• Kahramanımız olan emekli dedektif Dave Gurney, üniversite yıllarında tanıdığı arkadaşının bir cinayete kurban gitmesi ve ardından sıralı başka cinayetlerin yaşanması, sorumlusu olan seri katilin bulunması konusunu içeriyor.

    Kitapta iki şey dikkatimi çekti;
    Birincisi olay örgüsü ve olayları çözerken yapılan akılcı açıklamalar. Bu açıklamalar her ne kadar aynı olay üzerinde yoğunlaşmış olsa da her açıklama birbirinden farklı ve hepsine hak veriyor ve mantıklı buluyorsunuz. Özellikle açıklamalarda ki betimlemeler muazzam güzel, tabi çeviri yapan kişiyi de bu anlamda hakkını vermek gerekir.

    İkinci dikkatimi çeken ve okurken ara ara aklıma gelen, hayran kaldığım şey, nasıl oluyor da korku, baskı, mutluluk yada herhangi bir duygu anında hiç panik yapmadan kitaptaki tüm karakterlerin birbiriyle tökezlemeden büyük bir ustalıkla anlatım bozukluğundan uzak cümleler kuruyor olması. Bu beni şahsen etkiledi. Galiba adına profesyonellik dediğimiz kelime tam olarak bunu tarif ediyor.

    Genel itibariyle kitap beklentileri karşılıyor, polisiye seven olay ve çözümleme yaklaşımı üzerine ilgisi olan okuyucu Sherlock Holmes'ların beğenisini fazlasıyla çekecektir.
  • İhtişamlı bir çöküşün, yitirilen toprakların ve yok yere yitip giden yiğitlerin hikayesi...

    Zeytindağı, Cemal Paşa komutasındaki Dördüncü Ordu karargahının bulunduğu dağ. Kitap ismini bu dağdan alıyor.
    Osmanlı Devleti'nin çöküş günlerinden, Türkiye Cumhuriyeti'nin ilk günlerine uzanan sancılı zaman dilimini okuyoruz Falih Rıfkı Atay'ın hatıratından.

    Kafkasya, Filistin, Suriye, Mekke, Medine ve daha yüzbinlerce metrekare vatan toprağının nasıl elimizden kayıp gittiği, vatanını savunmaktan başka düşüncesi olmayan kahraman Türk askerinin nasıl bir kumar uğruna yitirildiği anlatılıyor kitapta. Bir coğrafyanın kaderinin nasıl değiştiğini görüyoruz.

    Atay'ın Cemal Paşa'nın emir subayı olması sebebiyle dahil ve şahit olduğu olayları, kendi ağzından dinliyoruz.
    Savaş süresince bölgede pek çok ziyarette bulunuyor. Duru Türkçesi ile o kadar güzel betimliyor ki o coğrafyayı, ben de onunla birlikteymişim gibi hissettiriyor. Anlatım hakikaten muazzam.

    İttihat ve Terakki ile alakalı düşüncelerini bizlerle paylaşıyor. Cemal Paşa ile Enver Paşa arasındaki bitmek bilmeyen çekişmeyi, Enver Paşa'nın Alman seviciliğini, bu sevgisi yüzünden koca imparatorluğu nasıl savaşa sürüklediğine kadar herşeyi anlatıyor.

    Atatürk'e olan sevgisi ve hayranlığını satır aralarında, harika tespitler yaparak bizlere aktarmış.

    “Ne sömürgeleştirebildiğimiz ne de vatanlaştırabildiğimiz topraklar” diye tarif ediyor Arap topraklarını. Yerinde bir tespit. Zira Osmanlı Devleti'ne yalnızca sokak bekçisi gözüyle bakıyor oradaki vatandaşlar.
    Hiçbir zaman bizim olmayan, sömürgeleştirilemeyen o toprakları korumak için girdiğimiz onca savaşta binlerce Türk çocuğunu o Arap çöllerinde bilhassa Yemen'de yitirdik.

    10 yılı aşkın süren tahrip edici savaş süreci herkese maddi, manevi çok zarar verdi. Savaşmak, sadece cephede savaşmak değildi çünkü.
    Balkan Savaşları, Cihan Harbi, Meydan Muharebeleri derken askerin, subayın, vatandaşın psikolojisi altüst oldu.
    Canlar yitirildi... Ülke maddi ve manevi çok zor bir açmaza girdi.
    Açılan sayısız cephede savaşan, o kadar cepheye yetişmeye çalışan yiğit askerlerimizin durumu içler acısı... 24 saatte bir matara su ile uçsuz bucaksız çölde hayatta kalmaya çabalıyor.

