• Ey hastalıktan şekvâ eden biçare adam! Hastalık bazılara ehemmiyetli bir definedir, gayet kıymettar bir hediye-i İlâhiyedir. Her hasta, kendi hastalığını o neviden tasavvur edebilir.
    Madem ecel vakti muayyen değil; Cenâb-ı Hak, insanı ye's-i mutlak ve gaflet-i mutlaktan kurtarmak için, havf ve recâ ortasında ve hem dünya ve hem âhireti muhafaza etmek noktasında tutmak için, hikmetiyle eceli gizlemiş. Madem her vakit ecel gelebilir; eğer insanı gaflet içinde yakalasa, ebedî hayatına çok zarar verebilir. Hastalık gafleti dağıtır, âhireti düşündürür, ölümü tahattur ettirir, öylece hazırlanır. Bazı öyle bir kazancı olur ki, yirmi senede kazanamadığı bir mertebeyi yirmi günde kazanıyor.
    Ezcümle, arkadaşlarımızdan—Allah rahmet etsin—iki genç vardı: Biri İlâmalı Sabri, diğeri İslâm köylü Vezirzâde Mustafa. Bu iki zât, talebelerim içinde kalemsiz oldukları halde, samimiyette ve iman hizmetinde en ileri safta olduklarını hayretle görüyordum. Hikmetini bilmedim. Vefatlarından sonra anladım ki, her ikisinde de ehemmiyetli bir hastalık vardı. O hastalık irşadıyla, sair gafil ve ferâizi terk eden gençlere bedel, en mühim bir takvâ ve en kıymettar bir hizmette ve âhirete nâfi bir vaziyette bulundular. İnşaallah, iki senelik hastalık zahmeti, milyonlar sene hayat-ı ebediyenin saadetine medar oldu. Ben onların sıhhati için bazı ettiğim duayı, şimdi anlıyorum, dünya itibarıyla beddua olmuş. İnşaallah, o duam, sıhhat-i uhreviye için kabul olunmuştur.
    İşte bu iki zât, benim itikadımca, on senelik bir takvâ ile elde edilecek bir kazanç kadar bir kâr buldular. Eğer ikisi, bir kısım gençler gibi sıhhat ve gençliğine güvenip gaflet ve sefahete atılsaydılar, ölüm de onları tarassut edip tam günahlarının pislikleri içinde yakalasaydı, o nurlar definesi yerine, kabirlerini akrepler ve yılanlar yuvası yapacaklardı.
    Madem hastalıkların böyle menfaati var. Ondan şekvâ değil, tevekkül, sabır ile, belki şükredip rahmet-i İlâhiyeye itimad etmektir.
  • ÜÇÜNCÜ NÜKTE:
    Cenab-ı Hakk'ın esmasına karşı olan muhabbetin tabakatı var: Sâbıkan beyan ettiğimiz gibi; bazan âsâra muhabbet suretiyle esmayı sever. Bazan esmayı, kemalât-ı İlahiyenin unvanları olduğu cihetle sever. Bazan insan, câmiiyet-i mahiyet cihetiyle hadsiz ihtiyacat noktasında esmaya muhtaç ve müştak olur ve o ihtiyaçla sever. Meselâ: Sen bütün şefkat ettiğin akraba ve fukara ve zaîf ve muhtaç mahlukata karşı, âcizane istimdad ihtiyacını hissettiğin halde; biri çıksa, istediğin gibi onlara iyilik etse, o zâtın in'am edici unvanı ve kerim ismi ne kadar senin hoşuna gider, ne kadar o zâtı, o unvan ile seversin. Öyle de: Yalnız Cenab-ı Hakk'ın Rahman ve Rahîm isimlerini düşün ki: Sen sevdiğin ve şefkat ettiğin bütün mü'min âbâ ve ecdadını ve akraba ve ahbabını dünyada nimetlerin enva'ıyla ve Cennet'te enva'-ı lezaiz ile ve saadet-i ebediyede onları sana gösterip ve kendini onlara göstermesiyle mes'ud ettiği cihette o "Rahman" ismi ve "Rahîm" unvanı, ne kadar sevilmeğe lâyıktırlar ve ne derece o iki isme ruh-u beşer muhtaç olduğunu kıyas edebilirsin. Ve ne derece,
    ﺍَﻟْﺤَﻤْﺪُ ﻟِﻠّٰﻪِ ﻋَﻠٰﻰ ﺭَﺣْﻤَﺎﻧِﻴَّﺘِﻪِ ﻭَﻋَﻠٰﻰ ﺭَﺣِﻴﻤِﻴَّﺘِﻪِ

    yerindedir anlarsın.
