• Cesur Doruk'un, "biradambirbebek" kitabından alıntılar;

    S 26- Ölü doğum vakasını bildiğimden mi yoksa yetiştirilme şeklimden mi bilmiyorum ama hep şefkatli oldum kardeşime karşı. Hiç kıskanmadım. Mama yedirdim, oyun oynadım, uyuttum.

    S 37- Tamam kabul ediyorum beş yaşımda karşı komşumla oynadığım evcilik oyunlarından biraz daha zor ama olsun böylesi daha güzel. Artık bir bebeğimiz mi olsa?

    S 43- Tıbbi bir sorun yoksa her isteyen çocuk sahibi olabiliyor. Onu doğru, yanlış, dürüst, hırsız, sevecen ya da kötü yetiştirmek çevresel faktörlerle beraber büyük oranda anne ve babasının elinde. Bu düşünce bende büyük bir baskı yaratıyor. İnşallah iyi bir evlat yetiştirebilirim.

    S 70- O hastane odasında geçen günlerin sonunda kızımızı kucağımıza sağlıklı olarak alabilmenin dünyadaki her şeyden önemli olduğunu anlamıştık.

    S 95- Mesela kime "Baba" diyoruz? Ameliyathane kapısında bebeği kucağına alınca gözleri dolan adama baba diyoruz. Akşam evde oyuncaklarla oynarken şirinlerdeki Şirin Baba değil de Şirine olmayı kabul eden adama da baba diyoruz. Pişen balıklardan en büyüğünün kılçıklarını beyin ameliyatı yaparcasına ayıklayıp çocuğuna yediren adama baba diyoruz. Bazen çatlayan sabır taşını, Japon yapıştırıcısıyla yapıştırıp yerine koyan adama ermiş baba diyoruz.

    S 101- Tek başınıza kitap okuyun, bir filme gidin, hobinizle ilgilenin, hobiniz yoksa bir köşeye çekilip neden bu yaşa kadar bir hobi edinmemişim diye dertlenin ama mutlaka yalnız vakit geçirin. Yalnız vakit geçirin ki pil tekrar dolsun.

    S 113-114 Madem bu çocuk senin, her yaptığını yapmaya çalışan bir kopyacı, kitap konusunda da kopyacılık edecek tabii. Senin elinde ne kadar çok kitap görürse o kadar çok okuyacak, ne kadar cep telefonu ya da tablet görürse bu aletlerle o kadar çok ilgilenecek. Hani "çocuklarla kaliteli vakit geçirmek" diye bir söylem var ya, bence ailece beraber kitap okumak en kaliteli eylem...

    S 142- Seni hastane odasında o mart ayının soğuk gününde kucağıma aldığımda ilk his endişe oldu içimde. Sensizlik endişesi. Tüm varoluş sebebim değişti sanki bu dünyadaki.

    S 145- Sen bir şeye kızıyorsan ve çocuğun onu yapmasına izin vermiyorsan aynı tutarlılığı anne de göstermeli. Birinin kızdığı konuyu diğeri tolere etmemeli.

    S 152- Hiçbir zaman teknolojinin esiri olmasını istemedim kızımın ama nimetlerinden faydalanmamak da enayilik olur.

    S 161- Burada okuyup öğrendiğimiz taktikler devreye giriyor. Kaybeden yok taktiğini uyguluyoruz. "İlla etek mi giymek istiyorsun? Peki etek giyip nasıl üşümeyebilirsin bir düşünelim mi beraber? Senin bir önerin var mı? Mesela çorabı mı değiştirsek?"

    S 165- Biz hiçbir telkin edici söz ya da harekette bulunmadan kendi kendine harika bir düzen tutturdu kuzu.

    S 170- Benim inatçı kendim, bu yazdıklarımızın ne kadarını becerebileceksin bilmiyorum ama sen ben ol, hep "sev" ve sevgini hep göster olur mu!

    S 174- Kızım benim arkadaşım, içimdeki onunla aynı yaştaki çocuğun arkadaşı. Ben onu beklemişim büyümek için, beraber büyüyoruz şimdi biz.
    "Hadi gel yalnız bıraktın beni, tekli kırmızı parça bul bana baba!"
    O halde ben kaçtım, bitti zaten yazacaklarım, pat diye bitti, affınıza sığınarak ben kızımla oyun oynamaya gidiyorum.
  • Lakin, ben bu hükümlere şimdiki aklımla varmış bulunuyorum. Böyle düşünebilmek için ne acı tecrübeler görmem, ne çetin imtihanlardan geçmem lazım geldi. Frenkler "Gençlik bilseydi, ihtiyarlık yapabilseydi" derlermiş. Ne doğru söz. İnsan yaşla hakikate eriyor ama, onu kullanmak, ona göre yaşamak gücünü kaybettikten sonra...
  • Ebû Dâvûd Sünen'inde Ebü'd-Derdâ hadîsi olarak şöyle rivayet eder: “Ebû'd-Derdâ, Resulüllah s.a.v.'in şöyle buyurduğunu söyler: ''Şüphesiz Allah, derdi de dermanını da indir­miş, her derdin dermanını yaratmıştır. O halde tedavi olunuz fakat haram şeylerle tedavi olmayınız."

    Buhârî Sahîh'inde İbn-i Mes'ud'dan şöyle nakleder: “Allah şifanızı size haram kılınan şeylerde yaratmamıştır.”

    Sünein'de Ebû Hureyre'nin şöyle dediği rivayet edilir: “Resulüllah s.a.v., pis sayılan ilaçlarla tedaviyi yasaklamıştır.

    “Târik, Peygamber efendimize şarapla ilgili soru sordu, Peygam­ber efendimiz onu şaraptan nehiy etti. Yahut da onun şarap yapmasını hoş karşılamadı.

    Târik: “Ben şarabı ancak ilaç olarak yapıyorum” dedi.

    Peygamber efendimiz s.a.v. bu cevaba karşılık: “Şarap deva değildir, aksine derttir” buyurdu.

    Sünen'de hadisin şu şekliyle rivayeti vardır: “Peygamber Efendimize, ilaca karıştırılan şaraba ilişkin soru so­ruldu. Peygamber Efendimiz s.a.v. cevap olarak: -"Şarap derttir, deva de­ğildik buyurdu”.

    Hadisi Ebû Dâvûd ve Tirmizî rivayet etmişlerdir. Müslim'in Sahîh'inde Târik İbn-i Süveyde'l-Hadramî'den şöyle dediği rivayet edilir:

    Dedim ki: “Ey Allah'ın elçisi, bizim toprağımızda üzümler var, biz onları sıkıyoruz, ondan içelim mi?

    Peygamber efendimiz: "Hayır" buyurdular.

    Tekrar Peygambere danıştım ve dedim ki: “Biz hastayı tedavide kullanıyoruz”

    O da bana dedi ki: "Bu kullandığınız şifa değil, aksine derttir"

    Neseî'nin Sünen'inde rivayet edildiğine göre: “Bir doktor Peygamber'in yanında kurbağayla tedaviden söz et­ti, bunun üzerine Peygamber s.a.v., doktoru kurbağa öldürmekten menetti”

    Hadis, şarapla tedavinin haram olduğuna delildir. Peygamber onun bir deva değil, dert olduğu­nu en açık şekilde bildirmiştir.

    Şarap içenlerin durumu şarabın gerçekten birçok hastalıklara sebep olduğunu her zaman gözler önüne sermektedir (bkz. Müslim; Sahih: c.6, s. 206; içecek­ler kitabı. Hadis no: 12)

    Fıkıhçılar arasında pis ve haram maddeyle tedavinin bazı şartlarda caiz olabileceği hususunda geniş tartışmalar olmuştur.

    Peygamber efendimizin şöyle buyurduğu zikredilir: “Kim şarapla tedavi olursa, Allah ona şifa vermez.” (Ebu Davut, Tirmizi).

    Haram şeylerle tedavi hem akıl, hem de din yönünden çirkin görülmüştür. Dinî yönden çirkinliği, zikrettiğimiz hadislerden ve diğer­lerinden anlaşılır.

    Akli yönden çirkinliğine gelince; Allah c.c., yasakladığı şeyleri pis­liklerinden ötürü yasaklamıştır, İsrail oğullarına ceza olsun diye temiz şeyleri: “Kendilerine yasaklanan faizi almaları ve haksız yere insanların mallarını yemeleri yüzünden önceden helal kılınmış temiz şeyleri on­lara haram kıldık” ayetiyle haram kıldığı gibi, bu ümmete temiz şey­leri haram kılmamış, ancak haram kıldığı şeyleri pisliklerinden dolayı haram kılmıştır.

