• "KENDİSİYLE MEZARI ARASINDA YALNIZCA KENDİ ÖLÜMÜ VARDI."

    Her birimiz bir gün mutlaka öleceğimizi biliyoruz, ama ölümün soluğu ensemizde olsa ne hissederiz? Her an ölüm kaygısıyla yaşamak yaşamaktan sayılır mı? Diyelim ki ölümü kabullendik, ölüm anı geldiğinde korkusuzca ebediyete göç edebilir miyiz? İşte bu kitabı okurken bunları sorgulamamak mümkün değildi!

    Kitap usta yazar, Gabriel Garciâ Mârquez'in 1947-1955 yılları arasında yazdığı öykülerden oluşuyor. Genel olarak bütün öykülerde ölüm ve ölüm kaygısı hakim. Bunun dışında birbirinden etkileyici rüyalar ve pişmanlıklar da ön planda öykülerde. Eser miktarda aşk da vardı tabii... (Olmazsa olmaz, her yerden çıkacak!)

    İlk öyküde çocukluğunu ölü olarak yaşamış, kendi çürüme kokusunu alan bir genç karşıladı beni. Ölümü kabullenmek, her detayı ince ince düşünmek yapmak zorunda olduğu tek şeydi belki de. Peki ölüm vakti geldiğinde korkusuzca teslim olabilir miydi?

    "Zaman ve mekân. Hayır. Böyle değil. Mekân ve zaman. Nallar havaya dikilmiş,işte işte böyle. Aman ne güzel! Artık kimse benim korkağın teki olduğumu, omurgamı parçalamak için kendimi ağaca veya tavan kirişine asmayı beceremediğimi söyleyemeyecek."

    Bu da kim? Hemen söylüyorum. 'ÖTEKİ'. Bu öyküde saniye saniye bir intihara tanıklık ettim, Öteki'nin intiharına!

    İkizi bir gün önce ölmüş adamın ölüm korkusu vardı bir de. Düşünsenize size tıpa tıp benzeyen biri ölüyor ve ertesi sabah aynada ölen ikizinizi görüyorsunuz. Kime bakıyordu adam, ikizine mi, kendine mi? Ayırt etmek çok zor değil mi? Bu karışıklığa bir de Mârquez'in muazzam üslubu eklenince keyifle okudum doğrusu.

    Kitaba ismini veren "Mavi Köpeğin Gözleri" öyküsünden bahsetmek isterim bir de. Rüyalarında gördüğü adamı arayan bir kadın var öyküde. Rüyasında adam ona 'MAVİ KÖPEĞİN GÖZLERİ' der, kadına göre bu bir şifre sanki. Rüyaları hep unutan, hiç hatırlamayan bu adam için bu kadar aramana, uğraşmana değer miydi be kadın!
    Bu öyküde adam kırların kokusunu alır ve kadına kır kokusu aldığını söyler. Kadın, "Dışarıda, rüyasında kırlar gören bir kadın var, hep kırların ortasında bir evde yaşamayı arzulayan ama şehirden bir türlü çıkamamış bir kadın o." diye açıkladı. İşte bu kadın da bendim sanki. O kırları düşleyen bendim!

    Yazarın Yüzyıllık Yalnızlık eserini okuyanlar Albay Aureliano Buendia ile kısacık bir karşılaşma şansına sahipler öykülerden birinde.

    Mârquez kitaplarına uzun bir ara versem de bu kitapla kavuştum üslubuna, akıcı anlatımına. Kısa sürede bitecek bir eser, severek okudum, tavsiye de ederim... KEYİFLİ OKUMALAR...
  • ölümü bilmemize ve hemen her gün onu düşünmemize rağmen beklenmedik bir ölüm olduğunda ve bu kişi istisnai ve sevilen
    bir insansa daha önce ne kadar insan ölmüş olursa olsun
    -iyi, kötü, bilinmeyen- kabullenmek zordu.
  • Kıymetli olduğunuzu illa biri mi söylemeli? Ya da kendinize değer vermek için neyi bekliyorsunuz? Bir başka açıdan bakalım ölüyorsunuz. Evet ölümlüsünüz. Her an gitmeye yakınsınız. "Start" olduğu gibi "The End" olacak bir gün.