    Hem alâkadar olduğun ve perişaniyetlerinden müteessir olduğun; senin bir nevi hanen ve içindeki mevcudat, senin o hanenin ünsiyetli levazımatı ve sevimli müzeyyenatı hükmünde olan dünyayı ve içindeki mahlukatı kemal-i hikmet ile tanzim ve tedbir ve terbiye eden zâtın "Hakîm" ismine ve "Mürebbi" unvanına senin ruhun ne kadar muhtaç, ne kadar müştak olduğunu dikkat etsen anlarsın. Hem bütün alâkadar olduğun ve zevalleriyle müteellim olduğun insanları, mevtleri hengâmında adem zulümatından kurtarıp şu dünyadan daha güzel bir yerde yerleştiren bir zâtın "Vâris, Bâis" isimlerine, "Bâki, Kerim, Muhyî ve Muhsin" unvanlarına ne kadar ruhun muhtaç olduğunu dikkat etsen anlarsın.
    İşte insanın mahiyeti ulviye, fıtratı câmia olduğundan; binler enva'-ı hâcat ile binbir esma-i İlahiyeye, herbir ismin çok mertebelerine fıtraten muhtaçtır. Muzaaf ihtiyaç, iştiyaktır. Muzaaf iştiyak, muhabbettir. Muzaaf muhabbet dahi aşktır. Ruhun tekemmülatına göre meratib-i muhabbet, meratib-i esmaya göre inkişaf eder. Bütün esmaya muhabbet dahi -çünki o esma Zât-ı Zülcelal'in unvanları ve cilveleri olduğundan- muhabbet-i zâtiyeye döner. Şimdi yalnız numune olarak binbir esmadan yalnız "Adl" ve "Hakem" ve "Hak" ve "Rahîm" isimlerinin binbir mertebelerinden bir mertebeyi beyan edeceğiz. Şöyle ki:
    Hikmet ve adl içindeki "Rahmanurrahîm" ve "Hak" ismini a'zamî bir dairede görmek istersen, şu temsile bak: Nasılki bir orduda dörtyüz muhtelif taifeler bulunduğunu farz ediyoruz ki, herbir taife beğendiği elbiseleri ayrı, hoşuna gittiği erzakı ayrı, rahatla istimal edeceği silâhları ayrı ve mizacına deva olacak ilâçları ayrı oldukları halde, bütün o dörtyüz taife, ayrı ayrı takım, bölük tefrik edilmeyerek, belki birbirine karışık olduğu halde onları kemal-i şefkat ve merhametinden ve hârikulâde iktidarından ve mu'cizane ilim ve ihatasından ve fevkalâde adalet ve hikmetinden, misilsiz bir tek padişah onların hiçbirini şaşırmayarak, hiçbirini unutmayarak, bütün ayrı ayrı onlara lâyık elbise, erzak, ilâç ve silâhlarını muînsiz olarak bizzât kendisi verse, o zât acaba ne kadar muktedir, müşfik, âdil, kerim bir padişah olduğunu anlarsın. Çünki bir taburda on milletten efrad bulunsa, onları ayrı ayrı giydirmek ve teçhiz etmek çok müşkil olduğundan, bilmecburiye ne cinsten olursa olsun, bir tarzda teçhiz edilir. İşte öyle de: Cenab-ı Hakk'ın adl ve hikmet içindeki İsm-i "Hak ve Rahmanurrahîm"in cilvesini görmek istersen bahar mevsiminde zeminin yüzünde çadırları kurulmuş, muhteşem dörtyüzbin milletten mürekkeb nebatat ve hayvanat ordusuna bak ki; bütün o milletler, o taifeler, birbiri içinde oldukları halde, herbirinin libası ayrı, erzakı ayrı, silâhı ayrı, tarz-ı hayatı ayrı, talimatı ayrı, terhisatı ayrı oldukları halde ve o hâcatlarını tedarik edecek iktidarları ve o metalibi isteyecek dilleri olmadığı halde, daire-i hikmet ve adl içinde, mizan ve intizam ile "Hak" ve "Rahman", "Rezzak" ve "Rahîm", "Kerim" unvanlarını seyret, gör. Nasıl hiçbirini şaşırmayarak, unutmayarak, iltibas etmeyerek terbiye ve tedbir ve idare eder.
