• 264 syf.
    ·Beğendi·8/10
    Canan Karatay'ı bilmeyen kaldı mı, televizyonlarda görmeyen ya da "şeker en tatlı zehirdir." cümlesini duymayan?? Sanırım kime sorsak bir iki kelime söyleyebilir hakkında. Ben de bugüne kadar hep televizyonlarda kendisini görmüş, programlarda dediklerini dinlemiştim. Sağlık kitaplarını oldum olası severim ve merak ederim. Bu kitapla da Karatay'ın ciddi bir şekilde tavsiyelerini öğrenmek istedim. Konuşmaları dinlemek bütün kitabı okumak gibi asla olmuyor onu 'ne gerek var, her yerde anlatıyor' diyenlere belirtmek isterim.Kimilerince tartışılan kimilerince 100 de 100 hak verilen bir doktor ve ben bu konuda herhangi bir tıbbi bilgisi olmayan biri olarak bir yerde yer alamıyorum ama okumadan yargılayacaklar için özgeçmişine de bir göz gezdirilmesi kanaatindeyim. Size bu kitabı kendi mutfaklarımıza bir yolculuk etmek adına öneriyor hem de dünya içeçek yiyecek, ilaç kartellerinden biraz haberiniz varsa sağlığımız üzerimizde nasıl oyunlar oynanabildiğini hayretle okumaya davet ediyorum. Bu konuda ayrıca inceleme sonuna etiketlediğim Kemal Özer'in kitabına bakmanızı da şiddetle öneriyorum. Nitekim sonuçta en doğru cevabı bu sistemi kendi üstünde uygulayanlar verecektir. Vücudumuzun ne kadar değerli olduğunu ve ona ihanet etmemek için neler yapmamız gerektiğini merak edenler için çok iyi bir başlangıç diye düşünüyorum. Ayrıca en sevdiğim çalışmalar kaynakçaları geniş yer veren yayınlar olduğundan katılmak ya da katılmamak konusunda dünya tıp literatüründe çalışmalara da göz gezdirme şansınız var. Şunu da belirtmeden geçemiycem ki kendi adıma hangi sağlık kitabını okursam okuyayım nasıl muazzam bir şekilde yaratıldığımızı, milyonlarca hatta milyarlarca hücremizi, her biri farklı bir sistemi çalıştıran hayati önem taşıyan organlarımızı düşünmekten ve şükretmekten kendimi alamıyor ve her seferinde bu bedene çok dikkat edemeyip, orjinaline çeşitli katkılarla bende zaman zaman ihanet ettiğim için kendime kızıyorum. Karatay'ı sever sevmezsiniz bilemem ama hepimizin ortak noktası olduğuna inandığım bir şey var. Okumaktan ve öğrenmekten asla zarar gelmez! Hele hele sağlık içinse hiç gelmez değil mi...Gönül 'baklava mı yiyorsunuz, öleceksiniz' capsini paylaşmak istiyor ama Program buna izin vermiyor tabi:) Farkındalıklarımızın arttığı, dengeyi kaybetmediğimiz ve sağlığımızı korumak için bilinçlendiğimiz okumalar olsun inşallah.. Müslüman'ın Diyeti
  • 144 syf.
    ·2 günde·10/10
    Şubat ayı benim mahçup olma ayım sanırım. Gerçekten Mehmet beye karşı çok mahçup oldum. Sebebini burdan diyemem tabi :)) Bazı nedenlerden dolayı bir hafta geç okumak zorunda kaldım ama ne demişler geç olsun güç olmasın aslında bu bi hafta içinde çok sıkıldım gündüzler akşam akşamlar sabah olmak bilmedi. Arkadaşım ziyaretime gelmesine rağmen unutmuş getirmeyi sağlık olsun deyip kitabıma kavuşmayı bekledim.
    Yazı yazma işinde iyi olduğum söylenemez. İki kelimeyi yan yana getirmek ömrümden ömür götürür. E sayısalcı olmanın zararları neyseki bilgisayar ve telefondan yazınca yazımın çirkinliği görünmüyo :) tabi sayısalcı olmam okumama engel değil. Okuma alışkanlığı kazanmama yine boşnakların hayatının anlatıldığı bir kitap vesile oldu. Her okuduğumda içimden birşeylerin kopup gittiğini, içimin acıdığını, göğsümün sıkıştığını ve boğazıma bişeylerin düğümlendiğini hissettim. Aida'nın hayatını okuyunca aynı şeyleri hissettim. Her okuduğumda hissetmenin ötesinde nefes almak bile benim için güç oluyo. Kitapta o kadar bölüm varken Aida'nın hayatına takılıp