• İyi ki almışım dediğim, bir çırpıda okunan bir kitap Satranç. Stefan Zweig'ın okuyup da beğenmediğim hiçbir kitabı, öyküsü olmadığı için buna güvenerek almıştım ki beni yanıltmadı. Muazzam bir öykü. Doktor B. adındaki kahramanın başından geçenleri anlatıyor ve öyle bir anlatıyor ki kahramanın ruh dünyasını direkt hissedip yaşayabiliyorsunuz. İç gözlemler çok akıcı bir üslupla anlatılıyor. Güçlü betimlemeler hakim olaya. Burada dilinden üslubundan bahsettim çünkü zaten olay sizi alıp götürüyor dolayısıyla başına oturup birkaç saatte bitirirsiniz kitabı. Hem okumuşken Bilinmeyen Bir Kadının Mektubu'nu ve Bir Kadının Hayatından 24 Saati de okumanızı tavsiye ederim.
    Satranç'ı okurken tarif edilemez bir satranç oynama tutkusu da sardı beni. Ayrıca Stefan Zweig bu kitabı, intiharından hemen önce yazmış ve sonra eşiyle birlikte intihar etmiş. Yani Stefan Zweig'ın son kitabıymış ve Satranç Stefan Zweig'ın psikolojiyi başarıyla kullandığı kitaplardan biri olarak kabul ediliyormuş. Araştırmam sonucu edindiğim şu kısa bilgileri de sizinle paylaşmak istiyorum : '' Satranç” ilk olarak, İstanbul, Ankara gibi kentlerde değil de Adana’da Türksözü gazetesinde tefrika ediliyor. Hem de kitabın yayımlanmasından kısa bir süre sonra. Tefrikanın başlangıç tarihi 23 Eylül 1944. Tefrika, tamamlanmasından kısa bir süre sonra “Satranç Oyuncusu” adıyla kitap olarak basılıyor.Satranç”ın Türkiye’deki ilk çevirisi ya da çevirilerinden biri bu kitaptır. İlklerden biri deme sebebim 1944 tarihini taşıyan bir “Satranç” çevirisi daha olması. Burhan Arpad tarafından “Yalnızlık Kâbusu” adıyla Almancadan yapılan bir çeviri daha vardır.''
    Yıllar yıllar önce çevrilmiş ve Yalnızlık Kabusu, Satranç Oyuncusu gibi isimlerle de basımlanmış bu kitap. Ancak bu kadar eskiden beri var olan kitapların son yıllarda özellikle duyulup popüleritesinin artmasına biraz şaşırdım. Keşke Stefan Zweig'la ve öyküleriyle daha önceden tanışsaymışım diyorum ve son birkaç alıntıyla incelememi bitiriyorum.
    '' Bütün yontulmamış varlıklarda olduğu gibi onda da gülünç bir kendini beğenmişlik vardı.''
    ''Dizlerim titremeye başladı: BİR KİTAP!
    Dört aydır elime kitap almamıştım ve içinde insanın art arda sıralanmış sözcükler, satırlar, sayfalar ve yapraklar görebileceği, başka, yeni, şaşırtıcı düşünceleri okuyabileceği, tanıyabileceği, beynine alabileceği bir kitabın hayali bile insanı hem coşturuyor hem de uyuşturuyordu.''
  • Evettt bu kitabı da ağlayarak bitirmiş bulunmaktayım. Tully ve Kate'in hikayesi o kadar muazzam ki; nasıl tarif ederim fikrim bile yok. Öyle bir dostluk ki onlarınki ölüm bile ayıramamış....
  • Tadı damağınızda kalacak. Bunun garantisini veriyorum. Başından sonuna kadar bir duygu saracak bedeninizi,tarif edilemez. Ve kitap bittiğinde muazzam lezzet sizinle olacak...
  • The New York Times, filozoflar ve eleştiri kuramcılarıyla şiddet sorunu üzerine yapılan söyleşilerin üçüncüsünü yayınladı. Bu söyleşide, son kitabı “Strangers at Our Door” (Kapımızdaki Yabancılar), Polity Presstarafından yayınlanan, İngiltere Leeds Üniversitesi sosyoloji bölümünden emekli Profesör Zygmunt Bauman ile konuştular.

    Brad Evans: On yıldan uzun süredir mültecilerin vahim durumu üzerinde çalışıyorsunuz. Çalışmalarınızda özellikle mültecilerin her gün sürekli olarak karşılaştığı onur kırıcı durumlar ve güvensizliklere dikkat çekiyorsunuz. Bu sorunun yeni bir sorun olmadığını, daha geniş bir tarihsel bağlamda anlaşılması gerektiğini vurguluyorsunuz. Bu doğrultuda, sizce bugün Avrupa’yı saran bu mülteci krizleri, zulümden kaçışlar tarihinin bir diğer sayfası mı yoksa bu kez tamamen farklı şeyler mi oluyor?

    Zygmunt Bauman: “Bir diğer sayfa” gibi görünüyorsa da tarihte yerini alan tüm siyasi sorunlarda olduğu gibi, kendisinden önceki sayfaların içeriğine bir şeyler ekleniyor. Modern çağda kitlesel göçler, ne tek başına yeni bir olay ne de çok nadir oluyor. Hatta durup dinlenmeden düzen kurmayı ve ekonomik ilerlemeyi kendine dert edinmiş modern yaşam tarzının değişmez ve daimi bir etkisi bu. Çağımızın özellikle bu iki niteliği, durmadan “ihtiyaç dışı insanlar” üreten fabrikalar gibi etki gösteriyor ve bu“ihtiyaç dışı insanlar” ya yurtlarında işsiz kalarak ya da siyasi nedenlerle kabul görmeyerek evlerinden uzakta sığınacak bir yer veya daha umut vadeden bir hayat için yola çıkmak zorunda kalıyorlar.

    Modern hayat, çıkış noktası olan Avrupa’dan dünyanın geri kalanına yayılmaya başladıktan sonra hâkim göç yönü kesinlikle değişti. Avrupa’nın gezegenimizin tek “modern” kıtası olduğu zamanlarda, Avrupa’daki ihtiyaç dışı topluluklar, hala “premodern” olan topraklara akın halinde giderek sömürgeci göçmenlere, askerlere ve sömürgeci yönetimlerin üyelerine dönüştüler. Sömürgeci emperyalizmin en parlak dönemlerinde yaklaşık 60 milyon Avrupalının Kuzey ve Güney Amerika’ya, Afrika’ya ve Avustralya’ya gitmek üzere Avrupa’dan ayrıldığı düşünülüyor.

    Ancak 20. yüzyılın ilk yarısından sonra göç yollarında bir U dönüşü yaşandı. Göçlerin artık toprak almak için yapılmadığı bu dönemde göçün mantığı da değişti. Sömürge sonrası dönemde göçenler atalarından miras kalan hayatta kalma yollarını sonraki nesillere aktarmaya devam ettiler ve bunu artık eski sömürgecilerinin yücelterek zafere ulaştırdığı modernleşmenin altında ezildikleri için, yine aynı sömürgecilerin iç ekonomilerindeki açıklarda yuva kurma ihtimaliyle yola çıkarak yapıyorlar.

