• Muazzam bir bilimkurgu edebiyatı duruyor karşınızda. 1895 yılında yani hiç birimiz dünyada yokken H. G. Wells oturmuş, düşünmüş ve bugün hala bilimin sırrını çözemediği bir konu hakkında “Zamanlararası Yolculuk” ile ilgili muhteşem bir edebiyat parçalamış ve bizi yaklaşık 800.000 yıl sonrasına götürmüş. 800.000 yıl sonrasında günümüz insanının torunlarını tarif etmiş, onlarla iletişim kurmuş hatta ve hatta o dönemde sosyalizmi bile bir sonuç olarak işlemiş. Bunu işlerken de yaşayan torunlarımızı sınıflara ayırmış, -Yerküre üzerinde yaşayanlar ile yer altında yaşayanlar.-

    Günümüz yönetici-emekçi kavramlarını geleceğe doğru uzatmış, aslında insanoğlunun bu sınıflamalar ortadan kalktığı zaman gerçek huzuru ve barışı bulacağını ima etmeye çalışmış yazar. Ayrıca günümüzdeki doğaya yapılan tahribatın vahim sonuçlarını da göstermeye çalışarak bizlere bir uyarı göndermiş.

    128 sayfalık bir kitaba ne sığdırabilirsiniz. İşte Wells, işin içine felsefe katmış, macera katmış, bilimkurgu katmış, siyaset katmış, sosyoloji katmış, katmış ta katmış… Kurguya bakar mısınız?

    Evet İthaki Bilimkurgu Klasikleri’nin 14. Kitabı gerçekten okunmaya değer. Zamanın derinliklerinde kaybolmak istemeyen ve bir daha yolunu bulamamaktan korkanlar bu kitabı okumasın.

    Saygılarımla...
  • BEYAZ ZAMBAKLAR ÜLKESİNDE
    ÜLKEMİZİ KALKINDIRMAMIZ İÇİN NE YAPMAMIZ GEREKİYOR? Sorusunun cevaplarını bulabileceğimiz bir kitap.
    Suomi yani "bataklıklar ülkesi"
    Kitabın ilk yayımlanma tarihi 1923
    "Artık işe koyulmanın vakti geldi" "Hem öğrenmek hem de öğretmek zorundayız." (sayfa:9)
    "Toplumun eğitimli kesimlerinin halkı bilinçlendirmesine hizmet için seferber edilmesinin gerekli olduğu düşüncesini taşımalıyız" (sayfa:10)
    "... Ben daha vatanının çıkarları ile maaş, madalya ve diğer şeyler arasında seçim yapmak durumunda kalınca vicdan kavramını unutan sayısız insanı saymıyorum bile" (sayfa:39)
    "Finlandiya zorla hiçbir şey elde edemez, onun tek kurtuluşu eğitimdir." (sayfa:39)
    "Süratle değişen zamanın taleplerine uyum sağlayarak, bir fikir hareketine önderlik etmek sadece güçlü iradeye sahip insanların yapabileceği bir şeydir." (sayfa:45)
    "İnsanlar ülkelerinin geleceğine dair taşıdıkları kişisel sorumluluğun bilincine varmazlarsa, ülkelerin kalkınması ve refaha kavuşması da mümkün olmayacaktır." (sayfa:49)
    "Mane tekel fares!
    Bütün bu meseleleri ciddiyetle düşününüz! Böcekler gibi, önemsiz, kişisel uğraşlarınızın ve dertlerinizin batağı için de kıvranmayınız. Bunun yerine devletin temellerinin yenilenmesini ve toplumun bundan sonra alacağı eğitimin yöntemini düşününüz." (sayfa:56)

    "Devletlerin güç ve zaafı, milletlerin ilerleme ve yozlaşması, yalnızca devlet adamlarının ehil oluşlarından ve yönetim kabiliyetlerinden veya beceriksizliklerinden kaynaklanmaz. Yöneticiler iyi veya kötü olsunlar, kahraman veya zalim olsunlar, onlar kendi milletlerinin birer yansımasıdırlar. Onlar, milli ruhun birer kopyasıdır, halk kitlesinin içinden doğmuştur. Bir millet nasılsa, devlet adamları da onlar gibidir. İşte bu nedenledir ki eskiden beri “Her millet, layık olduğu idareye ve devlet adamlarına sahip olur.” denilmiştir." (sayfa:57)

    "Lev Tolstoy ise tamamen bunun tersini ileri sürerek şunları söylüyor:
    “Hayatı yaratan, olayların akışını belirleyen ve bunların özellik ve biçimini veren tek başına kişiler, Napolyonlar değil, halk kitlesinin kendisidir.” (sayfa:58)

    "Ülke yoksuldur, hem de her açıdan. Fakat çalışma enerjisi ve azmi, kendi fakir toprağına olan bağlılık ve sevgi bakımından çok zengindir" (sayfa:69)

    "Bu başarıların (resim, heykel, mimari) ülkenin sahip olduğu asgari olanak ve kaynaklarla elde edildiğini unutmamak lazım. Zira Finlandiya zengin bir ülke olmadığı gibi, vatandaşları da varlıklı değiller. Burada yetenek arayışına çıkarsanız, umduğunuzu bulamayabilirsiniz, çünkü nüfus üç milyonun altındadır. Yine de, bir bütün olarak ele alırsak, Finlandiya'nın imrenilecek bir refah müzesi olduğu ifade edilebilir." (sayfa:75)
    "Bu başarının sırrı nedir? ... Farklı çalışma tarzları... Bilgi ile beslenen emek on, yüz ve hatta bin kat daha etkilidir. Baskı altında, isteksizce, tıpkı bir köle gibi ve birileri tarafından zorla yaptırılan işler ve bunun için harcanan emek ağır ve ezici bir emektir. (sayfa:75)

    "Finlandiyalılar "Okul bizim temel zenginliğimizdir. Rusların sahip olduğu Ural dağlarının zengin maden yatakları, Sibirya'nın altın rezervleri bizde yok. Tabiat nimetlerini dağıtırken bize cimri davranmış. Bu eksikliği enerjimizle telafi etmek, vatandaşlarımızdan ülkemizin kalkınmasına azami ölçüde katkıda bulunmalarını istemek durumundayız. ...bu düzenin temeli okula dayanmaktadır. Okulumuzu elimizden aldığınız an biz de biteriz. Tıpkı mayasız hamur gibi çökeriz" demektedirler." (sayfa:79-80)