    Arap topraklarına akıtılan parayı görünce, Anadolu'nun perişan hali daha da göze batıyor.

    İşte bütün bu tabloyu gözler önüne seriyor Atay. Çarpıcı, hüzünlü bir kitap okuyacaksınız. Tarihinize şahitlik edeceksiniz.
    Üzüleceksiniz.
    Değer miydi diyeceksiniz belki...
    Okunması gereken kitaplarınız arasında yerini alsın derim.

    *** Düzenlediği güzel etkinlik ile kitabı okumama vesile olan sevgili Murat Ç arkadaşıma teşekkürümü iletmek isterim. İyi ki böyle güzel bir etkinlik yapmışsın ve ben de iyi ki bu kitabı okumuşum.
  • şair öldü ve Tek Hece öksüz kaldı 17 Nisan’da.

    Bir tren yolculuğunda gönlüme düştü demişti, niye, nasıl bilmem ama bir tren yolculuğunda gönlüme düştü ilkin. Herkes aşktan bahsediyor ama aşk hep susuyordu. Şairleri dertli dertli söyleten, âşıkları ah vah ile ağlatan aşk tek kelime etmiyordu nedense? Acaba dedim, aşk şair olsaydı kendisini nasıl anlatırdı? Aldım elime kâğıt kalemi ve hiç düşünmeden başladım, ilk dörtlük aktı gitti sular gibi

    Var mı beni içinizde tanıyan

    Yaşanmadan çözülmeyen sır benim

    Kalmasa da şöhretimi duymayan

    Kimliğimi tarif etmek zor benim

    Okudum hoşuma gitti, devam edeceğim, “Bülbül benim lisanımla ötüştü/ bir gül için can evinden...” Birden bıraktım kâğıt kalemi. Dedim ki kendime, yâhu Cemal Sâfi, Fuzûli’ler geldi geçti cihandan, Bâki’ler, Şeyh Galib’ler, Karacoğlan’lar... Hiç birisi cüret etmedi aşkın dilinden aşk şiiri yazmaya, senin haddine mi bu iş? Bıraktım kâğıt kalemi öyle mahzun, yattım uyuyacağım ama kelimeler uçuşuyor içimde, ne mümkün uyumak! “Yüreğime Toroslardan çığ düştü/ Yangınımı söndürmedi kar benim.” Böyle yazıldı Tek Hece.

    Kıştan artık günler yaşanıyor, Ankara uçağına binmişim şairi ziyaret için, aklımda bu hikâye. Diyorum ki belki de kurban olduğum Allah işte bu tevazuun hatırına Cemal Sâfi kuluna nasip etti aşkın dilinden aşk şiiri yazmayı. İnsanı iddiasından vurup zelil eden muazzam cilve, iddiasını terk ettiği yerden de yüceltiyor demek ki. Öyle ya, yüzlerce muhteşem güfte, yüzlerce harika şiir bir yana, Tek Hece bir yana.

    Başımı cama yaslıyorum, şair nasıl acaba, yırtacak mı kefeni? Yüzü geliyor gözümün önüne, gülümseyip dua ediyorum. Aylardır yoğun bakımda, durumu ciddi diyormuş doktorlar, kızı Ebru Hanım’la görüşeli bir hafta oldu galiba. Orhan Gencebay ziyarete geldi Serdar Bey demişti, gözleri kapalı yatıyor babam, bilinci yerinde değil ama Orhan Bey’in sesini duyunca parmaklarını oynattı, tepki verdi, şaşırdık, çok sevindi doktorlar. Sizi de çok sever babam diyor, vakit bulup gelebilseniz keşke.

    Uçak Ankara için alçalmaya başlıyor, kalbim bir dua şiir kadar, ilk karşılaşmamız geliyor aklıma. Ankara’daydık, on beş, on altı yaşlarındayım, şiirler karalıyorum yeni yeni. Subayevleri’nde yazıhanesi var hocanın, şiirlerin en güzellerinden birkaçını itinayla seçip, gidiyorum yanına. Beğenecek mi? Heyecanım tarifsiz! Şiirden bahsediyor ilkin, nasıl yazmak gerektiğinden, şiirin hası nasıl olur’dan... Çaylar içiliyor, uzatıyorum karalamalarımı, ne olur beğensin Allah’ım. Öyle güzel, öyle moral verici şeyler söylüyor ki şiirleri görünce, çocuk girdiğim kapıdan şair çıkıyorum. Hatta abartıyorum işi, masasının üzerine oracıkta karalayıverdiğim bir şiiri bile bırakıyorum.