    Üstelik özellikle Orta Doğu ve Afrika’da, sömürgecilerin arkalarında bıraktığı, istikrar beklentisinin düşük olduğu, ancak eski sömürgeci efendilerinin sağladığı muazzam cephanelerin bulunduğu, yapay olarak kurulmuş, sözde bağımsız “devletler”de süregiden iç savaşlar, etnik ve dini çatışmalar ve amacından sapan eşkıyalar nedeniyle yurtlarından ayrılmak zorunda kalan insanların sayısı artıyor.

    B.E.: Hannah Arendt, bireyin insan olarak değer gördüğü bir dünyada yerinin olmasını engelleyen koşulları tanımlamak için “yurtsuzluk” terimini kullanmıştı. Bu terim, çağımızın mültecilerinin yaşadığı dramı tarif ederken de uygun düşüyor. Buradaki sorun, tartışmaları “güvenlik” ile, mültecilerin ya da gittikleri yerlerin güvenliği ile sınırlamamız olabilir mi?

    Z.B.: Sorun, kısmen, siyasi dünyayı şekillendirme ve anlama tutumumuzdan kaynaklanıyor. Egemen ülke devletlerine bölünmüş, insan haklarına sahip olmak için bir ülke vatandaşı olmak zorunda olduğunuz bir dünyada mülteciler yurtsuz oluyor. Bu durum, vatansızmültecileri kabul edip onlara başlarını sokacak bir çatı, iyi ve onurlu bir hayat sağlayabilecek hiçbir ülke kalmaması nedeniyle daha da karmaşık hale geliyor.

    Böyle bir dünyada dayanılmaz koşullardan kaçmak zorunda kalan insanlar, “hak sahibi” olarak görülmüyor; insanlığın elinden alınamayacağı söylenen haklara bile sahip değiller. Hayatta kalmak için insanların kapılarını çalmak zorunda bırakılan mülteciler, konu sahip olmadıkları hakların verilmesi olduğunda, bir bakıma “insanlık” bölgesinin dışına atılıyor. Ve müşterek dünyamızda bu şekilde yaşayan milyonlarca insan var. Sizin de ifade ettiğiniz gibi, mülteciler kendilerinden şiddet kullanılarak çalınan insan haklarının geri kazandırılması çabasıyla insanlığın zayıf noktası olarak tayin edilmek ve bu şekilde muamele görmek yerine, sıklıkla yerleşik ve yerli toplulukların sahip olduğu insan haklarına karşı bir tehdit olarak görülüyorlar.

    Hem yerleşik toplumlar hem de onların seçtiği politikacılar arasında, “mülteciler sorununu” evrensel insan hakları çerçevesinden çıkarıp iç güvenliğe taşıma yönünde açık bir eğilim var. Terörist olabilecek kişilerden korunma amacıyla yabancılara karşı takınılan sert tutum, sıkıntı yaşayan insanlara karşı iyilik ve şefkat istemeye göre daha fazla rağbet görüyor. Ve sorunu tamamen güvenlikten sorumlu kurumlara bırakmak, hâlihazırda sosyal hizmet görevlerinin altında ezilen ve görünüşe göre seçmenlerini memnun edecek şekilde hareket edemeyen ve bu konuda istekli olmayan hükümetler için çok daha uygun görünüyor.

    B.E.: Çalışmalarınızın merkezinde, insanların günümüzde uğraştığı hassas noktaların ne kadarının daha küresel bir dille ifade edilmesi gerektiği konusu var.Ulus devletleri, bağlantı çağımızı tanımlayan çok sayıda tehdide yanıt vermekte gittikçe daha da yetersiz kalıyorlar. Bugün güç ve şiddetin küreselleşen niteliği, bu mülteci resmi ile daha net bir şekilde mi ortaya çıkıyor?

    Z.B.: Sorunu “küresel” bir sorun olarak görmek, sadece kitlesel göçleri anlamak için değil, aynı zamanda bu göçlerin Avrupa’nın birçok yerinde tetiklediği gerçek ve yaygın göç paniğini de daha iyi anlamak için çok önemlidir. Akın akın gelen mülteciler ve aniden gündeme yerleşmeleri, bastırmaya, saklamaya uğraştığımız korkularımızı açığa çıkarıyor; bunlar, toplum içindeki kendi kırılganlıklarımızın verdiği uyarılarla ve kaderimizin kendi kontrolümüz dışında, kavrayamadığımız güçlerin elinde olduğunu söyleyen ve tekrar tekrar doğrulanan bu şüpheyle büyüyen korkular.

    Gelirken yanlarında kısmen “küresel güçler” ile ilgili gizemli ve muğlâk, aynı zamanda uzaklarda olmasını umduğumuz dehşeti de yanı başımıza getiriyorlar. Bu gelenler, çok değil sadece birkaç hafta önce, yurtlarındayken kendilerini muhtemelen, aynen bizim bugün hissettiğimiz gibi güvende hissediyorlardı. Ancak bugün evlerinden, eşyalarından, güvenlikten, çoğunlukla “vazgeçilemez” insan haklarından ve öz saygı için gerekli olan saygı görme ve kabul edilme haklarından mahrum kalmış bir şekilde bize bakıyorlar.

    Eskiden olduğu gibi getirdikleri haberlerin içeriğinden ulaklar sorumlu tutuluyor. Birbirini takip eden yeni göçmen dalgalarına, Brecht’in de dediği gibi, “felaket habercileri” imişlercesine öfkeyle bakılmasına şaşılmamalı. Yıkılan düzenin, sebepler ile sonuçlar arasındaki bağlantıların istikrarlı, anlaşılır ve tahmin edilebilir olduğu ve böylece onları nasıl devam edeceklerini bildikleri bir durumda bırakan şartların somut örnekleri olarak geliyorlar. Bu güvensizlikleri bize gösterdikleri için mültecilerin şeytan olarak görülmeleri de kolay oluyor. Mültecileri sağlam sınırlarımızın ardında durdurarak onlara, kapımıza kadar gelmelerini sağlayan küresel güçleri de durdurmayı başarabileceğimizi gösteriyoruz.

    B.E.: Savaşın yerle bir ettiği yerlerden kaçanlar, kendilerini “göçmen” olarak mı yoksa “mülteci” olarak mı görmemiz gerektiği konusunda şiddetli tartışmaları da ateşledi. Ama iki terim de yeterli olmayabiliyor. Bu tür durumlardan kaçmaya çalışanların, insan olarak edimini daha fazla vurgulayabilmek için yeni sözcüklere ihtiyacımız olabilir mi? Şair Warsan Shire’ın da dediği gibi“Kimse çocuğunu bir kayığa bindirmez / Su karadan daha güvenli olmadıkça.”

    Z.B.: Bir mültecinin, çoğu zaman varlığına bile tahammül edilmeyen bir yer ile istenmediği ve kabul edilmediği bir yer arasında seçim yapmaktan başka çaresi yoktur. Benzer şekilde “ekonomik göçmen” (economic migrant), yapmak zorunda olduğu seçim de kendileri ve aileleri için yokluk içinde ya da ümitsiz bir yaşam ile katlanılabilir koşullarda yaşayabilmek için küçücük bir şans arasındadır. Bu, açıkça fiziksel şiddetten kaçan mültecinin yapmak zorunda olduğu seçimden çok da farklı bir “seçim” değil. Bu tür seçimler yapmak zorunda kalsaydık hepimiz dehşete düşerdik. Milyonlarca insanı buna zorlayan bir dünya sorunu için gerçekten de bir dile ve kritik sözcüklere ihtiyacımız var.

