• 272 syf.
    ·14 günde·Puan vermedi
    Satır aralarında insan zihnine dair birçok ilginç cümle bulabileceğiniz bir kitap olduğunu kesinlikle kabul ediyorum. Bir nörolog aynı zamanda psikiyatr olarak çok güzel bir sentez haline getirilmişi bir kitap ancak ne kadar sadeleştirilmiş de olsa bu bölümler ile ilgili bir profesyonelliğe veya eğitime sahip olmayan insanları ileriye taşımayacaktır. Çünkü terminoloji ve anlatılan birçok şey bazı bilgiler olmadan hiç Almanca bilmeden Almanca kelimeleri okumak gibi.
    Belki okumak isteyen birileri için bunu belirtmek faydalı olur diye düşündüm.
    Kesinlikle psikolojiye ya da tıbba ilgi duymak için doktor tıp öğrencisi ya da psikolog olmaya gerek yok. Ancak Adler gibi bir ismi okumak bu alanlarda ilgi duyan birisine samimi bir şekilde vereceğim bir tavsiye olurdu. Bu kitabı ise tavsiye etmezdim :) okuyacak o kadar çok kitap var vaktimiz de o kadar az ki aslında :)
  • Kraliyet politikası basitti: Görüntünü bozma ve her şeyin iyi olduğunda ısrarcı ol. Yenilgi zafer, cehalet güçtür
  • 440 syf.
    ·16 günde·8/10
    1- Tek kelime ile beğendim, çok kelime ile beğendim ama bir kaç söyleyeceğim var.

    2- Yaratılan dünya, oluşturulan hastalıklar, yansıtılan atmosfer.. Oldukça iyiydi. Cidden yazarı tebrik ediyorum. Özellikle tebrik etmek istediğim konu ise kişilikler ve toplumdu. Bence çok gerçekçi ve ilginç bir toplum yaratılmıştı. İnsan ırkının sonun geldiğinden nerdeyse emin olan insan topluluğunun kitaptaki ile tıpa tıp aynı şeyleri yapacağını düşünüyorum.

    3- Baş karakterin çok sönük kaldığını düşünüyorum. Duygusal anlamda tabi ama bu hoşuma gitti çünkü yansıtılmak isteneni yansıttığını düşünüyorum.

    4- Benim için tek sıkıntısı sanırım yavaş okunmasıydı. Merak uyandırsa da çok hızlı okuyamadım. Hem kitabın ebatı çok büyüktü hem de olaylar ve anlam veremediğim bir şey hızlı okumama olanak vermedi. Olumsuz yanı bu olabilirdi.

    5- Kitaptaki diğer sıkıntı ise zaman sıkıntısıydı. Asla olayların kaç yıl ara ile olduğunu algılayamıyordunuz. Bir sayfa önce karakterler beraberken diğer sayfa birden ayrılıyorlardı ve karakter "20 yıldır görüşmüyoruz" diyordu. Karakterlerin ömrü sanırım 120 yıl ya da 15 yaşında mesleki hayata atılıp evlendiler. Zamanı hala kavrayabildiğim söylenemez.

    6- Bazı yerlerde monologlar çok uzundu ve gerçek hayatta 2 cümle ile anlatılacak şeyi kitap da 10 cümle ile anlatmak biraz garip geldi. Monologları atladığım oldu.

    7- Her şeye rağmen çok beğendim. Yani bunca eleştirim sadece basit dil ile ilgili şeylerdi. Yoksa kitap gayet güzel, konu merak uyandırıcıydı ama açık olmam gerekirse ikinci kitabı merak etmiyorum ve ikinci kitapta ne anlatabileceğini de kestiremiyorum. Umarım yazar yazmak için yazmamıştır.

    8- Aşık olduğum karakter bir robot. Tabi biyolojik olarak insan olsa da tek düşündüğü şey BİLİM ve bu beni nasıl etkilemiş olabilir bilmiyorum. Jason sana düşmekten kendimi alamıyorum. Keşke biraz olsun ikili ilişkilere ilgin olsaydı :')

    9- Kısacası okuyun!
  • 272 syf.
    ·4 günde·Beğendi·10/10
    'Ahlaklı ya da ahlaka aykırı kitap diye bir şey yoktur. Kitaplar ya iyi yazılmıştır ya da kötü. O kadar.'