kaldım. Bir zamanlar deli gibi film izliyor olmama rağmen bu konuda film izlemeye cesaret edemedim. Bunları okuyup izlemeye yüreğimiz dayanmazken onlar yaşayıp görmüşler . Eğer cennete gideceksem( ki benim muallak) aynı cenneti haketmediğimizi düşünüyorum. Bu kitaptan sonra kulplu şeylerden bişey yiyip içeceğimi sanmıyorum. O dönemde yaşamış olsam heralde kahrımdan ölürdüm. Şu dönemde napılabilir onları hayata geçirmekle başlayacam. Aliya izzetbegoviç hakkında hiçbir fikre sahip değilken şuanda acayip bir şekilde merak ediyorum. Sadece bir kaç defa sosyal medyada bir kaç sözüne denk geldim. İki sözünü çok sevmiştim. Biri ,
    "Sanat için soyunana alkış tutanlar Allah için giyinene neden zulmeder?" Şimdinin hocaları dine çağa ayak uydurduğu için türbanın ayarı ile oynandı. Çağa göre fetva verilir oldu. Kendimi teselli ederek söylüyorum bu durumda bende türbanlıyım!!!
    Oturup biraz düşününce şu sözünde ne kadar haklı olduğunu görebiliyorum.
    "Ve herşey bittiğinde hatırlayacağımız şey düşmanlarımızın sözleri değil, dostlarımızın sessizliği olacaktır. " adam biz insanlara, insanları geçtim yeryüzünde susan müslümanlara ne dese azdır. Bu kitaptan sonra Aliya izzetbegoviç hayatı hakkında bir kitap önerirseniz seve seve okurum.
    Bugüne kadar otobüs içinde olanların anlatıldığı bi kitaba hiç denk gelmedim okumayı geçtim yaptığım yolculuklarda dış dünyayla irtibatı kestiğim için hiç başkasının hayatları olduğunu düşünemedim bile. Kitapta her kelimeyi okurken ayrı bir keyif aldım fakat can evimden vuran nokta;
    "Sıradaki şarkı sevipte kavuşamayanlara değil kavuşupta sevmeyenlere armağan olsun" bazı yaşanmışlıklar nedeniyle bana mı anlamlı geldi bilemedim ama umarım kavuşup sevemeyenler birgün geride bıraktıkları için, gelecekteki mutsuzlukları için pişman olmazlar.
    Kitapta yer verilen ve Mehmet Yılmaz denilince aklıma gelen Samsun'a da yer vermek istiyorum. Doğuda şu düşünce yaygındır. Karadenizliler biz Kürtleri hiç sevmez. Sanırım ben bu düşünceyi yerle bir ettim hemde hiç aklıma gelmeyecek bir yerden. Okul hayatım boyunca (yaklaşık 17 yıl) hiçbir öğretmenimi sevmedim. Öğretmen sıfatıyla karşıma çıkan herkesten nefret ettim taa ki Samsunlum karşıma çıkana kadar. Yediğim sıra dayağında arkamda olan, babamdan yediğim dayaklarda okula gitmeyince beni okula zorla götüren, kılık kıyafetime çeki düzen veren ve anne şefkatiyle yaklaşan. Beni hayata bağlayan, ayaklarım üzerinde durmayı öğreten samsunlu öğretmenim.. şimdilerde en yakınım, her şeyimi bilenim, dostum. Böyle düşünen Karadenizlilere ve doğululara inat Karadenizli öğretmenimi çok ama seviyorum.
    Kitabı okurken her hikayede kendimden bişey buldum. Hiç sıkılmadan üzüle üzüle bitirdim. Ne yalan söyleyim biraz daha uzun olmasını isterdim. Doyum noktasına ulaşmadan bitiyo. Tadı damakta kalan cinsten. Sonu maalesef beklediğim gibi olmadı hüsranla bitti. Türkiye'nin ve hatta dünyanın acı ve acımasız gerçeği TERÖR. Hiç beklemediğim bir son. Daha mutlu, umutlu, güzel ve yaşanılabilicek bir dünyanın olması dileğiyle. Elimde olmayan nedenlerden, Çok geç olsa da zahmetlere girip imzalı kitap yollayan yazarımıza, abime çok ama çok teşekkür ederim. Rabbim yolunuzu açık etsin. En kısa zamanda bir gün kitabında görüşmek üzere..
  • 199 syf.
    Zamanın Farkında, Şule Gürbüz'ün ilk romanı Kamburdan sonra yazdığı ilk öykü kitabı.Beş hikâyeden oluşan kitap, ismini beşinci hikâyeden alıyor: Zamanın Farkında... Diğer hikâyelerin isimleri de şöyle: "Müzik Hocası", "Cansın", "Mezarlıktan Geçiş" ve "Mutfak"...

