• “Bazen kadın olmakla gurur duyarsın. Mesela anne olduğunda. Karnında bir mucize büyütmek, masalsı, büyülü bir şeydir. Anne olduğunda dünyanın en güzel kadını sensin, en bilge, en fedakar, en merhametli, ne denir ki en anne, en kadın olanı sensin ve bu bir mucize. Evet tam olarak öylesin. Aslında bir çocuğun olmasa da öylesin. Bahar sensin, bahçeler sen. Tüm çiçekler sende. Biliyorum böyle hissediyorsun, herşeyi yapabilirim gibi. Bütün çocuklara anne olur, beslersin, merhametinle büyütürsün, henüz yeşermemiş kaç filiz varsa. Yaparsın bunları içindeki gücü biliyorum. Bazen de kadın olmak zorunda kalırsın, onu da biliyorum. Kadın olmak zorundalığını herşeyden çok biliyorum, biliyorsun. Mesela seni beğenen zorbaların karşısında da kadın olmak zorundasındır seni beğenmeyen zorbaların karşısında da. Anne olduğunda da, olamadığında da. Bilsen de , bilmesen de. Olmak istesen de istemesen de, kadınsan öylesindir işte. Büyütme derler sana, abartma. Konuşma. Susma. Öyle oturma. Böyle kalkma. Şöyle gülme. Yürüme. Koşma. Durma. Dinlenme. Garip. Sen hayattasın ve aslında hayat sensin, ama öldürmek isterler seni. Kendi annelerini, kendi kızlarını, kızlarının annelerini. Nereye kadar öldürülür hayat? Bilmiyorum! Kıyamet öldürecek hayatı, buna inanıyorum.Bu yalnızca bizim kıyametimiz olmayacak bu sefer. Nereye kadar yaşanır ki hem.Sonsuza kadar öldürmeye kalksanız da, kıyamete kadar sizi bir “anne", bir “kadın" doğuracak! Üzgünüm, hiç böyle olsun istemezdiniz! Üzgünüm, biz de hiç böyle olsun istemedik! Yani sizin gibileri doğurmak; hiçbir anne, hiçbir kadın istemezdi böyle olsun. Sizden daha çok üzgünüz. Hep öyle olduk!"
  • 290 syf.
    ·3 günde·8/10
    Tatyana İvanovna'nın dediği gibi:
    ''Aman Tanrım, ne enfes bir roman!..''
    Öncelikle kitap çok akıcıydı. Dostoyevski'nin neden bu kadar iyi bir yazar olduğunu anlıyorsunuz zaten bu kitapta da; her iki sözden biri not etmelik.
    Kitaba geçersek:
    Öncelikle söylemek istediğim Yegor İlyiç üzerine. Adam o kadar temiz, o kadar uysal ki anlatılmaz, yaşanır. O kadar mütevazı ki kendinden başka herkesi övüyor. Bu kadar saflık da iyi bir şey mi, ona siz kadar verin. Ama Dostoyevski bize Yegor İlyiç ile insanların ne kadar pislik, insanları insanlara karşı kullanan varlıklar olduğunu belirtiyor:
    ''Zira hayatında en az önem verdiği şey kendi çıkarıydı. Bu yüzden ömrü boyunca, hatta yollarına çıkarını feda ettiği kimseler tarafından bile alaya alınmıştı.''
    İnsanlar işte, ne yaparsın... Bu pislikleri görünce aklıma Stefan Zweig'ın Karmaşık duygularındaki şu sözler geliyor:
    ''Belki de hayat güzeldi; sadece kendisi yanlış anlamıştı. Belki de insan, başkalarının canıyla beslenen yırtıcı bir hayvan gibi gaddar, hırslı ve sinsi davranırsa hayat iyi ve güven doluydu, sevecen ve temkinliydi.''
    Aslında bunlara şu cevabı vermek gerek:
    ''Merhamet beklememek gerek,
    Çünkü çıkarcılık vicdan bırakmamış kimsede.''
    (Shakespeare-Atinalı Timon)
    Maalesef böyle işte. Bu dünyada iyi olan, temiz olan ''Yegor İlyiç''leri bile sömürüyorlar.

