• 352 syf.
    ·2 günde
    Fransız yazar Georges Perec'in, içinde tek bir ''e'' harfi olmadan yazdığı ve Türkçeye Cemal Yardımcı tarafından çevirisi yapılıp, Ayrıntı yayınlarından çıkan kitabı. Yazarın kaybolmasına göz yumduğu ''e'' harfinin, Fransız işbirlikçiler tarafından Nazilere verilen ve toplama kampında ölen annesini simgelediği söyleniyor ve Perec aslında kitapta, “e” harfini kullanmayarak, ailesinin kamplarda "kayboluşuna" yani yok oluşuna göndermede bulunur. “e” harfinin Fransızca okunuşu "ö"dür. Şahıs zamiri olan ve "onlar" anlamına gelen "eux" de "ö" şeklinde okunur. Kitabın "onlar" yani ailesi ve "e" olmadan yazılması yani "sans eux/e" (onlar olmadan) anlamına gelir ki bu mükemmel bir detaydır. İddialara göre, Perec açıklayana kadar, hiç bir eleştirmen kitabın “e” harfi olmadan yazıldığını fark etmemiş. Kitabın Fransızca baskısında bir teknik hata nedeniyle içine, birden fazla “e” harfinin sızdığını, Türkçe ilk baskıda da bu tür bir hatanın olduğunu kitabın çevirmeni Cemal Yardımcı da Yenişafak gazetesinin kitap eki 3. sayısındaki röportajında itiraf etmişti.

    Kitabın aslı 25 bölümden oluşup sadece “e” harfini temsil eden beşinci bölüm olmamasına rağmen, kitabı Türkçeye çeviren Cemal Yardımcı, kitapta olmayan dört bölüm daha eklemiş ve bölüm sayısını 29’ a çıkarmıştır. Bir dönem Celal Üster de Radikal kitap ekinde bu kitaba eklenen dört bölümden bahsetmişti. Bu bölümlerin bazılarında, Fuzuli’den, Baki'den, Yahya Kemal'den vs. bahsedilmiş. Yani bir nevi "yarı yazarlık" yapmış çevirmen, kitabı bir noktada kendi yapıtına çevirmiş. Bunun doğru olmadığı kanısındayım. Kitabın özüne sadık kalınmalıydı diye düşünüyorum. Hatta bir kaynaktan okuduğuma göre bu kitap için çevirmenler bir araya gelip çeviri "nasıl yapılmalı?" diyerekten çeviriye dair bir takım ilkeler belirlenmesi konusunda görüş bildirmişler. Cemal Yardımcı da, kitaba eklediği bu dört bölümü neden eklediği konusunu da şöyle izah etmiş; Fransız alfabesinde 5. harf olan “e” harfini temsil eden 5. bölümün kitabın orjinal versiyonunda olmaması, buna bağlı olarak Türk alfabesinin 6. harfi olan “e” harfini temsil eden 6. bölümün de Türkçe versiyonda bulunmaması gerekliliğini göstermiştir. Diğer yazılan/eklenen bölümler ise kitabı 29 bölüme çıkarma gerekliliğindendir. Yani bu kitabın orjinal versiyonunda her bölüm bir harfe denk gelmektedir, eklemeler bu orjinalliği Türkçe çeviriye de taşımak içindir.

    Kitap ile ilgili verdiğim bu bilgilerden sonra kitabın kendisine dönersek, "E" sesinin eksikliğine rağmen yapıt dil oyunları, çağrışımları, kurgusu, hayal gücü ve mizah duygusuyla mucize mertebesine ulaşmış diyebilirim. Okurken anlatım içinde kaybolduğunuz hissine kapılabilirsiniz.