    Zamanın Farkındayı anlamak için isterseniz, halen mekanik saat tamircisi olan yazarımız hakkında birkaç kelam edelim:

    Şule Gürbüz'ün, İ.Ü. Edebiyat Fakültesi Sanat Tarihi Bölümü'nü bitirdikten sonra Cambridge Üniversitesi'nde felsefe öğrenimi gördüğü, viyolonsel çaldığı, sanat tarihçisi olarak göreve başladığı Milli Saraylar'ın Saat Seksiyonu'nda 1997 yılında araştırmacı olarak görevlendirildiği, saatlerin hemen hepsinin bozuk olduğunu görünce Saray'a zaman zaman tamir için gelen saat ustası Recep Gürgen'den mekanik saatlerin dilini ve nasıl tamir edileceğini öğrendiği bilgisine ulaştım.
    Şimdi o, sadece Türkiye'de değil, belki de dünyada mekanik saat ustası olan tek kadın...
    Dolmabahçe Sarayı böylece kadrolu bir mekanik saat ustasına ve onun teşebbüsüyle hepsi tıkır tıkır işleyen saatlerin teşhir edildiği bir Saat Müzesi'ne sahip olmuş.

    Genç yaşta böyle sabır gerektiren bir işe talip olması pek kolay anlaşılabilir bir şey değil elbet.

    Bu konuda kendisine sorulan bir soruya, mesleğinin elbette zor taraflarının da bulunduğunu, hatta bir keresinde bir saat kulesinden düşerek omzunu kırdığını belirterek şöyle bir cevap vermiş: "Sarayda araştırmacı olarak çalışmaya başlayınca ben de atölyede tek başıma kalsam, istediğim hayatı inşa edebilir miyim, kabuğumu bulmuş gibi olur muyum, diye bir düşünce geçti içimden. Başka biri bana bakıp tek başına bütün gün atölyede ne yapıyor diye vahlanabilir. Ama ben birinin böyle bir hayatı olduğunu görsem çok imrenirim. Bu biraz şahsî bir şey. Sarayın içerisinde bir saat ustası olmayı, elinin ürettiğiyle yaşamayı kendi adıma şık ve güzel buldum."



    Şule Gürbüz'ün aynı röportajda hayat felsefesini de özetleyen şöyle bir sözü daha var: "Okumak, anlamak ve farkına varmak bana yetiyordu."


    Saat tamirciliği, Şule Gürbüz'e göre bir sanat değil; egonuzu paranteze almayı gerektiren, dolayısıyla mistik bir tarafı olan bir meslek. Sabırlı değilseniz, saatler boyunca mekanik saatlerle baş başa kalmayı göze alamıyor, çok yüksek düşünceleriniz olsa bile, size sadece bir saatçi, bir tamirci gözüyle bakılmasına tahammül edemiyorsanız, bu işi yapamaz, yapsanız bile mutlu olamazsınız.

    Yazarımızı bu doğrultuda incelersek kitabın konusu olsun, kitabın adı olsun Şule Gürbüz ile ne kadar bağdaştığını anlamış oluruz.

    İnsanı kendisiyle yüzleşmeye, hesaplaşmaya iten, çağıran, sürükleyen kitaplar vardır. Bazen geçtiğimizi, çoğunlukla da geçemediğimizi buluruz onlarda, bazen de nerde kaldığımızı kestirmeye çalışırız. Hepsi de zor yaşanmışlıkların, güç zamanların, çetin koşulların, çileli hayatların sonucunda yazılmış, saygıdeğer, sevgideğer çabaların, emeklerin ürünü kitaplardır. Öyle etkilerler ki insanı, bazen yazan ya da anlatan kişiye, “bunları bizim yerimize de yaşamış olduğu için” teşekkür etmek gelir içimizden. Tıpkı benim Şule Gürbüz'e olduğu gibi.