    "Ülke halkının Suomi ismi ile adlandırıldığı Finlandiya vatandaşlarının dürüstlüğü ise ayrıca üzerinde durulması gereken bir konudur. Finlandiya'da -Suomi'de bizzat bulunmamış bir şahsın Fin dürüstlüğünü anlaması ve böyle bir şeye inanması çok zordur. Benzer dürüstlük örneğine Finlandiya dışında hiçbir yerde rastlayamazsınız." (sayfa:83)

    "Nispeten genç bir ülke olan Finlandiya bütün bu başarıları 70-80 yıllık azimli bir çalışma sonucu elde etmiştir. Eriştikleri yüksek uygarlık düzeyi bütün halkın ortak eseridir. (sayfa:83)
    [Dipnot: Finlandiya'nın kuruluşu 6 Aralık 1971, Rusya tarafından kabul edilişi 4 Ocak 1918]
    [Dipnot: Kişi başına milli gelir 2017 verilerine göre; Finlandiya 42,612 dolar, Türkiye 9,826 dolar]

    Finlandiya'nın günümüze kadar süregelen gelişiminde aktif bir rol oynayan papazlara şöyle sesleniyor:
    "Halka canlı, gerçek vaazlar verin. Halka, asırlardır olduğu gibi, ikiyüzlü bir şekilde tekrarlayıp durduğunuz ruhsuz kelimelerden oluşan sıkıcı, itici din adamı diliyle konuşmayın. (sayfa:94)

    Finlandiya'nın başkenti Helsinki'de yapılan piskoposlar toplantısında söz alan Snelman şu sözlerle kurtuluşun yöntemini tarif ediyor:
    "Kendi vicdanınız, halkınız ve Tanrı önünde dürüst olmak istiyorsanız, çevrenizde suçlu aramayın. Bilimi, felsefeyi ve aydınları suçlayarak ikiyüzlülerin bugüne kadar yaptığını sizler de tekrarlamayın.
    Kendinizi suçlayın!
    Kendinizi tedavi edin!
    Halka öğretmeniz gerekenleri önce kendiniz öğrenin!" (sayfa:96)

    Snelman, eğitim süreçlerinde türlü kesimlere misyon biçmiştir. Bu mevkidekilerin de en az diğerleri kadar çalışması gerektiğine vurgu yapmıştır. En başta öğretmenler, din adamları, yöneticiler, subaylar ve şu göndermeyi yaptığı memurlar.
    "Din adamlar ve öğretmenler gibi, memurlar da halkın eğitimi ve kültürel gelişiminden sorumludurlar." (sayfa:102)

    Kışlaları okul gibi çalıştırmaktan bahsediyor Snelman:
    "Ordu halkımızın tatmin edici ve iyi düzeyde eğitim alabileceği, sorumluluk duygusunu geliştirebileceği bir okul olabilir. Unutmayın, ülkenin en ücra köşelerinden binlerce sağlıklı genç, hayatlarının en parlak döneminde askere çağrılmaktadır.
    Onları ailelerinde ve günlük işlerinden kopararak, uzun bir süre için binlerce askerin bir arada yaşadığı kışlalara kapatıyorlar. Burada onları besleyip giydiriyor ve bütün ihtiyaçlarını karşılıyorlar. Çoğu zaman gereğinden fazla çalıştırıyorlar, fakat bu gençler evlerine döndüklerinde askerde edinmiş oldukları alışkanlık ve beceriler kendilerine bir fayda getirmiyor." (sayfa:105)

    Kışlalar hakkındaki anlayışın değişerek, insanlar tarafından nasıl ifade edildiğini de şu sözlerle anlayabiliriz:
    "-Davranışlarınıza dikkat edin, kışlada değilsiniz!
    -Kışla gibi kokuyor.
    -Kışla onu bozmuş...
    -Kışla onu düzeltti.
    -Kışla onu yetiştirdi." (sayfa:107)

    Birçok subay, her bir askerin evine döndükten sonra vatanına nasıl hizmet edebileceğinden bahsediyor:
    "Yeni hayatın habercileri olun, Gidin ve ailenizin yaşadığı ücra köşelerde insanların uyutulmuş zekâsını uyandırmaya gayret edin. Barışçıl bir hamlenin -kültürel kalkınma ve aydınlanma hamlesinin- muhafızları, neferleri olun." (sayfa:110)
    "Kışlaya birer cansız ağaç parçası gibi geldiniz, ama şimdi yanınızda canlı bir ışık, güçlü ve her şeye kadir bir sıcaklık da götürerek evinize dönüyorsunuz." (sayfa:112)

    Kitap okumak önemlidir ve gereklidir. Finlandiya'nın reçetesine bol miktarda "okumak" yazıyor zaten Snelman. Fakat salt olarak kitap okumanın tek başına bir iş olmadığını, eğitimini aldığı teorinin pratiğe dönüşmesi gerektiğini de şu sözlerle açıklıyor:
    "İnsanlar bu şekilde kendilerini kandırıyorlar. Günlerini, aylarını hatta yıllarını uydurma olayların anlatıldığı romanları okuyarak geçiriyorlar. Bir iş yaptıklarını sanıyorlar, ama ülkede kültür emekçileri yok. Halkın zekâsı derin bir uykuda, cehalet, kaba davranışlar ve yoksulluk giderek artmaktadır. Ülke sürekli fakirleşmekte, ekonomik, manevi ve zihni açılardan iflasa sürüklenmektedir. Zamanında belli alanlarda eğitim almış ve ülkenin kendilerinden yardım beklemeye hakkı olduğu insanlar bugün neredeler? Kendileri eğlenceli, aptal hikâyeleri okumaktan sarhoş olmuşlar." (sayfa:117)