    İşte, böyle hayret verici muhit bir intizam ve mizan ile yapılan bir işe, başkalarının parmakları karışabilir mi? Vâhid-i Ehad ve Hakîm-i Mutlak, Kàdir-i Külli Şey'den başka, bu san'ata, bu tedbire, bu rububiyete, bu tedvire hangi şey elini uzatabilir? Hangi sebeb müdahale
  • “Eski ve kapanmış bir çocuk kaçırma dosyası yeniden açılmış ve önüme gelmişti” diye devam ediyor hâkim bey. “O davadan yaklaşık dokuz yıl önce, İzmir’de ticaretle uğraşan, otuzlu yaşlarında Serdar Yolaçan’la eşi yirmi dokuz yaşındaki Sibel Yolaçan’m iki çocuğundan biri olan Ebru kaçırılmıştı. Kaçırılma olayı da şöyle olmuş: Bir haziran günü Sibel, üç yaşındaki kızını alarak, arabasıyla Urla’ya doğru yola çıkmış, kocasıyla akşam yemeğini orada bir balık lokantasında yemek için sözleşmişler. Kocasının gündüz Urla’da işi olduğundan zaten oradaymış. Sibel’in küçük çocuğu Hakan ise bir yaşında olduğu için onu Sibel’in annesine bırakmışlar. Her zamanki gibi, Sibel, Ebru’yu arabanın arka tarafındaki bebek koltuğuna oturtup bağlamış, yola çıkmış. Urla yolunu yarıladığı zaman da benzin işaretinin yandığını görüp bir yakıt istasyonuna girmiş. Kırmızı bir Polo’ymuş araba. Oradaki genç görevli yakıtı doldurduktan sonra, sıradaki diğer arabaları engellememek için arabayı pompanın önünden çekmesini işaret etmiş Sibel’e. O da dükkâna yakın bir yere park etmiş ve parayı kredi kartıyla ödemek için dükkâna girmiş. Hemen ödeyip çıkmış ama bir bakmış ki Polo yerinde değil, işte böyle kaçırılmış çocuk. Bu işi yapanlar arabayı çalarken kazara çocuğu da mı kaçırdı ya da çocuğu kaçırırken arabayı da mı aldılar bilinmiyor. Ailenin aklını oynatacak hale geldiğini tahmin edersiniz elbette. Genç anneyi ancak ilaçlarla, iğnelerle hayatta tutabiliyorlarmış. Polis etraflıca bir araştırma yapmış, güvenlik kameralarını izlemiş ama ne yazık kamera arabanın ancak arka tarafını gösteriyormuş, şoför kısmı görüntüde değilmiş. Günlerce fidye istenmesini beklemişler ama arayan soran olmamış. Gazetelere ilanlar verilmiş, anne en perişan haliyle televizyonlara çıkıp ağlayarak çocuğunu kaçıranlara yalvarmış, ne isterlerse yapacağını, çocuğuna zarar vermemelerini istemiş Ne var ki hiç ses seda çıkmamış. Altı ay sonra polis ormanda tecavüze uğradıktan sonra boğularak öldürülen bir kız çocuğu cesedi bulmuş. Bu olay da basma intikal etmiş. Televizyon kameraları eşliğinde on yaş yaşlanmış, hüngür hüngür ağlayan ve perişan bir halde morga getirilen anne o zavallı kızın Ebru olmadığını söylemiş. Dosya da böylece kapanmış ama yaklaşık yedi ay sonra annenin adına bir mektup gelmiş, imzasız mektubu yazan, kızını kaçıran kişi olduğunu belirterek, Ebru’nun iyi olduğunu, merak etmemesini, onu kendi kızı gibi bakıp büyüttüğünü ve sık sık sağlığı konusunda haber vereceğini bildiriyormuş. Hep bir