    Son olarak kitaptan bir alıntıyla bitirmek istiyorum; “Bu muamma yutacak bizi. Kim ki yorulmadan uzağa, daha uzağa koşmaya gönüllüdür ancak onu kurtarabiliriz.”
  • İhtilalin yaktığı ateş ortasında dövüşen , ölen , öldüren bir halk vardı ki , Ayşe onlardandı ve Ayşe yalnız onları biliyordu.Ben onu kızdırmak için derdim ki:
    "Senin efelerin , zabitlerin , çetelerin kim oluyorlar ? Yüksek bir dimağın sevk ettiği iki bacak."
    O hemen kızarır , "Bacak değil , arka kemiği ( Bel Kemiği ) derdi .Sevk eden kafadır; fakat ölen mizaç ve kalptir , Peyami kardeşim."
  • 412 syf.
    Troya Savaşı'nın gizli kahramanı Odysseus'un, savaştan sonra eve dönüş macerasının destansı, masalsı ve romanvari anlatımı şeklinde kısaca tanımlanabilir Odysseia. Birçok başlık altında Homeros'un bu harika eserini incelemeye çalışacağım.

    i) Öncelikle; kurgusu çağdaş romanları akla getiriyor. Nitekim eser üzerinde çalışan uzmanlar, kurgusundan dolayi değişik görüşler belirtmisler hatta birtakım oynamalar yapmaya çalışmışlar. Eserin bu kurgusu şu şekildedir: eser sondan iki kol halinde başlayıp bu iki kolun eserin bitimine doğru birleşiyor ve final yapıyor. Şöyle ki; Troya Savaşı'nı Akhalar Odysseus'un tahta at ile şehre sızma planıyla on senenin sonunda kazanmışlar ve şehri yerle bir etmişlerdir. Ardında dönüş yolculuğunda fırtınaya yakalanıp savruluyorlar. Ama öncelikle biz gözümüzü Odysseus'un şehri İthake'de açıyoruz. Odysseus gideli uzun yıllar olmuş ve karısı Penelope'ye İthake beyleri evlenmek için talip olmuş, Odysseus'un sarayına adeta postu sermislerdir. Penelope ise onları oyalamak için eşini aratmayacak akıl oyunları yapmaktadır. Odysseus'un savaşa giderken kundakta olan oğlu Telemakhos büyümüş, delikanlı olmuştur lakin bu malını mülkünü yiyen taliplere karşı eli kolu bağlıdır. İşte Telemakhos'un bu sebepten babasıyla ilgili bilgi almak için Nestor ve Menelaos'un yanına gidişi ve onlardan babasının kahramanliklarini dinlemesi kollardan ilkidir. Sonra macerasının son durağında bir krallikta hoş bir şekilde ağırlanan, dertli ve yorgun Odysseus'un yanında soluğu alıyoruz. Bu da diğer koldur. Burada Odysseus macerasını diğerlerine anlatmaya başlıyor ve biz de okumaya başlıyoruz. Bu iki kol tanrılar eliyle İthake'de birlestiriliyor ve Odysseus ile oğlu intikamlari için mücadele etmeye başlıyorlar eserin bitiminde. Eser; destan, masal ve roman olma özelliklerinin hepsini barındırıyor gibidir. Odysseus'un eve dönüş macerasında yaşadıkları adeta bir masal dünyası gibi gelir. Hakim atmosfer destandir, öte yandan ise çokça karakter ve olayın birleşiminden oluşmuş sürükleyici bir romandir.

    ii) Eser aslında kutsal kitap özelliği de barındırır. Biz 21. yy'da bu eseri mitolojik bir destan olarak okuyoruz lakin aynı eseri eski Yunan'daki insanlar bir kutsal kitap gibi okumuşlar ve kusaktan kusağa anlatagelmislerdir. Bu görüş benim başımdan çıkan bir sav değil birçok uzmanın savunduğu bir savdır. Esere dikkatle baktığımızda bu savın oldukça güçlü olduğunu bizler de görebiliriz.