    Snelman'ın futbola bakış açısı da çok ilginç:
    "Ben sizlerin -genç Finlandiyalıların, sadece Macarları ayakla topa vurarak yenmekle yetinmemenizi, aynı zamanda Almanları, Fransızları ve İngilizleri beyniniz, kalbiniz ve iradenizle, bilim, ustalık, ticaret, zanaat, adil hukuk düzeni gibi alanlarda, ülke refahının artırılması için halkın verdiği mücadelede yenmenizi istiyorum.
    Sokrates'in resmini arayıp bulun ve meşhur Herkül heykeliyle karşılaştırın. Sokrates portresinde bilge bir insanın kafası, beyin için mahfaza görevi gören büyükçe bir alın hemen göze çarpmaktadır. Sanki beyin alnın içine sığmıyor, orası bu kadar büyük bir beyin için çok dardır. Sokrates'in alnı ve kafası böyle görünmektedir.
    Şimdi de Herkül'ün heykeline göz atın. Her şeyden önce eski Yunan efsanelerinin bu büyük kahramanının kudretli, ağır ve kaslı vücudu bizi hayrete düşürmektedir. Güçlü bedeni taşıyan kütük gibi muazzam bacakları gemi halatı gibi düğümleniş kol kasları, geniş omuzlar, kabarık göğüs kafesi ve mandayı andıran boyun. Ve boynun üzerinde orantısız derecede küçük bir kafa, dar ve ensiz bir alın. Bütün bunlar büyük bir fiziki gücün belirtileridir, bu gücün kesinlikle entelektüel veya manevi bir yönü yoktur. Herkül muazzam bir vücut yapısına, sağlam kemiklere ve kuvvetli kaslara sahip birisidir, fakat kendisinin büyük bir zekâ, güçlü bir maneviyat ve ruh timsali olduğu söylenemez." (sayfa:121)

    Çocukların eğitimiyle ilgilenmeyip onları başıboş bir şekilde bırakan ebeveynler için Snelman şöyle söylüyor:
    "Açık söylemek gerekirse, çocuklar anne ve babaları ve çok sayıda teyze ve amcaları ile birlikte aynı evde yaşasalar da, bir yetim gibi büyümektedirler. Onları çok iyi yedirip giydiriyor ve sağlıkları ile ilgileniyor olabilirler, fakat çocuğun zekâsı ve kalbinin temizliği konusunda çok az kafa yoruyorlar. Hakikaten, çocuklarımızın şimdikinden daha kötü olmamalarına hayret etmek gerek." (sayfa:124)

    "Hayattaki aşırı düzensizliğin başlıca nedenlerinden birisi herkesin hayatta iyi bir düzen kurmaya çalışması, fakat hiç kimsenin hayatın kendisini düzene sokmak istememesidir"
    (Lev Tolstoy- sayfa:127)

    Şımarık ve tembel çocuk yetiştiren ebeveynler! Eserinizle bir gün karşılaşacaksınız!
    "Çocuklar aileleri ile birlikte yaşadıkları müddetçe, bu 'hayat dersi' kendilerine aşılanmaya çalışılıyor. Bunu yapmak isteyen kimdir? Anne ve babalar! Çocuklar ve gençler egoist duygularla büyümekte, sadece kendilerini beğenmektedirler. Sığ ve fakir ruhlu bu insanlar aynı zamanda tembel, ahlaksız ve şehvet düşkünü birer sapık olarak toplum hayatına dahil olmamaktadırlar.
    Sonuç olarak, hiçbir şeye ve hiçbir kimseye -vatanına, insanlara, emeğe, büyük fikirlere, anne babasına ve nihayet kendisine- saygı ve sevgi duymayan insanlara dönüşüyorlar.
    Ne ekerseniz, onu biçersiniz.
    Ne pişirirseniz, onu yersiniz." (sayfa:128)

    Peki, Finliler ne yaptı?
    "Fin aile yapısı değişmeye ve hem zekâ hem de maneviyat açısından yeniden şekillenmeye başlamıştı." (sayfa:129)

    Yarvinen'in halk üniversitesinin profesörlerine seslenişi:
    "Bilim insanları sahip oldukları bilgileri de alarak, insanların ulaşamayacağı yüksek zirvelere çıktılar. Kitaplar ve gazeteler halkın anlamadığı karmaşık ve ağır bir dille yazılıyor." (sayfa:150)
    Eski Yunanlılar zamanında bilge Sokrates, yıllar boyunca meydanlar kalabalık halk toplulukları ile hayatın yüksek gerçekleri ve güzellik konusunda sohbetler yapmıştır. Halkı aydınlatacak benzer şahıslar neden bizde yok? (sayfa:151)

    Kitabın "Karokep" bölümünde "Yarvinen" adlı tüccarın küçük esnaflıktan Tatlı Krallığına yükselişi anlatılıyor. Burada hem müthiş bir girişimcilik dersi veriliyor hem de Yarvinen'in harekete geçmesini sağlayan roman, Robinson Cruose'un etkisi göze çarpıyor. Robinson, Yarvinen'e esin kaynağı olmuş.
    Robinson Cruose hikâyesi, yükselmek isteyen halklar için bir bilgelik kaynağı, ders kitabıdır.
    "Robinson Cruose dünyadaki en büyük kahramandır. Bütün diğer kahramanlardan -Romullar'dan, Sezarlar'dan, Napolyonlar'dan üstündür. Robinson, bir kültür devriminin, bu yolda verilen emeğin kahramanıdır, yılmayan ve yaratıcı bir iradenin canlı örneğidir.
    Robinson Cruose, İngiltere'nin, Kuzey Amerika'nın elde ettiği gücü ve şöhreti anlamanın anahtarıdır. Robinson, yeryüzündeki sevinçlerin peygamberi ve havarisidir. Leopardi'den, Schopenhauer'dan Hartmann'dan yüz gömlek üstün bir bilge, daha iyi bir hayat için verilen mücadele kazanılacak zaferin müjdecisidir.
    "Yorgun veya hastalık derecesinde zayıf beyinlerin ürettiği zekice fikirleri bir tarafa bırakın" diyor Robinson. "Gerçek hayatı ele alalım, mesela, ben buna bir örnek olabilirim. Fırtına denizde gemiyi alabora etmişti. Bırakın vatanınızı, uygarlığın olduğu herhangi bir kara parçasına bile çok uzaktasınız. Her tarafta göz alabildiğince uzayıp giden meçhul bir deniz. Bütün yolcular arasında sadece bir genç hayatta kalmıştır. Dalgalar kendisini ıssız bir adaya atmıştır, aç ve çıplaktır. O ne yaptı peki, öldü mü? Umutsuzluğa kapılarak intihar mı etti? Robinson zorlu bir çalışmayla parçalanmış gemiden kurtarabildiği malzemeleri adaya çıkardı, kendisine ev yaptı. Buğday tarlası ekip, biçmeye başladı, vahşi keçileri evcilleştirdi. Daha sonra ilkel kabilede yetişmiş bir insanı uygarlıkla tanıştırarak, kendisine yardımcı ve arkadaş yaptı. Kısacası, rahat ve ferah içinde bir hayat kurdu.
    Bunları bir genç, yalnız başına ve ıssız bir adada gerçekleştirdi.
    "Finlandiyalı kardeşlerim! İki milyonluk halkımız, yani bizler, genç bir delikanlı olan Robinson'dan daha mı zayıf, aciz ve beceriksiziz?"
    Sayın profesörler, din adamları, hakimler, mühendisler, memurlar, avukatlar, genç Suomi'nin evlatları, aydın kesimimizin değerli temsilcileri! Sizler neden kendi halkınızın içinde birer Robinson olmak istemiyorsunuz? Robinson ıssız adada ilkel bir insanı, bir yamyamı yetiştirerek, onun şahsında kültürlü bir arkadaş ve yardımcı edindi. Sizlerse yaşadığınız büyük kentlerde, yüksekokulların, gazete binalarının, tiyatro ve müzelerin duvarları arasında oturarak, kendi halkınızın temsilcisi olan milyonlarca insanın cahil, ayyaş ve kaba, neredeyse, ilkel ve vahşi olduğunu söyleyip sızlanıyorsunuz.
    Robinson'un hayalini önünüze alın ve yaşadığınız dünyaya karşı yaklaşımınızı tekrar gözden geçirin." (sayfa153-154-155)