    Allah-u Teâlâ'nın pis şeyleri haram kılması bu üm­mete acıdığı ve pis şeylere bulaşmaktan bu ümmeti koruduğu içindir. Haram şeylerle hastalıklardan kurtulmayı istemek uygun değildir. Ha­ram bir madde hastalığı gidermekte etkili olsa bile, kendisinde bulu­nan pisliğin gücüyle kalpte açtığı daha büyük bir hastalıkla sonuçla­nır. Böyle olunca onunla tedavi olan kimse vücut hastalığını kalp hastalığıyla gidermek için çaba harcamış olur. Ayrıca bir şeyin haram kılınması, ondan kaçınmayı ve her yolla ondan uzak olmayı gerekti­rir, onu ilaç olarak kullanmakta ise harama teşvik etmenin ve ona bulaşmanın payı vardır. Bu ise yüce Allah c.c.'in gayesine ters düşer. Yi­ne Peygamber Efendimizin de buyurduğu gibi, haram madde derttir, derdin deva kabul edilmesi caiz değildir.

    Aynı şekilde haram madde, bünyeye ve ruha pis olma niteliği kazandırır, çünkü bünye açık bir şekilde ilacın durumundan etkilenir, ilacın yapısı pis ise bünye ondan pislik kazanır, ilacın kendisi pis ise durum ne olur? İşte bu nedenle Allah, kullarına pis olan yiyecekleri, içecekler ve giyecekleri haram kılmıştır. Çünkü nefis bunlar aracılığıyla yapısı ve niteliği yönünden pisleşiyor. Bunun gibi, nefislerin ha­rama eğilim gösterdikleri sırada haramla tedavinin serbest bırakılma­sında, özellikle nefisler haramın kendilerine faydalı, hastalıklarını gi­derici ve hastalığın şifasını celbedici olduğunu bildikleri zaman, şeh­vet ve lezzetle harama yönelmeye yol açma vardır. Şehvet ve lezzet ise nefsin en çok sevdiği şeylerdir. Hâlbuki Cenab-ı Hak c.c., kötülüğe yol açan iş ve davranışları mümkün olan her şeyle engellemiştir. Kötülü­ğe giden yollan kapamakla açık bırakmak arasında şüphesiz bir çe­lişki ve çatışma vardır. Aynı zamanda haram maddeyle tedavide, fay­dalı olduğu sanılan, hastalığı artırıcı bir özellik de vardır.

    Sözün, Al­lah'ın bizim için kendisinde asla şifa yaratmadığı "kötülüklerin ana­sı" hakkında olduğu kabul edilirse, bu madde (şarap), doktorlara, fakihlerin çoğuna ve kelam bilginlerine göre, aklın merkezi sayılan di­mağa şiddetle zararlıdır.

    Hipokrat, azgın hastalıklar hakkında konu­şurken şöyle demiştir: “Şarabın başa verdiği zarar şiddetlidir, zarar hız­la başa doğru ilerler, bu sırada bedeni işgal eden salgılar da yükselir, şarabın zihne verdiği zarar bu yüzdendir.”

    Kâmir adlı eserin yazarı da şöyle der: “Şarabın özelliği, zekâ ve sinire zarar vermesidir.”

    Tedavide kullanılan haram maddelerden, şarabın dışındakilere gelince, bunlar iki türlüdür: Birincisi, nefsin üstün geldiği maddedir ki, bünye hastalığı atmak için onun desteğini beklemez. Zehirler, enge­rek etleri ve diğer tiksinti duyulan şeyler bu türdendir. Bu maddeler bünyede bitkinlik yaratarak bünyeyi ağırlaştırırlar, bu takdirde der­man değil de dert olurlar. İkinci tür maddeler de nefsin yenemediği maddelerdir. Taşıyıcıların örnek olarak kullandıkları şarap gibi, bunun zararı faydasından daha çoktur. Böyle olunca akıl, bu şarabın haram kılınmasını gerektirir. (Tiksinti ve zarar birleşince) akıl da fıtrat da ha­ram maddeyle tedavinin yasaklanması konusunda din ile uyum halindedir.

    Haram maddelerden şifa beklenmemesinde ince bir sır vardır. Hastanın ilaçtan fayda görmesinin şartı, ilacın iyi olduğunu kabul et­mesi ve faydasına inanmasıdır. Allah c.c. haram maddede şifa bereketini yaratmamıştır.

    Faydalı bir şey aynı zamanda bereketlidir. Eşyanın en faydalısı, en bereketli olanıdır. İnsanlardan mübarek olanlar da bulun­dukları yerde helal yollardan kendilerinden yararlanılan kişilerdir. Bi­lindiği gibi Müslüman’ın inancı, bu maddenin bereketine ve faydasına inanmakla, iyiliğine inanmak ve bünyesinin o maddeyi kabulle karşı­laması arasında dolaşan tereddütler haram olduğu yönündedir. Hatta Müslüman’ın inancı ne kadar büyük olursa, haramdan o derece iğre­nir, kötülüğüne o derece inanır, yapısı İtibarıyla haram, en çok tiksin­diği şey hâline gelir. Bu durumda hasta haram maddeyi aldığı zaman hasta için derman yerine dert olur. Ancak hastanın, maddenin pisliği­ne olan inancı, kötü zannı ve tiksintisi, sevgiyle yer değiştirirse o za­man faydalı olabilir. Haramı sevmek de inanca aykırıdır. Mü'min, tedavi maksadının dışında asla harama yönelmez. Allah her şeyi en iyi bilendir.

    İbn-i Kayyim El Cevziyye’nin Tıbbu’n Nebevi (s 190-195) adlı eserinden alınmıştır.

    Günümüzde alkol, domuz yağı, domuz deri veya kemiği veya helal kesim olup olmadığı tartışmalı sığırlardan elde edilen jelâtin gibi hayvansal maddeler birçok ilaç veya aşılarda kullanılmaktadır. Bu nedenle hastaların doktorlarından bu tür ilaçları yazmamalarını talep etmelidirler.

    http://www.gidahareketi.org/...-Mi--65-sayfasi.aspx
  • 592 syf.
    ·1/10
    Merhaba :) Yazarın Kitaplarini genel de tavsiye etmiyorum filozof nazarımda açıkçası o konudaki yazılarında iyi ama Islami eserlerle bütünlestirmiyorum yazdıklarının çoğu bu konuda genel de sakıncalı bunu bu eserinde anlatayim.

    Ha uyanıksanız okuyun yok popi guzel twitter sözleriyle okuyacaksanız ve onu pohpohlayan İslamoglu ve destekci zihniyetleriyle yine sonuç farkli gelir önünüze zira yanlışı kitapta görsenizde sallamasınız dikkat etmezsiniz .Çünkü kafanizdaki olumlu önyargılar yerine objektif bir bakış açısı koymanız gerekli.Kitabi yanlış bulmak kusur aramak için açmadım ama yanlışlar doğruları örtüyor.Doğrular da kendi kafasına göre mezhebine göre yorumlamış zaten yazar üzüldüğüm o oldu.Hani arastirmasak gelişigüzel okusak hiç farketmeyiz belki..Neyse.

    Bu kitapla ilgili maceram sahafta görüp aldim bide kiremit gibi :)Cidden güzelce oturup adamakilli okuyacam dedim kızım sen okursun hadi diye diye kendimi galeyana getirip başladım bide objektif okuyacam önyargı yasak kendime söz verdim. Velhasıl öyle başladık üstünde uyuduğum çok oldu bu eserin başim da hep zonkladı okurken kendime ödüller sunduğum oldu sabirlar çekip dualar ettigim kısımlar vs gemileri karadan yürütüp bitirdik en sonda cidden objektif olmaya çalıştım..Neyse anı defterine dönmesin buralar (:

    Şimdi inceleme yorum Manas destanı olabilir kızmayın benim tarzım böyle uzun lafın kısası yok uzunu var efendim istemeyen okumayarak kaybetsin banane :)

    Baktığımizda Alimlerin vaz ettiği menhecten yoksun olmayı tercih eden ya da isteyenler için hakikati arama yolunda bir vadiden diğerine savrulan günümüz gençliğinin bir sığınağı haline geldi Ali Şeriatî artık ya da entellektuel olma kaygısı olabilir. Meşhur deyimle “İslamcı gençliğin” takip odağı haline gelmiş Şeriati, dünden bugüne sorgulanamaz, ölçüye vurulamaz bir tabu olma yolunda da ilerliyor hızlı bir şekilde. İslamîleşme adı altında, gün geçtikçe alternatif gibi duran bir İslam modeline doğru hızla ilerleyen topluma dönüp bir baktığınızda sormadan edemiyorsunuz tabi haliyle: Nedir bu Ali Şeriatî ve ne ihtiyacımız var bu şahsa dini anlamak yolunda?”: Ali Şeriati gibi birazdan serdedeceğim üzere bazıları îmânî esaslarla ilgili olan problemli görüş sahiplerini her şeye rağmen okumamız gerektiğini savunanlar “iyisini alırız, kötüsünü ayıklarız” tarzında yaklaşabiliyorlar meseleye. Başlangıçta gayet masummuş gibi görünen bu tarz iddia ve söylemler belli noktalarda felakete sürüklüyor bizleri. Zira baktığımızda ekseriyetiyle ilmî bir alt yapıya sahip olmayan insanımızın eline bu gibi şahısların eserleri verildiğinde ortaya kötülüğün iyilik ve iyiliğin kötülük olarak algılanması gibi bir hengame çıkıveriyor.