    Kitabın önsözündeki bu cümleler, yazıldığı zamanlar kitabın aldığı tepkiler ve eleştiriler için çok net bir cevap niteliğinde aslında. Önsözündeki son cümle 'Sanatta fayda aranmaz.' sözü de öyle.

    Kitap yayımlandığı zaman tepkiler görmüş, ahlak açısından kötü örnek olmakla suçlanmış ve sansürlenmiş olsa bile, fazlasıyla da dikkatleri çekmiş bir kitap.

    Kitap üç karaktere sahip: Basil Hallward, Dorian Gray ve Lord Henry. Basil bir ressam, Dorian Gray ise Basil'e portresini çizmesi için poz veren bir arkadaşı. Lord Henry ise Basil'in arkadaşı.

    Aslında her şey Basil'in, arkadaşı Lord Henry'nin Dorian'da kötü bir etki bırakacağını bildiği için tanışmalarını istememesine rağmen bir tesadüf eseri tanışmaları ile başlar. Basil, Dorian'ın güzelliğine, etkileyiciliğine ve karakterine büyük bir hayranlık besler ve onu temiz, saf bir genç olarak görür. Arkadaşı Lord Henry'nin ise düşüncelerinin aykırı yönünü bildiği için, Dorian ile tanışırsa onu da bu yönde etkileyerek, değiştireceğini düşünür. Aslında bir anlamda Henry'nin Dorian'ı kirleteceğini düşünür.

    Basil ne kadar istemese ve Dorian'a karşı koruyucu ve sahiplenici olsa bile, aynı zaman diliminde aynı yerde olmalarından ötürü Dorian ile Lord Henry'i tanıştırır. Ve, tabiri caizse, Basil'in korktuğu başına gelir. Böylece, Dorian'ın etkilenişini, düşüncelerindeki değişimi ve sonra da bu değişimin davranışlarına nasıl yansıdığını ve takiben de tabiki hayatına nasıl yansıdığını görürüz.

    Benim öznel düşüncelerime daha çok değinecek olursam, kitapta sanki hem altı çizilecek çok cümle varmış hem de altı çizilecek yer bulamıyormuş gibi bir his ile okudum tüm kitabı. Lord Henry'nin düşüncelerinin ara ara, Dorian kadar olmasa da beni de etkilediği oldu. Aynı zamanda rahatsız edeci bulduğum da çok oldu. Lord Henry'de beni irrite eden bir şeyler vardı ama aynı etki sanki aynı zamanda Lord Henry'i ilgi çekici kılıyordu. Düşüncelerinin neredeyse çoğuna katılmıyor olsam da, aynı zamanda bir merak ile de okuyordum. Ilginç bir bakış açısı vardı ve okumak, aynı şekilde düşünmesem bile, keyif veriyordu diyebilirim.

    Kitapta benim masum karakter olarak tanımladığım Basil, bana kendini sevdirdi. Endişeleri ile, kaygıları ile ve düşünceleri ile. Belki de beni Basil'i bu denli sevmeye iten ressam olmasıydı, bilmiyorum. Bundan dolayı olsa gerek, Basil Hallward'ın kitapta harcandığını düşünmedim değil.

    Kitapta altı çizilecek çok yer varmış gibi hissettiğimi söyledim, bunu en çok hissettiğim bir bölüm var. On Birinci bölüm. Aslında öyle edebi ya da düşünce cümleleri ile dolu bir bölüm olduğundan değildi bu isteğim, bölüm benim için ilham verici bir çok öge ile dopdoluydu ve bu beni etkilemişti. Ben de baktım olmuyor, 'On Birinci Bölüm' yazısının altını çizdim.

    Dorian Gray'in Portresi, benim için fazlasıyla etkileyici bir kitap. 'Herkesin okuması gerektiği kitaplar' diye adlandırılan şu listede yeri olmazsa hakkı yenir.

    '...çünkü hayatın kendisi de zaten kısacık bir andı.'

    Küçücük bir not düşmek isterim, kitaba dair yapabileceğim tek kötü yorum ne yazara dair ne de kitapla ilgili, yayınevi ile ilgili maalesef. Bundan dolayı en son yazmak istedim. Kitabı İndigo yayınlarından okudum, kitapta çok fazla gözüme batan ve rahatsız edici imla hataları görmek bir miktar üzücü bir durumdu. Okuma sırasında keyif kaçıran bir unsur olabiliyor maalesef imla hataları. Bunu da bilin istedim.