    “Ekonomik göçmen” etiketi, mağdurları yaftaladığı sürece bu etiketin kullanılması kınanmalıdır. Bu gibi cambazlıklarla söz konusu krizlerin asıl sebeplerine inilmiyor ve sorumlular cezasız kalıyor. Kendi kendini iyileştirme ve mutluluk arayışını yücelten ve bunu hayatın amacı ve anlamı olarak gören bir kültürde, buna uygun davranmaya çalıştığı halde olanağa ya da doğru belgelere sahip olmadıkları için engellenenleri suçlamak ikiyüzlülükten başka bir şey değil.

    B.E.: Mültecilerin ırk ve kültür politikasıyla ilgilenirken, onların nasıl da modern korkularımızın ve kaygılarımızın çoğunu yansıttığımız göstergeler olduğunu vurgulamak için “korkuları yüzdürmek”metaforunu kullanmıştınız. Sizin güven(siz)lik politikası ile ilgili olarak işaret ettiklerinizi düşünürsek, mülteciler üzerindeki ilgi artışı, sorunu zamanımızı tanımlar şekilde sunarak (dolayısıyla tartışmayı tam anlamıyla kutuplaştırarak ve uçlara taşıyarak) onları günah keçisi ilan etme durumunu daha da kötüleştirme tehlikesi yaratmaz mı?

    Z.B.: Yaklaşık iki yüzyıl önce Hegel’in dediği gibi, bilgelik tanrıçası Minerva’nın baykuşu ancak alacakaranlıkta uçar. Bununla, “zamanımızı” tanımlayan şeyleri sadece geçmişe bakarak, her şey olup bittikten sonra anlama eğiliminde olduğumuzu anlatmaya çalışıyorum. Ve geriye bakarken bile, nadiren net bir şekilde anlayabiliyoruz. Modern çağın belki de en önemli tarihçisi olan Eric Hobsbawm, daha 1994 yılındayken, 20. yüzyıla “Aşırılıklar Çağı” deme cesaretini göstermişti. Ve o zaman bile bu tür bağlantılar için af dileme gereğini duymuş:

    “20. yüzyılın tarihini hiç kimse bir başka dönemin tarihini yazdığı gibi yazamaz; çünkü hiç kimse yaşadığı dönemi sadece dışarıdan, ikinci -ya da üçüncü- elden, o dönemin kaynaklarından ya da daha sonraki tarihçilerin eserlerinden bildiği bir dönemi yazabildiği (ya da yazması gerektiği) gibi yazamaz. (…) Bir tarihçi olarak çağın 1914’ten sonraki dönemi üzerinde çalışmaktan kaçınmamın nedenlerinden biri bu.”

    Bu büyük tarihçinin önerisini/uyarısını dinleyelim ve Thomas Hylland Eriksen’in özellikle medyanın gücünü anlatmak için,“tyranny of the moment” yani anın tahakkümü dediği şeyin üzerinde fazlaca durma isteğimize direnelim. Mültecilerin gerçekten de “zamanımızın” “tanımlayıcı günah keçileri” durumunda olmak için diğer birçok kategoriden daha fazla hakkı olabilir; ama bu ne kadar sürecek? Son kitabımda güvensizliklerimizin “yüzmeye” devam ettiğini çünkü attığımız demirlerin güvensizliklerimizi istikrarlı bir şekilde sabitleyebilecek kadar sağlam olmadığını yazmıştım. Bu nedenle atılan demir, günümüzde korkunun akışkanlığını en açık şekilde somutlaştıran kişiler olan mültecilerle birlikte sürüklenebilir. En azından şu anda bu akışkanlık, kapımızdaki yabancılar ile onları buraya iten gizemli ve görünüşe göre her şeye muktedir olan küresel güçler arasında bir çeşit yakınlık yaratıyor. İkisi de daima erişemeyeceğimiz ve kontrol edemeyeceğimiz kadar uzakta duruyor ve en yürekten dileklerimizi, en ustaca “çözümlerimizi” görmezden geliyorlar.

    B.E.: Teröre karşı verilen savaşın “fikri zayiatlar”ından birinin, dünyanın daha iyi bir yer hale getirilebileceğine dair insani bir ülkü olduğu söylenebilir. 21. yüzyıl için yeni bir hümanizme ihtiyacımız olabilir mi?

    Z.B.: Ulrich Beck “Cosmopolitan Vision” (Çok Ulusluluk Vizyonu) adlı eserinde bu açmazı çok iyi yakalamış: İnsanlığın geneline yayılmış, evrensel, çok uluslu bir karşılıklı bağımlılık durumuna (fikrimiz alınmadan) itildik. Fakat bunun yanında çok uluslu bir farkındalığa hala sahip değiliz ve bunu oluşturmak ve kazanmak için ciddi bir şekilde harekete bile geçmedik. Bu da William Fielding Ogburn’un dediği gibi, bir çeşit kültürel gecikme yaratıyor ve mültecilerin gördüğü muamele de bunun kanıtı. Biz bu gecikmenin kurumsal ve devletlere dayanan temellerine ciddi ciddi bakma girişiminde bulunana kadar, mülteciler bu anlayış eksikliğinin ikincil mağdurları olmaya devam edecekler.

    Benjamin Barber’ın manifestosu olan If Mayors Ruled the World (Eğer Dünyayı Belediye Başkanları Yönetseydi) isimli kitabında kesin bir şekilde ifade ettiği gibi, “çok uzun süre devam eden bölgesel başarılardan sonra bugün, dünyanın her yerinde ulus devletler bizi yüzüstü bırakıyor. Ulus devlet, bir zamanlar, özerk toplumlar ve ulusların özgürlüğü ve bağımsızlığı için dört dörtlük bir siyasi çözümdü. Bugünse dayanışma açısından hiçbir şekilde uygun değil.” Benjamin Barber, ulus devletleri, “doğaları gereği rekabete ve karşılıklı dışlamaya çok meyilli” olduklarından ve “özlerinden dolayı iş birliği yapmaya isteksiz ve dünya genelinde kamu yararına çalışamaz”göründüklerinden dolayı dünya genelindeki karşılıklı bağımlılığımızdan kaynaklanan zorlukların üstesinden gelme konusunda tek başlarına yetersiz görüyor.

    Bu sorunu büyük ölçüde, güç ve politika arasında giderek büyüyerek hem siyasi sınırları olmayan güçlere hem de sürekli ve derinleşen bir güç eksikliğinden muzdarip bir politikaya yol açan bir çatlağa, ayrışmaya bağlıyorum. Güçler -özellikle de insanlık durumunu ve insanlığın beklentilerini en çok etkileyenler- bugün dünyanın her yerinde; sınırları, kanunları ve siyasi organların ülke içinde tanımladığı çıkarları istedikleri zaman yok sayarak (İspanyol sosyolog Manuel Castell’in sözleriyle) “akışlar uzamı” nda her zamankinden daha serbest bir şekilde dolaşıyorlar. Öte yandan siyasal eylemin günümüze kadar gelen araçları, bir ya da iki yüzyıl önce olduğu gibi, hareketsiz kalıyor ve devletlerin uzamı olan “yerler uzamı” içine hapsoluyor. Alternatif “tarihi failler” çok rağbet görürken bunlar bulunup yerlerine konana kadar “iyi” veya en azından “daha iyi” bir toplum için modellerin tartışılmasının yararsız bir uğraş olduğu düşünülebilir, ki bu modeller siyasi yelpazenin sınırları dışında pek fazla heyecan da uyandırmayacaktır.