    Peki ölüm için sayılı günleriniz olduğunu bilseniz ne yapardınız?

    Veronika hayatta her şeyi elde etmisti. 24 yaşında onu intihara sürüklenecek ve tesadüfen gördüğü bir gazete haberini isaret kabul edecekti. Çünkü hayatta hiçbir sey tesadüf degildir. Bir hikayenin başlaması hep bitmeye yakın yerde başlar. Nokta ile yeni cümleye başlayıp, bir saygı gibi büyük harfle başlamak gibi. Biterken başlıyoruz.

    Yazgısına karşı çıkmış ölümü beklememişti başarısız bir intihar girişimi ve isaret kabul ettiği gazete yazısına bir cevap yazarak yapmıştı bunu. Ölümü böyle bir nedenle seçmiş biri deli olmalıydı ve tmarhanelikti.

    Başarısız ölüm deneyimi ona bir şey bırakmıştı, ölüm bu sefer gerçekten ensesindeydi. Onun tercih ettiği zamanda değil, yine kendi istediği zamanda. Bunu kabullenmek istemiyor tekrar intihar girişiminde bulunmak istiyordu.


    Aynı olmayı red eden insanlar farklı dediklerimize hemen bir etiket hazırlanır "deli". Neden çünkü herkesleşmeyi red etmislerdir. Veronika burda Edvard, Zedka, Meri ile aslında kim olduğunu hiç bilmediğini anlıyor. Son durakları deli hastanesi olan bu insanların, delirme noktasına gelişlerini anlatırken farklılıklara ne kadar kapalı olduğumuzu anlatıyor.

    Zamanla ölümden korkma varlığının daha bir çok eksiğini kesfetme başlıyor.

    Paulo Coelho da daha önce üç kez intihar girişiminde bulunmuş ve akıl hastanesine yatırılmıştır. Bu eserin neden yazıldığını anlamak güç değil.

    Gerçek şu ki hayat hiçbir zaman mutluluğu ya da acıyı vaad etmez. Hayat harman yeri gel payına düşeni al der. Ilk firsatta yıkılan bizleriz. Farklı olmaktan korkuyor kılıflara bürünüyoruz. Karşımızdaki topluluk nasıl istiyorsa öyleyiz. Bizi biz diye kabul etmelerini beklemiyoruz. Buda bastırılmış duygulara ve erken tükenmeye davetiye oluyor.

    Neden ne olursa olsun hayatımızın kıymetini hatırlatacak bir eser. Olayı ve anlatımı ile sizi kendine çekecek bir kitap.

    Yapmak istediklerinizi yapın. Zaman kolamayın. Hayat cesareti olanın yaşadığı tutkulara bakıp geçmeyecek kadar kısa. Bazı şeyleri hak ettigimiz için değil çözüm aramadığımız için yaşarız.

    Yaşarken bilin kıymetinizi. Alışmayın hiçbir değersizliğe. Günümüzde bitkinlikler hep degersizliğin verdiği yorgunlukta var. Sevilmiyor musunuz? Terk edin. Bunu kendinize yapın. Degersizliğe alışmak beraberinde ozgüvensizligi getirir. Buda yasarken ölmeyi kabullenmektir. A-lı-ş-ma-yın. Sizden bir tane daha yok.

    Ikinci bir hayatı düşündürecek bir kitap. Okumakta kazanç her zaman vardır.

    Keyifli okumalar!
  • "Sonunda hepimiz ölümü kabullenmek zorundayız."
  • ...
    Yokluğun gizli perdesinden çıkmış olan insan
    Tâ varlık sahnesinde göründüğü andan,
    Bir trajedi olan hayat devresini tamamlayana kadar,
    Ne ölümcül tehlikeler atlatmaya mahkumdur.
    Sanma ki ölüm şahsına bir kez saldıracaktır'...'
    O düşmanla günde bin kere boğuşulacaktır.