    Keyifli okumalar. Edebiyat ile kalın.
  • 136 syf.
    ·Beğendi·10/10
    D&R da gezinirken tesadüfen denk geldim bu kitaba. Arka kapağındaki bir cümle dikkatimi çekti hemen. ”Hatırlamaya cesaretin var mı?”
    Bilmem var mı?

    Cümleler arasında gezinirken kendimi bulduğum, gizem dolu bir yolculuktu: Hatırlasana...

    Eğer sizin de biraz cesaretiniz varsa kitap sizi de farklı bir serüvene taşımak için raflarda bekliyor. Bana kitap okumayı ne kadar sevdiğimi bir kez daha hatırlatan kitap sanki bir film.. Evet yanlış duymadınız film dedim.. Romanın çok üstünde bir metin. Yazarın olağanüstü betimlemeleriyle adeta bir film sahnesine dönüşen her bir sayfa, adeta beyaz perdeye yansıyan yeni bir hikaye.. Ve sizin kafanızda canlandırdığınız tüm düşünceler, tüm karakterler birer birer sahne alıyor bu perdede.. Film bitiyor ama etkisi devam ediyor! Denendi onaylandı :) Aldığım gün hemen bitirdiğim ilginç bir kitaptı. Kapakta bir yanda asla unutmayan fil, bir yanda ise hemen unutan balık... İki zıtlık kapakta öyle güzel durmuş ki tarif dahi edemem. Kitabın kalitesi kapağından bile anlaşılıyor! Unutmanın ve Hatırlamanın ilginç uyumu kitabın sayfalarına da yansıyor. İki zıtlığı öyle güzel işlemiş ki yazar okurken çok şaşırıyorsunuz. Okurken hayret ettiğim, sonra taşların tek tek yerine oturmasıyla daha çok hayret ettiğim ve açıkçası böylesine genç bir yazardan hiç beklemediğim bir roman. İlk kitabını da duymuştum gerçi ama önyargım yüzünden alıp okuma gereği duymamıştım. Şimdi bu yaptığıma gerçekten çok pişmanım :) önyargı insanı yanıltır. hemen gidip ilk romanını da alacağım.

    Ve toparlamak gerekirse genç yazarın betimlemleme gücünü ve yeteneğini gözler önüne seren bu ilginç roman, bir anda zihninizde bir filme dönüşüyor.. okumuyor izliyorsunuz. Bir kitaptan çok daha fazlası olduğuna kefilim.. Her insanın elbet kendinden bir şeyler bulabileceğıne yürekten inandığım bu hikayeyi okuma fırsatı elde ettiğim için kendimi çok şanslı hissediyorum! Önyargılı olmayın ben oldum bakın şimdi pişmanım. Şiddetle tavsiye ediyorum. Eminim pişman olmayacaksınız!

