Birçok insan, duygusal olarak yaralı olduklarını kabul etmek istemediği için değişim aş amasına girmekten korkuyor.
Bunu kabul etmenin yenilgiyi kabul etmekle ve eleştiriye açık hale gelmekle eş değer olduğunu düşünüyorlar, bu nedenle de terapi seanslarında alakasız sorular ve endişeler ortaya atarak asıl konuyu saptırıyorlar. Değişime karşı gösterdikleri bu direnç çözümleri geciktirmelerine, gerçek sorunların etrafından dolanmalarına ve iyileşme ve dönüşüm yoluna girememelerine
yol açıyor.
Yaşamın ilk yıllarındaki ilişkiler çok güçlüdür ve görece temiz bir sayfaya yazıldıklarından kalıcı olma eğilimindedirler. Çocukluk saplanmam ne kadar güçlüyse, yetişkinlikte kurduğum ilişkilerde kendimi ortaya koymam da o kadar zor olur. Ayrıca yetişkin yaşamımdaki insanları hayatımın ilk dönemindeki kişilerin ikameleri gibi görmeden edemem.
Psikologlar bazen "dürtü teorisi" ile "nesne ilişkileri" teorisini kıyaslayan tartışmalar yürütür. Bu tartışmalar bana hep verimsiz gelmiştir çünkü sonuçta iki taraf da gayet haklıdır. Nasıl ki seks dürtüsü diye bir şeyin varlığı su götürmezse, bu dürtünün nasıl ifade bulacağının yaşamımızın ilk yıllarında kurduğumuz ilişkilere göre şekillendiği de aynı ölçüde aşikardır.
[Ruhumuzun derinliklerinde yer alan güçlerin] köken ve potansiyelini keşfedip kavradığımızda, hem onlarla daha iyi baş ederiz hem de diğer insanlara dair çok daha derin ve şefkatli bir anlayış kazanırız.
Yirmili yaşlarımda flört etmek benim için sandalye kapmaca oyunu gibi bir şeydi. Herkes etrafta koşturuyor ve eğleniyordu. Sonra otuz yaşına girdim ve müzik bir anda durdu sanki, herkes oturmaya başladı. Sandalyesiz kalan tek kişi olmak istemedim. Bazen eşimle otuz yaşımdayken bana en yakın sandalye olduğu için evlendiğimi düşünüyorum. Bazen bana daha uygun birini beklesem daha iyi olurdu diyorum ama o zamanlar bu seçenek riskli gibiydi. Keşke evlilikle ilgili daha önce düşünmeye başlasaydım. Mesela yirmili yaşlarımdayken.