    Bir de ''Foma Fomiç''ler var. Asıl budala olan onlar. Dostoyevski
    Foma Fomiç ile de bize insanların ne kadar tutarsız olabileceklerini ve -aptal olsa bile- karşısındakini ne kadar kontrol edebileceğini gösteriyor. Eremden bahsediyor, erdemsizin teki. Dürüstlükten bahsediyor, kendi kendine bile yalan atıyor. Terbiyeden bahsediyor, Charles de Kock okuyor. Kibirden bahsediyor, onda dağlar kadar var. Kısacası tüm zıtlıkları Foma Fomiç barındırıyor. Aslında bunların suçlusu köyüler çünkü Foma Fomiç'in aptalın, cahilin teki olduğunu bilmiyorlar; Foma Fomiç de bir nevi kendisinin akıllı olduğu, ona hürmet edilen bir ''ütopya''da yaşıyor. Tabii böyle aptallar da arada bir iyi şeyler yapıyor, sonlara doğru görebiliyoruz bunu.

    Kısacası Dostoyevski bu kitapta bizlere ilginç karakterler çizmiş. Ve ayrıca da şehrin insanlarının köydekinden farksız olduğunu belirtmiş. Tabii Dostoyevski varsa kesinlikle okunmaya değerdir.

    Okuduğunuz için teşekkürler. Bir faydam dokunduysa ne mutlu bana.
  • İki dost çok samimi iki dost ve arkadaşlardı. Fakat bir tanesi çok kurnaz , atılgan ve hareketli, diğeri ise çok saf , dürüst ve sessizdi. Bir gün kurnaz olan arkadaş , diğer arkadaşın yanına giderek işlerinin bozulduğunu söyler ve kendisinden para ister. Samimi dostu onu hiç kırmaz ve elindeki bütün parayı arkadaşına verir. Arkadaşı bu parayla işlerini düzeltir. Bir süre sonra kurnaz olan yine arkadaşının yanına gider ve arkadaşının evlenmek üzere olduğu nişanlısını çok beğendiğini ve kendisine vermesini ister. Arkadaşı çok şaşırır, ne diyeceğini bilemez. Fakat aralarında o kadar kuvvetli bir sevgi vardır ki arkadaşına hayır diyemez, nişanlısını arkadaşına verir. Zaman içinde saf olanın işleri bozulur ve birden arkadaşı aklına gelir (ben ona sıkıştığında iyilik yapmıştım diyerek) arkadaşının iş yerine gider ve kendisine çalışması için iş vermesini ister. Arkadaşı ona iş vermez. Bizimki pişmanlık ve üzüntü içinde geri döner ama yinede arkadaşına kızamaz. Bir gün sokakta dolaşırken yanına hasta ve yaşlı bir adam yaklaşır. Fakir olduğu için ilaç alamadığını söyler. Bizimki yaşlı adamcağıza acır, istediği ilaçları alır ve adamcağıza verir. Kısa bir süre sonra yaşlı adamın öldüğünü duyar. Yaşlı adam çok zengindir ve bütün mirasını kendisine bırakmıştır. Saf adam artık zengindir. Biraz da sevdiği dostuna olan kırgınlığıyla dostunun iş yerinin karşısında bir ev alır ve oraya yerleşir. Bir gün evinin kapısını dilenci bir kadın çalar. Yaşlı kadın çok aç olduğunu, kendisine yemek vermesini ister. Bizim saf hiç düşünmeden kadını içeri alır karnını doyurur, kimsesi olmadığını öğrendiği kadına ; Kendisinin de yalnız olduğunu söyler ve bu evde birlikte yaşayalım sen evin işlerini ve yemekleri yaparsın der, yaşlı kadın hiç düşünmeden kabul eder. Bir süre sonra yaşlı kadın bizim kine, kendine uygun bir kız bulup evlenmesini söyler, Bizimki böyle bir kızı nasıl bulacağını, kendisinin tanıdığı olmadığını söyler. Yaşlı kadın ona uygun bir kız tanıdığını ve kendisiyle görüştürebileceğini söyler. Görüşmeler sonucunda evlenmeye karar verilir ve düğün davetiyeleri basılır. Bizimkisi kırgın olduğu halde çok samimi dostunu yinede unutamamıştır . Biraz da geldiği konumu görmesi açısından samimi arkadaşına da davetiye gönderir. Düğün günü gelir çatar . Saf adam düğün salonunda bir şeyler söylemek isteğiyle mikrofonu alır ve başlar yaşadıklarını anlatmaya ; Eskiden çok sevdiğim bir dostum vardı. Bir gün işleri bozulunca benden borç para istedi elimdeki bütün parayı verdim. Evlenmek üzere olduğum nişanlımı çok beğendiğini söyleyerek benden istedi. Çok üzülerek onu da kendisine verdim . Çünkü biz gerçek dosttuk onun üzülmesini istemedim. İşlerim bozulduğunda onun fabrikasına gittim ve çalışmak için kendisinden iş istedim. Bana iş vermedi. Çok üzüldüm, ama yinede arkadaşıma kızmıyorum Çünkü biz gerçek dosttuk. Bu konuşma üzerine kurnaz olan arkadaşı daha fazla dayanamaz mikrofonu eline alır ve başlar konuşmaya; Benim de bir zamanlar çok sevdiğim bir dostum vardı. İşlerim bozulduğunda kendisinden para istedim, bütün parasını bana verdi. Sonra ondan nişanlısını istedim, üzülerek nişanlısını da verdi . Nişanlısını istememin nedeni o kadının arkadaşıma layık olmamasıydı(Hayat kadınıydı). Kendisi çok saf olduğu için arkadaşımı o kadından bu şekilde kurtardım. İşleri bozulduğunda gelip benden iş istedi, Arkadaşımı kendi emrimde çalıştıramazdım, o yüzden iş vermedim. Günün birinde karşılaştığı yaşlı adam benim babamdı. Babam ölmek üzereydi, onu arkadaşımın yanına ben gönderdim ve mirasını ona ben bıraktırdım. Evine gelen dilenci kadın benim annemdi. Ona bakıp iyi yaşamasını sağlamak için gönderdim. Su anda evlenmekte olduğu kişi de benim kız kardeşim. Onu arkadaşımla evlenmesine ben ikna ettim. Değerli misafirler, işte biz böyle Dostuz…
  • Gel, şurada birkaç tane atalım!.. Canım efendim, yarım saat oturmakla evde sopa yemezsin. Evli değiliz ama, böyle şeylerden anlarız. Burada enfes meze veriyorlar; hem de ucuz. Bu kadar görüşmüşlüğümüz var, bir rakımızı iç bari…

