• Hamit Bozarslan, yapmış olduğu çalışmalara öznel yargılarını katmadan, nesnel verilere göre olay ve olguları değerlendiren ender sosyalbilimcilerden bir tanesidir. Yazdığı eserler adeta bir alanda nasıl çalışma yapılacağını gösteren iyi birer örnektir.

    Bu kitapta da aynı yöntemi izlemiştir. Ortadoğu gibi karmaşık ve hemen her gün değişen olay ve olguları açıklamak kolay değildir. Yazar bu karmaşa ve kaosu çok güzel ve yalın biçimde işlemiştir. Ortadoğu’daki kültür, inanç, etnik ve sosyal çelişki ve çatışmaları temellerine kadar inerek irdelemeye çalışmıştır.
    Özelikle 1-2. Dünya savaşların sonucunda Ortadoğu coğrafyasını adeta cetvellerle çizilmesinin, günümüzdeki yaşanan problemlerine neden olduğuna ışık tutmaktadır. Başta Arap devletlerin iktidar çekişmeleri, İran ve Türkiye ulus ve mezhep problemleri, Kürtlerin ve Filistin’lerin kendi kaderini tayin hakkı vb. temel sorunlar önemli konuların başında gelmektedir.
    Bunun yanında kapitalist devletlerin sömürü politikaları ve petrol gibi değerli madenler üzerindeki kirli politikalar ve daha bir çok etmen söz konusu.
    Başta ABD ve Sovyetler’in Ortadoğu’ya müdaheleleri, Ortadoğu devlet ve toplumların tepkisel çıkışları bir çok yeni çıkmazlar yaratmıştır.
    Kitapta bu çıkmazları, işgal, özgürlük, direniş, şehit, cihad, devrim gibi kavramlarla açıklanmayacak kadar bir derinliğe sahip olduğunu vurgulamaktadır. Bu kavramları, tarafların sürekli kullanılması bir nokta da sonra siyasi bir amaçtan başka bir karşılığı yoktur. Oysa her gün yüzlerce insan ölüyor yada yersiz yurtsuz kalıyor.