    Başıboş insan yeryüzü sahasına düşünce,
    Etrafına binlerce felaket üşüşünce
    Meydan mı bulur rahatı sebeplerini gereklerini elde etmeye
    Başlar o cılız kolları dünya ile savaşmaya!
    Kaynar güneşin ateşi beyninin odağında;
    Karlar buz olur hep savunmasız bedeninde.
    Dehşete uğramış gözlerinde denizler köpürdükçe;
    Beyninde bütün dalgalar art arda öttükçe;
    Sahilden kurtulsam, der, mesafeler aşar;
    Lâkin onu bilmez ki daha saldırgan uzaklar:

    Dağlar o uçsuz bucaksız sıralanışıyla,
    Ormanlar o dünyayı tutan uğultusuyla,
    Çöller serap dalgaları ve vahşi hayvanlarıyla,
    Her azimli adımında onu ümitsizliğe düşürür.
    Üzerinde göklerin o heybetli cisimleri;
    Önünde yeryüzünün o garip nakışları;
    Zavallıyı dehşete düşürerek her nefesinde,
    Çaresiz yok olmayı istemek zorunda bırakır.

    Lâkin bu istek bir başka isteğe yenilir:
    İnsan doğuştan gelen bir hırsla yaşamaya tutkundur.
    Hayatın her dönemi olsa da bir azap dönemi,
    Kabullenmek istemez yine de bir türlü ölümü!
    Hayat şartları binlerce sıkıntı ile dolu olsa da,
    İnsan yaşamaktan yine memnun, yine memnun!

    Artık neye bağlıysa hayatını sürdürmenin yolu,
    Yalnız onun için sarfeder perişan kuvvetlerini.
    Durmaz boğuşur bunca saldırılara rağmen,
    "Düşmez o çalışma denilen kılıcı elinden.

    Çıplaktır o, ister ki soğuklarda ısınsın;
    Bir dam çatarak her gece altında barınsın.
    İster yiyecek şey, giyecek şey, yakacak şey...
    Bin türlü ihtiyaç daha var bunların ardı sıra gelen.

    Başıboş insan işte bu dünya pazarında,
    Her gün yeni bir kazanç peşinde koşmakta.
    Bu kadar uğraşmaktan tek amacı yaşamaktır...
    Lâkin bunun altında başka ne amaç olacaktır?

    Yazık, bunu anlamak için hayâlini işletmeye
    Yok vakti. Bütün zamanı kavgaya ayrılmıştır,
    Aslında insanın insanlığı ruha bağlıdır,
    Ancak o, daima cisminin hizmetindedir.
    Ruhunu yükseltmeye de sıra gelseydi eğer,
    Belki anlardı hayatının amacı nedir.

    Bir anladığım varsa şudur: Alemin yaratıcısı,
    Yaratılış anlaşılmaz bir düğüm olarak kalsın diye
    İnsanları hayatın ihtiyaçlarına daldırmakta;
    Zihinleri bütün bütün başka yönlere çevirmekte.

    Bir yanda ömrün şimşek gibi geçip gitmesi
    Bir yanda yaşamanın sınırsız ihtiyaçları
    Göstermede dünyaya, nedir Yaradan'ın maksadı...

    "Kimden kime şikâyet edelim biz de şaşırdık!

    *Çeviridir.
  • 3.5.4.1. İnsan her zaman için başka bir insanı kendi elleriyle öldürmekten ve kendi yaşamının da bir başkasının elinde olmasından korkmuştur: bu yüzden -soyut da olsa- bir kollektivite olan Devlet'e öldürme yetkisini vermiş ve ellerini yıkamıştır: kendi ölümü söz konusu olduğunda bu çoğulluğun onu koruyacağına, böylesi bir korumanın söz konusu olmayacağı durumlarınsa herkes için geçerli kurallar tarafından belirleneceğine güvenmiştir: kimsenin kendisini öldürmemesini sağlamak için Devlet'e düzenli olarak ödeme yapmayı kabul etmiş ve -bir kez yutkunarak da olsa- Devlet'in bu parayı ve yetkiyi kendisine karşı kullanmasını ve hatta kendisini korumak için yarattığı bu makinenin kendisini yok etmesini kabullenmek zorunda kalmıştır.
    Kolektif
    Sayfa 154 - Cem Akaş, YKY