    Hatırlasana Süleyman Kurt
  • 193 syf.
    ·6/10
    Bundan yaklaşık 1 sene önce kitabı okumadan Robert Musil hakkında biraz bilgi edinmek istemiştim. Okuduklarım eğer doğruysa (ki büyük ihtimalle doğru olduğunu düşünüyorum) Robert Musil döneminde pek popüler bir yazar değilmiş . Hatta eserleri yeteri kadar okunmadığı için ciddi manada yoksulluk çekmiş. Haliyle bende ‘’iyi bir yazar nasıl yoksul olabilir’’ diye içimden geçirerek bu kitaba başladım. Peki genel olarak nasıl bir kitaptı? Okuduktan sonra bende nasıl bir his uyandırdı? Doğrusunu söylemek gerekirse bu soruların cevabını bende pek bilmiyorum. Daha önce okuduğum hiçbir kitapta karakterlerin düşüncelerini böylesine ilginç ifade ettiğini hatırlamıyorum. Sanıyorum ki bunun en büyük nedeni de yeterince kitap okumamış olmamdır. Dolayısıyla okurken çok keyif almadığım bu kitabın ‘’kötü’’ bir kitap olduğunu da iddia edemem. Çünkü anlayacağınız üzere hüküm verebilmek için yeterli donanıma sahip değilim.
    İsterseniz benim gözümden kitabın içeriğini ve anlatımını inceleyelim. Kitap 3 perdelik bir tiyatro oyunundan oluşuyor. Sürekli olarak mekan tasvirleri ve betimlemeler yapan, kitaba kitap hissi veren bir anlatıcı yok. Yalnızca hikayede gerçekleşen eylemlerden(arada sırada) haberdar olmamızı sağlayan parantez içine yazılmış minik detaylar var. Bu parantez içindeki minik detaylar dışında kitabın hemen hemen tamamı 7 karakterin birbirleri arasında kurduğu diyaloglardan ibaret. Ama korkarım bu konuşmalar diğer kitaplardan alışkın olduğumuz o konuşmalar gibi değil. Mesela Dostoyevski'nin bazı eserlerinde de sadece konuşmalarla geçen arka arkaya onlarca sayfa okuyabiliyoruz. Ama inanın o 10 larca sayfanın hiçbir kısmı bu kitaptaki gibi anlaşılmaz gelmiyor insana. Hemen her karakter ‘’ne dediğim ilk okuyuşta belli olmasın’’ mantığıyla konuşuyordu sanki :) 2 senedir kendini kitap okumaya kaptırmış biri olarak baktığımda Robert Musil, karakterlerinin söyleyecekleri en normal ve sıradan cümleleri bile uzattıkça uzatıp, abartıya kaçan benzetmelere tabi tutuyor. Kitapta geçen karmaşık bir cümleyi tekrar tekrar okuyup ‘’anlayamadığım bir detay mı var?’’ diye incelemeye başlıyorum. Sonrasında görüyorum ki bu karmaşık cümle görüntüsünün aksine aslında çok basit, normal bir cümleden ibaret. Tabi bende kendi kendime soruyorum ‘’Robert Musil, acaba bu kadar normal bir ifadeyi neden böylesine dallanıp budaklandırdı?’’. Umarım bir gün bu sorunun cevabını öğrenecek seviyelere gelmiş olurum.
    Kitaba başlar başlamaz kendimizi konunun içinde buluyoruz. Diyaloglar sayesinde yavaş yavaş karakterler ve hikaye hakkında bilgi sahibi oluyoruz. Sanıyorum ki bu yüzden kitabın 2. yarısını ilk yarısına göre daha çok beğendim. Ama genel anlamda baktığım zaman 17 yaşımdayken Federico Fellini’nin ‘’sekiz buçuk’’ filmini izlemek gibi bir şey oldu benim için. Okuduğuma pişman değilim. Aklımı başımdan alan bu yazara ilgi duymadığımı da söyleyemem. Lakin yinede kendime Robert Musil okumak için birkaç sene daha mühlet veriyorum :) Aynı şekilde sizde benim gibi yeni yeni kitap okumaya başladıysanız öncelik vereceğiniz daha yalın daha uygun kitaplar olabilir diye düşünüyorum. Bu arada unutmadan karakterlere de 1 cümle ayırayım. Okumaktan en çok keyif aldığım karakter Stader, beni en çok etkileyen Thomas, en nefret ettiğim karakterde Anselm oldu :)
  • ‘’O halde sana başımdan geçen bir olayı anlatayım delikanlı ‘’ diyerek sözlerine başladı yaşlı adam: O gün bugüne kadar benzerine hiç rastlanmamış bir olay gerçekleşmişti. Yirmili yaşlarında genç bir adam trafik kazası geçirmiş, kazayı gören birkaç yardım sever, acilen ambulansı arayıp o arada da genç adamı araçtan çıkartmak için kolları sıvamışlardı. Güç bela adamı araçtan çıkartmayı başardılar. Araçtan çıkartılan kazazede, baygın haldeydi kafası ortadan ikiye yarılmıştı. Yarıktan akan sıcak kan, sağ kulağının arkasından aşağı süzülmüş, omuzlarından göğsüne dek inmişti. Ayaklarından ve kollarından tutan dört sağduyulu vatandaş sayesinde kazazede, Yere ikiseksen sırt üstü yatırıldı.