    İnanç istismarcılarına gelsin bu kısım:
    "Sabır, ihtiyaç ve yokluklar karşısında kaderine razı olmak halk kitlelerinin doğal bir görevi olarak kabul edilmeye başlanmıştır."
    "Halkın dayanma gücünü dini bir vecibeye dönüştüren kişiler, dini de sabır dini olarak görmeye başladılar." (sayfa:169)
    İnsanlar arasındaki ayırımı bahçe-orman şeklinde açıklıyor:
    "Bahçenin her tarafında kum dökülmüş temiz, kuru ve hoş patikalar bulunur. Patikalar boyunca çiçekler, meyve ağaçları ve çalılar ekilir. Çayırlarda biten otlar düzenli olarak biçilmekte, akşamları sulanmaktadır. Köşelerde etrafı güller ve salkım bitkileri ile sarılmış pergolalar var. Fıskiyelerden su akmakta, orada burada heykeller göze çarpmaktadır. Ağaçların gölgelediği yolların kenarlarında rahat banklar bulunmaktadır. Her bir ağaç ve çiçek, en küçük ayrıntısına kadar düşünülmüş ve dikkatli bir çalışmanın izlerini taşımaktadır.
    Ormanda ise farklı bir manzara hakimdir. Her şey bakımsız ve kendi başına bırakılmış, kaderine terk edilmiştir. Ağaçlar ve çalılar tohumlar nereye düştüyse, oracıkta biterek büyür. Yer yer geçilmez fundalıklara rastlanmaktadır. Fırtınanın devirdiği ağaçlar düştükleri yerde kalarak, çürümekte. Yol ve çığırlar birbirine karışmış ve düzensizdir, bu yolları temizleyip düzenleyecek kimse yoktur.
    "Bahçe, halkın üst kesimlerini temsil etmektedir"
    "Halk ormanında ise daha çok doğanın yaşam koşulları geçerlidir." (sayfa:170-171)

    Yaban romanında Ahmet Celal'in köylüler hakkındaki düşünceleri ve bunun sebebi olarak Türk aydınını görmesi, bu kısımla benzerlik taşımaktadır.
    "Ülke nüfusunun büyük bölümünün cahil ve kaba olduğunu görmek ve buna tahammül etmek utanç verici bir durum. Kendisi eğitimli olan ve kültür güneşinin ışığıyla aydınlanan herkes bu durumdan sorumludur." (sayfa:171)

    Ülkedeki eğitim faaliyetlerini yürüten ve politikasını belirleyen devlettir.
    "Halkın büyük bölümünün eğitimsiz olması devlet eliyle yapılan bir kötülüktür... İlkel halkların fakirlik ve yok olma tehlikesi ile karşı karşıya kalmalarının nedeni sahip oldukları toprakların zenginliklerinden faydalanmamalarıdır." (sayfa:172)

    "Ülkede, halk kitleleri gerektiği gibi eğitildiği takdirde, birer sağlıklı emekçi olarak topluma hizmet edebilecek kaç ayyaş bulunduğunu tahmin edin. Ülkemizdeki cahillerini tembellerin, nihayet, suçluların sayısını belirlemeye çalışın. Şahsiyetin şekillenmeye başladığı çocukluk ve gençlik yıllarında bu insanlar hayatın karanlık ormanlarında yalnız başına bırakılmışlar; hâlbuki o dönem kendilerine düzgün bir eğitim verilseydi, birçoğu vatanın değerli evlatları olarak yetişecekti." (sayfa 173)

    Bizler, başka ülkelerin ders saatlerini ve okulda geçen gün sayısını karşılaştırıyoruz. Kendimizde de yaklaşık olarak benzer sayıların olmasını istiyoruz.
    "Bizler -genç halklar, Almanlar, Fransızlar ve İngilizlere göre, iki, üç hatta on kat daha fazla çalışmalıyız. Önce onlara yetişmeli, daha sonra da onları geçmeliyiz. (sayfa:177)

    L. McDonald... adlı papazın dini duygulardan uzak bir anlayışın ateistlik ile benzerlik taşıdığını çarpıcı şekilde ifade ediyor.
    "İnsanlar günlük hayatlarında ateisttirler. İnanç olarak ateist değiller aslında, Tanrı'nın fikirlerini inkâr etmiyorlar; çok fazla Tanrıları var ve onlara tapıyorlar. Fakat ilahi duygudan yoksunlar, kalplerinde Tanrı'ya ihtiyaç hissetmiyorlar. (sayfa:196)

    "Bizim halkımızı oluşturan yüz binler de günlük hayatlarında benzer şekillerde ateisttirler. Tanrı'yı ve dini temelde inkâr ettiklerini söylemek doğru olmayacaktır. İşin aslı şu ki, insanlar Tanrı hakkında düşünmüyor ve ondan bahsetmiyorlar. Tanrı'nın ve dinin günlük yaşamlarında herhangi bir rolü yoktur... Kurumuş nehirler de böyledir, uzun süre susuz olsalar da, "nehir" diye anılmaktadırlar. Bizim "kuru" insanlarımız da bu nehirlere benzer." (sayfa:197)