kızı olması istediğini, Allah’ın bu lütfü ondan esirgediğini, bu yüzden böyle bir yola başvurduğunu söylüyor, özür diliyor, ama hiç olmazsa annenin azabını hafifletmek için bu mektubu yazmaya karar verdiğini belirtiyormuş. Kadın gözyaşlarına boğulmuş. Hem ‘Allahım çok şükür, Ebrum sağ ve iyi’ diye seviniyor, hem de ona kavuşmak için mektubu yazan kişinin bütün uyarılarına rağmen polisi işin içine karıştırmak zorunda olduğunu hissediyormuş. Kocası kesinlikle polise gitmekten yanaymış. Gitmişler, dosya yeniden açılmış. Mektup üzerinde teknik incelemeler yapılmış; ne bir parmak izi varmış ne de el yazısından çıkarılabilecek bir ipucu. Mektup Alsancak Postanesi’nden postaya verildiği için o bölgede sıkı bir araştırma yapılmış ama sonuç çıkmamış. Soruşturma tekrar uykuya yatmış. Kadıncağız büyük bir umutla her sabah postacının getireceği mektubu bekler olmuş. Nitekim ilk mektuptan kırk gün sonra ikinci bir mektup almış. Aşağı yukarı aynı şeyler yazılıymış mektupta ama en önemli bölüm Ebru’nun neşesinin ve sağlığının yerinde olduğunu bildiren satırlarmış. Bu kez mektup Basmane Postanesi’nden atıldığı için o bölge incelenmiş ama yine sonuç çıkmamış. Anne iki mektubu yan yana duvara asmış, onların üstüne de Ebrusunun resmini yerleştirmiş. Bu kutsal köşenin önünde vakit geçirir olmuş, iki tesellisinden biri bu mektuplar, diğeri de büyümekte olan oğlu Hakan'mış. Üçüncü mektup yine kırk gün sonra gelmiş, tamı tamına kırk gün. Her şeyin yolunda olduğunu belirten o mektup da ötekilerin yanma asılmış. Daha sonra her kırk günde bir mektup gelmiş. Her biri ayrı postaneden atılıyormuş mektupların: Aydın'dan, Muğla'dan, Ödemiş'ten, Manisa'dan... Bir süre sonra bu mektuplara resimler de eklenmiş. Sibel'i ve kocasını mutluluktan çıldırtan, gözyaşları içinde havalara sıçramalarına neden olan ilk resimde Ebru bir pastanın üstündeki beş mumu üfleyerek sön- dürüyormuş. Karıkoca, başına bir taç konmuş, bir de pelerin giydirilmiş olan çocuğun, mumları üflemek için şişirdiği yanaklarına, olağanüstü sevimliliğine bakıp günlerce ağlamışlar. Sibel Hanım’ım kızı resimlerde büyümeye başladı. Çünkü her kırk günde bir aynı büyüklükte, krem rengi dikdörtgen zarflar içinde, aynı yatık, düzgün el yazısıyla kibar mektuplar geliyor, mektupları yazan kişi, Ebru’nun son zamanlarda yaptıklarını anlatıyor, nasıl cıvıl cıvıl konuştuğuna örnekler veriyordu. Bazen de bir resim çıkıyordu zarftan. Resimlerdeki Ebru bahçede oynuyor, ip atlıyor, ders çalışıyordu, çünkü okula başlamıştı artık. Yıllar geçip gidiyor, duvar resimlerle doluyor, Sibel o duvarın karşısında diz çökerek bazen hıçkırıklar içinde, bazen gülerek, hatta zaman zaman ikisini birden yaparak teselli bulmaya çalışıyordu. En azından sevgili kızı, yavrucuğu iyiydi, resimlerde mutlu görünüyordu. Herhalde