    Zamanın Farkında, bu alıştığımız “anlattığım senin hikâyendir” klişesine hiç mi hiç benzemeyen bir şey. Doğrusu ne olduğunu da pek kestiremediğim bir “şey”. Derin bir boşluk içindeki yaşamları, yazarımız derin bir doluluk içinde anlatıyor desem, doğru ama uygun bir şey söylememiş olurum. Aslında belki de boşluk dediğimiz halin insanın gerçek doluluk hali olduğunu sezdiren, hatta kafamıza vura vura anlatan hikâyeler bunlar. Okudum ve kitabın anafikri olarak şunu çıkardım: “İnsanın boşluğu, her şeyin farkında olmasından.” Nokta.
  • 264 syf.
    https://www.dunyabizim.com/...bilir-makale,15.html

    “Ancak bir kalbi olanlar direnebilirler.” diyordu Kemal Sayar, Kalbin Direnişi adlı kitabında ve kalbi olanların yenilmeyeceğini söylüyordu. Direnmeyi ise; anlam boşluğuna kapılmadan, umudun ferahlatan gücünü akılda tutarak, hayatla ‘kolaya kaçmadan’ baş edebilmek olarak tarif ediyordu.

    Kalbe, kalp adının verilmesi onun çok değişken olan yapısıyla alakalıydı. Sevinç ve neşe içerisindeki bir kalp bir sözle, bir davranışla hatta bir bakışla bir anda tepetaklak olup hüzne gark olabilirdi. Yahut tam da kendini kasvet kapladığı bir anda gördüğü bir yüz, duyduğu bir ses, aldığı bir haber onu son sürat dâhil olduğu iklimden çıkarıp püfür püfür esen rüzgârın arkadaşlığında nazlı nazlı salınan rengârenk çiçekler ve yeşilin bin bir tonuna sahip ağaçlar arasındaki şelale seslerine kuş cıvıltılarının eşlik ettiği; kışların gelmeyeceği, baharların hiç bitmeyeceği hissi veren nezih bir atmosfere taşıyabilirdi. Küfür ile kararmış olduğu hâlde bir sözü/bir hakikati tasdik onu iman nuruyla dopdolu hâle getirirken, giymiş olduğu iman libası yine aynı şekilde bir sözü/bir hakikati inkâr ile sessizce üzerinden çıkıp gidebilirdi. Onun için kalp önemliydi.

    Kalbin bu önemine binaen olsa gerek, kalbe dair; kalbi vahyin mecraı, ilim, iman ve hikmet nuruyla muttasıf, en güzel hasletlerle müzeyyen, her türlü marazdan mahfuz ve kalplerin manevi tabibi anlamında tabîbu’l kulûb olan Resul-i Ekrem (sas)’e ait kırk hadisin de yer aldığı Kalbin Erbaini adlı kitabına Prof. Dr. Mehmet Görmez İslam geleneğinde de rağbet gören sembolik anlatıma riayetle Beden Ülkesinin Sultanı: Kalp başlığındaki yazısıyla giriş yapıyor. Kalp beden ülkesinin sultanıdır ve o da her sultan gibi hem çok zayıftır hem çok güçlüdür. Onun da orduları vardır; askerleri, bekçileri, habercileri, hizmetçileri… O iyi olursa etrafındakiler de iyi olur, kötü olursa etrafındakiler de kötü. O sebeple kalbin istikamet üzere sabitkadem olabilmesi için Resul-i Ekrem (sav)’in dilinden düşürmediği şu duaya sarılmak gerekir:

    “Ey kalpleri hâlden hâle çeviren Rabbim, benim kalbimi senin dinin üzere sabit kıl.”

    Dinin özü, dindarlığın hülasası

    Dinin özüdür, dindarlığın hülasasıdır; ihlas ve samimiyet. İhlas ve samimiyetin olmadığı her adımın, her işin, her ibadetin sonu akimdir. Bu sebeple olsa gerek ki kadim zamanlarda ebeveynler çocuklarına, hocalar talebelerine ibadetin eğitiminden önce niyetin eğitimini verirlermiş. Çünkü niyet ibadetten önce gelir, ibadetin değerini, kıymetini niyet belirler. Ancak niyet eğitiminden geçmiş müminlerin kıldıkları namaz ruhun miracı, tuttukları oruç sahibine kalkan, kestikleri kurban Rabbe yakınlık, verdikleri sadaka ömre bereket vesilesi olur. Bir taraftan, “Uzaklarda bir yerlerde boynu bükük bir hâlde bizi bekleyen kalbin ibadeti ihlas ve samimiyetin kapısını ne zaman çalacağız?” diye soran yazar bir taraftan da “Sahi yolculuğumuz nereye? Bizler kimin muhaciriyiz?” diye sorarak okurlarını, yaratıcıya gizli/açık hiçbir şeyi ortak koşmadan gerçekleştirecekleri samimi bir imana davet ediyor, Kalbin İbadeti: İhlas ve Samimiyet adlı bölümde.