İçlerinden biri hala hayatta olup olmadığını kontrol etmek için nabzını yokladı. aşırı yavaş atmasına rağmen, nabzı hala atıyordu. Bu iyi bir haber demekti, hala umut var demekti. Fakat kazazede çok kan kaybediyordu ve acilen yaranın kapatılması gerekiliyordu. Aralarında iri olanı,hızlı kan kaybını yavaşlatma amacıyla,korku ve paniğin getirdiği acelecilikle üstündeki tişörtü çıkarıp, yırttı. Yırtılan tişörtünü yumru haline getirip, yarığın üzerine bastı. Kaza yerindeki herkes büyük bir panik ve telaş içindeydi. O anda hiç kimsenin hiçbir şey yapamayışı her birinin canını ayrı ayrı sıkıyordu.
    Yaklaşık onbeş dakika geçmesine rağmen ambulansın çığlık atarcasına kulakları yırtan sesi, uzaktan dahi duyulmuyordu.<< Bu ülkede bilmem trafik yoğunluğundan mıdır? araç sayısının yetersizliğinden midir? ya da sağlık bakanlığının bu konuda ki titizsizliğinden midir ? her nedense ambulanslar hep geç kalır>>. Yine öyle olmuştu ambulans geç kalmıştı. Genç adam yol kenarının soğuk asfaltında baygın bir halde kan kaybetmeye devam ederken Kalabalık da aynı hızla artamaya devam ediyordu. Kaza yerine gelenlerin ağzından çıkan ilk cümle hep aynı cümleydi. ‘’ne oldu burada? ambulansı aradınız mı ?’’diye meraklı bir ses tonuyla soruyorlardı. Bu sorular hiç sekmemişti, sanki her birine teker teker ezberletilmiş gibiydi.<< Bu ülkede garip olan başka bir olgu ise, herkesin yaralanmış birini gördüğünde yapılması gereken eylemin ambulansı aramaları gerektiğini bilmelerine rağmen, aynı bilinçlilikle, özellikle bu tür durumlarda hayati önem arz eden ilk yardım eğitiminden yoksun olmalarıdır.>>
    Uzun süren çaresiz bekleyişin ardından, nihayet gözleri yollara diktiren ambulansın umut yüklü sesi duyuldu. suratı asık, üzgün,çaresiz,korku ve telaş içinde ne kadar yüz var ise bu ses ile birlikte uçup gitmiş, onun yerine tüm simalara aynı gülümseme konmuştu. Hiç biri içindeki sevinç ve mutluluğu gizlememiş olabildiğince birbirlerine sarılarak birbirleriyle paylaştılar.<< İnsanlar, onları ilgilendirmediği taktirde ambulans sesinden hoşnutsuzluk duyarlar. Ama bunun tersi bir durumda ise bu ses onlar için bir umudun, bir kurtuluşun sesi oluverir. Bu durum insanoğlunun hayatının hemen hemen her alanında egemen olduğu bir durumdur. Bir şey onlara fayda sağlamadığı sürece değersizleşir, kayda bile alınmaz. Bir şeyin kayda değer olabilmesi için o şeyin fayda vermesi zorunludur. >>
    Kaza yerine gelen ambulans görevlileri kazazedeye hemen acil müdahalede bulundullar.paramedik uzmanı yerde hareketsiz yatmış genç adamın başını sağlık personelinin yardımıyla hafifçe yarı sağa kalkık bir biçimde yukarı kaldırdı.sağlık personeline kontrolün kendisinde olduğunu, acilen gazlı bir bez getirmesini söyledi. Sağlık personeli koşup,bir çırpıda getirdiği gazlı bezi paramediğe uzattı. Paramedik gazlı bezi alır almaz hızlı ama aynı zamanda dikkatli bir biçimde oracıkta kafasını temizledi. Genç adamın bulunduğu ortam yüzünden kafasında feci şekilde mikrop birikmişti. Paramedik uzmanı hastayı kaldırıp, sedyeye yatırmak için kalabalıktan yardım talep etti. Birkaç kişinin yardımıyla genç adam sedyeye yatılırdı ve ardından ambulansa konuldu. Genç adamı pansuman etmek için gazlı bezi kaldıran, hastanın kafasında ki yarığa bakar bakmaz ani, geçici bir şok geçirdi. Yarık fazlasıyla derindi. Birkaç saniyelik şokun ardından kendine gelen paramedik yarığa tekrardan,fakat bu kez daha dikkatlice baktı.’’ Aman Allah’ım böyle bir şey nasıl mümkün olabilir?’’ diye bağırdı.Bu bağırışın nedeni merak eden sağlık personeli şakın ve merak karışımı bir ses tonuyla ‘’ne oldu? ‘’ diye sordu. Paramedik, Hiçbir şey söylemeden gözleriyle yarığı işaret etti. İlk bakışta ters bir şey göremeyen sağlık personeli daha dikkatlice baktı. Durumu fark eden sağlık personelinin yüzü aniden bembeyaz kesiliverdi. Her ikisi de daha önce böyle bir şeyle hiç karşılaşmamışlardı. Ne yapılabileceği hakkında en ufak bir fikirleri dahi yoktu. Yaptıkları tek şey hayret etmekti.