    Bu, varacağı nokta itibarıyla garipsenecek bir durum da değil aslında. Siz doğru ve yanlışı ayırt edecek usulü, ölçüleri ve alt yapıyı vermediğiniz bir insana bu kavramları tarif etmesini, aralarını ayırt etmesini söylediğinizde o bunları sadece kendi aklının yettiğince yapmaya çalışacak. Böylece de ortaya birine göre gayet doğru ve normal olan bir sözün veya fiilin diğerine göre yanlış ve anormal olması gibi çelişik bir durum çıkacak.

    Bu durum tehlikeli olmakla birlikte bundan daha tehlikelisi de var efendim: Doğru ve yanlışın görecelileştiği bir toplumda hakikaten doğru olanın da kabul görmemesi. Bugün yaşadığımız hal de bu maalesef. Ali Şeriatî gibilerinin okunmasını savunan bazı kardeşlerimiz, düştüğü vartaları anlayabilirler umarım okurlar tek istediğim bu doğruyu söylemek ve görmek.

    KİTAP İNCELEMESİ

    Objektif söylüyorum Kitaba ilk baktığımda kapağı ve ismi beni rahatsız etti.Yani Ben bilhassa kim olursa olsun Muhammed kimdir?Gibisinden bir cümlenin kurulmasını doğru bulmuyorum bulmamalıyız da zira
    Ulema siyer ve meğazi kitaplarını yazarken böyle bir başlık değil atmak peygamberin sav ismini dahi yazmaktan çekinirdi.Benim buraya örnek olarak yazmama gerek yok.Oldukca saygısızca ne bir salavat-ı şerife mevcut ne Sahabelere(R.anhum) Ehli beyte dua mevcut kitapta.
    Ömer geldi ,Muhammed gitti ,Aişe konuştu......Ben okurken yaw ne okuyorum diye tekrar baktım masal kitabı mi bu? Masal karakteri felan mi bunlar ?Tövbe Ya Rabbimmm..Saygısızca ve edebe karşı bu durum kim ne derse desin ben peygamberimin sav adı anilinca normal basit biriymiş gibi konuşulmasına yazılmasına karşıyım.Evet bir insandı ama neticede peygamberdi ve bu tür ifadeler doğru değil.

    **Kitap efendimizin hayatından bahsediyor ama nasıl bir hayat?
    _Daha çok Şeriatının baskın olduğu peygamberi kendi kafasına göre yorumladığı Yine fanatık Şiiligini konuşturduğu sahabeyi tekfir edip farklı ithamda bulunduğu ehli beyte yakistirliamayan ifadelerin kullanıldığı bir eser diye özetleyebilirim alıntılarla daha iyi anlaşılır sanırım.Kitabının ön sözünde niyetinin “Bir Müslüman olarak değil tarafsız bir insan olarak Muhammed’in görüntüsünü sergielemek” olduğunu söyleyen İranlı düşünür Ali Şeriati’'nın bu sözüyle çok fazla çeliştiğini gördüm eserinde.Tarafsiz diyor ama Şiilik devrimi mesleki deformasyonunu iyi konuşturmuş açıkçası

    ***Allah Resulü’nü susmakla bir nevi hakkı saklamakla itham ediyor, yetmiyor birde akıl veriyor, oda yetmiyor, Hazreti Ali’nin başına gelenleri Hazreti Resûlullah’a attığı “suskunluk” iftirasına bağlıyor. Şeriati şoyle diyor kitapta;

    “Peygamber’in sorumluluğu çok kritik ve önemlidir. Ümmetin liderliğine en kabiliyetli ve büyük bir şahsiyet olan Ali’nin Peygamber tarafından ilan edilmesi, bedevî toplumun ve Arab kabilelerinin birliği ve genç ümmetin varlığının bekâsı için zaruri olan vahdetin bozulmasına sebeb olacaktır. Öte yandan Muhammed, Ali konusunda susarsa, acaba bir hakikati bir maslahat için feda etmiş olmaz mı? Ali’nin siyasî yalnızlığının, Muhammed’in yolundaki sertlik ve tavizsizliğinden başka bir sebebi mi var? Onun her taifeyi acılara boğan ünlü kılıç darbeleri, Muhammed’in emri ve Allah’ın rızasından başka bir şey için mi indirilmiştir? Ali’ye karşı beslenen kinler, Peygamber’in birkaç gün önce Mekke’de dediği gibi, ‘Allah’ın zatı ve Allah yolundaki sertlik’ten. Başka bir şeyi mi gösteriyor?

    Muhammed’in Ali hakkındaki suskunluğu, Ali’yi tarihte savunmasız hale getirecektir. Toplumun siyasî şartları, toplumsal yapısı, kabilelerin sınıfsal yapısı, çıkar çevrelerinin teşkilâtlanmış olması, şübhesiz Ali’nin mahrum bırakılmasını sağlayacağı gibi, onun İslâm’daki çehresini ters yüz edip değiştirecektir. Nitekim öyle de oldu.” 
    (A. Şeriati, Muhammed Kimdir, s.147)

    (Bu konuyla ilgili makale yazmıştım ya keşke burda paylaşabilsem bu olaya ornek olarak KIRTAS HADISESI olur. Şiilerin kendi uydurmalarının olduğu peygamberimiz sav vefat etmeden gerçekleşmiş bir olay bir nevi haşa adaletsiz ve haksızlık yaptıgini öne sürüp suskun oldugunu iddia etmeleri Ömer r.anh ve diğer sahabelerin tekfir edildiği bir hadise
    bkz= (Kırtas/ kagit kalem hadisesi)

    Devam ediyorum aynı eserin diğer sayfalarında:

    “Abdullah’ın oğlu sadece güvenilir kişidir, başka hiçbir şey değil. Ondan öne çıkan şey ne beyin, ne bilim, ne okul eğitimi, ne sanatçı tabiat, ne filozofça mantık, ne de olağanüstü zekâdır. Onda yalnızca koyu bir vicdandır.” 
    (A. Şeriati, Muhammed Kimdir, s.473) 

    “Özetle, onda vicdan akıldan daha güçlüdür. Beyni ümmî bir Arab erkeğinin beyni kadar basittir.”
     (A. Şeriati, Muhammed Kimdir, s.474)

    Şimdi burada yorum yapmak bile abesle iştigal açıkçası . Allah’ın “Habibim” dediği zata bu kelimeleri kullanan ve bu kelimeleri kullanan zata muhabbet eden her kim varsa Allah onlara adalet etsin yani zira ne kalbim kaldırdı kabul etmeye ne aklım ! 

    devam ediyorum yazmaya:

    “Muhammed şimdi ekonomik hayat bakımından müreffehtir. Çok çocuklu fakir amcasının evinde sıkıntı çeken yoksul genç şimdi Mekke’nin zenginleri arasında yer alır. Sınıf değiştirmiş emburjuvaze olmuştur.” 
    (A.Şeriati, Muhammed Kimdir, s.147) 
    (Yani Şeriati, Allah Resûlü’ne “burjuvalaşmış” diyerek hakaret ediyor birnevi bana öyle geldi.)

    Adam sosyalist olunca, dil ve diyalektik de ona göre, Peygamberi ifade de ona göre. Emburjuvaze sosyalist literatürde şöyle geçiyor ;

     “İşçi sınıflarının sanayileşme süreci içinde faydalandıkları sosyal siyasetin tedbirleri ile yukarı doğru içtimaî hareketliliğe ve orta sınıflaşmaya, orta sınıfların hayat tarzına kavuşmaları.”