    Kısacası kitap Ortadoğu kaosuna bir projektör işlevini görmektedir. Ezberci ve şabloncu söylemlere takılıp kalmadan bu coğrafyadaki gelişmelere bakmak için seçkin bir kaynak. Bilip bilmeden savunduğumuz şeylerin bir de arka planları var. Bu yüzde acıyı dillere pelesenk etmek yerine bunların kaynağına inip, öğrenmek, anlamak ve kavramak daha mantıklı ve ahlaki bir eylemdir.
  • Semerkant
    Yapıt, Ömer Hayyam'ın Rubaiyat adlı elyazması eserinin 1072 yılında Semerkant'ta başlayan ve 1912'de Titanik'te biten hikâyesini ele alıyor. Her ne kadar kitabın konusu bu şekilde yorumlansa da 20. yüzyıl başlarında İran’da gerçekleşen modernleşme çabaları ve daha öncesinle yaşanan mezhep çatışmaları romanın esas konusunu oluşturuyor. İran daki modernleşme sürecini, insanlığa anlatmak ve farklı bir bakış açısı kazandırabilmek için tarihi ögelerin ağırlıkta olduğu, tarihi karakterlerin yer ve zamansal olarak bir araya gelip böyle bir serüven yaşamaları mümkün oladığı halde, oldukça başarılı, takdire şayan bir kurgusal teknik ile bir araya getirildiği bir eser yaratmış yazar. Kitap, okumaya başladığım ilk anda bende dil ve kurgu bakımından Gabriel G. Marquez ve İhsan Oktay Anar ın eserlerine benzer bir algı oluşturdu. Şimdiye kadar okuduğum kitapların içerisinde okurken araştırma yapma gereği duyduğum ilk kitap oldu. Ömer Hayyam, İbn Sina, Hasan Sabbah, Nizâmülmülk , Melikşah, İbn Tahir (Ebu Tahir) gibi tarihte yer edinmiş karakterleri araştırıp hayat hikayelerini okumak, eseri daha iyi anlamımı sağlayan etkenlerden birisiydi. Büyük bir keyif aldım okurken, ilerleyen zaman içinde eseri tekrar okumayı düşünüyorum.
  • Harzemşahlar Devleti görünüşte Asya'nın en güçlü devleti olmasına karşın, içte çürük bir yapıya dayanıyordu. Yönetimde ve aile içindeki çekişmeler orduda düzen, disiplin bırakmamıştı. Komutanlar ve yöneticiler arasında çekememezlik alıp yürümüştü, imparatorluğu oluşturan çeşitli boylar arasında düşmanlıklar sarmıştı. Mezhep çatışmaları ülkeyi bölmüştü. Harzemşahlar yönetimine zorla girmiş olan birçok bey bağımsızlığını kazanmak için fırsat bekliyordu. Bu çelişkiler içindeki imparatorluk bir de Cengiz Han'ı karşısına aldı. 1219 yılında Cengiz'e karşı yaptığı savaşta yenildi. Böylece gerçekte Harzemşah Devletinin Harezm'deki yaşamı son buluyordu. Celâlettin
    Harzemşah Batı İran ve Irak'ı eline geçirdi. İran'a girmek isteyen Moğollara karşı başarılı savaşlar verdi. Ancak Anadolu Selçukların karşı giriştiği savaşta Erzincan'da ağır yenilgiye uğradı. Yaptığı sürekli savaşlar nedeniyle ordusu yorgun ve bitkindi. Yeniden Moğollar üzerine yürüyünce yanında kimseyi bulamadı. Yakın adamlarını yanına alıp kaçtı. Parasını almak isteyen biri kendisini öldürdü (1231). Harzemşah soyunun son hanı iyi bir komutan, yiğit bir asker olmasına karşın; kötü bir yöneticiydi. Bu yüzden askeri başarılarından yararlanamadı.
    Harzemşahlar döneminde Harezm'de bilim ve yazın alanında büyük etkinlikler oldu. Harezm illerinde düzenli medreseler, büyük kitaplıklar vardı. Sultanlar bilginleri, sanatçıları koruyorlardı. Saraylarda bilim toplantıları düzenliyorlardı. Bu dönemde Harezm'de Farsça yazan şair yetişti. Harezm'de devlet dili Türkçe idi. Yazın dili olarak da Türkçe önem kazanıyordu. Medreselerde Türkçe eğitim dili olarak kullanılıyordu. Zemahşeri, Mukaddemet-ül Edeb adlı yapıtında, dönemin Harezm Türkçesinden örnekler sunmaktadır. Harezm'de Türk dili üzerine kimi yapıtların yazıldığı sanılır. Büyük olasılıkla bu yapıtlar Moğol yayılması sırasında yok edilmiştir.
  • Ömer Hayyam, Nizamülmülk, Melikşah, Hasan Sabbah, ve Tekken Hatun.
    Selçuklu Devleti ile Karahanlı Devleti arasındaki mücadele mezhep çatışmaları
    4bolum ama 4 ayrı kitap gibi
    Ömer Hayyam'in Semerkant'a gelişi astronomi de ki basarilari ve büyük aşkı
    Ve Benjamin Omar'in anlatımıyla Hayyam'in Rubaiyatinin yolculuğu
  • Bugün İslam âlemi küresel finans baronlarının yol açtığı yıkımla sarsılırken, CIA’nın 1960 yılından itibaren yürüttüğü MK-ULTRA, Blue Beam ve Mavi Işık gibi projelerle İslam’ı tasfiye edip yeni çağ dininin hazırlıklarını yaparken, insanlık Armageddon senaryoları, posthümanizm ve transhümanizm projeleriyle robotlaştırılmaya çalışılırken mezhep çatışmaları yüzünden İslam âlemi parça pinçik edilirken, milyonlarca Müslüman işkenceden geçirilirken velhasıl İslam’a yönelik yapılan büyük bir dünya savaşının tam ortasındayken ülkedeki hocaların gündemi; çıplaklık, cinsellik, kadın, pantolon, tenasül uzuvları, yorgan, asansör ve hastane fantezileri!
  • BABA, OĞUL ve KUTSAL RUH ADINA!