    Çağımızın en büyük hastalıklarındandır, malumatfuruşluk. Teknoloji ve internet marifetiyle bilgiye erişimin herhangi bir sınırlama ya da kota getirmeksizin her geçen gün daha da kolaylaşıyor olması, irfan yoksulu ilim sahiplerinin(!) zuhur etmesine sebebiyet vermiştir. İlimsiz bir irfanın tek başına bizleri maksada ulaştırmayacağı gibi, irfana dayanmayan ilmin de her zaman birçok yönden eksik kalmaya mahkûm olacağını ifade eden yazar, hepimize Resul-i Ekrem (sav)’in “Allah’ım faydasız ilimden.. sana sığınırım.” hadisinden mülhem vücut bulan Yunus’un şu dizelerini hatırlatıyor:

    İlim ilim bilmektir.

    İlim kendin bilmektir.

    Sen kendini bilmezsin

    Ya nice okumaktır?

    İstikamet, en çok ihtiyacımız olan, ama sahibi olmamızın da bir o kadar zor olduğu hasletlerden. Zira nefis ve şeytan(lar) var, heva ve hevesler var, arzu ve istekler var, menfaat ve ihtiraslar var, bağımlılık ve tutkular var. Kalbin kıblesini “istikamet” olarak belirleyen yazar, istikameti Müslüman’ın bu dünyadaki yolculuğu olarak tarif ediyor ve “iman ve istikamet” noktasında durduğumuz yeri sorgulamamızı istiyor.

    Kendisi Rahman ve Rahim olan ve elçisini de âlemlere rahmet olarak gönderen Yüce Allah, ilahi rahmetin mümin gönüllerde de tecelli etmesini ister. Elçisi “Merhamet ancak kalbi katılaşmış inançsız bedbahtların kalbinden kaldırılmıştır.” der. Yazar ise kalbin terbiyesi olan merhamet eğitiminin yalnızca okuma yazma öğrenerek elde edilecek bir erdem olamayacağının altınız çizer.

    Sulh ve salahın başlangıç merkezi kalptir, kalbin salahı salih ameldir. Yeryüzünü imar için görevlendirilen insanın kendisinden beklenildiği şekilde yaşanılası bir dünya inşa etmek için bireysel olarak salih bir kalbe, samimi bir niyete ve salih amellere sahip olması yetmez. Def-i mazarrat celb-i menafiden evladır fehvasınca bunun için salih olanlardan aynı zamanda muslih olmaları beklenir. Çünkü “Rabbin, ahalisi ıslah edici kimseler olan şehirleri zulüm ile helak edecek değildir.” (Hûd/117)

    Doğruluğun davranışla aranması ya da doğruluğun davranışla aranma teşebbüsü olarak tarif edilir sadaka, Tâcu’l-Arûs’ta. Sadaka, kişinin Rabbine, kendine ve bütün insanlara karşı sadakatini gösteren her davranışıdır. Yani sadaka, sıdk üzere olan sadıkların davranışı olarak tezahür eder. O yüzden kalbin sadakati olarak görülür sadaka Kalbin Erbaini’nde. Sıdktan/doğruluktan ayrılmamamız istenir, sözün sıdk olanının cennete götüren hasletlerden olduğu zikredilir hadislerde ve sıdkın sadece söze özgü, sözden beklenen bir ilke olmadığı vurgulanır şu cümlede: “Susarak” yalan üzere hayat sürenler, yalan söz söyleyenlerden hep fazla olmuştur.