    Ve son bir tane… Allah Resulü’ne “Arab padişahı” demekle kalmıyor, Efendimizin hanımlarına, annelerimize de hakaretvarı ifadeler geçiyor yine öyle gördüm :

    “Peygamber hanımlarının hoşnutsuzluğunun diğer nedeni, İran hüsrevlerinin, Roma kayserlerinin ve hatta Yemen, Gassan, Hire ve Mısır padişahlarının karılarının görkemli saraylarda yaşayıp dans, şarap, eğlence ve kumarla iç içe olduklarını duymuş olmalarıydı. Hâlbuki bunlar da Arab padişahının karılarıdır ve aylar geçmesine rağmen mutfaklarının bacasından duman tütmemiştir. 
    (A.Şeriati, Muhammed Kimdir, s.508)

    Benim dikkatimi çok çeken bir alıntıyla devam ediyorum;

    "İslam, tek kelimeyle, dünyanın çok boyutlu olan tek dinidir. Topluma uyguladığı güç tek yönlü değil, çok boyutludur. Hem de birbirine karşıt olan boyutlar. Bireyin ve toplumun duygu ve düşüncesine değişik ve hatta birbirine zıt yönlerde uygulandığı için doğal olarak topluma bu güçlerin geleceği üzerinde daima dengeli bir yön kazandırır. Bunun sonucu olarak saptırıcı bir güce dönüşmesi ve toplumun doğru yönden sapması imkansız hale gelir. Böyle bir ilkeyi nasıl keşfettim? Her dinin tanınması, izlenmesi için gereken yolu takip ettim. Yani Allah, Kur’an, Muhammed, özel olarak eğittiği ashabı ve Muhammed’in Medine’sini tanıyarak ve karşılaştırarak. Çünkü Muhammed, dünyada kendi toplumunu bizzat inşa edip yöneten tek peygamberdir.

    İslam’ın bu beş boyutu ilmî ve mantıkî olarak incelenip mukayese edildiğinde bu hakikat açığa çıkıyor: Allah gerçek bir Janustur. İki çehreli tanrı! Yehova çehresi, Teos çehresi. İki seçkin ve çelişik sıfatı “Kahhar” ve “Rahman”dır. Yahova gibi intikamcı, müstebit, cebbar, mütekebbir ve azabı şiddetli olan, muhteşem arşına yaslanmış, melekût örneklerine bürünmüş, makamı fizikötesidir, onun dışındaki her şey mutlak saltanatının hükmü altındadır. Aynı zamanda Teos gibi “Rahman”, “Rahim”, “Rauf” ve Gafûr” dur. Yeryüzüne inerek insanla, topraktan olan halifesi ve akrabası ile dostluk bağı kuruyor. Onu kendi suretinde yaratıyor. Onu kendisi gibi yapacağı müjdesini veriyor. İnsanla öylesine samimi ve dost oluyor ki ona şah damarından daha yakın olduğunu açıklıyor.”
    (Ali Şeriati, İslam Nedir Muhammed Kimdir? 573_574)

    Bir Müslüman Yüce Allah’ı nasıl olur da bir puta benzetebilirdi? Üstelik de “gerçek Janus” diyor Yani tevili mevili yok (Janus ifadesi icin bakiniz)


    Azıcık akaid ve ilmihal bilgisi olan bir Müslüman, Allah Azze ve celle sıfatlarından birinin “Muhalefetün lil-havadis” olduğunu bilir Türkçe mânası: “Yüce Allah yaratılmış, sonradan olmuş hiçbir varlığa benzemez” demektir

    Şeriatî’nin dile getirmek istediği maksut mana açık aslinda . Ancak bu manayı dillendirebilmek bir Müslüman şuuruyla temel akidevî esasları yıkmadan olmalı değil midir? Bir yanda Cenab-ı Hakk’a en ufak cisimliği vehmettirecek şeyleri izafe etmekten sakınan bütün bir ümmet, diğer yanda bir noktayı tespit ederken teşbîhî bir üslupla Allah (azze ve celle)’ı çift çehreli roma putuna benzeten(Jasus ifadesi), bu ismi Allah (azze ve celle)’a ıtlak edebilen Ali Şeriatî haydaaa o kelimeye ansiklopediden bakınca çok şaşırdım . Şu sözlerin ucunun küfre kadar varacağını söyleyebiliriz ama kendisini tekfir etmiyorum yanlış anlaşılmasın.Ben derdim yanlışın görülmesi dikkat edilmesi.

    Ne zannediyoruz ya? Allah (azze ve celle) cafcaflı cümleler kurabilme uğruna dileyenin dilediği şekilde istediği şeye benzetebileceği, dilediği ismi ve vasfı kendisine ıtlak edebileceği bir zat mıdır haşa ? Bir Müslümanın böyle bir fecaati savunması mümkün olabilir mi ya? Anne babamız gibi yakınlarımız hakkında azıcık da olsa nahoş bir manayı barındıran bir söz söylendiğinde gücenen bizlerin Allah (azze ve celle) inancı ne zaman bu kadar zayıfladı? Hani biz Allah (azze ve celle)’ımız için yaşıyorduk? Nerede bu dinin namusunu muhafaza etme gayreti? Hani nerede gayret-i imaniyye ve hamiyyet-i İslamiyye? Bu noktalardaki aldırışsızlığımıza bakılacak olursa bu kavramların bizim dünyamızı terk etmesinin ardından hayli uzun yıllar geçmiş gözüküyor ki kimse doğru düzgün takmıyor heryerde destekçileri var.

    Kitapta öyle bisey gördüm ki ben bu kısım da abdest aldığımı hatırlıyorum sinirlendim ve baya üzüldüm ya belki inanmayacaksınız ama cidden kabul edilemez bisey eserden yazıyorum buyrun;

    "İslam ordusu ilk defa en çetin savaşlarından birinden dönüyordu, gururlu ve muzaffer olarak” Gurur!? Bu çok çirkin bir huy ve özelliktir." (S. 42)

    " Uhud Harbini anlatırken şöyle diyor: “Osman firar etmişti, Ömer ve Ebubekir ortalıkta görünmüyordu” (s. 65)

    Burda su kısım önemli okudugum bu kitapta Ebubekir hoca aslında gerçek yüzünü ortaya çıkarıp söylemiş zatın kendini gizlemeyen yüzünü aslında buyrunuz efendim;

    Ali Şeriati’nin kendine özgü bir fars milliyetçiliği görüşü vardır. Sahabeden Hazreti Ebubekir (Radıyallahu anh), hazreti Ömer (Radıyallahu anh) ve hazreti osman (Radıyallahu anh) hakkında kullandığı ifadeler, klasik şii yaklaşımının Şeriati’nin düşüncelerine etkisini bariz bir şekilde yansıtmaktadır.
    (Ebubekir Sifil, Sana Dinden Sorarlar, s. 589)

    Peygamberimiz (Sallallâhü Aleyhi ve Sellem)’in diliyle övülen ve ashabın en büyüğü olan Hazreti Ebûbekir, Hazreti Ömer ve Hazreti Osman (Radıyallahü anhüm) hakkında söyledikleri de şöyle:
    “Ebûbekir… ihtiyar, yumuşak, her işi basite alan birisidir. Tehlike dolu toplumsal, siyasal mesuliyet, böyle bir ruhsal yapıyla bağdaşmaktan daha ciddi ve önemlidir.”

    “Ömer… yenilikçilik özelliği yoktu… düşünce açısından zayıftı… itikadî ve fikrî bir mevzu sözkonusu olduğunda çok güçsüz görülüyordu. Kendisi de devamlı düşünsel alandaki hatalarını itiraf ediyordu.” (s: 317)

    Osman… görüş açısı dünya görüşü dar ve zayıf birisidir. Peygamberle yaptığı işbirliği sırasında kimse onun en ufak bir üstün ve fevkalâde iş yaptığını görmemiştir. İslâm’ın öz ruhunu, derinliğini, sınıfsal yönelimini hissedememiştir. İslâm’ı, “şiarlar” ve İslâm rehberini “şiarları yücelten”den başka bir şey olarak niteleyemiyordu. Servet ve süse, kavmine ve kendine düşkünlüğü, büyüklere ve altına, güç ve kan sahiplerine saygıda bulunma, onun ruhunda o kadar güçlüdür ki, onun ahlâkî bağı, İslâm’dan daha çok cahiliyeye yakın ve iç içedir. En büyük tehlike, tehlikeli ve güçlü Beni Ümeyye hanedanına mensup oluşudur. Kuşkusuz O’nun böyle bir ruhsal yapı ve görüş açısıyla, bu uyanık, layık İslâm maskesi takmış güçlü düşmanların elinde bir “sadık uygulayıcı”dan başka bir konumu olmayacaktır. (s: 318)

    2- Bir gurup ashabı Hazreti Ali (Radıyallahü anh) aleyhinde olmakla suçlayıp sonra Hazreti Ebûbekir (Radıyallahü anh) Efendimiz’e şöyle dil uzatıyor:
    “…bu grupla Ebu Bekir’in cahiliyedeki özel ilişkisi tamamen belirgindir.”
    “… Ebu Bekir bu gizli grubun seçkin şahsiyetidir.”
    Hz. Ebûbekir (Radıyallahü anh) güya arap köleleri serbest bırakmak için şöyle bir tavsiyede bulunmuş:
    “Allah bize bir çok acem köle bağışladığı için, arabı köle olarak kullanmak gerekmez.”
    Bu iftiradan sonra lafı dolandırarak, Hazreti Ebûbekir Efendimiz’i câhiliyenin eksik terbiyesiyle suçluyor:
    “…bunlar gibi düşünce ve duygusundaki birçok zaaf noktaları, İslâm’dan öğrendiği üstün faziletlere karşılık, geçmişteki terbiye etkilerini hatırlatıyor.” (s: 321)

    3- Hazreti Ali (Radıyallahü anh)’a karşı gizli bir grup oluşturulduğunu anlattıktan sonra, bu hareket içinde olanları ki bunlar başta Hz. Ebûbekir (Radıyallahü anh) olmak üzere Aşere-i Mübeşşere’den olan zatlar oluyor- bu grubun tavrını şöyle ifade ediyor:
    “Ali’ye karşı beslenen kinler.”
    Ya bu kadar da Hz.Ali üzerinden gidilmez bakılmaz ya bütün sahabelere yüklenme durumu var suçlu bulma.