    Uyanıkken düşte cemali gördüm

    Çay rengi şarabı aldım sâkiden

    Gülzara meyletmem kemâli derdim

    En sâfi çileyi çaldım Sâfi’den

    Küstahlığa bak hele. Ben olsam döverim. Onun yüzünde ise o bildik, yaramaz, çocukça tebessüm, ben giderken kapının arkasından sesleniyor: “Serdar, şairsin sen!”

    Yirmi beş sene geçmiş aradan, şimdi bir hastane kapısının önündeyim, şair olmadığımı biliyorum. Görevliler karşılıyorlar, hoca nasıl diyorum, susuyorlar, mahzun. Allah hayırlı şifalar ihsan etsin diye kendi sözüme mukabele ediyorum, Allah hayırlı olanı versin diyorlar, mahcup... Anlıyorum, durum gerçekten ciddi, yaşlar hücum edecek gözüme, ağlamıyorum, dudaklarımı ısırıyorum, metanet, moral, hasta, aman diyorum kendi kendime. Üstüme bir kıyafet giydiriyorlar, montumu çıkarmıyorum, beş dakika kalıp çıkacağım nasılsa.

    Yoğun bakım odasında camın ardından hocayı görünce başlıyorum ağlamaya. Bir deri bir kemik, iki büklüm, gözler kapalı, parmaklarında, vücudunda cihazlar... Hıçkırığımı kesmek için şiir okuyarak giriyorum içeri, Var mı beni içinizde tanıyan... Parmaklarını oynatıyor ufak bir bebek gibi, kalkmaya çalışıyor, doktorlar şaşkın, şiire devam ediyorum ağlayarak. “Niceler sultandı, kraldı şahtı...” Gözlerini açmaya çalışıyor, elleri kıpır kıpır, hastabakıcılar birbirine bakıyor şaşkınlık ve ümitle, Şâfi sensin Allah’ım diyor kalbim. Yaklaşıp elini tutuyorum, nasılsın hocam diyorum, parmaklarında kalan son takatle elimi sıkıyor, iyi olacaksın diyorum, başını hareket ettirmeye çalışarak elimi yine sıkıyor. Dünyanın en hızlı, en garip, en farklı dili kendiliğinden oluşuyor aramızda. Eline kalemi alınca şiiri konuşturan güzel adam, dudaklarının mecali olmadığı bu demde parmaklarıyla anlatıyor hissettiklerini. Çıkacaksın buradan diyorum, şiirler okuyacağız tekrar, Brüksel’i hatırlıyor musun hocam? Alkıştan yıkılmıştı ortalık hani, yine öyle olacak... Ellerinin yardımına yarım aralanabilen bir gözü mecalsizce eşlik ediyor, güldüğünü gözünün aralığından anlıyorum. Ağlıyorum, umurumda değil, elimde değil... Elimi sertçe sıkıyor, biliyorum bu ağlama demek ama nafile, hocanın gözlerinde yanağına süzülmeye çalışan damlalar birikiyor. Tek Hece’yi efendimin büyük oğluna okudum hocam diyorum ağlıyor, neredeyse sarsılacak, çok beğendi biliyor musun, tekrar okuttu. Hele bir iyileş diyorum birlikte gideceğiz, sen kendin okuyacaksın, elimi öyle bir sıkıyor ki, canım yanacak. Söz bitiyor susuyorum, elimi sıkıyor, anlat, durma dercesine. Dışarıda yağmur var diyorum, hastaneden çıkınca bağırarak okuyacağım şiiri, Ankara bilsin bu hastanede kimin yattığını, gülüyor sanki yüzünde o çocuksu, o yaramaz, o bildik ifade. Yarım saattir iki büklümüm, söz bitiyor, işaret ediyor görevliler, elinden öpüyorum, anlıyor vaktin geldiğini...