    Bununla birlikte devam eden mülteci sorunu için kestirme bir çözüm olduğunu düşünmüyorum. İnsanlık bir kriz içinde ve dayanışma olmadan bu krizden çıkmak mümkün değil. Karşılıklı ötekileştirmeden kurtulma yolundaki ilk engel, iletişimin reddedilmesi. Kendine yabancılaşma, uzaklık, aymazlık, saygısızlık ve aldırmazlığa eşlik eden bir sessizlik var. Bu nedenle diyalektik sınır çizme sürecinin, sevgi ve nefret ikilisi yerine; sevgi, nefret ve özellikle mültecilerin sürekli karşılarına çıkan, aldırmazlık ya da ihmal üçlüsü açısından düşünülmesi gerekiyor.

    Kaynak: The New York Times
  • Yazar: Şimâl
    Hikaye Adı : Aşktır Aşk... Yani Üç Nokta...
    Link: #30225713

    Ah minel aşk…
    Ya da bir ihtimal daha var…
    O da ölmek mi dersin…
    Yook öyle değil… ölmek kolay…
    Ben senin için yaşamayı göze almışım cancağızım…
    De ki fare deliğinin önünde günlerce gözünü kırpmadan bekleyen kedi…
    Ya da daha yükseğe zıplamaktan başka kurtuluş çaresi olmayan şişedeki pire…
    Süleyman Aleyhisselam’ın insafına kaldığı için bir buğday tanesinin tamamını yediği halde o yıl yarısını yiyen kavanozdaki gariban karınca…
    Yok yook…
    Hiçbiri değil…
    Olsa olsa tekkeyi bekleyen çorbacı derviş olmalı…
    O çorba içilecek aga…
    Madem o kadar beklendi…
    Çorba…
    Nedir ki çorba, yersin biter…
    Dilin damağın bir anlık keyfi, midenin birkaç saati idare ettim rahatlığı…
    Mevzu çorba değil aga…
    Mevzu derin…
    ‘’Beklediğime değdi’’ nin o muazzam halet-i ruhiyesi…
    Umudun nirvanası yani bir nevi…
    İşte bu yüzden…
    Tam da bu yüzden… o çorba içilir…
    İçmek için beklenir…
    Beklendikçe keyfi katlanır…
    Katlandıkça kalbin büyür…
    Büyüdükçe yeşerir…
    Yeşerdikçe çiçek açar..
    Açaar… açaar… açaar..
    Biteviye..
    Solar… yeniden açar…

    Evet tam da tahmin ettiğiniz üzere bu bir aşk masalı a dostlar… Aşk bu, gerekirse kırk yıl ormandan eğri odun getirmemektir Tapduk dergahına bir ‘’ Bizim!! Yunus ‘’ lafına… Başka şeyhler bulurum diye Şam’a kadar gittikten sonra boynunu sıkan manevi zincirin Hacı Bayram’ın elinde olduğunu görmektir rüyada… Şems istedi diye Agop’un meyhanesine şarap almaya gitmektir bakmadan elalama…

    ‘’ İşitin ey yarenler aşk bir güneşe benzer
    Aşkı olmayan gönül misal-i taşa benzer…’’

    Aşk olur da rüya olmaz mı…
    Olur elbet…
    Ya Yusuf ?…
    En güzelinden…
    Züleyha??...
    İlla…

    O halde başlasın masalların en güzeli…
    Ya da aşkların mı deseydik…

    Bir varmış… Bir yokmuş…
    Günlerden bir gün, şehirlerden iki şehirde herkes için her şey olağan seyrinde devam ederken iki kişi varmış birbirinden habersiz , birbirinden huzursuz… Ben diyeyim biri holdingte siz diyin biri de kıytırık bir şirkette çalışıyorlarmış… Anlayacağınız kuyulardan birer kuyu beğenmişler de haberleri yokmuş… Beğenmek de değil ya işte siz anlayın canım hiç okumadınız mı Yusuf kıssasını, insanın üzerine üzerine gelen ağır yüklerinden, insanların, vefasızlığından, sahte sevgilerinden, aşkın parayla menfaatle güzellikle ölçüldüğü tensel heveslerinden ruhlarının kurtulma çabasıyla balıklama atladıkları kuyular işte…
    Züleyha’nın kuyusu biraz derme çatmaymış… az miktada suyu olan bu kuyuyu yapanlar çok da özenmemişler taşları dizerken… ‘’ Bu daha başlangıç, bu kuyuda geçiciyiz, biz daha güzel kuyular yapacağız, büyüyeceğiz, havuz olacağız’’ derlermiş hep yanındakiler… Züleyha onlarla çok da ilgilenmez, onlarla çok da konuşmaz sadece bir gün bir kervanın gelip bu kuyudan çıkacağını ‘’ bir kuyu varsa ve ben bu kuyudaysam beni bu kuyuya bir sebepten dolayı atan, bir sebepten dolayı bir müddet burda tutan ve zamanı gelincede burdan çıkaran olacaktır’’ diye düşünürmüş…

    Yusuf’un kuyusu biraz daha gösterişli ve daha konforluymuş ama Züleyha’nın kuyusuna nazaran daha daha derinmiş… Çook çok da uzaklardaymış… Ben diyeyim kuş uçmaz kervan geçmez çöller, siz diyin çöl ortasındaki minik bir vaha… Kuyu derin olmasına derinmiş ama suyu da çokmuş… Duvarlarında da mor menekşeler açarmış hep… Yusuf çok da şikayet etmezmiş çünkü kuyudakiler onu çok severlermiş… Tek sıkıntısı gönül tellerine dokunabilen, sohbetli muhabbetli bir yaren, yarenlikten terfi ederse de bir yâri olmasıymış… Günlerden bir gün bu umutla bir mektup yazmış ve her zaman onun yanında olan beyaz güvercinin ayaklarına sıkıştırmış… Kuyudan uçurmadan önce de kulağına ‘’ haber getirirsin inşallah’’ diye fısıldamış… Beyaz güvercin uçmuş uçmuş uçmuş, yorulunca hem biraz soluklanayım hem de biraz su içeyim diye bir kuyunun ağzına konmuş… sonra yavaşça süzülerek kuyuya inmiş… Arife tarif gerekmez a dostlar o kuyu Züleyha'nın kuyusuymuş işte… Beyaz güvercin bir damlacık suyunu içtikten sonra bakmış ki köşede sessiz sedasız oturan bembeyaz bir kızcağız… Usulca yaklaşmış ve ayaklarındaki mektubu onun avuçlarına bırakıvermiş… Züleyha daha bu nedir diye anlamaya çalışadursun beyaz güvercin de bir köşede dinleniyormuş canım… eğer mektubu yırtıp atarsa hemencecik kuyudan uçup Yusuf’un yanına gidecekmiş… ayakları boş dönünce zaten Yusuf anlar ve yeni bir mektup yazar o da onu başka bir yere götürürmüş… Velhasılı kelam Züleyha mektubu açmış, okumuş… Okumuş amma bir anlam verememiş… Hem çok şaşkınmış, hem de bu neyin nesi diye tam da anlayamamış… Mektubu yırtıp atmayınca güvercin de gitmemiş tabii… Güvercinin gitmediğini gören Züleyha ben de bir mektup yazsam mı acep diye düşünüp iki satır da olsa birkaç şey yazmış ve güvercinin yanına bırakmış… Güvercin mektubu kaptığı gibi hemen havalanmış… Büyük bir sevinçle uça uça soluksuz Yusuf’un kuyuya varmış… Yusuf güvercinin geldiğini hem de ayağında mektupla geldiğini görünce çok sevinmiş… Çünkü uzun zamandır güvercinle gönderdiği mektuplara karşılık mektup gelmiyormuş… Hemen açıp okumuş… Ve cevap yazmış Züleyha’nın sorduğu şeylere… Ve o da sormuş Züleyha’ya başka sorular… günler günleri kovalamış, önceleri tek tük iken bizim güvercinin mesaisi artmış…Muhabbet koyulaştıkça da Yusuf Züleyha’yı, Züleyha da Yusuf'u iyice merak eder olmuş… Birbirlerine can yoldaşları olmuşlar… Kalpleri pır pır atarken gözleri kuyunun tavanında güvercin bekler olmuşlar… Kelimelerin büyüsü mü desek, ruhlara mesafe olmaz o yüzden çok yakın hissettiler mi desek, kuyudaki çaresizliklerine karşı biribirlerine umut oldular mı desek, kader mi desek, aşk mı desek varın siz düşünün…