    Kitapta hakim atmosfer zaten kader ve Tanrılar etrafındadır. Her şeyin tanrıların elinde olduğu ve onlar ne dilerse yeryüzünde onların olabileceği mesajı yogun bir şekilde metinde vurgulamaktadır. Aynı zamanda insanların başlarına gelen kötü işlerden kendilerinin sorumlu olduğu da belirtilir. Tanrılar yağma edecek, kötü işler yapacak insanlara bu fırsatı verirler lakin sonradan onların içine huzursuzluğu da. İnsanlar bunlar karşısında her daim sabırlı olmalı, tanrılara karşı şükretmekte ısrarlı olmalı onlara sürekli kurbanlar vermeli, onların adını sık sık anmalilardir. Aynı zamanda insanlar dogruluktan, dürüstlükten ayrılmamalilar yani töreye sıkı sıkı uymalılardir. Zaten başlarına gelen kötülükler de töreye yani düzene uymamaktan ve baş kaldirmaktan gelmektedir. Tam bu noktada, baş kaldirmanin ve aynı zamanda cin fikirliligin, zekanın, kurnazlığın eski Yunan'da vücut bulmuş hali Sisifos'tan bahsedelim: Sisifos, hayatı kurnazliklarla ve tanrılara karşı suç işlemekle geçmiştir. Birisi onun sürülerini çalmış ama ineklerin ayaklarına koyduğu işaretlerle bu kişiyi yakalamıstir. Bu esnada bu kişi kızını evlendirmektedir. Sisifos bir yolunu bulup kızın yatağına girer ve onu hamile bırakır. Öte yandan Sisifos, Zeus'un yine bir çapkinligini ele vermiş ve bu yüzden Zeus tarafından yıldırımla cezalandırılmış ve Hades'e yani ölüler diyarına gönderilmiştir. Lakin Sisifos öncesinde eşine kendisine cenaze merasimi yapmamasıni salık vermiş. Ölüler diyarında bunu kullanarak Hades'i, kendisine cenaze merasimi yapmayarak ruhunun şad olmamasina neden olan karısını cezalandirmak için yeryüzüne çıkmaya izin almış. Tabi, Sisifos yeryüzüne çıktıktan sonra ölüler diyarına dönmeyi reddedip uzun yıllar yaşamis. Ama bir gün herkes gibi ölünce ölüler diyarına dönmüş olur. Zeus, bu kurnaz adam kafasını cin fikirlilige çalıştırıp da başımıza bela olmasın bir daha diyerek Hades'ten ona bir ceza vermesini ister. Ceza hepimizin bildiği üzere, ölüler diyarında Sisifos, bir kayayı tepeye çıkaracak ve tam zirveye çıkmışken kaya yeniden yere düşecek ve Sisifos sonsuza kadar kayayı bu şekilde tepeye çıkarmaya çalışacaktır. Bu arada bu kurnaz Sisifos bir kadını gebe bırakmıştı, işte o bebek şu an incelemesini yaptığım eserin kahramanı Odysseus'un ta kendisidir. Halk tabiriyle tam babasının oğlu yani Odysseus.

    Eski Yunan'in 'kutsal' metinlerinde bir düzen tasvir edilir aslında: Olimpos'taki Tanrılar, yeryüzü ve içindeki insanlar ve yeraltı diyarı yani ölülerin ruhları. Tanrılar da kendi aralarında hiyerarşik yapıya sahiptir. Baş tanrı Zeus'tur. O da bu makamı savaşarak ve aklını kullanarak kazanmıştır. Yeryüzünde ise insanlar arasında da hiyerarşik yapı hakimdir. Bir kere köle kurumu oldukça aktiftir. Hatta eserde bir pasajda; köle olanların erdemlerinin tanrılar tarafından yarıya düşürülmüş olduğu söylenir. Feodal bir yapı hakimdir, zira Troya'ya savaşa farklı farklı şehirlerin kralları, krallar kralı Agamemnon'un çağrısı ile gelmiştiler. Toplumda sıkı bir ataerkil yapı hakimdir. Nitekim baş Tanrı Zeus da sık sık gelip kadınlara zorla sahip oluyorken, cemaatin ne olacağı üç aşağı beş yukarı belli oluyor. Agamemnon, Troya savaşı dönüşünde kan davalisi olduğu biri ve eşinin tuzağına düşüp öldürülmüştür. Odysseus'a ölüler diyarında feryat eden Agamemnon, karısının yaptığı bu iğrenç olayın lekesinin tarih boyu her kadının -ne kadar iyi ve namuslu olurlarsa olsun- üzerine kalmış bir leke olduğunu söyler. Sonra, metinde sık sık 'kızoğlankız' olmaya da vurgular vardır. Kızların dedikodulara mahal vermemesi gerektiği, hamarat bir kadının ovulmesi, kadının cinsel iştahından korkulmasi veya tehlikeli bulunulması izleniminin verilmesi diğer bu yönde verilebilecek örneklerdir.

