• 215 syf.
    ·4 günde·Beğendi·9/10
    "Temel düzeydeki bütün fizik bilgisi, fiziğin iki direğinde, genel görelilik ve kuantum kuramı içinde bulunmaktadır. Einstein bunlardan birincisinin kurucusu, ikincisinin isim babasıydı ve her ikisini birleştirmek için gereken zemini hazırladı."
    Okuyunca Albert Einstein'ın neden tüm zamanların en büyük bilim insanlarından birisi olduğunu anlayacağınız bir kitap. Kendisi ve kişisel yaşamı, aile hayatı ve arkadaşlarıyla ilişkileri hakkında da birçok bilgi sunmakta. Yaşadığı dönemde tüm dünyada hükmü geçen Newton yasalarının doğruluklarını sorgulayabilecek kadar cesur, bu ve birçok konuda ürettiği fikirler ile fizik trenini doğru raylar üzerine oturtarak modern fiziğin temellerini atıp günümüzdeki çalışmaları bile fikirleri ve kuramlarıyla bundan 100 sene öncesinden öngörecek kadar dahi.

    Einstein'ın tarihin akışını nasıl değiştirdiğini, nasıl zorluklar altında inanması çok güç başarılara imza attığını, sürekli sorgulayan ve merak eden zihin yapısını ve düşünce sistemini yakından inceleme fırsatı bulacaksınız.
    Keşfettiği/geliştirdiği kuramlar üzerindeki çalışmaları ve her seferinde karşı karşıya gelmek zorunda olduğu kesimlerle nasıl mücadele ettiğini çok güzel bir şekilde yansıtmış yazar. Ayrıca o dönemdeki dünya savaşlarının ve hastalıklı hitler rejiminin kendisine ve bilim dünyasına verdiği zararlara ve nasıl baskılar altında bu başarılara imza attığına tanık oluyoruz. Kendi döneminin yanı sıra geçmişteki ve kendisinden sonraki - günümüze kadar- bilim dünyasında gerçekleşen gelişmeler güzel incelenmiş. Çağın çok ilerisinde yaşamış olan bu dehanın evrenine yakından bakabilmek için güzel bir kitap. Kesinlikle tavsiye ederim.
  • I.Bölüm Einstein'ın ilk kez on altı yaşındayken aklına gelen bir resimden yararlanır: Eğer yanı başında koşabilseydi, bir ışık demeti neye benzerdi. Bu resimde muhtemelen okuduğu bir çocuk romanından esinlenmişti. Einstein, bir ışık demetinin yanı sıra koştuğunu hayal ederek o dönemin iki büyük kuramı, Newton'un kuvvetler kuramı ve Maxwell'in alanlar kuramı ile ışık arasındaki çelişkileri ortaya koydu. Bu ikilemin çözülmesi süreci boyunca bu iki büyük kuramdan birisinin -sonunda bunun Newton'un kuramı olduğu anlaşıldı- alaşağı edilmek zorunda kalacağını bilmekteydi. Bir bakıma, özel göreliliğin tümü (ki, sonunda yıldızların ve nükleer enerjinin gizemini çözecekti), bu resmin içinde yer alıyordu.
  • "Varlık’ı büyüden, Evren’i ilahlardan temizlemek ve Hayat\'ta da kula, kul olmayı reddetmek anlamında Tevhîd, özgürlüktür; muvahhid de özgürdür... Bu tespit sadece İslâm kültürü için geçerli değildir; XVII. yüzyılda, Kilise’nin ilmî ve dinî kayıtlarından kurtulmak isteyen, Galileo, Descartes, Leibniz, Newton gibi filozof-bilim adamları da, tüm kayıtlardan âzade olmak için, Tevhîd’i tercih etmişlerdir... Evet! Tevhîd, özgürlüktür..."
  • Pozitif bilimlerin hastalık tanımı içinde insanın inançlarının değeri, manevi birtakım değişme ve başkalaşmaların organizma üzerinde ki etkisi hesaba katılmaz veya katılamayacak kadar önemsizdir; çünkü bunlar tanımları gereği metafizik alana girerler. Pozitif bilimin ise metafizikle ilişkisi olamaz. Her ne kadar Alexis Carrel, İkinci Dünyâ Savaşı sırasında inanmış hristiyanların ateistlere oranla yaralarının daha erken kapanıp iyileştiğini tespit etmişse bile bu, modern tıp ve pozitif bilimler açısından yine de "metafizik ve irrasyonel" bir anlam taşır. İnanç, manevî güç, duâ, ilâhî yardım talebi ve manevî şifânın organik tedavideki yeri pozitif bilimin alanına girmez. Çünkü modern in¬san bunların hiçbirine inanmıyor.26

    Fritjof Capra da, Dünyâ'mızı bir bunalımın eşiğine getiren modern Batı kültürünü ve bu kültürün tıbba yansımasını eleştirirken yukarıda ifâde ettiğimiz görüşlere paralel şu tespitleri yapar: "Galileo, Descartes ve Newton'dan itibaren kültürümüz rasyonel bilgi, nesnellik ve niceleştirmeyle o kadar meşguldür ki insanî değerlere ve dengeye kuşkuyla bakmaktayız. Tıpta sezgi ve öznel bilgi her iyi hekim tarafından kullanılır. Ama bu, ne profesyonel literatürde kabul görmüştür ne de tıp okulları¬mızda öğretilir. Tam tersine, tıp okullarının bir çoğuna kabul edilmenin ölçütü, tıbbı sezgisel olarak uygulama becerisine sâhip olmamaktır."