    Günlerden bir gün Yusuf, kuyusunda bir yandan işlerini yaparken, bir yandan da göndereceği mektubu yazıyormuş… Bir de bakmış ki ne görsün… Mavi gözlü, sarı tüylü, ahu gibi bir kuş ayağında bir mektupla kuyudan içeri süzülmüş Yusuf’un eline konmuş… Yusuf o kadar heyecanlanmış ki kuyunun içinde bir o yana bir bu yana koşmaya, sevinçten zıp zıp zıplamaya başlamış… Beyaz güvercin daha ne olup bittiğini bile anlayamadan bir de bakmış ki Yusuf’un masasında gözleri ahu, sarı tüylü bir kuş… Yusuf’un niye bu kadar sevindiğini ancak o zaman anlamış… Mahzun Mahzun Züleyha’nın yanına gitmiş… ‘’Bir o kuşa bak bir de bana bak’’ demiş kendi kendine… Mahzun, gözleri süzgün, kanatları yorgun ve ayağında mektup olmadan geri dönen güvercini gören Züleyha önce çok şaşırmış… Hemen bir mektup daha yazmış ve Yusuf’a göndermiş… Fakat artık çok da uzun yazmamaya başlayan Yusuf, mektubu da önceleri üç beş gün, sonraları da dokuz on gün sonra göndermeye başlamış… Züleyha Yusuf’un artık onu çok da önemsemediğini anlamasına anlamış da elinden bir şey gelmiyormuş… Yusuf artık beyaz güvercinden gelen mektuplara değil de ahu gözlü kuşun mektuplarına cevap yazıyormuş… Çünkü o ahu gözlü kuştan daha önce de mektup geliyormuş ona… Leyla’nın mektubu ve Leyla’nın kuşuymuş o da… Leyla da aynı kuşu gibi endamlı, ahu gözlü, sarı tüylü, asil mi asil bir kızmış… Tek kusuru varmış onu da çok konuşmayarak sezdirmez, ona bakanların gördüğü güzellikten sarhoş olduklarından sıra zaten konuşmasına gelmezmiş… ama ne demişler a dostlar ‘’ Dil mi güzel, dilber mi?’’ ‘’ Dilber’’ diyen ayran budalaları kırk günde dilberden bıkarken ‘’ Dil güzel’’ diyenler de bin bir gece geçmiş de halen doyamamışlar o lal ü güherden ab-ı hayat gibi kalpten dile dökülen sözleri dinlemeye…

    Leyla son mektubunda bir bilet göndermiş Yusuf’a… ‘’ Gel ‘’ demiş… Zaten ayakları yere basmayan Yusuf uçarak Leyla’nın yanına gitmiş… Bu bilet aynı zamanda kuyudan çıkışının da biletiymiş… Kırk gün kırk gece düğün yapmışlar…

    Peki Züleyha ne mi olmuş??

    Züleyha kim ki??

    ‘’Kalsın o kalsın kuyuda az daha…’’

    Demiş…

    Takdir-i İlahi…

    Aylaar aylar sonra Züleyha Yusuf’tan son bir mektup daha almış… ‘’ Ben evlendim, bir daha yazma’’ diyormuş… Züleyha beyaz güvercinini bir daha göndermemiş tabii… Zaten mahzun güvercinin kalbi de buna çok dayanamamış… Sessiz sedasız birkaç damla gözyaşıyla güvercinini yanı başına gömen Züleyha kuyunun içinde tam da kendi etrafına bir kuyu daha örmüş… Artık ne etrafındaki haşerat tipler yanına yaklaşabiliyormuş ne de başka bir şey… Anlam veremediği tek şey ara ara rüyasında Yusuf’u görmesiymiş… rüya bu üç vakte kadar da yedi vakte kadar da kırk vakte kadar da çıkarmış… ama kuyu içindeki kuyuya kim ulaşabilirmiş ki artık…

    Yusuf’a ne olmuş peki a dostlar merak edeniniz var mı ?? Gökten üç hurma düşmüş de muradına ermiş mi yoksa o hurmalar kafasını mı yarmış bilinmez ama gün geçtikçe hani Leyla’nın o ufak kusuru var ya hani uzaktan konuşmayarak kamufle olan işte yakına gelince Yusuf’un canına tak etmiş… Sevinçler paylaştıkça artar, hüzünler paylaştıkça azalır ya işte bir müddet sonra Leyla hayatım düzene girdi diye kendini otomatik pilota alıp yaşayıp giderken hiçbir şey paylaşmadığını anlayan Yusuf, Leyla’nın da bundan hiç rahatsız olmadığını gördükçe iyiden iyiye yalnızlaşmış… Anlayacağınız kuyudan çıktım zannederken başka bir kuyuya girmiş de haberi yokmuş… Ama artık bir Züleyhası da yokmuş tabii…