    4- Sıra geliyor Peygamberimiz (Sallallâhü Aleyhi ve Sellem)’e Güya Peygamberimiz Hazreti Ali (Radıyallahü anh)’ın üstünlüğünü açıklamayıp susmuş:
    “Muhammed’in Ali hakkındaki sükutu, onu tarihte savunmasız bırakacaktır.”
    Peygamberimiz (Sallallâhü Aleyhi ve Sellem)’i suçlamaya devam ediyor:
    “Acaba Muhammed, ….Ali’yi kollamayacak mıdır? …sükutuyla …o acımasız tarihin eliyle paymal etmiyecek midir?”

    “…nitekim öyle de oldu. Onu tarihte en kötü adam olarak tanıttılar.” (s: 322)
    Bu da tarihe iftira. Tarihte Hz. Ali Efendimiz en kötü adam olarak mı tanıtıldı?

    5- Peygamberimiz (Sallallâhü Aleyhi ve Sellem) cennetlik olduğunu müjdelediği zat hakkında kullandığı ifadeye bakın:
    Abdürrahman bin Avf …mal severliği süse düşkünlük huylarını, câhiliyeden kendisiyle birlikte taşımaktadır. “Menfaat” ile “hakikat” onun gözünde ayrılmaz bileşik ve birbirinden ayırt edilmez bir olgudur.
    (s: 323)
    6- Meşhur Gadir Hum hadisesini anlatırken, tarihe iftira ettiğini düşünüyorum yine
    “ashab Ali’ye biat etti” diyor. (s: 323)
    Bunu söylemekle farkında olmadan öyle bir açık veriyor ki, demeyin gitsin efendim Bi kere Gadir Hum hadisesi Peygamberimiz (Sallallâhü Aleyhi ve Sellem) zamanında olmuştur bütün ehli sünnet kaynaklarında belirgindir. Peygamberimiz hayattayken Hz. Ali’ye biat edilmesi bahis mevzuu olur mu hiç! Yani şaşırdım.

    7- Resulüllah (Sallallâhü Aleyhi ve Sellem)’in hastalığı anında sefere çıkmak üzere olan Üsâme ordusundan bahsederken şöyle diyor:
    “Ebûbekir ile Ömer sıradan asker idi. Bu mesele onların ağrına gidip, açıkça Üsame’nin komutanlığına itirazda bulundular.” (s: 324)
    Bu söz bir acem yalanı olup gerçek tamamen tersi. Üsâme Hazretleri genç ve tecrübesiz olduğu için başka bir kumandan tayininin daha uygun olacağını söyleyenlere Hz. Ebûbekir (Radıyallahü anh); “Ben, Resûlüllah’ın tayin ettiği kişiyi kumandanlıktan alamam” diye cevap vermiştir. Hatta Hz. Üsâme at üzerinde olduğu halde kendisi yaya olarak onu Hazreti Resûlüllah’in tayin ettiği kumandan olarak uğurlamış, Üsâme (Radıyallahü anh) bundan sıkılıp ata onun binmesini isteyince de; “Allah yolunda birazcık da bizim ayağımız tozlansa ne olur” diye cevap vermiştir.
    (Müslümanların tarihi ihsan süreyya sırma)

    8- Vefatından önce herkese hakkını vermek isteyen Peygamberimiz (Sallallâhü Aleyhi ve Sellem)’in şöyle söylediğini yazıyor:
    “Ey halk, kimin sırtına kırbaç vurmuşsam… kime küfür etmişsem…” (s: 329)
    Peygamberimiz (Sallallâhü Aleyhi ve Sellem)e olan bu kısmi anlamadım haşa farklı bir itham mı var diye düşündüm.
    9- Hazreti Ömer’in, Ashâb-ı kiramın diğerleri gibi Peygamberimiz (Sallallâhü Aleyhi ve Sellem)’in yolunda canını feda etmekten çekinmeyeceğini bütün müslümanlar bilir. Ama Ali Şeriatî, Peygamberimiz’in ömrünün son saatlerinde bir şeyler yazmak istemesi üzerine, Hz. Ömer’in Peygamberimiz hakkında şöyle söylediği yazıyor
    “Bu adam savsaklıyor.” (s: 333)
    10- Bütün tarihlerin yazdıklarına göre, Peygamberimiz, başı Hz. Aişe validemiz’in göğsüne yaslanmış olduğu halde vefat etmiştir bildiğiniz gibi. Şeriatî ise tarihe yalan bir not düşerek bu son hali vebyine Siiligi konuşturup şöyle anlatıyor:
    “Ali, Muhammed’in başını göğsü üzerine aldı.” (s: 336)
    (Görüldüğü gibi, kitap boyunca Hazret kelimesini kullanmamakta ısrar ediyor bi ara kalemle başlarına hz. r.anh r.anha yazdigimi hatirliyorum)
    Kitapta cok örnek var bu kısımlari yazabildim şimdi dikkatimi çekti.Zoraki bitirdim velhasıl

    Kitabı Ilminiz yoksa okumayın efendim Tek gayem bu kendisini tekfir ettiğim de yok.Tavsiye etmiyorum.
    Sizlere iyi okumalar selametle :)
  • Zen Uygulamaları:
    1-Meditasyon: Budizmde meditasyon temel kurtuluş yoludur. Budizm psikolojiye bulaşmıştır, metafizikle psikolojiyi batıda olmayan şekilde karıştırmıştır. Bedeni aracı olarak kullanan bir yetkinleşme yoludur. Meditasyon, bütün zühünsel yapımlardan özgürleşir ve özellikle öfkeyi, kini ve intikamı ortadan kaldırmayı hedefler. Düşünmeden ama tamamen bilinçli kalarak bu boşluğun gerçek doğasını aramak söz konusudur. Meditasyon yalnızca fiziksel bir egzersiz değildir, arzusuz görüdür.
    2-Zazen: Bir yastığın üzerinde bir duvara bakarak sessizce sakin sakin oturmak, nefes alıp vermek, tamamen kımıltısız, omurga düz, bacaklar lotus duruşuna uygun olarak birbiri üzerinde çaprazlanmış, gözler ne tamamen açık ne tamamen kapalı, yumruklar kalçaların üzerinde konumuş zihin her türlü düşünceden boşalmış.. Zazen yaparken sanki kendi tabutunuza girmiş gibisinizdir, münkü sonuçta her şeyi terk edersiniz. 30-40 dk sürer.
    3- Soluk alıp verme: Ne alınan nefes, ne verilen nefes geri gelir. Bu nefes alıp verme, Doğulu ve Uzakdoğulu bilgelere göre evrenin ritmiyle uyumludur. Doğumdan ölüme dek hava içimizde yayılır. Zen yaşamı taşıyan soluğu tam olarak kavrayabilmek amacıyla derin soluk alıp vermeyi öğretir. Soluk alıp vermeye konsantre olmak, zihni aydınlatır. Zazen boyunca soluk alıp verme ritmi yavaşlar; kan ve iç organlar daha iyi oksijen alır. Karın kütlesi üzerinde aşağıya doğru bir itilim uygulayan bu soluk verme bir iç masaja yol açar ve bel böbrek ve kaşça bölgesinde büyük bir enerji geliştirir.
    Jean Luc Toula Breysse
    Sayfa 69 - Dost Kitabevi (Kültür Kitaplığı142)
  • "Görünüşe aldanmamalı" derler. Ne kadar doğru bir söz ...
  • ‘Kawaii’ kelimesi 11’inci yüzyılda kullanılan ‘mahcup olmak, utanmak’ anlamına gelen ‘kawa hayushi’ (yüzü kızarmak) ifadesinden gelmektedir. 12’inci yüzyılda ‘kawa hayushi’ kelimesi ‘utanmak, kendini bir garip hissetmek’ anlamına gelen ‘kawayui’ şeklinde sadeleştirildi. Zamanla ‘kawayui’ ‘acınacak bir halde olma’ ve ‘birine/bir şeye acımak veya merhamet duymak’ anlamlarıyla özleşleşti. Günümüzde ‘zavallı’ anlamına gelen ‘kawaisou’ kelimesi de ‘kawa hayushi’ ifadesinden türemiştir. (Kaynak:Sharon Kinsella)