    Ocak sonlarında güzel bir Ankara sabahının sümük donduran ayazında yolumuz bir manastıra düştü. (Ankara'da da manastır olabilir bu benim hikayem) Son dönemlerin meşhur kelimelerinden külliyenin hristiyan versiyonu yani. Kelime anlamı tam karşılamasın ne çıkar! Kafanızda şekillendi bile. Bir haftalık manastır ziyaretimizde gördüklerimizi dilim döndüğünce sizlere aktarıyım ben.

    Tanrı bana acısın, gördüklerimi hatırlamamı sağlasın. Amen!

    Daha kapıdan girdik bismillah! (ağız alışkanlığı) birisi öldürülmüş mü intihar mı etmiş ne yaptıysa ayağımızın tozuyla cenazesine iştirak ettik rahmetlinin dedikodular eşliğinde. "Kız gibi çocuktu" diyor bir tanesi, "erkek güzeliydi." "Ölmesinden sebep bu değil miydi zaten. Günah işledi, Tanrı cezasını verdi" diye devam ediyordu ötekisi.

    Dünyadan tecrit edilmiş bu yerde farklı insan yüzü ve hatta karşı cins görememekten dolayı beyinleri kösnülleşmiş, hemcinslerinden etkilenen yaratıklara dönüşmüşler. Öyledir. Bir insana, ulaşamadığı cazip gözükür, ona ilgi duyar. Elde edemezse elindekiyle yetinmeye çalışır. Malesef iş çocuklara tecavüz etmeye kadar varabilir. Vardı da zaten. Şu en iyi dindarların sesini çıkaramadığı meseleler oldu ya hani. Hatırladın işte. "Bizim tarikatta olmaz öyle işler, bizimkisi şöyle iyi böyle iyi." Zaten ben de hristiyan tarikatlarını anlatıyorum.

    Ortaçağ'da; bir tarafta mezhep çatışmaları, tarikat çekişmeleri gölgesinde hristiyan batı dünyası, bir tarafta ilmin merkezi, bilimin önderi müslüman doğu dünyası.

    Giriyorum manastırın kütüphanesine, bakıyorum kitaplara, görüyorum İbni Sina'yı, Farabi'yi, sözelcilerin çok sevdiği cebirin babası El Harezmi'yi ve nicelerini; optik bilimcisinden şifre bilimcisine hep müslüman bilim adamlarını.

    O sırada bir ihtiyar geliyor yanıma beni durdurmaya. "Zaten kitapta (İncil) her bilgi verilmiştir. Görevimiz bu bilgileri saklamaktır. Bunun üzerine yeni bilgiler araştırıp insanlara ulaştırmak gururdur. Var olan bilgiye yeni bilgi eklerse belaları üzerine çeker insanoğlu" diyor. Ey ihtiyar! Sana bakınca tanıdık bir sima beliriyor gözlerime. "Gazali" Kendi felsefesiyle bu Altın Çağ'ın felsefesini reddetti. Akıl yerine inancı koydu. Tek tipçiydi. "Bilim şeytan işidir, insanları yoldan çıkarır." dedi. Aristocu Farabi ve İbni Sina ile çok uğraştı. "Bu filozofların görüşleri dinin temel ilkeleriyle ters, gerçeği kavramanın yolu gönülden geçer akıl bize gerçeği veremez." dedi.

    Gazali'nin görüşleri ağır basmaya başlayınca İbn Rüşd aldı eserleri latinceye çevirdi. Aristo'yu, Platon'u Batı'ya geri verdi. Rönesans geldi. Batı yeniden doğdu. Doğu çöktü. Mezhep çatışmaları günümüze kadar miras kaldı.

    Doğu'nun henüz kararmadığı, Batı'nın da aydınlanmadığı zamanlardaki manastır gezimde ufak tefek cinayetler işlenmeye devam ediyordu. Katili bulmak için mahkeme kuruldu. Ancak mahkeme katili aramaktan çok, içlerindeki hainleri cezalandırmak için kurulmuş gibiydi. Çünkü bu Engizisyon Mahkemesi'ydi. Engizisyon Mahkemeleri Roma Kilisesi'ne karşı olanları yargılamak için değil cezalandırıp yakmak için vardı. Aaah benim sevgili İvan Karamazov kardeşim, bu kardeşin senin Büyük Engizisyoncu'nu da unutmadı. Peygamber inse gelse ona da ayar çeker bu sorgulanamaz yöneticiler!