    Kutsal kitap derken bunun içinde bir örf ve adetlerin bulunduğu unutulmasin. Zira zaten kutsal kitaplar da bu özelliği barindirabiliyorlar. Bunlardan; cenaze merasimine verilen önem akla geliyor hemen; öyle ki Odysseus'un yanına ölülwr diyarinda, ilk olarak Kirke'nin adasında damda yatarken oradan düşüp ölen bir adamının ruhu gelip, buradan çıktığında Odysseus'un adaya dönerek cenaze merasimini yapmasını ve böylelikle ruhunun huzura kavusturulmasini ister. Misafirperverlik diğer dikkat edici bir özelliktir. Eser boyunca sık sık buna vurgu yapılıyor; öyle ki bir misafirin karnı doyurulmadan ve o yeterince dinlenmeden nereden gelip nereye gittiği, kim olduğu dahi sorulmuyor. Misafire kötü davrananlar kötü görülüyor. Keza aynı durum aynı seviye kadar olmasa da dilencilere muamele için de geçerli diyebiliriz. Dilencilere iyi davranilmasinin iki nedeni var gibi gözüküyor: Birincisi onların tanrı misafiri oldukları yani tanrının onları gonderdigi, ikincisi de tanrıların sık sık dilenci kılığında insanlar arasında gezdikleri inancidir. Diğer değerli görülen sınıf ise ozanlardir. Zira ozanlarin önemi şudur; tanrıların ve insanların destanlarini, agitlarini dillendirerek onların ölümsüz olmasını yani hikayelerinin çağlar boyu aktarılmasını sağlarlar. Hem de belki bu sebeptendir; ozanlara ilham perilerinin(musalar) geldiği inancı hakimdir. Eserde sık sık gözümüz çarpan bir erdem, sözünde durmaktir. Öyle ki yoksulluk bile insanın sözünde durmasına ve doğru sözlü olmasına engel olmasın denilir. Tabiki, bir eve dönüş macerasında vatan sevgisi, özlemi; sılaya özlem de merkezde bulunmaktadır. Öyle ki İlyada'da önemli bir seçimle karşı karşı kalan karakter Akhilleus'tu. Odysseia'da ise Odysseus'tur. Odysseus, Tanrıça Kalypso'nun adasında yedi sene kalır. Kalypso, kendisiyle kalırsa ölümsüz olacağını söyler yok giderse ise ölümlü olarak hayatına devam edecek, ailesine kavusacaktir. Odysseus vatanına, ailesine dönmeyi tercih eder.

    iii) Eser bir kral veya yönetici nasıl olmalıdır, bunun mesajını vermektedir. Bu kralın özellikleri; dogruluktan şaşmamasi, halkını bey gibi yaşatmasi; halkına ev, aile ve iş sağlayabilmesi, tanrılara saygılı ve bağlı olmasi, töreye sıkı sıkıya bağlı kalması, çevresindekilere danışmasi, aklı ve düşünce gücü yüksek olması yani kararlarını düşünerek akliyla planlar, stratejiler yaparak alması örnek olarak verilebilir metinden. Yani Odysseus ideal kral olarak sunulmaktadir Homeros tarafından. İncelemenin başında da Troya Savaşı'nın gizli kahramanı o demiştim. Zira bunda sıkışan her durumda aldığı kararların ve bulduğu çözümlerin, savaşın aslında başlamasina olan payı da vardır. Bunlar yanısıra da diğer iki kahraman yani Akhilleus ile Hektor nihayetinde öldüler. Ancak Odysseus ise hayatta kalmayi başarmıştır. Yine ikisi daha çok kas gücüyle ön plana çıkarken Odysseus daha çok akıl gücü ile kendini gösterir ve akıl gücü, kas gücünden üstündür; çünkü insanın hayatta kalmasını sağlar diyebiliriz. Tabi, akla öldüler ama kahraman olmalarını bu değiştirmez denilebilir. Doğrudur ama Homeros'un iki eserinde de aslında vurgulanan iki temel unsur 'barış' ve 'hayat'tir; bu ikisi savaş ve ölümden yeğ tutulur. Bu savı, Odysseus'a ölüler diyarında Akhilleus'un, Odysseus kendisine şanlı bir şekilde ölmesini övünce verdiği ibretlik cevapla(#59928368)
    ve eserin başka pasajlarinda halkiyla barış içinde yaşamanın öneminin övülmesi gibi kısımlarla destekleyebiliriz. Bunlara ek olarak eserde ÖLÜ İNSAN = DÜŞÜNMEYEN/ DÜŞÜNEMEYEN İNSAN eşitliği kurulmaktadir.