    Kawaii ifadesinin sevimli, güzel ve tatlı gibi anlamlarda kullanılması 16’ıncı yüzyılın sonlarına doğru oldu. Japonya’daki kawaii kavramının bildiğimiz ‘sevimlilikten’ farkı, kawaii bulunan bir şeye/kimseye insanın dönüşmeyi veya onun ta kendisi olmayı istemesidir. (Kaynak:Sharon Kinsella)

    ——-
    İkinci Dünya Savaşı sonrasındaki dönemde Japon halkı ülkenin yeniden inşası için devlet eliyle bir seferberlik moduna sokuldu. Her şeyi feda ederek ülkesi için uzun saatler çalışan Japonlar, Meiji döneminde (1868–1912) başlayan, Japonya’nın modernleşme çabalarının bir ürünüdür. Bugün bile Japonlar, II. Dünya Savaşı’ndan sonra ünlen bu namı değer ‘çalışkanlıklarıyla’ bilinmektedir.

    Modern ve güçlü bir Japonya’nın inşasında kadın ve erkeklere bir birinden ayrı görevler düşüyordu. Erkeklerin eve ekmek getirmesi, kadınların ise işe gitmek yerine yuva kurması ve ev işleriyle uğraşması bekleniyordu. Kadın ve erkeklerin toplumdaki rollerinin bu kadar kesin ayrılmış olması, kadınların gelecekleri hakkında söz sahibi olmadıkları ve onları gelecekte bekleyen pek bir fırsatın olmadığı anlamına gelmekteydi. Kawaii kültürü, kadınların bu geleneksel ve basmakalıp görüşlere karşı çıkmasıyla başladı.

    1970’lerin sonunda kız öğrenciler okulda öğretilen dilbilgisi ve güzel yazı kurallarına bilerek uymayarak, özellikle yanlış kelimeler seçerek farklı farklı kawaii yazı şekilleri kullanmaya başladı. Gençlerin kawaiileştirdikleri Japonca yoluyla, onlara nasıl davranılması gerektiğini söyleyen yetişkinlere ilk kez karşı çıkmaya başladı.(Kaynak: Kazuma Yamane) Daha sonra bu yazı okullarda yasaklanmıştır.

    Kawaii geleneksel kültüre karşı kullanılıyordu. Geleneklerin onlara verdiği rollere başkaldıran kızlar (daha sonra yetişkin kadınlar) zekayı kucaklayarak mevcut standartlara uymuyorlardı.

    Kawaii modasına uygun giyinen genç kızlar, bu şekilde giyinirsen bir koca bulamazsın” tarzı cümlelere “iyi” şeklinde cevap veriyordu.
    ——
    Ayrıca insalara ulaşmak için anime, manga ve oyunları kullanılmaya başlandı. 90’lardan sonra Pokemon ve Tamagotchi’nın (sanal hayvan) ünlenmesi bu kültürün bir parçasıdır.(Kaynak: Jennifer Robertson).

    http://japonoloji.com/kawaii-ne-anlama-gelir/
  • Ahde Vefa -Hz. Ömer R.anh

    Hz. Ömer arkadaşlarıyla sohbet ederken, huzura üç genç girerler. Derler ki  “Ey halife, bu aramızdaki arkadaş bizim babamızı öldürdü. Ne gerekiyorsa lütfen yerine getirin.”
    Bu söz üzerine Hz. Ömer suçlanan gence dönerek :
    – Söyledikleri doğru mu diye sorar , Suçlanan genç der ki :
    -Evet doğru.Bu söz üzerine Hz Ömer;
    -Anlat bakalım nasıl oldu diye sorar:
    Bunun üzerine genç anlatmaya başlar, der ki :
    -“Ben bulunduğum kasabada hali vakti yerinde olan bir insanim ailemle beraber gezmeye çıktık, kader bizi arkadaşların bulunduğu  yere getirdi. Affedersiniz hayvanlarımın arasında bir güzel atim var ki dönen bir defa daha bakıyor, hayvana ne yaptıysam bu arkadaşların bahçesinden meyve koparmasına engel olamadım, arkadaşların babası içerden hısımla çıktı , atıma bir taş, attı atim oracıkta öldü. Nefsime bu durum ağır geldi, ben de bir tas attım, babası öldü. Kaçmak istedim fakat arkadaşlar beni yakaladı, durum bundan ibaret” dedi.
    Bu söz üzerine Hz Ömer:
    -“Söyleyecek bir şey yok, bu suçun cezası idam.Madem suçunu da kabul ettin” dedi.
    Bu sözden sonra delikanlı söz alarak
    -“Efendim bir özrüm var” diyerek konuşmaya başladı
    – “Ben memleketinde zengin bir insanim, babam rahmetli olmadan bana epey bir altın bıraktı. Gelirken kardeşim küçük olduğu için saklamak zorunda kaldım. Şimdi siz bu cezayı infaz ederseniz yetimin hakkini zayi ettiğiniz için Allah(cc) indinde sorumlu olursunuz, bana üç gün izin verirseniz ben emaneti kardeşime teslim eder gelirim, bu üç gün içinde yerime birini bulurum” der.
    Hz. Ömer dayanamaz der ki :
    -“Bu topluluğa yabancı birisin, senin yerine kim kalır ki?!”
    Sözün burasında genç adam ortama bir göz atar, der ki:
    – “Bu zat benim yerime kalır.” O zat Hz. Peygamber Efendimizin (sav) en iyi arkadaşlarından daha yaşarken cennetle müjdelenen Amr İbni As’ dan başkası değildir. Hz. Ömer Amr’a dönerek,
    – “Ey Amr, delikanlıyı duydun” der.
    O yüce sahabi
    -“Evet, ben kefilim” der ve genç adam serbest bırakılır.
    Üçüncü günün sonunda vakit dolmak üzere ama gençten bir haber yoktur. Medine’nin ileri gelenleri Hz. Ömer’e çıkarak genç’in gelmeyeceği, dolayısıyla Amr İbni As’a verilecek idam yerine maktulün diyetini vermeyi teklif ederler, fakat gençler razı olmaz ve “babamızın kani yerde kalsın istemiyoruz” derler.
    Hz. Ömer kendinden beklenen cevabi verir der ki:
    “Bu kefil babam olsa fark etmez cezayı infaz ederim.”
    Hz Amr İbni As ise tam bir teslimiyet içerisinde der ki :
    -“Biz de sözümün arkasındayız.”
    Bu arada kalabalıkta bir dalgalanma olur ve insanların arasından genç görünür. Hz. Ömer gence dönerek derki evladım gelmeme gibi önemli bir nedenin vardı neden geldin?” Genç vakurla basını kaldırır ve (günümüz insani için pek de önemli olmayan) “AHDE VEFASIZLIK ETTI” demeyesiniz diye geldim der.
    Hz.Ömer basini bu defa çevirir ve Amr İbni As’a der ki :
    -“Ey Amr, sen bu delikanlıyı tanımıyorsun nasıl oldu onun yerine kefil oldun”.
    Amr İbni As Allah kendisinden ebediyyen razı olsun, vakurla kanımızı donduracak bir cevap verir,
    -“Bu kadar insanin içerisinden beni seçti.
    “İNSANLIK ÖLDÜ “demesinler diye kabul ettim” der.
    Sıra gençlere gelir, derler ki :
    -“Biz bu davadan vazgeçiyoruz.”
    Bu sözün üzerine Hz Ömer :
    -“Ne oldu, biraz evvel “babamızın kani yerde kalmasın” diyordunuz ne oldu da vaz geçiyorsunuz?” der.

    Gençlerin cevabi da dehşetlidir :
    -“MERHAMETLİ İNSAN KALMADI” DEMESİNLER DİYE …
    Bende sizinle bu yazıyı paylaşıyorum. “Güzel ve ibretlik yazıları paylaşanlar kalmadı ” demesinler diye…😓
  • -İnsan doğumundan önce babasını seçemez. Ama seçmek elimde olsaydı seni isterdim.

    -Doğru mu bu, sivrisinek?