    Yine günlerden bir gün Züleyha Yusuf’u görmüş rüyasında… Ve rahmetli güvercini Yusuf’tan bir mektup getiriyormuş ona yeniden… Hayırdır inşallah diye uyandıktan sonra bir de bakmış ki kendi etrafına ördüğü kuyunun dışarıyla tek irtibatı olan penceresi kapanmamış mı!!! Nefes almak için çaresiz yıkmış o duvarların bir kısmını… Yıkmış yıkmasına da bir de ne görsün rahmetli güvercininin tıpkısının aynısı bir güvercin tam da başucunda durmuyor muymuş… Hem de ayağında bir mektupla… Mektubu açmış bakmış ki Yusuf ‘’ Merhaba Züleyha.. ben Yusuf.. Aynı Yusuf…’’ diyormuş… Sanki ‘’ senin eski Yusufun’’ der gibi… Peki geçen zaman içinde ikisi de aynı kalmış olabilir mi a dostlar… Kalamamışlar tabii… Çilelerle, yalnızlıkla yoğrulduktan sonra Yusuf daha yumuşak başlı, anlayışlı, olgun olurken, Züleyha tam aksine huysuuz, aksii, naleet birine dönüşmüş meğerse… Kuyu içinde kuyular ördüğü kalbi günden güne iyice üşümüş de ondan… Çok üşüdüğünden artık donmak üzere olduğu kalbi ölmesin diye kor ateş olan Yusuf tekrar mı çıkmış karşısına bilinmez güvercin yine mesaisine tam gaz devam etmeye başlamış… Züleyha, yüreğindeki kor ateşi sönmeye yüz tutup kül olmaya ramak kalan Yusuf’un ateşine azar azar çalı çırpı atmış, çalı çırpı atıldıkça aşk ateşi yanmaya devam eden Yusuf’un sıcaklığında Züleyha ısınmış donmaktan kurtulmuş lakin aslında büyük bir mesele olan Leyla’nın varlığı gün gün Züleyha ve Yusuf’un huzursuzluğunu içten içe artırmış… Çünkü Züleyha ısındıkça ısınmış, Yusuf ise korken aleve dönüşmeye başlamamış mı!!!

    Sonra…

    ‘’ Bu kadar da fazla oldu’’

    Demiş…

    Takdir-i İlahi…

    Gün gün Züleyha içinden ‘’ Sen ne yapıyorsun Leyla varken’’ diyip kendini kınamış sorguya çekmiş, kalpten kalbe giden yolda Yusuf da bu hesaplaşmayı duymuşçasına mesafe koymuş Züleyhaya… Aksii, naleet olmayı çok iyi öğrenen Züleyha ise Yusuf’u kendinden soğutmaktan başka çaresi olmadığını düşünüp tek tük gönderdiği mektuplarda Yusuf’un damarına basmış da basmış… Önceleri biraz kırılan, bi kaç gün küsen sonraları da tek tük ters cevaplar vermeye başlayan Yusuf’un da sabrının sınırları varmış tabii… Bu arada Yusuf’un yüreğinde alevlenen aşk ateşinden tek ısınan Züleyha değilmiş… Bir de şirin mi şirin, mahcup mu mahcup bir küçümen Şirincik yok muymuş!!! Üstelik Züleyha hala kuyuda, Şirin ise Yusuf’un dibindeymiş… Artık Şirin çok şirinmiş ondan mı, Leyla çok ilgisiz leyla gibiymiş ondan mı yoksa Yusuf Züleyhaya çok kızmış ‘’ bundan bi nane olmaz’’ demiş ondan mı bilinmez birden Şirinle şirin şirin konuşurlarken bulmuş kendini…

    Masalı bir umut buraya kadar okuyup ‘’ haydaaa bi de Şirin çıktı başımıza’’ diyenler sözüm size…
    Aşk bu…
    Her an her şey mümkünattan..
    Sonsuz mümkünattan bir ihtimal..
    O da ölmek mi dersiniz???
    Yook yok cancağızlarım…
    Başta söyledik ama…
    Biz yaşamayı göze alanlardanız…

    Onlar şirin şirin konuşadursunlar…
    Gökten üç elma düşmüş…
    Bilmem ki kimlerin kafasına…
    Onlar ermişler muradına biz çıkalım kerevetine diyip masalı sonlandırmak isterdim lakin bilmem ki

    Takdir-i İlahi

    ne der???

    Ne derse illaki güzel der…

    Herkes kendi masalına diyip Leyla'ya bir Mecnun , Şirin’e de bir Kerem ihsan eder de Yusuf’a yine Züleyha mı düşer, yoksa Yusuf’a Mısır azizliği daha mı tatlı gelir,

    Allah u alem…

    Vesselam…
  • Ah minel aşk…
    Ya da bir ihtimal daha var…
    O da ölmek mi dersin…
    Yook öyle değil… ölmek kolay…
    Ben senin için yaşamayı göze almışım cancağızım…
    De ki fare deliğinin önünde günlerce gözünü kırpmadan bekleyen kedi…
    Ya da daha yükseğe zıplamaktan başka kurtuluş çaresi olmayan şişedeki pire…
    Süleyman Aleyhisselam’ın insafına kaldığı için bir buğday tanesinin tamamını yediği halde o yıl yarısını yiyen kavanozdaki gariban karınca…
    Yok yook…
    Hiçbiri değil…
    Olsa olsa tekkeyi bekleyen çorbacı derviş olmalı…
    O çorba içilecek aga…
    Madem o kadar beklendi…
    Çorba…
    Nedir ki çorba, yersin biter…
    Dilin damağın bir anlık keyfi, midenin birkaç saati idare ettim rahatlığı…
    Mevzu çorba değil aga…
    Mevzu derin…
    ‘’Beklediğime değdi’’ nin o muazzam halet-i ruhiyesi…
    Umudun nirvanası yani bir nevi…
    İşte bu yüzden…
    Tam da bu yüzden… o çorba içilir…
    İçmek için beklenir…
    Beklendikçe keyfi katlanır…
    Katlandıkça kalbin büyür…
    Büyüdükçe yeşerir…
    Yeşerdikçe çiçek açar..
    Açaar… açaar… açaar..
    Biteviye..
    Solar… yeniden açar…

    Evet tam da tahmin ettiğiniz üzere bu bir aşk masalı a dostlar… Aşk bu, gerekirse kırk yıl ormandan eğri odun getirmemektir Tapduk dergahına bir ‘’ Bizim!! Yunus ‘’ lafına… Başka şeyhler bulurum diye Şam’a kadar gittikten sonra boynunu sıkan manevi zincirin Hacı Bayram’ın elinde olduğunu görmektir rüyada… Şems istedi diye Agop’un meyhanesine şarap almaya gitmektir bakmadan elalama…

    ‘’ İşitin ey yarenler aşk bir güneşe benzer
    Aşkı olmayan gönül misal-i taşa benzer…’’

    Aşk olur da rüya olmaz mı…
    Olur elbet…
    Ya Yusuf ?…
    En güzelinden…
    Züleyha??...
    İlla…

    O halde başlasın masalların en güzeli…
    Ya da aşkların mı deseydik…

    Bir varmış… Bir yokmuş…
    Günlerden bir gün, şehirlerden iki şehirde herkes için her şey olağan seyrinde devam ederken iki kişi varmış birbirinden habersiz , birbirinden huzursuz… Ben diyeyim biri holdingte siz diyin biri de kıytırık bir şirkette çalışıyorlarmış… Anlayacağınız kuyulardan birer kuyu beğenmişler de haberleri yokmuş… Beğenmek de değil ya işte siz anlayın canım hiç okumadınız mı Yusuf kıssasını, insanın üzerine üzerine gelen ağır yüklerinden, insanların, vefasızlığından, sahte sevgilerinden, aşkın parayla menfaatle güzellikle ölçüldüğü tensel heveslerinden ruhlarının kurtulma çabasıyla balıklama atladıkları kuyular işte…
    Züleyha’nın kuyusu biraz derme çatmaymış… az miktada suyu olan bu kuyuyu yapanlar çok da özenmemişler taşları dizerken… ‘’ Bu daha başlangıç, bu kuyuda geçiciyiz, biz daha güzel kuyular yapacağız, büyüyeceğiz, havuz olacağız’’ derlermiş hep yanındakiler… Züleyha onlarla çok da ilgilenmez, onlarla çok da konuşmaz sadece bir gün bir kervanın gelip bu kuyudan çıkacağını ‘’ bir kuyu varsa ve ben bu kuyudaysam beni bu kuyuya bir sebepten dolayı atan, bir sebepten dolayı bir müddet burda tutan ve zamanı gelincede burdan çıkaran olacaktır’’ diye düşünürmüş…

