her şeyden evvel şunu en iptidai bir hakikati diniye olarak bilelim ki, bizim dinimizde bir sınıfı mahsus yoktur. Ruhbaniyeti reddeden bu din inhisası kabul etmez."87 Şüphesiz Atatürk'ün din anlayışı çerçevesinde bir takım yeni düzenlemeler yapılmıştır. Mesela Saltanat ve Hilafetin kaldırılmış, Şer'iye ve Evkaf Vekaleti sona erdirilmiş, Diyanet İşleri Başkanlığı kurulmuştur. Bütün bu düzenlemeler dinin özüne ait değil, dinin siyasetten ayrılmasına yönelik düzenlemelerdir.

Buna rağmen, acaba dinin özü üzerinde de bir takım düzenlemelere teşebbüs edilmiş midir? Eldeki belgeler yorumlandığında, 1923'lerden sonra yavaş yavaş, 1925'ten sonra ise tamamen etkinliklerini arttıran bazı yönetici seçkinlerin etkisiyle; birtakım teşebbüslere girişildiği anlaşılmaktadır. 1923'lerde İslamiyet'ten vazgeçme teşebbüslerinden bir netice alamayan bu seçkinler, 1925 sonrası dinde reform paketini uygulamaya çalışmışlardır. Çünkü bu seçkinler halkın desteğini alamamalarının sorumlusu olarak, dini görmüşlerdir. Kemal Karpat, Lütfi Levonian'dan naklen bu seçkinlerin din anlayışını şöyle tespit etmektedir: "Temelde Materyalist bir hayat görüşü, tamamen sahte bir din anlayışı var. İslamiyet Arap karakteri taşıdığından İslamiyete baş kaldırmış bulunuyorlar. Din ile bilimin, inanç ile bilginin uyuşamayacaklarına, bunların birbirine karşı şeyler olduklarına inandıkları, dini bilgilere ve kitaplara güvenmedikleri için dini reddediyorlar. Dini, ilkel kafalı insanlara has bir şey sayıyorlar."88

Dinde reform yapmaya çalışan bu seçkinler, Atatürk'ü Luther olmaya teşvik etmişlerdir. Ş. Süreyya Aydemir olayı şöyle anlatmaktadır: "Böylece, bir taraftan din tarihi incelemeleri, diğer taraftan halktan gelen veya halka doğru çeşitli etkiler, bundan başka hükümetin kaygıları, endişeleri arasında Gazi bir süre ve sanıyorum ki, oldukça çetin ruh çatışmaları geçirdi.Türkiye'de bir din ıslahatçısı için yapılabilecek belki çok şeyler vardı... Ama Gazi, bütün bunlara rağmen ve her halde bin bir türlü iç hesaplaşmadan sonra: "Ben Luther olmayacağım!" dedi ve işi olduğu yerde bıraktı."89

Sonuç

Psiko-sosyal faktörler açısından Atatürk'ün din karşısındaki tutumu tahlil edildiğinde, onun çocukluktan itibaren birçok dini tecrübe yaşadığı, dini tutumlar sergilediği, Allah'a dua ve niyazda bulunduğu görülmektedir. Atatürk, dinin psikolojik ve sosyolojik gerçekliğini kabul etmektedir. Atatürk, Allah'ın varlık ve birliğini de açıkça ikrar etmektedir.

Atatürk, İstiklal Mücadelesi'nde din faktöründen samimiyetle istifade etmiştir. Savaş sonrası sosyal bütünleşme ve motivasyonda da din faktörüne müracaat etmiştir. Yapmış olduğu bir çok konuşmada dinden kaynaklanan katkılara teşekkürlerini ifade etmiştir.

Atatürk, din eğitiminin zaruretine inanmaktadır. Bu eğitim hem örgün hem de yaygın olarak yapılmalıdır. Fakat din eğitimi mutlaka ihtisas sahibi kimseler tarafından yapılmalıdır. Atatürk'e göre din eğitiminin gayri resmi unsurlara bırakılması durumunda; din suistimalinin oluşması kaçınılmazdır.

Atatürk, çok eski zamanlardan beri dinin siyasi gayeler uğruna suistimal edildiğine inanmaktadır. Bundan kurtuluşun tek yolu, din ile siyasetin ayrılmasıdır. Bu kesinlikle dinsizlik anlamına gelmemektedir. Tersine bu durum, dinin saflaşmasına hizmet edecektir.

Atatürk, bütün Müslüman toplumları düşünmüş, onların hangi sebeplerden dolayı geri kaldıklarını tespit etmiş ve bundan kurtuluş yollarını göstermiştir. Atatürk'ün bu orijinal tespitleri, geçerliliğini korumaya hala devam etmektedir.

Atatürk, İslamiyet'e yürekten bağlıdır. Ona göre İslam en son ve en güzel dindir. Gelişmeye kesinlikle engel değildir. Müslüman toplumlar gerçek İslam'ı yaşamadıkları için geri kalmışlardır. Atatürk'e göre Türk milleti dilini ve dinini asla kaybetmemelidir.

Atatürk, dini siyasi gayeler uğruna kullanmış bir Makayevalist değildir. O, dinin hurafelerden temizlenip, toplum için daha faydalı bir hale getirilmesinin önemine kesinlikle inanmaktadır. Bununla birlikte o, bir din reformcusu vaziyetine de girmemiştir. Ona göre İslamiyette Lutervari bir reform hareketine gerek yoktur.

Doç.Dr .ahmet Faruk Kılıç

Mahpuker Sönmez, Bağdat'ın Portakal Ağaçları'ı inceledi.
16 Eki 2016 · Kitabı okudu · 19 günde · Beğendi · 5/10 puan

16 yaşında kazandığı bursla İngiltere’ye okumaya giden bir daha ülkesine dönemeyen babasının hatıralarından yola çıkarak hiç gitmediği, gidemediği Bağdat’ı dolayısıyla Irak’ın dününü ve 2003 yılın da yaşadığı işgali sade ve akıcı bir dille anlatıyor. İlk başlar da kim kimdir sorusunu sordurup akıl karıştırsa da, o topraklar da doğup büyüyen insanların ilk önceleri ne kadar ileri seviyeler de eğitim gördüklerini, savaşa rağmen çocuklarını okutmak için çabalamalarını anlatıyor. Petrol uğruna büyük devletlerin bir ülkenin kaderiyle oynamaları kafalar da soru işareti yaratırken. Bir zamanlar Osmanlının eyaletiyken Osmanlıdan kurtulmak için önce İngilizlere yanaşmaları ve 1918 de bağımsız devlet olup ileri seviyelerde yaşarken tarih boyunca hiç geçinemediği komşu ülke İranla körfez savaşını yaşamaları Saddam Hüseyin’in halkını kandırarak Kuveyti işgal etmesi, Saddam Hüseyinden kurtulmak için mezhep çatışmaları sonucu bir ülkenin enkaz haline gelmesi… Savaşın ne demek olduğunu sivil halkın neler çektiğini okurken kafanızda türlü soruların dolaştığını ve güney doğunuz da adı konmamış savaş varken acabaların acabaları doğurduğunu göreceksiniz…