Ben olamadım. Kimsenin oğlu gibi olamadım. Ne annemin ne babamın ne de kayınpederin. Ama baba oldum. Oğul olmak ne demek bilmiyorum ama bir oğlum var. Koca dana oldu şimdi. Doğdu bu ilk gün aldım bunu kucağıma, dedim "Ben seni çok seveceğim, bunu da sana göstereceğim." Yapamadım. Seviyorum ama bunu ona gösteremedim. Öyle sokakta elini tutamadım, okula gönderirken yanaklarından öpemedim, omzuma alıp gezdiremedim. Yapamadım işte, denedim ama pek olmadı.
Ne yapmalı? Bugüne kadar sürdürdüğüm gibi, çevremdeki kişilerin davranış ve tutumlarını bilinçsiz bir aldırmazlıkla benimseyerek bu renksiz, kokusuz varlıkla yetinmeli mi; yoksa, başkalarından farklı olan, başkalarının istediğinden çok farklı olan, köklü bir eylem isteyen gerçek bir insan gibi bu miskin varlığı kökten değiştirmeli mi? 
Fakat sen benim hayatıma çok derinliğine girdin. Öyle ki bu evin sensiz hiçbir manası kalmadı. Yalnız olduğum zamanlar bunalıyorum. Bu evin, daha doğrusu hayatımın manası sensin. Buraları hep seninle dolu. Sen olmadığın zamanlar, bilsen, bütün bu eşyaya bile ne öksüzlük çöküyor. Bütün ışıkları yaksam, ortalık yine karanlık kalıyormuş gibi. Her şeyin rengi soluyor.
“Yaşamın ve çalışmanın temel amacı, kişinin başlangıçta olmadığı kişi olmasıdır. (...) Yazma konusunda veya bir aşk ilişkisinde geçerli olan, yaşam için de geçerlidir. Oyun, ancak sonunda ne olacağını bilmediğimiz zaman oynamaya değer olur.”
- Michel Foucault