    iv) Eser, Ataerkil ile Anaerkil düzenin çatışması şeklinde de okunabilir. Bunu, Odysseus'un macerasında birinde bir yıl diğerinde yedi yıl esir(imsi) kaldığı iki adanın sahibi Anaerkil yapının tanrıçalari olan Kirke ve Kalypso'nun geçtiği kısımlar ile destekleyebiliriz. Bu iki tanrıçanın Anadolu'nun ana tanrıçası Kybele ile ilişkili olduğu belirtilmiş sözlüklerde. Odysseus önce Kirke'nin adasına yolu düşer. Orada Kirke onun adamlarını domuza dönüştürür. Odysseus, Athena'dan aldığı yardımla onu alt eder ve Kirke de ona aşık olur ve bir yıl mutlu şekilde yaşarlar. Yani ataerkil düzene sahip Yunan Panteonu, anaerkil düzene sahip Anadolu ana tanrıçalarına karşı Odysseus'a yardım etmiş ve onu buradan kurtarmıştir. Maceranın sonlarına doğru Odysseus, Kalypso'nun adasına düşer. Orada Kalypso onu alıkor ama ona gayet iyi bakar. Kalypso onu kendisine eş olarak alır ve yedi yıl bu şekilde yaşarlar. Ancak mutsuz Odysseus'a yardım yine Yunan Panteonundan hatta baş tanrı Zeus'tan gelir. Zeus'un Odysseus'u bırakması ýonündeki emri Kalypso'ya gelince Kalypso önemli bir tirad verir; adeta isyan eder bu ataerkil tanrılara:

    "Amma da kıskançsınız, tanrılar, yazık size!
    Çok görürsünüz bir erkekle yatmasını bir tanrıçanın
    sevdiği erkeği koca diye almasını, açıkça..."
    der ve devamında bu tanrıların yaptığı benzer işleri de bir bir sayar.

    Erkek bir kahramanın iki defa anaerkil denilenilecek tanrıçalarin eline düşmesi ve buna her defasında son veren ataerkil Olimpos tanrıları, bir nevi tehlike olarak veya nahoş görülüyor diyebiliriz Kirke ve Kalypso özelinde anaerkil yapı.

    v) İnsan - Doğa çatışması: Odysseus'a macerasında en çok zorluk çıkaran hatta başlıca zorluk çıkaran denizlerin Tanrısı Poseidon'dur. Odysseus, tepegozlerin diyarında onun oğlu olan tepegozun gözünü kör etmiş ve bu tepegöz de babasından Odysseus'un evine donememesini veya dönecekse de bin türlü cefa çekerek dönmesini istemiştir. Poseidon da bu yüzden eser boyunca Odysseus'a cektirmedigini bırakmaz. Odysseus az önce ifade ettiğimiz gibi ideal kraldır ve en büyük özelliği aklını çok iyi kullanmasidir. Nitekim insan olmayı düşünmekle özdeşleştirilmisti. Haliyle de Odysseus'u bilinçlenen insan olarak görüp, insanın insan olduğundan beri doğaya karşı verdiği zararları; Poseidon'un (doğanın) oğlunun gözünün kör edilmesi şeklinde anlatılmasi olarak anlayabiliriz. O zamandan beri de doğaya karşı insanın amansız mücadelesi devam etmektedir.

    vi) Aşk unsuru da var tabiki, eşini yirmi sene bekleyen, çıkan talipleri akıl oyunlariyla oyalayan Penelope ile ölümsüz olmayı elinin tersiyle itip, türlü zorluklar karşısında yilmayip akıl oyunlarıyla eşine dönmeye çalışan Odysseus'un aşkı... Ayrıca bu ikisinin ilişkisi; tencere yuvarlanmis kapağını bulmuş sözündeki gibidir.

    vii) Son olarak dikkatimi çeken iki pasaj vardı, aklıma başka birkaç metni getiren:

    "söylenenleri ANLIYORUM, gelişti göğsümde YÜREĞİM."