kendisini kaçıran kişileri ailesi sanıyordu ki yüzünde müthiş bir çocuk mutluluğu okunuyordu. İlk resim, Ebru kaçırıldıktan yaklaşık iki yıl sonra gelmişti. O iki yıl içinde çocuk serpilip gelişmişti, bebek ifadesi gitmiş, yüzü daha anlamlı bir hale gelmişti. Çocuğunu kaçıran her kimse, ona her doğum gününde aldığı hediyelerin resmini de gönderiyor, her yıl Sibel Hanım’ın yerine de bir hediye alıyordu. Bazen bir bebek, bazen oyuncak bir yemek takımı, bazen bir boyama kitabı, bazen bir video oyunu. Sibel kendisine her kırk günde bir mutlaka haber veren suçluya neredeyse şükran duymaya başlamıştı. Nasıl oluyorsa zalim ama merhametli biriydi bu her kimse. Çocuğunu kaçırmak gibi korkunç bir suçu işlemiş olsa da, annenin cehennem azabını hafifletmeye çalışıyordu. Sibel’le birlikte Hakan da resimlere bakıyor, artık aklı erdiği için kaçırılmış olan ablasını resimlerde tanımaya çalışıyordu. Sibel için yaşam kırk günlük devrelere bölünmüştü. Otuzuncu günden sonra kıvranmaya başlıyor, belki yanlışlıkla mektup bir iki gün önce gelir diye postacının yolunu gözlüyor, ya kaybolursa diye de büyük bir çöküntü yaşıyordu. Bir seferinde mektuptan resimle birlikte umulmadık bir hediye çıktı ve Sibel’i gözyaşlarının da tanık olduğu sonsuz bir mutluluğa boğdu. Zarftan bir tutam kumral saç çıkmıştı. Sibel bu saçı günlerce kokladı, öptü, koynunda sakladı; geceleri yastığının altına koydu, yavrusunun kokusunu alan bir hayvan gibi ondan ayrılamadı. Evet, Ebru’yu kaçırana minnet, şükran duyuyordu. Adam ya da kadın yıllardır, her kırk günde bir gönderdiği mektuplarını hiç aksatmamış, “Sibel Hanım” diye başladığı mektuplarda -ne ilginç. Sevgili Sibel Hanım. Sanki bir dostmuş gibi- Ebru’yla ilgili her türlü bilgiyi vermiş, özlemden kavrul- sa bile yine de onun sağ ve mutlu olduğunu bilmenin mutluluğunu tattırmıştı. Şimdi de elinde yavrusunun bir tutam saçı vardı işte. Ebru artık dokuz yaşındaydı. Genç kızlığa adım atan, harikulade güzel, tatlı, gamzeli gülücükleriyle parıldayan kumral bir çocuktu. Evi geçindirme sorumluluğu mu, günlerini dışarda birçok kişiyle birlikte geçirmek ve mücadele etmek zorunda olması mı, nedendir bilinmez ama, aradan geçen yıllar kocasını daha olumlu yönde etkilemişti. Onun en büyük tutkusu oğlu Hakan ve Sibel’in ruh sağlığıydı. Ne var ki kadın atlatamamıştı. Zaman zaman migren ağrılarıyla ağlama krizleri birlikte geliyor, sanki o eve rastlantıyla gelmiş bir ruh gibi, insanların arasından çekilip gidiyor, kendi acılı dünyasına sığınıyordu. Bu krizler sık sık geliyordu ama iki kez çok ağır olduğu için psikiyatri kliniğine yatırdılar. Sibel bu yıllar içinde çöktü gitti. Kocasının bir başka çocuk -belki de bir kız- yapmaları önerisine şiddetle karşı koydu, istemedi. Hakan, böyle tuhaf bir atmosferde büyümesine rağmen son