    Birkaç ay kadar sonra dâr-ı bekâya göçtüğünü haber alıyorum Cemal Sâfi’nin. Aşk öksüz kaldı diyorum yanımdaki arkadaşa, dudaklarım kıpır kıpır Fâtiha, kalbim yakarıyor biteviye: Niyeti vardı Allah’ım, sen bilirsin kuşkusuz, eli tutmuşlardan eyle...
    Serdar Tuncer
  • Şarkıyı şuraya linkliyorum!!!
    https://m.youtube.com/watch?v=lwSdV3OG6Ks

    Çehov sen ne yapıyorsun Anton Çehov 68 sayfalık kitapla beni yerle bir ettin, iki saatlik işi vardı bu kitabın bir günlük değil... Ruslar yazmayı biliyor. Gerçekten yazarken ne düşündüklerini bilmek isterdim.

    Çehov tarzı öykü kavramını hep duyuyordum ama hiç bu Anton Çehov kim diye düşünmemiştim. Kendi alanımı okumaktan böyle lüksüm olmamıştı. Her neyse önümüzdeki üç ay işsizlik grubuna dahil olduğum için bol bol kitap okumaya kararlıyım.

    Betimlemelerle başlayan bir kitap hadi diyorsun içine gir ve gez bu kitabın. Arada gözümü kapatıyorum bir mekanı hayal etmek ve ona göre kitabı okumak acayip zevklidir. Arada mekanın dekorunu kendinize göre değiştirmeyi unutmayın. Altıncı Koğuş ne dedim ve açıkçası hapishane olarak düşünmüştüm. Akıl hastanesiymiş, deliler koğuşu:))

    Kişileri tek tek tanıtmak neyin nesi? Ben böyle tarif görmedim. Bakınız: bozkırdaki çoban köpeklerini andıran sarkık kaşları. Gel de okuma şimdi!!

    Bu koğuşun sakinleri sıradan deliler değil...
    Bakınız: "Her türlü zorbalığın toplum tarafından makul ve yerinde bir gereklilik olarak karşılandığı, beraat kararı gibi her türlü merhamet göstergesinin toplumda tatminsizlik ve intikam duyguları uyandırdığı bir dünyada adaleti düşünmek gülünç değil mi?"

    Zorbalığı normalleştirmek ve insanın kendi içindeki o parmaklıkları kıramadığı bir dünyada adaleti hangi yöne baksak hep eksik ve yarım bulacağız. Çünkü toplum sürü psikolojisine bağlıdır onların arasında onlar gibi olmadığı sürece soyutlanmış ve altıncı koğuşa yollanmış olacaktır. Bütün gücünüzle içinizde ki o parmaklıkları sarssanız bile toplumun daha güçlü olduğunu bir kez daha anlamaktan başka hiçbir şeyin değişmediğini tekrar öğrenmiş olursunuz. En tehlikeli şey insanın kendi zincirlerini kıramamasıdır. İnsanın başıma gelmez dediği her şeyi yaşamasına neden olan en güçlü şey Sürü Psikolojidir. Delilik içinde akıllılık ararsınız.

    Korkunç olan şey sizin içinize düştüğünüz durum değil sizi buna alıştıracak kadar kuvvetli olmalarıdır. Herkes sıradandır sıradan olmadığını farkettiği ana kadar. O an işte aklınızın başına geldiği, aslında dışarıda gezenlerin içeride yaşayanlardan daha deli olduğunu farkettiğiniz andır!!

    Önyargılar olmasa, akla ve doğruluğa aşırı önem verilse, dürüstlük dünyanın her yanına dağılsa, inanç dolu bir hayat yaşamak için o kadar kolay bulunan bir şey olsa, akıl herkes tarafından kullanılabilse içimizdeki koğuşların yıkımı altına bir dinamit koyup havaya uçurularak kadar kolay olsa bu dünyanın adaleti gülünç bulması ve insanların kendini kendi zihinlerine kapatması asla mümkün olmazdı. O zaman ölüm bir gerçeklik olarak kabul edilebilir miydi?

    Edilemezdi... Fikirler, düşünceler, duygular, yaşayışlar hep canlı ve sonsuza kadar canlı kalabilirdi.