    Yusuf’un kuyusu biraz daha gösterişli ve daha konforluymuş ama Züleyha’nın kuyusuna nazaran daha daha derinmiş… Çook çok da uzaklardaymış… Ben diyeyim kuş uçmaz kervan geçmez çöller, siz diyin çöl ortasındaki minik bir vaha… Kuyu derin olmasına derinmiş ama suyu da çokmuş… Duvarlarında da mor menekşeler açarmış hep… Yusuf çok da şikayet etmezmiş çünkü kuyudakiler onu çok severlermiş… Tek sıkıntısı gönül tellerine dokunabilen, sohbetli muhabbetli bir yaren, yarenlikten terfi ederse de bir yâri olmasıymış… Günlerden bir gün bu umutla bir mektup yazmış ve her zaman onun yanında olan beyaz güvercinin ayaklarına sıkıştırmış… Kuyudan uçurmadan önce de kulağına ‘’ haber getirirsin inşallah’’ diye fısıldamış… Beyaz güvercin uçmuş uçmuş uçmuş, yorulunca hem biraz soluklanayım hem de biraz su içeyim diye bir kuyunun ağzına konmuş… sonra yavaşça süzülerek kuyuya inmiş… Arife tarif gerekmez a dostlar o kuyu Züleyha'nın kuyusuymuş işte… Beyaz güvercin bir damlacık suyunu içtikten sonra bakmış ki köşede sessiz sedasız oturan bembeyaz bir kızcağız… Usulca yaklaşmış ve ayaklarındaki mektubu onun avuçlarına bırakıvermiş… Züleyha daha bu nedir diye anlamaya çalışadursun beyaz güvercin de bir köşede dinleniyormuş canım… eğer mektubu yırtıp atarsa hemencecik kuyudan uçup Yusuf’un yanına gidecekmiş… ayakları boş dönünce zaten Yusuf anlar ve yeni bir mektup yazar o da onu başka bir yere götürürmüş… Velhasılı kelam Züleyha mektubu açmış, okumuş… Okumuş amma bir anlam verememiş… Hem çok şaşkınmış, hem de bu neyin nesi diye tam da anlayamamış… Mektubu yırtıp atmayınca güvercin de gitmemiş tabii… Güvercinin gitmediğini gören Züleyha ben de bir mektup yazsam mı acep diye düşünüp iki satır da olsa birkaç şey yazmış ve güvercinin yanına bırakmış… Güvercin mektubu kaptığı gibi hemen havalanmış… Büyük bir sevinçle uça uça soluksuz Yusuf’un kuyuya varmış… Yusuf güvercinin geldiğini hem de ayağında mektupla geldiğini görünce çok sevinmiş… Çünkü uzun zamandır güvercinle gönderdiği mektuplara karşılık mektup gelmiyormuş… Hemen açıp okumuş… Ve cevap yazmış Züleyha’nın sorduğu şeylere… Ve o da sormuş Züleyha’ya başka sorular… günler günleri kovalamış, önceleri tek tük iken bizim güvercinin mesaisi artmış…Muhabbet koyulaştıkça da Yusuf Züleyha’yı, Züleyha da Yusuf'u iyice merak eder olmuş… Birbirlerine can yoldaşları olmuşlar… Kalpleri pır pır atarken gözleri kuyunun tavanında güvercin bekler olmuşlar… Kelimelerin büyüsü mü desek, ruhlara mesafe olmaz o yüzden çok yakın hissettiler mi desek, kuyudaki çaresizliklerine karşı biribirlerine umut oldular mı desek, kader mi desek, aşk mı desek varın siz düşünün…

    Günlerden bir gün Yusuf, kuyusunda bir yandan işlerini yaparken, bir yandan da göndereceği mektubu yazıyormuş… Bir de bakmış ki ne görsün… Mavi gözlü, sarı tüylü, ahu gibi bir kuş ayağında bir mektupla kuyudan içeri süzülmüş Yusuf’un eline konmuş… Yusuf o kadar heyecanlanmış ki kuyunun içinde bir o yana bir bu yana koşmaya, sevinçten zıp zıp zıplamaya başlamış… Beyaz güvercin daha ne olup bittiğini bile anlayamadan bir de bakmış ki Yusuf’un masasında gözleri ahu, sarı tüylü bir kuş… Yusuf’un niye bu kadar sevindiğini ancak o zaman anlamış… Mahzun Mahzun Züleyha’nın yanına gitmiş… ‘’Bir o kuşa bak bir de bana bak’’ demiş kendi kendine… Mahzun, gözleri süzgün, kanatları yorgun ve ayağında mektup olmadan geri dönen güvercini gören Züleyha önce çok şaşırmış… Hemen bir mektup daha yazmış ve Yusuf’a göndermiş… Fakat artık çok da uzun yazmamaya başlayan Yusuf, mektubu da önceleri üç beş gün, sonraları da dokuz on gün sonra göndermeye başlamış… Züleyha Yusuf’un artık onu çok da önemsemediğini anlamasına anlamış da elinden bir şey gelmiyormuş… Yusuf artık beyaz güvercinden gelen mektuplara değil de ahu gözlü kuşun mektuplarına cevap yazıyormuş… Çünkü o ahu gözlü kuştan daha önce de mektup geliyormuş ona… Leyla’nın mektubu ve Leyla’nın kuşuymuş o da… Leyla da aynı kuşu gibi endamlı, ahu gözlü, sarı tüylü, asil mi asil bir kızmış… Tek kusuru varmış onu da çok konuşmayarak sezdirmez, ona bakanların gördüğü güzellikten sarhoş olduklarından sıra zaten konuşmasına gelmezmiş… ama ne demişler a dostlar ‘’ Dil mi güzel, dilber mi?’’ ‘’ Dilber’’ diyen ayran budalaları kırk günde dilberden bıkarken ‘’ Dil güzel’’ diyenler de bin bir gece geçmiş de halen doyamamışlar o lal ü güherden ab-ı hayat gibi kalpten dile dökülen sözleri dinlemeye…

    Leyla son mektubunda bir bilet göndermiş Yusuf’a… ‘’ Gel ‘’ demiş… Zaten ayakları yere basmayan Yusuf uçarak Leyla’nın yanına gitmiş… Bu bilet aynı zamanda kuyudan çıkışının da biletiymiş… Kırk gün kırk gece düğün yapmışlar…

    Peki Züleyha ne mi olmuş??

    Züleyha kim ki??