    Yeryüzünü imar için görevlendirilen insanın öncelikle kendi gönül dünyasının imar edilmiş olması gerekmektedir. Kendisi ruhen ve fikren paramparça, darmadağınık, yıkık dökük ve pejmürde bir hâlde olan herhangi bir insanın “himmete muhtaç dede kime himmet ede” misali bir başkasının sadrına şifa, derdine deva ve yarasına merhem olması mümkün değildir. Mekke’den Medine’ye hicret eden Resul-i Ekrem (sas)’in Medine’ye varır varmaz yaptığı ilk üç işin içinde, yeryüzü kendisine mescit kılınmış olmasına rağmen, mescit de vardır. İnsanı bölüp parçalamadan bir bütün olarak muhatap alan İslam dininin Peygamberi; “çarşı” inşası ile insanların bedenlerinin, “suffe” inşası ile akıllarının doyurularak ihtiyaçlarının giderilmesini gözetirken “mescit” inşası ile de gönül dünyalarının açlıklarının giderilmesini ve beslenmesini hedeflemişti. Günümüzde de mescitler inşa ediliyor her yerde, ama yazar, buna muadil olacak şekilde “Gönüller inşa edemiyoruz. Namazlarını bu mescitlerde ihya eden Müslümanlar mescidin fonksiyonlarını ihyaya soyunamıyor.” diyor ve ilave ediyor: “Görkemli mescit yapmak İslam’ın estetiğini, zarafetini ve güzelliğini mimaride göstermek önemlidir. Ancak İslam’ın iyiliğine, ahlakına ve kardeşliğine dayalı görkemli ümmet olmak daha önemlidir.”

    Kelam sıfatıyla konuşmuştur yüce Rabbimiz kullarıyla. O manada Kur’an bir “söz”dür. İnsanlar da konuşurlar gerek Rableriyle gerekse hemcinsleriyle söz vesilesiyle. Ama söz vardır bir türlüdür yine söz vardır bir başka türlüdür; Yunus’un hikmet fışkıran dilinde ifade olunduğu üzere:

    Söz ola kese savaşı söz ola bitire başı

    Söz ola ağılı aşı bal ile yağ ede bir söz

    O sebeple kalbin tercümanıdır dil, kalbin hâline göre kavl-i hasen vardır, kavl-i maruf, kavl-i adl, kavl-i sedid, kavl-i tayyib, kavl-i kerim, kavl-i beliğ, kavl-i meysur, kavl-i leyyin vardır; bir de kavl-i sû, kavl-i münker, kavl-i zûr, kavl-i lahn, kavl-i zuhruf vardır. Söz de tıpkı bir insan gibidir. Nitekim “Uslûbu beyan ayniyle insan.” denmiştir.

    Tevhidin bireysel ve toplumsal boyutları

    Yazar, kalbin eylemi olarak “iman”ı gösteriyor. Bu bölümde, ilgili hadislerde geçen rakamları nasıl anlamamız gerektiği yönündeki izahlarıyla ufkumuzu açıyor. Örneğin; “Müslümanın diğer bir Müslüman üzerindeki hakkı beştir.” hadisinden hareketle, “Bir Müslümanın diğer bir Müslüman üzerinde altıncı bir hakkı yoktur, diyemeyiz.” diyor. Ayrıca imanın bir sonucu olarak gerçekleşen Tevhid inancını da sadece Allah’ın varlığına ve birliğine iman olarak sınırlandırmayı doğru bulmuyor ve tevhidin bireysel ve toplumsal boyutları olduğuna da dikkat çekiyor. İmanı yalnızca gönüllere, ibadeti yalnızca camilere tahsis ettiğimiz zaman dinin fonksiyonunu kaybedebileceği noktasında bizleri uyarıyor.

    Tevhidin mücessem eylemidir namaz, aynı zamanda kalbin miracı. Yazar önce miraca bir tanım getiriyor; “Mirac, bir yükseliştir. Fiziğin metafiziğe, bedenin ruha, ruhun sahibine, kulun Allah’a yükselişidir. Beşerilikten insanlığa yükseliştir.” Ardından da miracın her bir Müslümanın şahsında gerçekleşebilme şartını dile getiriyor, “Müslümanlar bu yükselişi tıpkı Resul-i Ekrem gibi ancak O’nun razı olacağı bir hayatı yaşayarak gerçekleştirirler.” ve miracın göklere olduğu kadar, insanın kendi semasına yani kalbine ve iç dünyasına doğru da yapması gereken bir yolculuk olduğunun altını çiziyor.

    Kalbin bir diğer ibadeti olarak “oruç” çıkıyor karşımıza, yeryüzünde hak ve adaletin tesis edilmesi için görevlendirilmiş insanın bu sorumluluğunu bihakkın yerine getirebilmesi için gerekli olan hususlardan biri olan güçlü iradenin kazanımına imkân veren bir ibadet olarak. Hızlandırılmış bir kurs, yoğun eğitimli bir mekteptir Ramazan, ama akıl ve ilim verilmez bu mektepte; akıl ve ilmin ön şartı olan iradeler eğitilir. Literal olarak “kavurucu ateş” anlamına gelir ve ondan kötülükleri yakıp yok ederek gitmesi beklenir.