    Yavrum… Hey, garson!.. Getir bakalım bir şeyler!..

    Otur iki gözüm. Seninle ahbaplığımız o kadar eski değil ama, nedense pek sevindim. Ben arkadaş canlısıyım. Bilhassa fikir arkadaşı olabilecek insanlara bayılırım. Değil mi kardeşim, şu memlekette beş on entelektüeliz, birbirimizi tanıyıp tutmazsak halimiz ne olur? -Şimdi menfaat dünyası, hasbi (karşılıksız) arkadaşlık yok!..- diyorlar ama, ben bu fikirde değilim. Biz adi halk gibi düşünebilir miyiz hiç? Ne tahsilimiz, ne karakterimiz, ne de fikirlerimiz buna müsait değildir. Seni bilmem, fakat ben maddelerin fevkinde bir manevi bağa, insanları birbirine yaklaştıran bir hisse inanıyorum. Düşün, dünyada birbirini severek, birbirine yakın olmak hisleri de olmasa yaşamanın manası kalır mı? Bizi kütlenin fevkine yükselten yalnız bunlardır. Fakat biz entelektüeller arasında da muayyen birtakım fikir bağları yok, herkes kendi havasında ve menfaat peşinde… Onun için candan bir arkadaş bulunca dört elle sarılıyorum. Burası ufak yer. İnsan boğulacak, her münevverin hayat hakkında, insanlar hakkında birçok düşünceleri, ne diyeyim, kendine göre felsefesi var. Bunu anlayacak, mukabil fikirlerini dinletecek bir dosta hepimiz muhtacız. Dedim ya, yok… yok… Bizim dairede on kişi kadar varız… Hep münevver, tahsilleri yerinde, zeki adamlar; fakat hiçbirisi ile kafa dengi olamıyorum. Halbuki şöyle candan, kardeş gibi bir arkadaşlığa dünyalar feda… Koca dairede bir bizim şu oğlan vardı. Hani canım, başına bir felaket geldi… İşte o… Galiba avukatlığını da sen almışsın… Çok insan çocuktu doğrusu, pırlanta gibi bir kalbi vardı. Samimi arkadaş diye bir onu tanıdım. Ne yaparsın? İnsanlar böyle işte… Bir iftira, haydi kodese… Hani hiç kabahati de yok değildi, çenesini tutmaz, ileri geri söylenirdi. Kaç kere dedim: Oğlum, devir o devir değil, dünyayı sen mi ıslah edeceksin? Al üç buçuk kuruş maaşını, otur bir köşede… Değil mi efendim? Biz de fikir sahibiyiz… Ben kendi nefsime ondan çok daha ileriyim… Evet, bu dünya böyle yürümez, fakat her şeyin sırası var… Bak, ben ağzımı açıyor muyum? İnsan karda yürüyüp izini belli etmemeli… Fakat cahil çocuk, dinlemezdi ki… Hep burnunun doğrusuna giderdi. Sanki tek başına dünyanın mihverini (eksen) değiştirecek…

    Oğlum, garson!.. Bize birer rakı daha getir bakalım!..