    Şaşkınlığını henüz üzerinden atamayan paramedik, şoföre daha hızlı gitmesi için bağırdı. Ardından hastaneyi arayıp acilen bir beyin cerrahisiyle görüşmek istediğini söyledi. Tabii bu durumda beyin cerrahisinin yapabileceği bir şey olduğu muammaydı.Az sonra nöbetçi beyin cerrahisiyle iletişime geçildi. paramedik, şaşkın ve kekeleyerek durumu izah etmeye çalıştı. Nöbetçi cerrahi söylediklerinden pek bir şey anlamadığını, sakin olması gerektiğini her şeyi tane tane anlatmasını söyledi. Asistan, yüzüne biraz su çalıp birkaç yudum su içtikten sonra biraz da olsun kendine gelebilmişti. Şimdi daha anlaşılır bir şekilde konuşabiliyordu. Duydukları şey karşısında şaşkına dönen Nöbetçi cerrahi:’’ saçmalamayı bırak, sen kendinde misin ? söylediğin şeyin ne anlama geldiğini hatta ne kadar anlamsız ve saçma olduğunu biliyor musun? Yoksa alkol filan mı aldın? Böyle bir şey nasıl mümkün olabilir?’’ diye azarlayan bir soru yağmuruna tutturmuştu. pamramedik : hayır efendim alkol almadım, sarhoş değilim. Söylediklerimin ne kadar saçma olduğunun farkındayım ama bu söylediklerimin hepsi gerçek. Bende en az sizin gibi hatta sizden daha şaşkınım’’dedi. Ne kadar ciddi olduğu ses tonundan anlaşılıyordu. Nöbetçi cerrahi Zor da olsa asistana inanmayı düşündü.
    Kendini toplayarak ‘’ peki hasta yaşıyor mu hala?’’ diye sordu
    Asistan:’’ evet! işin en ilginç yanı da bu zaten, o hayatta o yaşıyor’’ dedi
    Nöbetçi cerrah:’’ tamam. O halde ameliyathaneyi hazırlatıyorum sizi kapıda bekleyeceğim’’ dedi.
    Doktorun asistana inanması onu mutlu etmişti. Sağlık personeli hala kendine gelememişti yaşadığı şoku üzerinden atamamıştı.Gözlerini yarığa dikmiş, kaskatı kesilmiş, vitrindeki cansız bir manken gibi hiç kımıldamadan öylece olduğu yerde duruyordu. Nefes alışverişi yavaşlamıştı. Yüzünün rengi ilk gördüğü gibi bembeyazdı. Sağlık personelinin, her iki kolundan tutup sarstı. Fakat hiçbir tepki alamadı. Sağlık personeli hala yaşadığı şokun etkisinden kurtulabilmiş değildi.bu durum paramediği endişelendirdi. Sarsmanın bir fayda getiremeyeceğini anlayınca yüzüne sert bir tokat yerleştirdi. Tokadın etkisiyle kendine gelen sağlık personeli ‘’gördüğüm şey gerçek mi? Yoksa ben mi bir yanılgı içerisindeyim? Ne olur bana söyle’’ diye yalvardı. Paramedik, evet der gibi başını salladı. Ardından ‘’acaba kaza yerinde düşmüş olabilir miydi? Böyle bir şey mümkün mü? Ama hayır! O kadarı da olmaz canım. Ya kaza yerinde düşmüş ise? Bu da başlı başına bir sorun, böyle bir şeyin olanaklığı da ilginç. Ama hayır hayır! Yarık o kadar da büyük değil böyle bir şey mümkün değil.’’ Diye kendi kendine mırıldandı.
    Nihayet hasteneye varılmıştı. Şoför kapıyı açar açmaz ambulanstan genç adamı indirdiler. Nöbetçi cerrahi dediği gibi onları kapıda bekliyordu. Hızlı ve meraklı adımlarla sedyedeki hastanın yanına koştu. Yaptığı ilk iş nabzını kontrol etmek oldu. Evet nabzı çok yavaş da olsa atıyordu. Elini ağzına götürüp nefesini kontrol etti. Koşar adımlarla ameliyathanenin yolunu tuttular. O arada paramdikten hastanın sağlığı hakkında bilgi istiyordu. Artık ameliyathanenin önüne gelmişlerdi. Nöbetçi cerrahi ambulans görevlilerine dinlenmeleri için izin verdi.Ardından asistan