derece akıllı, sağduyulu bir çocuk oldu. Okulda başarılıydı, diğer arkadaşları gibi o da bir bilgisayar kurduydu, ne var ki onun bilgisayar karşısında geçen vakitleri sadece eğlenceye ya da haberleşmeye değil, bir amaca yönelikti. İyi bir araştırmacı olarak tahminine göre, bu devirdeki her öğrenci gibi Ebru’nun da Facebook, Twitter, Instagram gibi sosyal medya ağlarında bir izi bulunmalıydı. Bir yerden çıkardı nasıl olsa. Annesine yardım edebilmenin tek yolu buydu. Böylece kızıl saçlı, burnunun üstü çillerle dolu sevimli oğlan, aylarca bu işin peşine düştü. Her gün okuldan geldiğinde bir iki saat araştırma yapıyordu. Uzun süre bir şey bulamadı; sonra sosyal medyada değil ama bambaşka bir yerde, onu heyecanlandıran bir buluş yaptı. Okul yıllıklarını tarıyordu. Törenlerde çekilmiş toplu resimler, öğrencilerin kişisel sayfaları, okul gezilerinin anıları gibi hiçbir ayrıntıyı gözden kaçırmadan hem de. Hakan'ı heyecanlandıran resim de Milli Park’a yapılan bir okul gezisiydi. Okulun sayfasında resmi olarak yayınlanmıştı. Resimlerde kızlı erkekli öğrenciler, iki hanım öğretmenle çeşitli hatıra pozları vermişler, bazen de haberleri olmadan gezerken yansımışlardı fotoğrafa. Ebru, kimi daha yakın, kimi uzak olmak üzere en az altı fotoğrafta net olarak görülüyordu. Salondaki duvarda resimleri asılı olan kızdı bu; Ebru’ydu. Hiçbir kuşkusu yoktu bundan. Okulu, sınıfı, numarası belliydi. Hakan odaya girip de “Anne, Ebru’nun nerede olduğunu biliyorum” dediğinde, Sibel annesiyle telefonda konuşuyordu. O anda almacı elinden düşürdü. Ertesi gün polise gittiler, polis soruşturma başlattı, okulda inceleme yaptı. Çeşitli yaşlarda yedi Ebru vardı öğrenciler arasın da ama o resimde görülen kızın adı Ebru değil, Esra’ydı. Sekizinci sınıf öğrencisiydi; İzmir merkezli, su arıtma araçları imal eden bir şirketin satış temsilciliğini yapan Fatih Demir adlı birinin kızıydı. Doğum tarihi Ebru’nunkiyle aynı yıl, yalnız bir ay farklıydı. Teknik incelemeye göre Sibel’e yıllardır resimleri gönderilen kızla aynı kişiydi. Polis, Fatih Demir’in evine gitti. Adam durumu inkâr ediyor, Esra’nın kendi öz kızı olduğunu, karısının Esra’yı doğururken vefat ettiğini tekrarlayıp duruyor, işin garibi hastane ve nüfus kayıtları da onu doğruluyordu. Düzgün bir adama benziyordu, kriminal olaylara karışacak bir tipi yoktu. Esra da ifadesinde babasını çok sevdiğini tekrarlayıp durmuştu. Adam bir daha evlenmemişti, Esra tek kızıydı. Olaylar yüzünden aklını kaçırma noktalarına gelen Sibel Hanım, Ebru’yu görmek için izin almış, onunla konuşarak çocukluk anılarını canlandırmaya çalışmış, oyuncaklarını, bebeklerini göstermişti. Üç yaşında bir çocuğun zihninde kalan bazı anılara ulaşmaya çalışıyordu. Ne var ki başaramamıştı. Kız babasını çok sevdiğini tekrar edip duruyordu. Sonunda