"Beckmann Çavuş, size yirmi er veriyorum, yirmisinden de siz sorumlusunuz. Gorodok doğusundaki ormanı keşfe çıkacak, mümkünse birkaç düşman askeri ele geçireceksiniz, anlaşıldı mı?" Ben: "Evet, Binbaşım!" demiştim. Sonra yola koyulmuş, yapacağımız keşfi yapmıştık.
Sorumluluk bende idi. Sonra bütün gece keşifle uğraşmıştık, sonra ateş açılmıştı. Tekrar sipere döndüğümüzde on bir kişi eksilmişti. Bendim sorumlu...
Ölüler cevap vermez. Tanrı cevap vermez. Gelgelelim yaşayanlar, yaşayanlar soruyorlar. Her gece soruyorlar, Binbaşım. Yatağımda uyanmış yatarken geliyor ve soruyorlar. Kadınlar, Binbaşım, yaslı üzgün kadınlar. Ağarmış saçları, katı çatlak elleriyle yaşlı kadınlar. Issız, özlemli gözleriyle genç kadınlar. Çocuklar, Binbaşım, çocuklar, pek çok küçük çocuklar. Karanlıkların içinden sesleniyorlar: Beckmann Çavuş, babam nerde, Beckmann Çavuş? Beckmann Çavuş, kocamı ne yaptınız? Beckmann Çavuş, oğlum nerde, ağabeyim nerde, Beckmann Çavuş, nişanlım nerde, Beckmann Çavuş? Beckmann Çavuş, nerde? Nerde? Nerde? Ortalık ağarana kadar hep böyle fısıldaşıyorlar. Yalnız on bir kadın, Binbaşım, benimkilerin sayısı yalnız on bir. Ya sizinkiler ne kadar, Binbaşım? Bin mi? İki bin mi? İyi uyuyor musunuz, Binbaşım? İki bine ek olarak şu benim on bir kişinin sorumluluğunu da size verirsem ne kaybedersiniz ki! Uyuyabiliyor musunuz, Binbaşım? Geceleri iki bin hayaletle? Uyumayı bırakın, yaşıyabiliyor musunuz, haykırmadan bir dakika yaşıyabiliyor musunuz?