    -Yemin edebilirim. Hem sonra, evden de bir boğaz eksilir. Bir daha sövmeyeceğime, kıç bile demeyeceğime söz veriyorum. Pabuçlarını boyarım, kuşlarına bakarım. Her zaman uslu otururum. Okulun en iyi öğrencisi olurum. Her şeyi çok iyi yaparım.

    Ne diyeceğini bilemiyordu.

    -Beni alabilirsen, evde herkes sevinçten çılgına dönerdi. Onlar için büyük bir rahatlık olurdu bu. Antonio ve Gloria'nın arasında bir kızkardeşim var, Kuzey'de bir yere verdiler. Okumak ve önemli biri olmak için çok zengin bir kuzenimizin yanına gitti...

    Sessizlik sürüp gidiyordu. Gözleri yaşlarla dolmuştu.

    Beni vermek istemezlerse satın alabilirsin. Babamın hiç parası yok. Beni satacağından eminim. Çok para isterse, Bay Jacob'un dükkanında müşterilerine yaptığı gibi birkaç taksitte ödersin..
  • 243 syf.
    ·Beğendi·10/10
    Merhaba:)İsyan Ahlâkı Üstad Nurettin Topçu`nun en kıymetli herkesin dogru zamanda okuması gerektiğini düşündüğüm bir eseridir tabi biraz ağır dil ve mefhum olarakta sindirerek okumak lazım velhasıl. Üstad Nurettin Topçu, 20. yüzyılın önde gelen felsefe sistemlerinden hareket felsefesine bağlı bir düşünürümüz onun bu özelliği ve fikriyle tanırız .

    Hareket felsefesi de kısaca şu demektir yani Aydınlanma felsefesiyle zirveye çıkan Batı`daki materyalist-pozitivist düşüncenin karşısında duran, ahlak ve moral değerlerin insanların kurtuluşu olduğunu söyleyen bir akım diyebiliriz. Bu akımın kurucusu olan M. Blondel`in ifadesiyle `insanın hareketinin aile, toplum, devlet ve insanlık aşamalarından geçerek Allah`a doğru ilerlemekte olduğunu` söylemesi dolayısıyla da akıl ve inancı birbirinin içinde kabul ediyor.

    Nurettin Topçu’nun temel eserlerinden olan İsyan Ahlakı’nda, önce ahlakın problemleri üzerinde durulur, sonra inanç problemleri ve sonuçta da mistik bir yolla Allah’a ulaşılır bu görülür.

    İşte Nurettin Topçu’nun en önemli kitaplarından birisi olan İsyan Ahlâkı temel altı bölümden oluşmaktadır:

    Hürriyet problemi

    İnsanın esirliği

    Sorumluluk ideali

    Taklid ve inanç

    Mistik iman

    İmandan isyana


    Nurettin Topçu İsyan Ahlâkı kitabında hareketin anlamından yola çıkıp, hareket düşüncesinden isyan ve ahlaka doğru bir temel kuruyor. Yani Bir düşünme biçimi ortaya koyuyor. Böylece, hareketlerimizi, davranışlarımızı, günlük eylemlerimizi, hayattaki savunmalarımızı ve muhalefetlerimizi anlamlandırmamızı sağlayan bir temel getiriyor önümüze. Bunu yaparken ahlakçı filozoflardan ayrılıyor tabii, herhangi bir dayatma mutlaklaştırma ya da lanetleme söz konusu değil Üstad Topçu`da. Hareketin yani isyanın bağlandığı unsur olarak `sorumlulug`u temel alıyor. Hareketle beraber buna bağlı kavramlar olan hürriyet, irade, sorumuluk, sezgi, sebep-sonuç ilişkisi, esirlik, haz, dayanışma, hakimiyet... gibi kavramların anlamlarını çözümlüyor, filozofların bu kavramlara yüklediği anlamları belirtip, onların eleştirisini yapıyor. Ve “Hareket, insan ile Allah`ın bir terkibidir.” sonucuna ulaşıyor ki böylece Blondel`in düşüncelerini İslami bir temelde yeniden yorumlamış oluyor.Bu en önemli kısım

    Günümüzde, dünyanın karmaşık gidişatı ve her türlü gürültü patırtı içinde, yaptığımız hareketler `muhalefet, isyan` ve `ahlak, aksiyon` gibi iki yöne doğru açılıyor. Bu iki yönü birleştirebildiğimiz, özümleyebildiğimiz oranda gerçekten özgür ve faydalı bir hayat sürebiliriz. İsyan Ahlâkı kitabı da, böyle bir hayat için; felsefi derinliği sebebiyle okunması kısmen zor olabilse bile, bize ilgimiz, dikkatimiz oranında fayda sağlayan bir eser.
    Allah rahmet eylesin.

    KİTAPTAN ÖNEMLİ ALINTILAR;

    Evrensel nizamın dışında gerçek ahlâklılık yoktur. Bilim, vatan, sanayi, devletin selâmeti, bunların hepsi de ahlâkî bakımdan aynı derecede iyiliğe veya kötülüğe yol açabilirler. Hareketini evrensel ölçüye vurarak ve kendi hareketiyle evreni kucaklayarak orada kendi bilgisini araması, işte insanın ahlâkî davranışı bu şekilde olmalıdır. (Sf. 31)

    Hareketi evrensel nizama iten, insanî endişedir. Tıpkı hareket gibi, düşünce de bu endişeden doğmaktadır. Bu evrensel sorumluluk, ruhî hayatımızı teşkil eden bir inanç hayatı içerisinde ortaya çıkmaktadır. Endişe ile beslenen ruhî hayat, kendisini doğuran endişeyi de daimî surette artırır. (Sf. 35)

    Kavramcılara göre bilimin görevi, tabiatı düzenlemektir. Bu ifadeden zorunlu olarak şu çıkıyor: Aklî bir hakikati bilim yaratıyor. Fakat aklî olan tamamiyle ruhî değildir; tam anlamıyla gerçek de değildir. (Sf. 49)

    Hürriyet tarifimizi engelleyen şey şudur: Onun bağlı olduğu sebepliliği bilemiyoruz ve sebepten sonuca geçişi kavrayamıyoruz. (Sf. 58)

    Gerçekten, hürriyet bir güç ise, yöneleceği istikameti kendi belirlemesi gerekir. Yok eğer bir güç değilse makina hareketlerine indirgenir.
    (Sf. 64)

    Bize göre, devlet gücünün artması, sosyal karmaşıklığın bir sonucudur. Devlet, sosyal yapı genişleyip daha karmaşık hâle geldikçe, o nispette hem bağımsız hem de baskıcı olur
    . (Sf. 87)

    Kendi konusu ile özdeşleşen, bütünüyle kişiye ait oluşunun tasdikine ulaşmak için hareket hâline gelen bir düşünüş tarzı vardır. Bu, gerçek ve müşahhas varlık içerisinde evrensel olabilen bir düşünce tarzıdır. Biz buna “inanç” diyoruz. (Sf. 104)

    İnanç, bir kaynaşmanın, zıddıdır. Fakat o, saf ve basit bir ayırt ediş de değildir. Bu başkasında yaşarken, aynı zamanda tamamiyle kendisi olmaktır, daha ziyade başka varlıkları bizzat kendisinde yaşatmaktır. O, varlıkların benlik de özümsenmesi, benlik tarafından benimsenmesi, o “birlik içinde ayrılık”tır. İnanç, somut ve birleştiricidir. O, faaldir ve ancak hareket ederken gerçekleşir; bu, bir hareket hâlindeki bilgidir. (Sf. 120)

    Bizim inanç adını verdiğimiz gerçek bilgi, benliğin eşya ile temasında var oluşun delilidir. Bu, iradenin tabiat ve kendi mukadderatı önündeki imtihanıdır. (Sf. 132)

    Eğer inanç iletilebilir olmasaydı ve doğduğu fertte ebediyen kapalı kalsaydı ne insan toplumu olurdu, ne de medeniyet. (Sf. 135)

    Varlığın sahip olduğu bütün kuvvetlerle kendisinden başka birine kendini teslim etmesi anlamında îman, aşkla aynidir. (Sf. 142)

    Biz okuyucular veya dinleyiciler, bir tesadüfle karşılaştığımız bir sanat eseri karşısında titremekteyiz. Fakat sanatkâr, eserini yaratan heyecanı tesadüfen bulmuş değildir. Bu heyecan bu hâliyle onun tarafından istenmiş ve aranıp bulunmuştur; bu demektir ki, kendisinde sanattan önce gelen bazı şeyler, sanat aşkından önce bulunan bir aşk vardır. Buradan şu sonucu çıkarabiliriz: Sanat eşyada değil, insandadır.
    (Sf. 148)