    Bir semboller haritası olan hac, kalbe yolculuğun adıdır. Sembollere yüklenen anlamlar bilinerek ifa edilirse eğer; ihram, ölüm elbisesine bürünmenin; mikat, Allah’ın emrine amade olunduğunun ilan edildiği bölgenin; Kâbe, kulluğun keskin çizgilerle sınandığı yerin; tavaf, sonsuzluğa akıp gitmenin; sa’y, mümin olma sorumluluğunu idrak etmenin; Arafat, Kâbe’den uzaklaşıp sahibine yakın olmanın; Müzdelife, hayatımızı bir film şeridi gibi seyretmenin; Mina, aşırı istek ve arzuları taşlamanın; hac, şeytandan ve kötülüklerden anneden doğulduğu gündeki safiyete ulaştıracak şekilde kaçmanın diğer adı olur.

    Bugün insanoğlunun en büyük sorunlarından olan arzusuna gem vuramama, isteklerini dizginleyememe, tutkularını terbiye edememe hastalığına çare olarak kalplerin rağbetinin Rabbimize olması gerektiği söylenir Kalbin Erbaini’nde. Kalbi imar edecek kitap olarak Kur’an gösterilir. Sayfalarca Kur’an’ın hususiyetlerinden bahsedilir; onu anlamak ve bunun için de onu okumak gerektiğinden, ama anlamak için okumanın yetmeyeceğinden, bunun için hizmetin de gerekliliğinden söz edilir, Mevlana’ya atfedilen bir söze istinaden: “Herkes Kur’an’ı Kur’an’a hizmeti kadar anlar.”

    Kalbin hastalıkları olsun da onun bir tabibi olmasın mı? Hastalıklı kalplerin sahibi bireylerin oluşturduğu toplumumuzda her geçen gün çözülmenin, tefessühün, kokuşmanın, dejenerasyonun dudak uçuklatan örneklerine son sürat şahitlik etmeye devam ederken bizler; hepimizin rahmet yüklü, hikmet dolu mesajların sahibi bir önderin sunacağı reçeteye çok acil bir şekilde ihtiyacımız var. Bu manada sorularımıza cevap, sorunlarımıza çözüm bulabilmek için ümmetine karşı pek şefkatli ve merhametli ve aynı zamanda tabîbu’l kulûb olan Resul-i Ekrem (sav)’in sireti en çok müracaat edilmesi gereken temel bir kaynak olarak bütün ihtişamıyla orada bizleri bekliyor.

    Kalplerin gecesi Kadir gecesidir. Yazar gecenin faziletini gecenin karanlığına değil karanlıkları ortadan kaldıran Kur’an’a atfeder. Aynı şekilde Müslümanların Allah katındaki değerini yücelten de Kur’an’dır. Ne zaman ki insan Kur’an’ın kadrini bilemez olmuştur; işte o vakit beşerin ve ümmetin de kadri düşmüştür.

    Kalplerin sevinçleri bayramdır ve bir mümin, bayramını gittiği yere götürecek kadar güçlü bir insandır. Kalbin mesuliyeti bilmeden konuşmaktır. Hele ki din hakkında her kafadan bir ses çıktığında, bizi birleştirmek için gelen dinin, bizi ayrıştıran bir unsur olarak kullanılmaya başlanması ve din üzerinden toplumsal gerginlik meydana gelmesi kaçınılmazdır. Nifak, kalbin tabiatını bozmaktır, tabii olmamaktır. Mâlâyâni kalbin ağır yüküdür, cennet mâlâyâninin olmadığı bir ödüldür. O yüzden, eğer daha yaşarken yaşadığımız dünyayı cennete dönüştürmek ve cennetliklerin özellikleriyle bezenmek istiyorsak boş, faydasız ve lüzumsuz işlerden uzak durmamızdır bizden beklenen.