    Okur okur, kitaplarda yazılan şeyleri hakikat zannederek kafasına yerleştirirdi. Hayata bakmalı, hayata; kitaplarda bir şey yok… Kim bilir, belki biz de evimizde okuyoruz… Fakat hayat büsbütün başka… Etrafı ve zamanı kollamalı… Vakti geldiği zaman ben ondan daha fedakarca ortaya atılırım… Kafamdaki bir fikir uğruna kanımı son damlasına kadar akıtmazsam namerdim. Ama dedim ya, zamanı var.

    Ah, ah… Yaktı kendisini oğlan, yaktı… Burası ufak yer… Her şey hemen büyütülür… Sessiz sedasız bir köşeye çekilip yaşamak lazım. Halbuki o önüne gelene çatardı. Memleket büyüklerinin hepsini darılttı. En sonra da, o mahut heriflerle tutuştu. O zaman kendisini çağırdım: Yavrum, dedim, bunlarda din, iman yoktur, insana en sonra yapılacağı en önce yaparlar… Fakat dinletemedim. Öbürleri iki yalancı şahit bulunca bastılar iftirayı… Oğlan da girdi içeri…

    İnanmazsın, o gün akşama kadar deli gibi dört yana dolaştım. Aklıma geldikçe gözlerim yaşarıyordu. Evet, ağladım! İstersen inanma kardeşim; dedim ya, ben arkadaş canlısıyım; hele böyle sevdiğim birisi için canım feda… Hilafsız söylüyorum, ciğerim kopmuş gibi oldum. Ne parası var, ne kimsesi var… Anası, kardeşleri onun eline bakıyorlar. Felaket, hem de ne felaket… Kendi param yok ki vereyim… Olsa, dedim ya, canım feda… Fakat malum… Biz maaş ehliyiz… Sonra kimseye gidip bir şey de söyleyemezsin… Cürüm fena… İnsanı hemen lekeleyiverirler. Alemin on parmağında on kara… Hapishaneye de gidip göremedim. Biliyor musun? Yüzü soğuktur şu menhus yerin… Fakat elimden gelen her şeyi bu çocuk için yapmak isterim… Dedim ya, arkadaş için canım feda…

    Seni avukat tuttuğunu duyunca çok memnun oldum: Çünkü nazik mesele… Her avukatın becerebileceği iş değil… Genç olmak, ateşli olmak, davanın ruhunu duymak lazım. Hakikaten yanılmamışım… İlk celsede yaptığın müdafaayı anlattılar (şey, ben o gün biraz rahatsızdım da kendim mahkemeye gelememiştim, arkadaşlardan tafsilatını dinledim), yaman bir müdafaa yapmışsın… Hani neredeyse birkaç celsede oğlanı kurtaracaksın…

    Garson… Gel bakalım, şu mezeleri değiştir…

    İç kardeşim iç!.. Vallahi şunu kederden içiyorum. Yüreğim nasıl yanıyor bilsen… On sene arasam böyle kafa dengi bir arkadaş bulamazdım. Onu da talih elimden aldı. Düşünüyorum da, biz burada kafayı çekerken o, taş odalarda kim bilir ne yapıyor?.. Hey gidi dünya!..

    Ama biliyor musun?.. Bu belki onun için bir derstir. Bir müddet yatsa hiç de fena olmayacak… Ona böyle bir sille lazımdı, değil mi? Ha?!.. Ne dersin? Gitgide azıtıyordu. Maazallah tuttuğu yol ipe kadar varabilirdi. Gene hafif atlattı… Yatsa yatsa bir iki sene yatar, bu da ona lazım… İstikbali, hayatı, ömrünün sükuneti namına lazım… Mefkuremiz namına lazım… Anladın mı, mefkuremiz namına lazım… İki gözüm kardeşim, sen de onu seviyorsan müdafaa etme… Ona iyilik etmek istiyorsan bırak biraz burnu sürtsün…

    Mussolini ne demiş? Adam olmak için şu kadar sene hapis yatmak gerek, demiş; değil mi? Yaman herif şu Musolini vesselam… Cemiyetin bu feci halinde bir entelektüel için hapis yatmak elzem. Olgunlaşmak, hayatı anlamak için başka çare yok. Bizimki de belki bu sayede biraz kitaplardan başını kaldırır da etrafını görür, körü körüne atılganlıktan vazgeçer.