    Benliğin âlemin özünü teşkil ettiği ve dünyada geri kalan her şeyin ârızî olduğu anlayışı sebebiyle gururda benliğe tapınma vardır. Bu bir çeşit benlik dinine göre benliği kayıtlarla bağlayan sosyal hâl, bir gerileme, bir düşüştür. Zire benlikte hürriyet, toplumda esaret vardır. (Sf. 186)

    İnsanın hareketini zamanın, etrafımızda cereyan eden olayların, geçici varlıkların, zâhirî âlemin dışına yerleştirmek lazımdır. (Sf. 201)
     


    BU KITABI ALIN OKUYUN EFENDIM..
    Iyi okumalar :)
  • Odur doğru insan ki doğru söze kulak verir.
    Hiçbir işe yaramayan insan
    Ne kendi görmesini bilir, ne de söz dinlemesini.
    Hesiodos
    Sayfa 59 - Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları
  • “İnsanın alçaldıkça yükseleceğine veya yükseldikçe alçalacağına inanmıyorum!” dedi. “Şairane bir söz bu. Keşke şairin bu sözü edebi olduğu kadar doğru da olsaydı! Ama bir söz, güzeldir diye doğru kabul edilemez. Güzel söz başka, doğru söz başka! Ben doğruyu söylemeyi tercih ederim, her ne kadar vezinli kafiyeli olmasa da. Bana göre insanlar, alçaldıkça alçalır ve yükseldikçe yükselir.
  • Orhan Pamuk, üzerine ne söylesem az, ne söylemesem eksik kalacak, “ne onunla ne onsuz” diyebileceğim, her kitabının müthiş uzun olmasından yada belki de biraz durağan ve sakin olmasından ötürü ortalarına doğru “biraz daha kısaltarak da yazılabilirdi, kalite uzunluk ile ölçülemez.” demek mecburiyetinde bırakan şahsına münhasır yazar. Satırlar akıp geçerken bazen sıkıldığım da oluyor fakat genel havaya hakim olan şey; hayranlık. Bir yazar düşünün henüz ilk romanında üç kuşak bir aileyi tasvir ederken hiçbir karakteri atlamadan karakter ve psikoloji analizi yaparken bunu en ufacık yersiz söz etmeden yapıyor. Ne kitap ama ! Elinizden tutup o dönemin Nişantaşı’na götürüp bırakıyor sizi. “Yaşa ve gör.” diyor bir nevi. Bir filmi seyreder gibi.
    Cevdet Bey ve Oğulları.. Sussam kendimi böyle bir değere bir iki güzel şey eklemeden bıraktığım için kendimi kederli hissederim. Söylesem nasıl anlatılır ki bu hislerim. İşte böyle başlıyor analizimin ilk satırları. Bu kitabı okumak da anlatmak da hayat gibi yavaş yavaş alışıyorsunuz.
    Cevdet Bey. Tek derdi ve bütün hayali kuşaklar boyunca anlatılacak destansı bir aile değil de birbirine sımsıkı kenetli belki herkesinki gibi bir aile kurmaktı. Bu başka bir şey bilmeyişinden değil, hayata tutunduğu tek şey bu olduğundandı. Manevi boyutuna bakarsak belki de gerçek bir aileyi hiç göremediğinden, bir şeylerin hep eksik yaşanıyor oluşundan da olabilirdi tek hayali için canını dişine takması. İnsanlar onu ne kadar yadırgasa da, belki de önceleri henüz sevmediği Nigan hanımla sessizce evlenivermişti. Peki bu evlilikte bir paşanın kızı olmasının rolü neydi ? Takdir edersiniz ki çoktu. Şanı yürüsün istemişti Cevdet Bey. Ailesi sonsuza dek onun ismiyle yaşasın, herkes gıpta ile baksın istemişti. Bayram sabahlarındaki o ritüeller bozulmasın, ne yaşanırsa yaşasın o masanın etrafında yemek yenirken unutulsun istemişti. Zamanla eskise de unutulmamıştı o adetler.Henüz ortada bir aile yokken yaptırmıştı iş yerine o tabelayı “ Cevdet Bey ve Oğulları”. Buradan belliydi o bu aile için kendini bile yok sayacaktı. Sessizliğe gömecekti diğer her şeyi. Hayatı olacaktı ailesi. Peki başardı mı ? Onun tek hayali oluşu, oğullarını mutlu olmaya yetti mi ? Sevgisini yeterince anlatabildi mi ? İşte bu sorular roman boyu tartışmak mecburiyetinde kalacağınız sorular olacak. Bir kuşak biterken burukluğu bir tortu gibi hissedeceksiniz kalbinizin kuytusunda.Çünkü Cevdet Bey bu romanda yaslanacağınız koca çınar olacak. Her şey ona bağlı ve her şey ondan bağımsız.

    Nigan Hanım.. Tam da döneminin kadını. Geleneklerine ve ailesine olan bağı sonsuzken “Elalem ne der?” sorusunu bir an olsun aklından çıkarmayan, çocukları için her şeyi yapacak güçte iken bazen hiçbir şey yapmayan bazen de dünyaları onların ayaklarına seren Cevdet Beyin hayallerinin en sağlam kahramanı Nigan.

    Osman.. En büyük oğul. Hayallerin mirasçısı da diyebiliriz ona. Bir aile olmanın ilk ümidi, ilk adımı. Belki de tüm bu sebeplerden ötürü çıkamamış kendi kurallarının dışına. Sorumlulukların ağırlıklarıyla yok olmuş belki de. Her şeyi en ince detayına kadar düşünüp yapması gereken evlat o. Karısıyla mutlu bir yuva sürdürüyormuş rolü yapmak mecburiyetinde bırakılan ve karısını aynı ölçüde sevmeyen. Mecburiyetler onu sevgisizliğe itti deseydik eğer çok doğru bir ifade olabilirdi. Belki de en büyük evlat olmasa gidecek başka bir yolu vardı onun da. Herkes kadar, herkes gibi.

    Refik.. Çok hayal kuruldu üzerine, çok hayal kurdu kendi üzerine. Sonra.. Sonra Cevdet beyin oğlu olmanın bedelini ödedi. Kendi hayatıyla. Evlendi. Mutsuz bir kararın üzerine mutsuz bir evlilik. Önce mutlu olduğunu sandı. Herkesin bakışlarına inat gülümsedi. Onunla alay eden ve yaptığını yanlış addeden dostlarına rağmen. Bir gün durdu ve düşündü “ Bu hayatta ne yapmalı.” İşte bu bütün yaşantısının dönüm noktası olan soruydu. Herkesin sorması gereken.

    Ömer.. Bir yuva kurmanın saadet getirmeyeceğini en iyi bilen ama kendi bile fark etmeden Cevdet beyin yolundan giden Ömer. Refik’in en yakın arkadaşı belki de en uzağı. Hayatın içinde oradan oraya savrulurken varoluş sancıları yüzüne vuracak ve siz onun ağlayacağı bir omuz olma isteği duyacaksınız okuduğunuz her satırda.

    Ahmet. Üçüncü kuşak Cevdet Bey torunu. Resimleriyle hayata tutunmaya çalışırken kayıp düşen ama düştüğü yerden usulca kalkan Ahmet. Hiç vazgeçmedi. Onun için söylenecek en kıymetli şey bu olsa gerek. Ne sevmekten ne davadan.

    Üç kuşağı anlatarak tüketmek istemeyeceğim sizlere lakin koca bir devrin başladığı gibi ihtişamıyla kapanmayacağına tanık olacaksınız. Onların gülüşlerine, yanlış kararlarına, en mutlu anlarına,akıl almaz sevgilerine, yalnızlıklarına ve pişmanlıklarına. Bazı yerler “Bir aile nasıl olmalıdır?” sorusunun cevabı iken bazı yerler “ Bir aile nasıl çöker?” sorusunun cevabını sunacak bütün çıplaklığıyla. Yer yer durağanlaşan ama yine de aldığınız tadı hiç bozmayan bu eser yazıldığı döneme vurduğu damga gibi okuyan herkesin de gönlünde bir mühür olarak kalacaktır hiç şüphesiz.

    Bir aile kolay mı kuruluyordu ? Bir baba evlatlarına her şeyi verebilir miydi ? Çocuklarımız bizim hayallerimizin kurtarıcısı mıydı yoksa biz hayal dünyamızdan artık çıkmalıydık ? Bu ve bunun gibi binlerce sorunun cevabını bulmayı ümit edenler için işte devasa bir başucu kitabı daha..

    Orhan Pamuk okumak için müthiş bir sabra ve kitap sevgisine muhtaçsınız. Hep diyorum ya “Ne onunla, ne onsuz.” Bazen iyi ki, bazen keşke ama çok güzel.