    Resul-i Ekrem (sas) kulun işlemiş olduğu her bir günahın kalbine konan siyah bir lekeye dönüştüğünden bahseder. Şayet kul tövbe eder ve o günahından arınırsa kalbi tekrar eski safiyetini, temizliğini, paklığını kazanır; ama kul tövbe etmez ve o günahında diğer günahlarla birlikte ısrar ederse çoğalan siyah lekeler kalbin tamamen kararmasına ve âdeta paslanmasına sebebiyet verir. Bu mecazi anlatım Mutaffifin suresinde de kendine yer bulur, kalpleri pas tutmuştur, şeklinde. Aslında kalbe dair mecazi anlatım sadece bununla sınırlı değildir Kur’an’ı Kerim’de; kalbin sertleşmesinden, katılaşmasından, taştan daha da sert olmasından, kilitlenmesinden, bağlanmasından, kapanmasından, kılıflara bürünmesinden, hatta kalplerin hastalanmasından, gözlerini kaybedip körleşmesinden ve nihayetinde mühürlenmesinden de söz edilir.

    Kadim zamanlarda kalbi işgal eden siyah noktalar ve kara lekeler; inançsızlık, inkârcılık, sevgisizlik, merhametsizlik, kin, öfke, intikam, haset gibi kötü duygu ve düşüncelerle izah edilmiş; yalan, gıybet, dedikodu, kibir, kendini beğenmişlik, bencillik, su-i zan, tûl-i emel gibi illetler kalbi saran siyah noktalar olarak tarif edilmiştir. Fakat günümüzde bu hadisin daha öte anlamlar ifade ettiğine işaret eden yazar, bugüne kadar söylenenleri tasdik etmekle birlikte modern zamanlarda kalplere musallat olan kara lekelerin sağanağa dönüştüğünü de ifade eder. “Bugün kalbin pasını silmek ve her türlü işgalden kurtarmak için bir gönül ahlakına, yürek terbiyesine ve bir merhamet eğitimine ihtiyaç vardır.” diyerek de biz çözüm önerisi sunmaktadır.

    Kendilerinde dua ihtiyacını öldüren toplumlar, genellikle yozlaşmaktan ve çökmekten kaçıp korunamamışlardır. İnsan, hayatı boyunca kazandıkları ölçüsünce değil, aksine tam olarak kendisinde hissettiği yüksek ve aşkın ihtiyaçlar ölçüsünce insandır. O sebeple olsa gerektir ki Resul-i Ekrem (sav), “Allah’ım hayretimi artır.” diye dua ederek kaynağı bilgi olan hayretin talibi olmuştur ve ondan bize intikal eden bütün dua örnekleri, yazarın ifadesiyle “düşünsel öğelerin” ağır bastığı metinleri oluşturmuştur. Yine yazara göre:“Onun duaları Allah’ı tanıma, insanı tanıma, ahlak ve toplumsal usuller, yüce ideallere ulaşma; bireysel, toplumsal ve ahlaki alçaklık, adilik ve tehlikelerden bir korku ve bir kaçış hakkındadır.”

    Kalbin Erbaini, sağanak hâlinde gelen ve insan kalbine musallat olan her türlü kara lekelerden gerek haberdar olmak gerekse zararlarından azami ölçüde korunarak süreci hasarsız bir şekilde atlatmak muradında olan herkes için hem okumaları hem de başkalarının okumalarına vesile olmaları gereken başucu niteliğinde bir kitap. Sahibine sadaka-i cariye olması duasıyla.
  • ("Eskileri, zamana meydan okuyarak çağları aşıp gelmiş olan eskileri okuyun büyük bir dikkatle, yenilerin onlar hakkında söyledikleri pek bir anlam ifade etmiyor.")
  • Her ne kadar çocuklar için yazıldığı öne sürülse de yetişkinlerin de mutlaka okuması gereken kitaplardan diye düşünüyorum. Nasıl ki, Küçük Prens, Momo ve Çocuk Kalbi kitapları yetişkinlere hitap ediyorsa Sineklerin Tanrısı da eminim o derece etkilidir. Hakkında çok şey okumak istemedim spoiler almamak için, okuyup göreceğim ...Oyuncu, öğretim görevlisi, denizci, müzisyen ve en çok da yazar olan W.Golding'i tanımak icin sabırsızlanıyorum.
  • 104 syf.
    ·1 günde·10/10
    Eski Çağ tarihi aşığı olan benim için harika bir kitaptı. Okumak çok keyifliydi. Araştırma yaparak, her bir ayrıntıyı önemseyerek, yavaş yavaş okudum. Manzum tarzda yazılmış bu eser Ninatta ile Nuvanza'nın lanetlenmiş aşkını konu edinirken, plato olarakta Hitit devleti, basket Hattuşa da geçiyor. Kadeş Antlaşması, Hitit kralları ve Mısır Firavunu II. Ramses hakkında da bilgi sahibi oluyoruz...