    "ve koca DİREKLERİ omuzlarında taşır
    YERİ GÖĞÜ birbirinden AYIRAN DİREKLERİ"


    iyi okumalar...
  • 375 syf.
    Zaman Akıp Gidiyor
    Okuduğu kitapların sayısı toplamda 50’yi geçmeyen 25’li yaşlarında birine kitap önerecek olsanız ne önerirdiniz? Elbette ki kişinin okuduklarına ve ilgi alanlarına göre değişebilecek bir cevap bu. Ama zaten benim bunlarla işim yok, söylemeye çalıştığım, okuduğu kitap sayısı bu denli az olan bir insanın okuyacağı o kadar çok kitap var ki önünde. Zaman asla durdurulamayan, sürekli akıp giden bir nimet bizim için. Ve bu zaman içerisinde okunmaya değer binlerce hatta milyonlarca kitap var. Ortalama olarak bir kitabın bir haftada bitirildiğini varsayarsak, okuyacağın kitabı öyle bir seçmelisin ki, bir haftan (ortalama) boşa gitmesin. O kitap hayatından bir haftayı çalmış olmasın. Sana kattıklarının yanında onun için harcadığın zamanın lafı bile olmasın. Umarım ‘zaman kaybı’ olarak nitelendireceğiniz kitaplarla karşılaşmamanız, seçmemeniz dileğiyle. Dolayısıyla; ‘İyi kitaplar, iyi ki varlar.‘


    Kısaca Kitabın Konusu
    Dünyanın en tehlikeli yerlerinden biri olarak kabul edilen Afganistan’nın başkenti Kabil’in Vezir Ekber Han nispeten sakin sayılabilecek bir döneminde geçen hikayede baş kahramanlarımız Emir ve Hasan’dır. Doğumunda annesini kaybetmiş olan Emir’in, sert mizaçlı babasına kendisini ispatlama ve ilgi görme çabası. Etnik kökeni ve babsının bedensel rahatsızlığı nedeniyle akranları arasında her zaman alay konusu olmuş olan Hasan. Emir’in babası, bölgenin nufuzlu kişilerinden, yardımsever ve cesur bir kişidir. Hasan’ın babası Ali ise Emir’in babasınınn evinde hizmetçi olarak çalışmakta, zaman zaman da oğluyla beraber ev ve bahçe işlerini yapmaktadırlar.

    Hasan, Emir’e her daim sadık kalmış, her zaman yardımına koşmuş, dostluğun ve kardeşliğin ne demek olduğunun adeta vücut bulmuş halidir. Hatta Emir için başını türlü zorbalıklara ve belalara sokmaktan asla geri kalmamaştır. Ancak Emir’in bu dostluğa aynı ölçüde karşılık verememesi, zorbalara karşı onun gibi cesaretle duramaması ömür boyu çekeceği bir vicdan azabına dönüşmektedir.

    Hükümete yapılan bir darbe ile Monarşinin yerini Cumhuriyet almıştır. Ardından Sovyetlerin etkisiyle Kominist bir baskı süreci başlamıştır. Emir ve babası bu baskı sürecinde Amerikaya göç etmişlerdir. Orada geçen yıllarda yaşam koşulları, geçim derdi, soyo-kültürel farklılıklardan kaynaklanan bir takım sorunlarla başa çıkmaya çalışırken aynı zamanda Emir’in sosyal ve psikolojik dünyasının da bir yansımasını görmekteyiz. Uzun bir süreden sonra bir gün babasının eski bir dostundan mektup alır ve tekrar Afganistan’a gider. Afganistan’a gittiğinde ise bazı gerçekleri öğrenir. Bu gerçekler onu bir kez daha geçmişiyle yüzleştirir.

    Kitap, ihanetin ve sadakatin bedellerini, babaların oğullarıyla ilişkilerini ve babaların çocuklar üzerindeki etkilerini göstermektedir. Sevgi, yalan, dostluk ve fedakarlıklarla dolu bir hikaye… Zengin bir kültüre ve güzelliğe sahip olan toprakların yok edilişini aşama aşama gözler önüne seren savaşın izlerini görmekteyiz. Gaddarlıklar, ırkçılık ve insanlara yapılan zulümlerin hikayesi…


    Okur-Zaman Puanı
    ‘Zaman Akıp Gidiyor’ başlığı altında düşünmeye zorladığım konu ‘iyi kitap’ seçimiydi. Bir insanın ömründe okuyabileceği tüm kitapların, dünyadaki tüm kitaplara oranını alsak bir hayli küçül bir sayı elde ederiz. Okuyacağımız kitabı seçerken biraz da olsa bunu düşünerek seçim yapmamız gerektiğini düşünüyorum. Bu felsefeye de bundan sonraki kitap değerlendirmelerimde de kullanabilmek adına bir isim ve puan sistemi vermek istiyorum. Bu felsefenin ismini, ‘Okur-Zaman’ olarak vermek istiyorum açıkcası bu ismin üzerine pek düşünmedim, ileride belki değiştirebilirim. Şimdilik Okur-Zaman olarak nitelendirmek ve bu felsefeye uygun kitapları da 1’den 10’a kadar puanlamak istiyorum.