    ‘’Kalsın o kalsın kuyuda az daha…’’

    Demiş…

    Takdir-i İlahi…

    Aylaar aylar sonra Züleyha Yusuf’tan son bir mektup daha almış… ‘’ Ben evlendim, bir daha yazma’’ diyormuş… Züleyha beyaz güvercinini bir daha göndermemiş tabii… Zaten mahzun güvercinin kalbi de buna çok dayanamamış… Sessiz sedasız birkaç damla gözyaşıyla güvercinini yanı başına gömen Züleyha kuyunun içinde tam da kendi etrafına bir kuyu daha örmüş… Artık ne etrafındaki haşerat tipler yanına yaklaşabiliyormuş ne de başka bir şey… Anlam veremediği tek şey ara ara rüyasında Yusuf’u görmesiymiş… rüya bu üç vakte kadar da yedi vakte kadar da kırk vakte kadar da çıkarmış… ama kuyu içindeki kuyuya kim ulaşabilirmiş ki artık…

    Yusuf’a ne olmuş peki a dostlar merak edeniniz var mı ?? Gökten üç hurma düşmüş de muradına ermiş mi yoksa o hurmalar kafasını mı yarmış bilinmez ama gün geçtikçe hani Leyla’nın o ufak kusuru var ya hani uzaktan konuşmayarak kamufle olan işte yakına gelince Yusuf’un canına tak etmiş… Sevinçler paylaştıkça artar, hüzünler paylaştıkça azalır ya işte bir müddet sonra Leyla hayatım düzene girdi diye kendini otomatik pilota alıp yaşayıp giderken hiçbir şey paylaşmadığını anlayan Yusuf, Leyla’nın da bundan hiç rahatsız olmadığını gördükçe iyiden iyiye yalnızlaşmış… Anlayacağınız kuyudan çıktım zannederken başka bir kuyuya girmiş de haberi yokmuş… Ama artık bir Züleyhası da yokmuş tabii…

    Yine günlerden bir gün Züleyha Yusuf’u görmüş rüyasında… Ve rahmetli güvercini Yusuf’tan bir mektup getiriyormuş ona yeniden… Hayırdır inşallah diye uyandıktan sonra bir de bakmış ki kendi etrafına ördüğü kuyunun dışarıyla tek irtibatı olan penceresi kapanmamış mı!!! Nefes almak için çaresiz yıkmış o duvarların bir kısmını… Yıkmış yıkmasına da bir de ne görsün rahmetli güvercininin tıpkısının aynısı bir güvercin tam da başucunda durmuyor muymuş… Hem de ayağında bir mektupla… Mektubu açmış bakmış ki Yusuf ‘’ Merhaba Züleyha.. ben Yusuf.. Aynı Yusuf…’’ diyormuş… Sanki ‘’ senin eski Yusufun’’ der gibi… Peki geçen zaman içinde ikisi de aynı kalmış olabilir mi a dostlar… Kalamamışlar tabii… Çilelerle, yalnızlıkla yoğrulduktan sonra Yusuf daha yumuşak başlı, anlayışlı, olgun olurken, Züleyha tam aksine huysuuz, aksii, naleet birine dönüşmüş meğerse… Kuyu içinde kuyular ördüğü kalbi günden güne iyice üşümüş de ondan… Çok üşüdüğünden artık donmak üzere olduğu kalbi ölmesin diye kor ateş olan Yusuf tekrar mı çıkmış karşısına bilinmez güvercin yine mesaisine tam gaz devam etmeye başlamış… Züleyha, yüreğindeki kor ateşi sönmeye yüz tutup kül olmaya ramak kalan Yusuf’un ateşine azar azar çalı çırpı atmış, çalı çırpı atıldıkça aşk ateşi yanmaya devam eden Yusuf’un sıcaklığında Züleyha ısınmış donmaktan kurtulmuş lakin aslında büyük bir mesele olan Leyla’nın varlığı gün gün Züleyha ve Yusuf’un huzursuzluğunu içten içe artırmış… Çünkü Züleyha ısındıkça ısınmış, Yusuf ise korken aleve dönüşmeye başlamamış mı!!!

    Sonra…

    ‘’ Bu kadar da fazla oldu’’

    Demiş…

    Takdir-i İlahi…

    Gün gün Züleyha içinden ‘’ Sen ne yapıyorsun Leyla varken’’ diyip kendini kınamış sorguya çekmiş, kalpten kalbe giden yolda Yusuf da bu hesaplaşmayı duymuşçasına mesafe koymuş Züleyhaya… Aksii, naleet olmayı çok iyi öğrenen Züleyha ise Yusuf’u kendinden soğutmaktan başka çaresi olmadığını düşünüp tek tük gönderdiği mektuplarda Yusuf’un damarına basmış da basmış… Önceleri biraz kırılan, bi kaç gün küsen sonraları da tek tük ters cevaplar vermeye başlayan Yusuf’un da sabrının sınırları varmış tabii… Bu arada Yusuf’un yüreğinde alevlenen aşk ateşinden tek ısınan Züleyha değilmiş… Bir de şirin mi şirin, mahcup mu mahcup bir küçümen Şirincik yok muymuş!!! Üstelik Züleyha hala kuyuda, Şirin ise Yusuf’un dibindeymiş… Artık Şirin çok şirinmiş ondan mı, Leyla çok ilgisiz leyla gibiymiş ondan mı yoksa Yusuf Züleyhaya çok kızmış ‘’ bundan bi nane olmaz’’ demiş ondan mı bilinmez birden Şirinle şirin şirin konuşurlarken bulmuş kendini…

    Masalı bir umut buraya kadar okuyup ‘’ haydaaa bi de Şirin çıktı başımıza’’ diyenler sözüm size…
    Aşk bu…
    Her an her şey mümkünattan..
    Sonsuz mümkünattan bir ihtimal..
    O da ölmek mi dersiniz???
    Yook yok cancağızlarım…
    Başta söyledik ama…
    Biz yaşamayı göze alanlardanız…

    Onlar şirin şirin konuşadursunlar…
    Gökten üç elma düşmüş…
    Bilmem ki kimlerin kafasına…
    Onlar ermişler muradına biz çıkalım kerevetine diyip masalı sonlandırmak isterdim lakin bilmem ki

    Takdir-i İlahi

    ne der???

    Ne derse illaki güzel der…

    Herkes kendi masalına diyip Leyla'ya bir Mecnun , Şirin’e de bir Ferhat ihsan eder de Yusuf’a yine Züleyha mı düşer, yoksa Yusuf’a Mısır azizliği daha mı tatlı gelir,

    Allah u alem…

    Vesselam…

    Her aşkın bir şarkısı olur ya hani bu şarkı da bunu okuyan çorbacı dervişlere bizden armağan…

    https://youtu.be/S9DmksTV83c
  • Konusu yazarin belirttiği gibi Osmanlı'nın kalbi İstanbul'da medfun; Osmanli'ya hizmet etmiş cesitli devlet buyukleri, aile efradindan bikac isim, bu zatlarin hayatlari, hizmetleri..
    Tarihle ve Osmanliyla ilgilenenlerin dikkatini çekeceği kanaatindeyim.Talha Bey'in kitap tarzi olan resimlerle desteklemesi muazzam.gayet ilgi cekici hikayeler kissalar var.
    Ha bir de her bölümün sonunda kabirlerinin yerlerini tarif etmesi de Istanbulu gezecekler icin bi rehber niteliğinde.Begendim.