    Üniversite sınavını kazandığımı öğrenince, ben de bütün test kitaplarımı yakmıştım. Demek ki yakmaya kıyamayacağımız kitaplarla yetişmemişiz. Yahut yakılmasının en ufak bir kıymeti olmayan kitaplar okumuşuz. Mc Donald tespit etmiş.
    "Liselerde öğrenciler imtihanlar bittikten sonra bir araya gelerek, ders kitaplarını özel bir törenle yakıyorlar. Neden acaba, bunun anlamı nedir?
    Çünkü ruhen ölü okullarımız öğrencilerin beynini canlı düşünceler yerine kuru ve sıkıcı okul kurallarının cansız tozuyla doldurmaktadır. Okullar öğrencilerde bilgilenme arzusu uyandırmamakta ve bilimsellik yaklaşımını geliştirememektedir.
    Okulun temel görevi öğrencilerin bilimi anlamaları ve ona değer vermelerini sağlamaktır. Fakat okul bu görevini yerine getiremiyor." (sayfa:199)

    McDonald:
    "Önce bilimsellik, sonra bilim.
    Önce sanatsallık, sonra sanat."
    Sanatsallık ve bilimsellik, bilgiye ve güzelliğe ulaşma arzusu bir zemin, bilim ve sanat ise bu zeminde yeşererek büyüyen ve gelişen çiçeklerdir. (sayfa:200)

    "Her şeyi ve Her şeye Hayat Veren'i sev!" (sayfa:201)

    Her şeyi eleştiriyor. Yanlışları biliyor ve söylüyoruz. İyi tamam da, ya sonra?
    "Siz ne yapıyorsunuz? Neden hiçbir şey yapmıyorsunuz?" (sayfa:202)

    "Herkes, ne yapılması gerektiğini çok iyi biliyor, fakat kimse bir şeyler yapmak istemiyor veya yapamıyor. Yapamıyorlar, bir işi becerme yetenek ve istekleri gelişmemiş, kendileri bu yönde geliştirilmemiş ve eğitilmemiştir." (sayfa:204)

    "Hayatı inşa etmeye ne zaman başlayacağız? Sayın bay ve bayanlar, hayatınızın borcunu ne zaman ödeyeceksiniz? (sayfa:209)

    İyi Ruh ve Kötü Ruh arasında geçen konuşmaların içinden bir kısım:
    "Sen büyük fikirlerin taşıyıcısı olan insanları öldürdün ve öldürmeye devam ediyorsun, fakat bu fikirlerin kendisini öldürmeye gücün yetmedi ve hiçbir zaman da yetmeyecek."
    "İşlediğin cinayetler düşünce şehitleri doğurmakta, birçok insanı iyilik ve hakikate götüren büyük fikirlere yaklaştırmaktadır." (sayfa:213)

    Kimlerden bahsediyor sizce?
    "Hepsi karanlığın gönüllü ve çoğu zaman da hevesli uşaklarıdır.
    Hepsi buz gibi soğuk ve arsız, kalp, vicdan ve utanma duygusundan yoksun kişilerdir.
    Onlar hayatın parlak ışıklarını söndürmekle meşguldürler.
    Kendileri ile mücadele etmek, hatta çoğu zaman tartışmak bile kolay değildir. Bu kişilerin kendilerine has, şeytani ve dışarıdan inandırıcı mantık sistemi var." (sayfa:230)


    Cem Yılmaz gösterisinden; +Mesajı neydi gösterinin? +Mesaj, sen ne alırsan o!
    Aha bu kitabın mesajı!!!
    "Başarısız olduğunuzda veya önünüze engeller çıktığında 'Biz denedik, başlattık, mücadele ettik, ama destekleyen olmadı. Her adımımızı attığımızda engellerle karşılaştık, düşmanlık gördük' şeklinde konuşmayın. Hiçbir zaman böyle konuşmayın. Karanlığın kötü ruhu söndürüyorsa, siz tekrar yakın. Işık bir kere sönerse, siz ikinci kere yakın, üçüncü, beşinci, yedinci, yüzüncü, bininci kez yakmaya devam edin"
    "Yakmaktan yorulmayın! Etrafınız tamamen aydınlanana kadar kendiniz yanın, başkalarının da yanması için çaba gösterin. Yürüyeceğiniz yol dikenlidir, hemen başarılı olmaya şartlanmayın. Takdir ve anlayış beklediğiniz bir anda sizinle alay edebilirler. Onur ve şöhret yerine iftira ve nefretle, yardım yerine gizli entrikalar ve hatta açık savaşla karşılaşabilirsiniz. Onlarca, yüzlerce ve binlerce karanlık güç aydınlık emellerinizi söndürmek için çaba gösterecek ve söndürecektir de, ama siz yanmaya devam edin.
    Yanın ve diğerlerini de ateşleyin!" (sayfa:231)

    *Finlilerden bir kesim L.McDonald'ın kitabında bahsettiği şeylere çok kızmış.
    "Bu kitap Fin halkına karşı bir hakarettir. McDonald kendisi İsveçlidir, ayrıca Kont unvanına sahip bir asilzadedir. Biz Finlandiyalılardan nefret eder. Kendisinin Finlandiyalılar hakkında benzer şeyler yazmaya hakkı yok."
    Şeklinde düşünenlerin görüşü yenilmiş ve kazanan Finlandiya olmuş.

    Darısı başımıza...
  • Büyük İslâm mütefekkiri, âlimi ve mücahidi olan Bedîüzzaman Said Nursî Hazretlerinin, "Risale-i Nur" namı altındaki külliyatı ile îfa ettiği muazzam hizmet-i Kur'aniye ve imaniyesini, yanlış tefsir ederek, hakikatı tahrif eden, bilerek veya bilmiyerek, uydurma fikir ve isnadlarda bulunan bazı gazeteler, dünyayı velveleye verici feryadlar ve yanlış haberler ile efkâr-ı umumiyeyi bulandırmağa çalıştılar.
    Hakikatı, evham ve garaz bulutları ile örtmek istediler.
    Siyaset, tarîkat ve cem'iyet gibi hususlarda ittihama yeltendiler.
    Bunlara karşı; Üstad Bedîüzzaman Said Nursî Hazretlerinin risale ve mektublarında yazdığı bazı mes'eleleri ibraz ederek, onun lekeden âri ve şübheden uzak, evham ve hayalâttan müberra manevî çehresinin bir küçük âyinesini göstermek lüzumu hasıl oldu.
    Başka tarif ve tavsife hâcet bırakmadan bizzât aziz Üstad Bedîüzzaman Said Nursî'nin kendi ifadeleri, o müfterilerin uydurmalarını yüzlerine çarpıyor.
  • Öncelikle şunu söylemeliyimki kitabı okumak oldukça zor oldu. Günümüz türkçesiyle düzenlenmiş olmasına rağmen anlatımı zor ve yer yer sıkıcı oluyor.