    ‘Uçurtma Avcısı’ kitabının Okur-Zaman puanının bir hayli yüksek, yani 8 olarak veriyorum. Benim gibi çok duymuş ancak okumaya fırsat bulamamış, daha farklı öncelikteki kitaplara yer vermiş iseniz, tavsiyem bir ara fırsat tanıyın bu kitaba.


    Ancak!
    Kitabın başarısı su götürmez bir gerçek. Ancak;
    Afganistan’da savaşa maruz kalmış 2 çocuğun hikayesini anlatmış. Dedim ya düşünmeye sevk ediyor kita diye. İster istemez, Suriye, Irak, Yemen, Pakistan, Afganistan, Libya, Çad, Ürdün, uganda ve bunun gibi nice ülkeler ve bu ülkelerde savaşa maruz kalmış, nice ‘çocukluğunu yaşayamamış çocuk’ vardır. Sadece Suriye’yi ele alalım. UNİCEF Türkiye Milli Komitesi verilerine göre ülkemizde 1.6 milyon süreli çocuk bulunmaktadır. Savaştan kaçmış, ülkemize sığınmış. (Ki bu durumdan rahatsız olan bir çok vatandaşımızda yok değil, vizdanları nasıl elveriyor anlamak mümkün değil.) Diğer tarafta bunlar kadar şanslı olmayan savaşın ortasında acı çekerek açlıktan sefaletten ölen çocuklar. Bununla birlikte Mülteciler Derneğinin verilerine göre akdenizi kullanarak Avrupa’ya umuda yolcula çıkan 15.000’den fazla kişi boğularak ölmüştür.

    Bunza zalimliğin, vicdansızlığın en çok yaşandığı bölge olan Ortadoğu coğrafyasının en önemli sebeplerinden biri de ‘Petrol’ rezervidir. Bir damla petrolün bir damla kandan daha değerli olduğu bu toprakların, bugün ki durumunun sorumlusu kim dersek alacağımız cevapların bir çoğu Emperyalist güçler olacaktır. Yıllardan beri en büyük emperyalist güç olarak bölgede Amerika var. Afganistan’da Rusya ile mücade ettiği için Taliban’a silah veren Amerika. Taliban ile mücadele gerekçesiyle Afganistana giren ve coğrafyayı yerle bir eden Amerika. Ve yazarımız. ABD Başkanı George W. Bush ve Bayan Laura Bush, yazar Khaled Hosseini’yi 16 Eylül 2007 Pazar günü Hosseini’nin romanı olan “Uçurtma Avcısı” nın film uyarlamasının gösterimi için Beyaz Saray’a davet ediyor. Ve daveti kabul eden Khaled Hosseini.

    ABD Başkanı George W. Bush ve Bayan Laura Bush, yazar Khaled Hosseini’yi 16 Eylül 2007 Pazar günü Hosseini’nin romanı olan “Uçurtma Avcısı” nın film uyarlamasının gösterimi için Beyaz Saray’a davet ediyor. Ve daveti kabul eden Khaled Hosseini.

    Birleşmiş Milletler Mülteciler Yüksek Komiserliği’nde (UNHCR) 2006 yılından beri iyi niyet elçisi olarak çalışmalar yapan Khaled Hosseini’yi bir yazar olarak yere göre sığdıramaz olsak ta, bebek katili George Bushile yan yana duruşu ve bundan gurur duyuşu ile eserleri benim nezlimde anonim değerindedir
  • “Cenazede müzik...Bir ölüye yapılacak tek şey .Ölen kim ise,onun yaşamının müziği cenazesinde çalınmalı,diye düşündü.Çünkü insana doğumundan ölümüne dek tek bir müzik eşlik eder.”