    Dedim ya, onu seviyorsan müdafaanı gevşek tut. Her şeyin altını o kadar kurcalama… Mahkemede pek ateşli olduğunu duyunca hem memnun oldum, hem de oğlanın hesabına üzüldüm. Seni buraya çağırışım da bunu görüşmek içindi. Zaten kendisi sinirlidir, ileri geri laflarıyla nasıl olsa hakimleri kızdıracak, işi büsbütün berbat edecek, cezayı da yiyecek… Hah… Hah… Bir senecik yatar… Ne diye başını sallıyorsun?.. Avukatlık ücreti alacaksan, vicdansızlık mı olur diyorsun?.. Bu ona fenalık değil ki, doğrudan doğruya iyilik… İstersen bu parayı alma! Bir arkadaş için fedakarlık et de alma… Hem kaç lira verecekti? Yirmi beş lira değil mi? Ben otuz lira veririm; sen yalnız onu mahkum ettir!.. Görüyorsun ya, ben onun iyiliği için hiçbir fedakarlıktan kaçınmıyorum. Yalnız bu kadar mı? Böyle candan bir dosttan, böyle bir fikir arkadaşından mahrum olmaya da katlanacağım…

    Ne? Otuz lirayı nereden mi bulacakmışım?.. Şey, bizim oğlan hapse girince yeri açık kaldı tabii… İşlerine vekaleten ben bakıyorum. Bu aydan itibaren maaşıma ilave olarak kırk lira kadar da ücret alacağım…

    Garson!.. Birer rakı daha
  • 632 syf.
    ·10/10
    Eğer bir Oblomov isen, hayatın plan yapmak ve bu planları uygulamamakla geçer. Binlerce plan yaparsın hayatın boyunca. Hatta planın planını bile yaparsın. Uygulaması başlamadan değişiverir planın. Plan yapmak için bile plan yaptığın zamanların olur. Öyle her yerde plan yapamazsın. Plan yapmak için planlı bir ortama ihtiyacın vardır çoğu zaman. Planlı yaşayan kardeşlerime selam olsun!
    Yataktan kalktım diyene kadar 5 saat geçer, çok uyumaktan yorulduğun için tekrar yatıp uyursun. Kısır döngüye girer yaşam ve yorgunluk-uyku döngüsünde devam eder.
    Bir Oblomov isen, Oblomov’luğunun nişanesi olan bir şey vardır üstünde. Hep yanındadır senin. Bizim Oblomov’un hırkası var malum. Senin belki bir terliğin, kazağın ya da sabahlığın olabilir mesela.
    Yatmaktan neticesi ağrımış ve plan yapmaktan beyni yanmış adama Oblomov denir. İşte bu Oblomov’un neden Oblomov olduğunu, Oblomov olmayan kişi anlamaz. Oblomovluk bir kavramdır ve aynı zamanda bir canlı türüdür.
    Bir de Zagar var. Oblomov’un yardımcısı. Eğer bir Oblomov isen, yardımcın Zagar olacak arkadaş! Ayrı bir canlı türü. En az Oblomov kadar planlı ve titizdir Zagar.
    Oblomov’un bir de çok fark edilmeyen yanı vardır. Zamana ayak uyduramıyor zavallı. Örneğin, boş geliyor ona dost meclislerinde edilen muhabbetler. Hayat böyle yaşanmaz diyor, para, makam, sahte aşk peşinde koşanları anlayamıyor. Kendini yatağına gömmesinin en büyük sebebi de hayatın yaşanmaz ve sıkıcı olduğuna inanmasıdır.
    Ayrıca, kin biriktirmez Oblomov. Kazıklanacağını bilse dahi “Bi kulağımın arkası kaldı, gel ona da şey et…” diyecek kadar diğergamdır.
    Oblomov, bir olgudur. Sadece bir roman karakteri olarak görmeyin onu. O içimizde ve her yerde.
    Ne yalan söyleyeyim, bazen ben de bir Oblomov’um.
  • Hayat böyle işte ne yaparsın kimi gidiyor, kimi geliyor, kayıplar ve teselliler ardı ardına.
    Emine Işınsu
    Sayfa 289 - Elips yayınevi, 5.baskı