    Eleştirime gelirsek, yazarın anlatımı o kadar derin ayrıntılara dayanıyorki yer yer sıkılıyorsunuz. Bu ayrıntılar çıksa kitap incecik kalabilir eminim ama kitabın özelliği zaten bu tanımlamalar, bu tasvirler.

    İyi tarafı ise yazar özellikle kadınları tarif ederken muazzam bir tasvir yeteneğine sahip. İliklerinize kadar hissediyorsunuz kitapta geçen duyguları.

    Bir diğer eleştirime gelirsek olay geçişleri çok ani oluyor ve o gerekli doruk noktalar çok sade bir şekilde geçiştirilmiş.

    Kısaca bu kitaptan beklentim çok daha yüksekti fakat maalesef hayal kırıklığı yarattığını söylemeliyim.
  • Nasıl başladığını merak ediyorsanız hemen anlatayım, merak etmiyorsanız da anlatırım. Anlatacağım.

    Ankara'dan İstanbul'a tanışanlı 1 yıl olmuştu. Fakat anadolu yakasında oturduğumuzdan ve orta sonu Çengelköy'de bir okulda okuduğumdan Etiler hakkında pek bir fikrim yoktu. Saçlarım uzuncaydı, balık etliydim. Pantolonla okula giderdim, daha rahat bulurdum. Sosyal bir kızdım o zamanlarda fakat Etiler'i hiç bilmezdim.

    Okula gelip, ortamı anlamaya çalıştım. Kimse vahşi, yabani falan değildi. Yani bir Enka ya da Koç ortamı yoktu ancak ara geçişler vardı. Bir süre sonra ortama ayak uydurdum. İnsanları anlamaya başladım. Yakın arkadaşlarım da vardı ama bazen yalnız takılırdım.

    Bir öğlen tam öğle yemeğinden sonra merdivenlerden yukarı çıkıyordum. Öğle tenefüsünü sınıfta geçirmeye karar vermiştim. Merdivenlerden yukarı çıkarken aynı kararı benimle birlikte veren bir çocuk gördüm. Bilmiyorum. Tarif edemeyeceğim bir duyguya kapıldım. O, beni fark etmedi bile ama suratında mı, aurasında mı, ruhunda mı, bedeninde mi emin olamadığım bir şekilde tuhaf bir elektrik hissediyordum. Bana farklı göründü ve gerçekten aradığım için değildi. Sadece öyle hissettim. Onu gözüme ilk orada kestirdim.

    Sonra takip etmeye başladım. Okula girerken, okuldan çıkarken, öğle yemeği yerken, sabah telefonunu telefon kutusuna bırakırken, serviste, tuvalete giderken ve kantinden bir şey alırken. Arkadaşlarını taradım. Kimseyle fazla yakın değildi. Kendi bir dünyası vardı ve orada takılırdı. Ağırbaşlı bir çocuktu. Ortalıkta fazla gezmedi. Onun havalı olduğunu düşünürdüm.

    Adının Emre olduğunu öğrendim. Takıntım gün geçtikçe arttı. Fakat ona yaklaşmayı hiç düşünmedim. Onu uzaktan sevmek hoşuma gidiyordu. Eve giderken hayallere dalmaya başladım. Onunla kurduğum hayallere. Tek bir kelime bile etmeden yıllar geçti. Bazen onunla aynı sınıfta bulunduğumda ya da konferans odasında falan kalbim ağızıma gelirdi. Kalp krizi geçirmekten korkardım. Çünkü bayılırsam falan onun için bayıldığımı anlayacaktı. Rezil olacaktım!

    Emreyi uzun süre kendime sakladım. Kimseye bahsetmedim. İlk anneme anlattım. Anneme anlatınca bana bir rahatlama geldi ve en yakın iki arkadaşıma bahsettim. Ona bir isim taktık. Aramızda ona öyle sesleniyorduk. Bir akşamüzeri okul çıkışı telefon kutusunun önünde karşılaştık. Bir şey oldu ve gülümsedi. Ama bana değil. O beni hiç fark etmedi. Benden hiçbir zaman haberi olmadı. Yani yıllar boyu. Yani ben onunla ilgilenene kadar.

    Öyle dik dik bakmazdım hem ben, hep kaçak bakışlarım vardı. Bazen bakardım. Hep sanki bakmıyormuş gibi yapardım. Cesaretim yoktu onu sevmeye. Sonra derin araştırmalarım sonucu kız arkadaşı olduğunu öğrendim. İsmi Zeynep'ti.

    Onu unutmaya yemin ettim. Kendime söz verdim. Başkaları ile ilgilenmeyi denedim. Bir çocuk vardı Mehmetcan. Bana aşık olduğunu söyledi. Aylarca peşimden koştu. Gözümün önünde ağladı hatta. Bir gün gittim "Tamam, çıkıyoruz." dedim. Çıkmaya başladık sözde. Öğle tenefüsünde buluştuk. Kendimi korkunç hissettim. Emre'yi seviyordum. Yalnız onu. Karşı bankta oturuyordu ve onu seyretmek istiyordum. Yanımdaki çocuk yüzünden onu seyredemiyordum ve bu beni delirtti. Çocuğu sınıfa çağırdım. Sınıfta ona; "Bak Mehmetcan, sen beni seviyorsun biliyorum. Ancak ben seni sevmiyorum. Bu öğlen senin yüzünden sevdim çocuğu seyredemedim. Yani benim sevdiğim başkası var." dedim ve ondan ayrıldım. Mehmetcan okulun en hızlı çocuğuydu. Herkese yazar, herkes de ona yazardı. Uzun süre beni atlatamadı. Her sene bana bir kere kesin yazardı. Sonra bir şekilde beni unuttu. Elbette unuttu, zaten unuttu.

    Emre'yi sevmeye karar verdim. Herkes benimle ilgileniyordu. Zayıflamaya ve kadınsılaşmaya başlamıştım. Annem okulumuzda sarışın bir çocuğu gördüğünü, Emre'yi unutup onunla birlikte olmam gerektiğini söyledi. Çocuk bana aşıktı. Hatta bir keresinde camdan atlamıştı. Ben Emre'yi sevdiğimi, sadece onu sevdiğimi söyledim. Annem, Emre'yi maymuna benzetiyordu. Ben o sarışın çocuktan hiç hoşlanmıyordum.