    Yine Capra, son üç yüzyıldır "parçalarına bakılarak çözümlenen bir makina tarzındaki insan vücudu görüşünün" Batı kültürüne hâkim olduğunu belirterek bu görüşün, evreni makinadan çok canlı bir sistem olarak gören -ki bu görüş tüm fenomenlerin karşılıklı olarak birbirine bağımlı olup dayanışma içinde bulunduklarını vurgular ve doğayı temel yapılarına değil, temeldeki dinamik süreçlere bakarak anlamaya çalışır - bütüncül ve ekolojik bir Dünyâ anlayışı tarafından yavaş yavaş çökertildiğini söyler.27

    Modern tıp şifâ ve tedavi yöntemlerinde de başarısızdır. Bu, insanın canlı organizmasının salt mekanik bir araç olarak görülmesinden kaynaklanır. Oysa insan, bizzat kendisi de canlı olan bütün bir evrenin özel, anlamlı ve kompleks bir parçasıdır.

    Varlık alemindeki varlık mertebeleri arasında dinamik, karşılıklı ve dâimî etkileşim hâlinde sürekli bir ilişki ve bu ilişkinin sürdüğü kutsal
    bir düzen var. Bu kozmik, ekolojik ve manevî düzen tek bir ilkeye da-yandığından varlıklar arasında mutlak bir tâbiiyet yok, karşılıklı ve fakat görece bağlılık ve üstünlükler vardır. En yüksek otorite, bütün varlığa hayat veren Allah'tır.

    Bu anlamlı düzen içinde organik bir hastalığın nedeni rûhî, rûhî bir hastalığın nedeni sosyal ve sosyal bir hastalığın nedeni de ekolojik, siyasal vb. olabilir. Mevcut sistemin kendisinin, sağlığımıza yönelik temel bir tehdit olduğunu düşünmekten kaçmanın hiçbir yolu yoktur. Bizler, değer sistemimizde ve toplumsal organizasyonumuzda köklü değişiklikler yapmadıkça sağlığımızı düzeltemeyeceğimiz gibi koruyamayız da. Bu gerçeği doktor Leon Eisenberg şöyle ifâde eder
    "İnsanların rahatsızlıklarıyla gündelik uğraşlarımız bizi, sağlık sorunlarının hangi ölçüde siyâsal, ekonomik ve toplumsal kurumlarımızın başarısızlıklarından kaynaklandığı konusunda uyandırmaktadır. Bu kurumların yeniden tasarlanması, önümüzdeki yüzyıla karşı bir meydan okuma niteliğinde olup halk sağlığının düzeltilmesi için çok büyük umutlar vaad etmektedir."28

    26. Ali Bulaç, İnsanın Özgürlük Arayışı, s. 73.
    27. Fritjof Capra, Batı Düşüncesinde Dönüm Noktası, s. 383-385.
    28. Eisenberg, 1977.
  • Einstein bir defasında asistanı Ernst Straus’a “Evreni yaratırken Tanrı’nın başka bir seçeneği var mıydı?” sorusunu sormuştu. 16. yüzyılın sonlarında Kepler, Tanrı’nın evreni bazı mükemmel matematik ilkelerine göre yarattığına inanmıştı. Newton, göklere uygulanan yasaların yeryüzünde de uygulandığını görmüş ve bu mükemmel yasaları ifade edebilmek için denklemler geliştirmişti; bu yasalar 18. yüzyıl bilimcileri arasında neredeyse dini bir coşku uyandırmış, bu yasaları Tanrı’nın bir matematikçi olduğunu göstermek amacıyla kullanmışlardır.
  • Einstein, Newton'cu resim (hızlar toplanıp çıkartılabilir) ile Maxwell'ci resmin (ışığın hızı sabittir) birbiriyle tamamen çelişki içerisinde olduğunu çok önceleri anlamıştı. Newton'cu kuram, az sayıda varsayıma dayanan, kendi kendini tamamlayan bir sistemdi. Eğer bu varsayımlardan yalnızca bir tanesi dahi değişecek olursa, bütün kuram tıpkı kopuk bir ilmeğin bir kazağı sökebildiği gibi darmadağın olurdu. Bu ilmek, Einstein'ın bir ışık demeti ile yarışma hayali olacaktı.