doktorların yardımıyla hastayı ameliyat masasına yatırdılar.nöbetçi cerrahi, gözleri kapalı bir şekilde Kafasındaki gazlı bezi yavaşça kaldırdı, böyle bir vaka ile daha önce hiç karşılaşmamıştı . Böyle bir durumda ne yapacağını bilmiyordu. Bir taraftan gördüğü şeye karşı içinde gittikçe büyüyen merakı, öteki taraftan da ne yapacağını bilmeyişinin korkusu, onu içinden çıkalamaz bir duygu ikileminin içine sokmuştu. Tüm cesaretini toplayıp derin bir nefes alarak yarığın içine baktı. Gördüğü şeye inanamayıp, Tam emin olmak için ışığı iyice yarığın içine kadar soktu. Evet evet paramedik haklıydı, söylediği herşey doğruydu. Ama bu nasıl gerçek olabilirdi? Bu genç adam bu yaşına kadar nasıl yaşıyabilmişti? Gördüğü şeye bir türlü olanak veremiyordu. Şaşkınlıktan yüzü bir limon gibi sararmıştı. Hafif bir baş dönmesi, gittikçe kalbinin artan hızı, onun bütün soğukkanlılığını yitirmesine sebep olmuştu. Tekrar tekrar yarığa bakıyor, üzerindeki şaşkınlık daha da artıyordu. Ayakları tir tir titriyor, gözleri kararıyordu. Böyle olmayacağını, böyle ilerleme katedemeyeceğini düşünüp, birden kendini dışarıya attı. Derin derin birkaç nefes aldı. Dışarıda onu bekleyen asistan doktorlar, onun bu haliyle daha önce hiç karşılaşmamışlardı. Herkes ağzından çıkacak ilk cümleyi merak ediyordu.
    Yaşlı adam konuşmayı kesip Mirzanın yüzüne baktı. Mirzanın yüzündeki o müthiş merak ve heyecanı yadsınamaz derecede aşikardı. Mirzanın yaşlı adama ilgisi ve merakı heyecanıyla birlikte gittikçe daha da artıyor, aynı zamanda konuşmasını kestiği içinde yaşlı adama içten içe kızıyordu. ‘’Ah! şu merak denilen illet insanın içini yiyip yiyip bitirir, deli eder insanı’’ diye düşündü. Yaşlı adamın daha fazla sessiz kalmasına dayanamayıp ‘’neden sustunuz? Konuşmanıza mani olan şey nedir? ‘’ diye sordu. Yaşlı adam ‘’boğazım kurudu pek konuşkan biri değilim. Bir çay söyle de içelim’’ diye rica da bulundu. Mirza hiç zaman kaybetmeden iki çay söyleyip yaşlı adamın dileğini yerine getirdi. Yaşlı adamın yüzünde ki memnuniyeti görünce kaçan keyfi yerine tekrardan geri geldi. Az sonra dükkan sahibi çaylarını getirip önlerine koydu. Yaşlı adam iki şeker atıp karıştırdıktan sonra bardağı ağzına götürerek boğazını ıslattı. Çay Bardağını yere bırakmadan ‘’nerede kalmıştım?’’ diye sordu. Mirza aceleyle kaldığı yeri hatırlattı. Yaşlı adam ‘’ah evet diyip, kaldığı yerden devam etti.’’
    Nöbetçi cerrah gözlerini kapatıp birkaç derin nefes aldıktan sonra ‘’evet söylenen her şey doğru arkadaşlar eğer bunun örnekleri çoğaltılırsa bir devri kapatmış yeni bir devir açmış olacağız‘’dedi.Orada toplanan tüm doktorların tüyleri diken diken olmuştu. Hiçbiri kulaklarına inanamamıştı . Her birinin tek isteği bir an önce hastayı görüp, tarihi olaya şahitlik etmekti. Nöbetçi cerrahi söylenenlerin uydurma olmadığına bizzat kendi gözleriyle şahit olmuş, artık gönül rahatlığıyla hocalarını ve meslektaşlarını arayabilirdi. Cebinden telefonunu çıkarıp şuan şehirde olan, şehir dışında ve yurt dışında ne kadar meslektaşı var ise teker teker aradı. Aradığı hiç kimse söylediklerine ilk önce inanamadı fakat daha sonra bunun gerçekliğini saptadılar. İçeriye girip çıkan herkesin suratında aynı sararma, aynı şaşkınlık mevcuttu. Çaylak asistanlardan bazıları gördüğü şey karşısında baygınlık geçirip olduğu yere yığılıvermişti. Tıp dünyasında olayı duyan kim varsa hastaneye koşup gelmişti.bazıları yaşadığı bu tahaf şaşkınlıktan kendine gelemiyor, bazıları ise ne yapacaklarını konuşuyorlardı. Nöbetçi cerrahi ve meslektaşları bir odaya geçip durumu açıklığa kavuşturma için toplantı yapmaya başladılar.