    İnsan kusursuz olmak için güllük gülistanlık bir yaşamı asla tercih etmez çünkü acı çektikce olgunlaştığını, yaraları tedavi ettikçe işe yarar olduğunu, birinin üzerinde zorbalık ve hakimiyet kurarak varoluşunu tatmin ettiğini, adaletin iplerinin ancak kendi elinde olduğunu bilerek kusursuz olduğunu düşünür. İşte BUDALALIK!!

    Mantığa bürünmek insanın doğasında var?? Yaşadığı şeylerin ancak ve ancak bir Tanrı'nın suçu olduğunu söylemek, kendi sorumluluk ve bilincini bir başka maddeye yüklemek, yaptıklarının altında bilncinin değil başkalarının etkisi olduğunu düşünmek ve vicdanın o rahatsız edici varlığını inkar etmek ancak ve ancak aklını kullanmayan insanın eseridir.

    Eğitimli olmak, belirli sıfatlarla tanımlanmak, ahlaklı olmak, namuslu olmak, aç olmak, tok olmak, hayırsever olmak vs. delirmemek için bir sebep değildir. Hepimiz içimizden derin bir nefes alıp verelim ve herkes muhakkak biraz delirmek üzerine inşa etmiştir bilincini:)))

    Ve bu bilinç varlığının anlamını öğrenmek, bilmek ister doğasında vardır. Hayat bu bilme olayının en büyük tuzağıdır. O tuzağa bir kere düşen insan eskisi gibi olamaz artık. Sorgulamak insana rahatsızlık verir. Bu kadar muazzam incelikleri ile yaratılmış insam neden ölümsüz değil? Beynin her kıvrımk, en küçük noktası bile vücudumuzu, bilincimizi, algılarımızı ve işleyişimizi kusursuz bir şekilde devam ettirirken:) Maddenin Dönüşümü.. Cevap bu kadar basit olamaz, böyle bir cevabı kabul etmek aptallık bile olamaz, insanın aptallığında bile bir bilinç vardır!! Kitaba bakınız çok detaylı yazarsam akşam olur:))

    Yolda yürüdüğümüz zaman, toplum içine girdiğimiz zaman, insanlarla etkileşim kurduğumuz zaman hangisinin deli olduğunu, iyi-kötü olduğunu bile bilecek kadar üstün güçlerimiz yok ama CEHALETİMİZ var akıl hastanelerinde yaşayanlara DELİ dışarıdaki DELİLERE akıllı yaftasını yapıştıracak kadar CAHİL CESARETine sahibiz:)) sen, ben veya o fark etmez.!!

    İyiyi kötüyü, deliyi akıllıyı kendimizde bulmalıyız çünkü hayvandan bizi ayıran en temel özelliğimiz AKIL yetilerimizdir:))

    Bir şeyi düşünmek onu yaşamaya ve oluşumuna temel hazırlamaya neden olur yani yaşadıktan sonra düşünmemiz olanaklı mı?? Ağrıyı, acıyı düşündüğümüz için hissediyoruz ya hissedemeyenler?? Dere kenarında ot, ağaçta yaprak, tarlada taş farkınız ne??

    Siz sanıyorsunuz ki; deliler doğuştan deli. Sanıyorsunuz ki; olmayız deli!!!

    Bakınız: "Acıyı küçümsersiniz, ama parmağınızı kapıya sıkıştırdığınız vakit en yüksek perdeden inlersiniz!!"

    Sanıyorsunuz ki tecavüz, adaletsizlik, istismar sadece haberlerde okunur bizim kıyımızda, yaşamımızda uğrak bir noktası yok!! Sesini çıkarmayanların yerine çığlık atanlar Delidir ama Akıllılara göre:))

    İnsanlar(sürü psikolojisi) sizi olmadığınız bir şeye ikna edecek hem de çok çabuk o koğuşa bir sakini olarak siz de gideceksiniz sesini çıkarmayan Akıllıların yerine bağıran Deliler için, bir zamanlar sesinizi çıkarmadığınız için!!!

    Çehov'a saygılarımla...
  • Evettt bu kitabı da ağlayarak bitirmiş bulunmaktayım. Tully ve Kate'in hikayesi o kadar muazzam ki; nasıl tarif ederim fikrim bile yok. Öyle bir dostluk ki onlarınki ölüm bile ayıramamış....
  • Tadı damağınızda kalacak. Bunun garantisini veriyorum. Başından sonuna kadar bir duygu saracak bedeninizi,tarif edilemez. Ve kitap bittiğinde muazzam lezzet sizinle olacak...