    İnsanları diri diri yakan batılıların yerini doğulular aldı. Bilime karşı çıkmak suretiyle biz yaptık bunu.

    Katil kimdi peki? Söyleyim: YOBAZLIK.

    "Herkesin bir gerçeği mi var? Hayır. Gerçek tektir. Sadece daha yakından bakmak gerekir."

    Şimdi bana kalan tek şey susmak.
  • Karen Armstrong'tan müthiş bilgiler içeren bir kitap daha. Armstrong bu kitabında, üç semavi din olan Yahudilik, Hristiyanlık ve Müslümanlıkta ki mezhepler ve köktendincilik üzerine oldukça geniş bilgiler veriyor.

    İtiraf etmeliyim ki, bu kitabı okumadan önce Yahudilikte de mezheplerin olduğu konusunda hiç bir bilgim yoktu. Nedense sadece İslamiyet ve Hristiyanlıkta mezhepler var olarak biliyordum. Ayrıca köktendinciliğin ise çevremizde gelişen terör olaylarından esinlenerek veya hep İslami odaklı olduğu bize empoze edildiğinden dolayı, diğer dinlerde böyle bir aşırılığın olduğunu kesinlikle tahmin etmiyordum.

    Oysa her üç dinde de, birbirini can düşmanı olarak gören mezheplerin ve tarikatların mevcut olduğunu, ayrıca her üç dininde azımsanamayacak miktarda köktendinci cemaatlarının bulunduğunu ve bunların zaman zaman yaptıkları eylemlerle insanlara büyük zararlar verdiklerini bu kitap bize ayrıntılı olarak anlatıyor.

    Yüzyıllardır süren dinler arası veya aynı dinin mezhepleri arasındaki çatışmaların konu olarak anlatıldığı kitap oldukça akıcı bir dille yazılmış. Zaman zaman, özellikle
    öne çıkan mezhep ve tarikat önde gelenlerinin fikirlerinin açıklanması bölümlerinde, biraz karışıklıklar ve sıkıcılık olsa da , genelde gayet kolay okunan bir kitap özelliği taşımaktadır.
    Kitapta, tabii ki eleştirilecek bazı eksiklikler de mevcut. Uzak ve yakın tarih boyunca gelişen bu kadar çok olay anlatılırken, çok önem taşıyan iki büyük olayın anlatılmamış olmasını ben büyük eksiklik olarak değerlendiriyorum.

    Bunlardan birincisi Haçlı Seferleri. Bu konuda sadece arada bir kaç cümle edilerek geçiliyor. Bunu belki de yazar tamamen ayrı bir kitap halinde hazırlamayı düşünmüş olabilir diye tahmin ediyorum. Ama yine de bu kitapta biraz daha geniş olarak ele alabilirdi diye düşünüyorum.

    İkincisi ise, yazar Ortadoğudaki çatışmaları geniş bir şekilde anlatırken nedense 1982 yılı eylül ayının bir pazar sabahında, Yahudi komutanların izniyle, Hristiyan Falanjistlerin Sabra ve Şatilla kamplarına girerek burada yaşayan kadın,erkek,yaşlı ve çocuklarda dahil yaklaşık 3 bin Filistinli Müslümanı katletmelerinden hiç bahsetmiyor. Tarihin en büyük ve en acı katliamlarından biri olan bu olayın bu kitapta bahsedilmemesi bence kitabın en büyük eksikliği.

    Yukarıda bahsettiğim eksiklikler dışında kitap üç semavi din konusunda çok aydınlatıcı ansiklopedik bilgiler içeren muhteşem bir kitap. Ben kitabı, özellikle bu konulara eğilimli olan kişilerin mutlaka okuması gereken bir kitap olarak değerlendiriyorum.