aile, Ebru’yu geri alabilmek için dava açtı; ellerindeki bütün delilleri teslim ettiler, hazırlık tahkikatı yapıldı ve deliller kuvvetli görülerek açılan dava Atıf Bey’in başkanlığındaki mahkemenin önüne geldi. Duruşmalar boyunca Fatih Demir garip bir biçimde sessiz kaldı, hiçbir soruya cevap vermek istemediğini belirtti, bu da üzerindeki şüpheyi kuvvetlendiren en önemli etken oldu. Sadece mahkeme heyetine yalvarıyor, bu işin üstüne daha fazla gitmemeleri gibi akıldışı bir istekte bulunuyordu. Sibel Hanım ise duruşmalar boyunca gözünü adama dikiyor, sanki onu bakışlarıyla çarmıha germek istiyordu. Mahkeme heyeti, Fatih Demir’in hiçbir şey söylememesini ve aleyhindeki delilleri göz önüne alarak kızın, kaçırılmış Ebru olduğundan neredeyse emindi artık ama karar aşamasından önce Atıf Bey, davaya müdahil olanların DNA örneklerinin tespiti için adli tıbba yazı yazılmasına karar vererek duruşmayı erteleyince, baştan beri sessiz kalmış olan Fatih Demir “Ne olur, bunu yapmayın” diyerek hâkime yalvarmaya başladı. “Ne olur bunu yapmayın, felaket olur” diye tekrar edip duruyordu. Bu durum adamın suçunu itiraf etmesi gibi bir şeydi. Karar duruşmasında herkes mahkeme salonunda hazırdı. Sibel Hanım kızını o gün alacağından emindi. Atıf Bey duruşmayı açtı ve adli tıptan gelen raporun, herkesi hayrete düşüren sonucu açıklandı: Esra Demir, Fatih Demirin öz kızıydı; Ebru değildi. DNA’sının da Sibel Hanım ve eşiyle hiçbir benzerliği yoktu. Mahkemede bir uğultu yükseldi. Heyetin de kafası karışmıştı. Oysa herkes sonuçtan o kadar emindi ki. O sırada Fatih Demir konuşmak istediğini belirtti. Mahkeme heyetine gerçeği anlatacağını söyledi, çünkü rapordan sonra artık gizleyecek bir şey kalmamıştı. Atıf Bey hem mahkeme reisi hem de bir insan olarak durumu çok merak etiği için Fatih Bey’i sorguya aldı. “Yıllardır Sibel Hanım’a giden bu mektupları sen mi yazdın?” diye sordu Fatih Demirce. O da, “Evet efendim” dedi. Hâkim, “O mektuplarda Esra'nın Ebru olduğunu sen mi belirttin?” diye sordu. “Evet efendim” dedi sanık. “Sibel Yolaçan’a, kızı Ebru’yu kaçırdığını sen mi iddia ettin?” diye sordu hâkim. “Evet efendim” dedi sanık. “Peki, Ebru’nun kaçırılma olayına karıştın mı?” diye sordu hâkim. “Hayır efendim” dedi sanık. “Ebru’yu tanır mısın?” diye sordu hâkim. “Hayır efendim” dedi sanık. “Esra Demir senin öz kızın mı?” diye sordu hâkim. “Evet efendim” dedi sanık. “Ebru’yu kaçırmadığın halde kaçırmış gibi gösterdin, ailesinde bu kanıyı uyandıracak mektuplar yazdın öyle mi?” diye sordu hâkim. “Evet efendim” diye cevap verdi sanık. “Bu davranışının sebebi neydi?” diye sordu hâkim ve sanık anlattı: “Sayın hâkim bey ve mahkeme heyeti, mahkemenin başından beri işlerin bu noktaya gelmemesi ve önüne geçilemeyecek felaketler olmaması için çok uğraştım