    Emre, Zeynep ile ayrıldı. Esasında Zeynep, Emre'den ayrılmış; bunu yıllar sonra öğrendim. Emre, Zeynep'ten sonra kimseyi sevmedi; beni bile. Ona gerçekten değer veriyordu, yani o kıza. Emre fazla değer vermezdi. Yıllar sonra öğrendim. Ayrılık haberi karşısında muazzam bir sevince kapıldım, neredeyse göbek atacak kıvama geldim.

    Aşkım daha da artmıştı. Delirmiştim. Koşu bandında bir videom vardı. Hedef belli: "Emre, Emre, Emre" diye koşuyordum. Arkadaşım Ebru deli olduğumu düşünmüyordu, o da benim bir türevimdi zaten. Fakat ben çok derinlerde hissediyordum. Düzenli olarak ağlıyordum Emre diye. Kendimi arabaların önüne atmıştım bir seferinde, biraz da Ebru'ya komik geldiği için yapmıştım. Ama ezilseydim eğer sadece %50 üzülürdüm.

    Ben tam olarak bu gazdayken, Emre ve Anı'yı birlikte gördüm. Anı okulun en kötü kızıydı. Gerçekten kötüydü. Hem aptal, hem cahil hemde çok fena bir kızdı. Emre, Anı ile çıkıyordu. Ebru'ya canımın yanmadığını, iyi olduğumu söyledim. Ama tam olarak o gün, o gün içimden bir şeyler koptu gitti. Artık Emre'yi unutmaya yemin ettim. Yine yemin ettim. Kendime söz verdim. "UNUTACAKSIN!" dedim.

    Başka insanlarla çıktım. O sarışın çocukla çıktım öncelikle. Düzgün denebilecek bir ilişkimiz vardı. Bir buçuk yılımız birlikte geçti. İlk deneyimlerimi yaşadım. Beni ailesinin içine aldı. Hep birlikte yemek yerdik, sinemaya giderdik; hatta spor yapardık. Sarışın çocuğa aşık değildim, ama zaten aşkın ne demek olduğunu unutmuştum. Kaybolmuştu aşkım. Aşkımın içinde erimişti.

    Yıllar birbirini kovaladı. Emre ve Anı ayrıldı. Ben ve sarışın çocuk ayrıldık. Sonra ben büyüdüm. Daha bir güvenim geldi kendime. Emre ne yaptı bilmiyorum.

    Murat, Emre'nin en yakın arkadaşıydı. Sürekli, Murat ile haberleşirdik. Baya sosyal bir çocuktu. Hazirandı sanırım aylardan ya da Temmuz. Hayatımın en güzel yazıydı. O yaz teyzem evlendi yeniden, ben fiziksel olarak çok iyiydim, babam çok iyiydi, abim çok iyiydi. Her şey muhteşemdi. Üniversiteye başlayacaktım. Çok mutluydum. Ben bir şekilde, eskiden Emre'ye olan hislerimden Murat'a bahsetmiştim. Ufak da olsa biliyordu yani. Beni yanlarına davet etti. "Emre ile Etiler'deyiz. Gel istersen dedi." Hiç unutmam yataktan bir anda öyle bir havaya zıpladım ki, annem bana bir şey oldu sandı. İkizleri aradım. En yakın iki arkadaşımdı o zamanlar. Bu an benim hayatımın anı, beş yıldır bunu bekliyordum. "Giyinin, Etilere gidiyoruz." diye talimat verdim. Onlar da beni kırmadılar. Takside 6 tane falan sigara içtim. Konuşamıyordum, sadece mırıldanıyorum taksiciye. Taksici istersek hastaneye gidebileceğimizi söyledi. Adam öylesine korkmuştu.

    İçeri girdik. Emre'nin yanına oturdum. Karşımda ikizler ve Murat. Sohbet ettik biraz. Emre'nin mizacı, havalı hareketleri, uzuvları her şey aynıydı. Ben çok değişmiştim ve hala değişiyordum; eriyordum! Hiç iyi değildim ama belli etmiyordum. Heyecanımı gizlemeyi başardım. İyi denebilecek bir buluşmaydı. Heyecanımı kafenin tuvaletine saklamıştım. Telefonumu tuvalette unuttuğumu eve dönüş yolunda fark ettim. Sonra telefonumu almak için tekrar Etiler'e geri döndüm. Öylesine kötüydü durumum ama dünya böylesine güzeldi artık.

    Geri kalan zamanda hep araştırarak geçirdim. "Biri sizden hoşlanıyorsa yanınızda gözbebekleri büyür." diye bir şey okumuştum. Günlerce hatırlamaya çalıştım: Yanyana otururken gözbebekleri büyümüş müydü?
    Haydi Gizem kandırma kendini.

    Sonra Murat'la konuşmaya devam ettik. Fakat Emre'yle hiç konuşmadık. Bana bir süre mesaj atmadı, aramadı, eklemedi; hiçbir şey yapmadı. Ben de beklemeye başladım. Bir gün dayanamadım, tam bebek yokuşundan aşağıya yürüyordum. Mesaj attım aptal bir aplikasyondan. Dünyanın en salak konuşmasını yaşadık.

    "Napıyorsun"
    "Hiç, sen?"
    "Hiç ben de."

    Bu kadar, tam olarak bu kadardı. İntihar etmeyi bile düşündüm, şimdilerde iyi ki etmemişim diyorum.

    Sonra Murat bana bir ışık yaktı. "Siz ne saçma bir muhabbet etmişsiniz o gün Emre'yle, bence bir daha mesaj at." dedi. Ona atamayacağımı bunun dünyadaki en saçma şey olduğunu söyledim. "At sen, at. Bana bir kere güven. Mesaj atacaksın ve her şey değişecek" dedi. Tamam ulan dedim içimden, bu kadar bekledim zaten, bu işi bitireceğim.

    O an sevgilim, benim senden önce ilk kez bir erkeğe bu kadar ısrar edişimdi.

    ve sen de sonuncuydun.

    Ben mesaj attım o cevap verdi. Konuştuk. Sonra buluştuk. Sonra daha çok buluştuk. Sevgili olduk. Çok güzel zamanlar geçirdik. Sahile bir şişe şarap alıp gittiğimiz günü hatırlıyorum. Sarhoş olup, parande attığımızı. Bir taşa ismimizi kazıdığımızı ve diğerleri. Emre maneviyatı olan bir çocuktu. Yengeç burcuydu, duygusaldı. Çoğu zaman söylemezdi, ufak cümleler yazardı. Bir keresinde "Biz neyiz Emre, sevgili miyiz? Neyiz biz?" demiştim ona. Çıldırıyordum o zaman. "Biz hiçbir şeyiz. Gel hiçbir şey olalım. Belki böylesi daha güzel olur." demişti. Ben delirmiştim. Bak senin için bir cümle yazdım demişti. Hiç unutmam: "Saçları, sakallarımda." yazmıştı telefonuna. Bana o cümleyi gösterdiği gün dünyanın en mutlu insanıydım.