    Bu arada herkes genç adamı unutmuş kendi derdinin peşine düşmüştü. Yaptıkları bu dikkatsizliğin sonucunda genç adam oracıkta hayata gözlerini yumdu. Olayı duyan haber ajansları bir açıklama duymak için hastanenin kapısını zorluyorlardı. Az sonra dışarıya çıkıp konuşmaya gelen başhekimin ağzından şu cümleler döküldü: ‘’ sizi buraya toplayan olayın gerçek olup olmadığını merak ettiğinizi biliyorum. O halde merakınızı gidermek görevi şimdi burada bana düşmüştür. Evet duyduğunuz her şey doğrudur. Gece hastanemize23.20 ‘de gelen hasta “BEYİNSİZ” bir vaziyette gelmiştir. Buraya getirildiğinde hastamız hala hayatta idi. Ancak yapılan onca müdahale neticesinde hastanın vücudu daha fazla savaşamamış, aldığı yaraya yenik düşerek hakkın rahmetine kavuşmuştur. Artık sorgulanması gereken şey bu genç adamın beyinsiz olup olmadığı değildir. Çünkü bu gece siz beni nasıl karşınızda böyle net bir biçimde algılıyor iseniz bizde tıpkı sizin gibi o hastanın beyinsiz yaşadığına tanıklık etmiş bulunmaktayız. Tıp dünyası olarak bizleri hayrete düşüren bu olayı açıklamak inanın çölde vahaya rastlamak kadar zor bir iştir. Fakat şu da bilinmeli ki imkansız değildir. Bu geceden itibaren şu sorular sorulmalıdır. acaba beyinsiz olarak mı var oldu? Yoksa sonradan mı beynini kaybetti ? beynini kaybettiyse nasıl kaybetti? Bir beyne sahip olmadan nasıl araç kullanma edimini gerçekleştirebilmişti? Üzerinde yaşadığımız dünyaya, zaman ve uzama ait miydi? Yoksa başka bir alemden gelen insan kılığına bürünmüş bir varlık mıydı? Gibi felsefi sorular sorup bu soruları cevaplamak zorunda olmalıyız.’’ Diyip iyi geceler dileyerek konuşmasını sonlandırdı.
    Yaşlı adamın konuşmasıyla çayı aynı anda bitmişti. Mirza “saçmalık bir insan beyni olmadan nasıl yaşayabilir?’’ diye sordu. Yaşlı adam hiç istifini bozmadan “asıl saçmalık ne biliyor musun? İnsanların; Kalpsiz,sevgisiz,vicdansız,merhametsiz,hoşgörüsüz, sorgusuz bir şekilde hayatlarını sürdürmeleridir. insanlık için en acısı ne biliyor musun? İnsanlar artık sorgulamıyorlar! Hayatı sorgulamadan tıpkı bir robot gibi kapitalist sistemin programlamalarıyla yaşıyorlar. İnsanı insan eden tüm bu duygu ve düşüncelerden yoksun bir hayat sürmenin yanında beyinsiz yaşamak çok mu? Elbette anlattğım hikaye gerçek değil.Sana bu hikayeyi niçin anlattığımı merak ediyorsun değil mi? Hemen söyleyeyim o halde. Benim durumum da tıpkı kazazedeyi gören insanlar gibidir. Bende aynı şaşkınlıkla bakıyorum bu çağın insanlarına. Okumayan,düşünmeyen ve sorgulamayan cahil bir nesilin at koşturduğu, Teknolojinin ilerlemesiyle birlikte insan ahlakının ve bilincinin gerilediği, her şeyin otomatikleştiği mekanik bir çağ bu. Ve emin ol delikanlı beyinsiz olmak saydığım bu şeylerden daha hayati bir sorun değildir.
    Enes Tayfur. Bir Ölünün Günlüğü