    Velhasıl, iyisiyle kötüsüyle zamanlar geçti. Bir yıl kadar bir süre birlikteydik. Her allahın günü hemde. Çok abarttık yine. Bana az geliyordu. Onu her gün, her an, her saniye ve salise istiyordum. Fakat sonra öyle kötü kavgalar etmeye başladık ki, beni çıldırtıyordu. Beni umursamıyordu ve sevmiyordu. Bir gün ona içimde; "Sen sevme beni sevgilim, ben bizi ikimizin yerine severim." demiştim. Öylesine seviyordum ama bana zarar veriyordu. O zararlıydı. O yanlış birisiydi. Benim için doğru değildi.

    Benden ayrıldıktan sonra çok uzun süre kendime gelemedim. Hep geldiğimi sandım ama hiç gelemedim. Düzenli olarak ağladım. Ama bu süreçte onun nasıl bir insan olduğunu görmeye başladım. O bencildi. Çok bencildi ve benim değerimi hiçbir zaman bilemedi. Fakat o sadece bana karşı değil, bütün ilişkilerinde bencildi. Paylaşmasını bilmezdi. Karakteri oturmuş bir çocuk değildi, onu sürekli itelemem gerekirdi. Bilmiyorum onu sevmek beni sadece yıpratıyordu. Bunu anladığımda ondan inanılmaz derecede soğudum. Daha biz yeni ayrılmışken ve ben ölürken, o başka bir kızla gezdiyordu. Hem benimle doğum günü arefemde ayrılmıştı benden ve doğum günümde sarışın bir kızla geziyordu. Bunu öğrendiğim gün yine içimden bir şeyler koptu, Anı ile olduğunu öğrendiğimde hissettiğimden. Çok canım yandı. Kayboldum. Onu içimde eritmeye karar verdim.

    Sonra yıllar geçti yine. Bir gün okulda oturuyordum. Üniversitede yani. Geldi karşıma oturdu Emre. Gözlerini bana dikti ve baktı. Öylesine acıdım ki ona, nedenini bilmiyorum. İçimden bir şeyleri gerçekten kopartmıştı. Hem içimden kopan şeyler, umuttu belki; ümitti aşka karşı düşlediğim. Ama o da vardı kopanların arasında. Beni benden çıkarttığımızda o da benden eksilmişti. Yani Emre. Emre de kopup, gitmişti. Nasıl oldu tam bilmiyorum ama bir şekilde hiçbir şey hissedemez hale geldim. Benden, o eski heyecanımdan; hiçbir şeyden eser kalmamıştı. Anlamadım. Gözlerine bile bakmadım onun. İçimden gelmedi bakmak. Sadece usulca kalkıp gittim. O gün anlamıştım, artık onu sevmiyordum.

    Sonra o bizim gruptan başka bir kızla çıktı. Yakın arkadaşımdı benim aslında, Merve diye bir kız. Biliyor musunuz sevindim onun adına. İnan olsun bir gün kıskanmadım. Canım bir gün yanmadı. Birlikte gördüm onu hatta bir gece klübünde. Sonra Emre kızı bırakıp yanıma geldi desem ve uzaktan beni kesti. O gün anladım. Biz birlikteyken de o başkasını kesiyordu ve kiminle birlikte olsa bir başkasını kesecekti. O gün anladım ve kendime söyledim:

    Doğru kararı vermişsin Gizem. İnsanlar değişmez ve Emre asla değişmeyecekti. Sen senin sevgine layik olan birini sevmelisin. Seni gerçekten sevebilecek birini.

    Sonra hep insanların beni gerçekten sevip sevmediğini araştırdım. Beni çok seven biriyle çıktım, ups bu sefer ben onu sevmiyordum. ve sonra BAM! bitti. kimseyle çıkamaz hale geldim. Çıksam bile hep bir şeylerin eksik olduğunu biliyordum.

    Sonra sen geldin. Seni ilk kez gördüm. çok daha kuvvetliydi hislerim. Seni tanıdım; karakterine aşık oldum. sabrına, yüceliğine, ruhuna, kahkahana, yengeçliğine, utangaçlığına, beyefendiliğine, zekana, disiplinine, cümlelerine. HER ŞEYİNE.

    fakat sevgilim bilemedim, ah ben bilemedim. Keşke lisede karşıma çıksaydın. keşke içimde o zamanların inancı olsaydı, keşke ilk güvenimi sana verseydim. çünkü biliyorum. biliyorum sen beni hiç böyle kırmazdın.

    kırmazdın değil mi sevgilim?

    1.10.2018

    --we--
  • İlhami Algör, sevgili abicim. Seni bugüne kadar keşfedememiş haliyle okuyamamış olduğum için öylesine pişmanım ki şimdi buraya ne yazsam yetersiz kalır. Bir yerden başlamak gerek ama. Başlayalım bakalım.
    Kullandığı dil o kadar özgün ki romandaki isim seçimleri de bu özgünlükten nasibini alıyor. Titizlikle seçtiği kelimeler, vurucu cümleler, çarpıcı ifadeler... Öylesine değerli bir havuz ki, bu havuza giren çıkmak istemez. İç sesiyle girdiği keyifli diyaloglar, kullandığı sıfatlarla oluşturduğu betimlemeleri, hele obsesyondan obsesyona atlaması yok mu -ki bu hareketi yapmak çok ayrı bir meziyet gerektirir- bütün bunlar tek kelimeyle, muazzam. Kitaptan aldığım edebi zevki nasıl tarif etsem bilemiyorum. Ayrıca gündemdeki siyasi, sosyal ve toplumsal mevzulara yapmış olduğu göndermeler için ayrı bir parantez açmak gerekiyor. Nefis. Kahramanımızın -kendine verdiği isimle "beyhude işlerin pir'i"- aylaklığını, Atılgan'ın C.'sinin aylaklığına nazaran kendime daha yakın buldum. Ne var ki konumuz bu değil. "İkircikli Biricik" iyi ki dokundun hayatıma.