ama artık saklanacak tarafı kalmaması üzerine bildiğim her şeyi anlatıyorum size. Yıllar önce eşimi bir kız çocuğu doğururken kaybettim, kızımı, annemin de yardımıyla büyüttüm. Esram üç yaşına geldiğinde televizyonda aynı yaşta Ebru adlı bir çocuğun kaçırıldığını duydum. Annesi, yani bu hanım, Sibel Hanım dayanılmayacak kadar çok acı çekiyor, çocuğunu kaçıranlara yalvarıyordu. Basından bu olayı izlemeye devam ettim. Kaçırılan çocuk, Esrama benziyordu. İkisi de kumraldı, burunları kalkıktı. Küçük Ebru’yla ilgili hiçbir talep gelmemiş, kaçıranlar aileyle irtibat kurmamıştı. Bu durum açık olarak -ne yazık ki- küçük Ebru’nun belki tecavüze uğrayarak, belki de başka nedenlerle öldürüldüğünü gösteriyordu. Annesi babası umut kesmiyorlardı ama bana göre durum çok açıktı. Buna rağmen bir yıl bekledim. Aradan geçen zaman ne yazık ki tahminimi haklı çıkarıyordu; polis de aynı görüşteydi zaten. Kadıncağızın acısı beni çok etkiledi. Ekranda döktüğü gözyaşları, nasıl bir cehennem azabı çektiğini gösteriyordu. Bunun üzerine onun acısını hafifletecek, onu bir yalanla dahi olsa teselli edecek bir yönteme başvurdum. Aynı yaşta olan kendi Esramı Ebru gibi göstererek onu cehennem azabından kurtardım. Ona mektuplar, resimler gönderdim. Eğer bu dava olmasaydı, sevgili kızının yaşadığını, mutlu olduğunu sanarak deva bulacaktı. Ama şimdi ne olacak bilmiyorum efendim. Hepimizin dünyası yıkıldı.” Adam susup yerine oturduktan sonra bir sessizlik oldu, kimse ne diyeceğini bilemiyordu. Bu şaşkınlık içinde, yüzü bembeyaz kesilmiş Sibel Hanım’m ayağa kalktığını gördüler. Sibel birkaç adım atıp Fatih Bey’in önüne geldi, adam da ayağa kalktı; olayın iki kahramanı bir süre öyle kaldılar. Sonra Sibel Hanım adama “Yalancı!” diye bağırdı, çantasından çıkardığı tabancadaki altı kurşunu onun üstüne boşalttı. Fatih Demir hastaneye yetiştirilemeden öldü, Sibel cezaevine gönderildi. Duruşmalar boyunca öldürme sebebi olarak hep aynı şeyi tekrarlayıp durdu: “Yalan söylüyordu, öldürdüm, çünkü yalan söylüyordu, ölmeyi hak etti, çünkü yalan söylüyordu.
  • Kaçırılan bir çocuğa dair

    ...
    Genç kadınların ısrarı üzerine hâkim bey kibarca öksürüp
    sandalyesinde biraz doğruluyor. Herkes ağzına bakarken,
    “Sizleri meşgul etmekten çekiniyorum gerçekten” diyerek
    yan çizme eğilimini belli edince karısının,
    “Hadi ama uzatma, herkes dinlemek istiyor” demesi üzerine tane tane,
    güzel bir Türkçeyle hikâyeyi anlatıyor.

    “Kırk iki yıl hâkimlik yaptım, Allah’a çok şükür vicdanı­ mı rahatsız eden,
    çoluk çocuğumu utandıracak, iki dünyada da hesabını veremeyeceğim
    hiçbir karara imza atmış de­ğilim. (Bunlar böyle uzun uzun girizgâh
    yapmadan konuşamaz diye düşünüyor banka patronu, ama çok ilgiliymiş
    gibi bir yüz ifadesiyle dinlemeye devam ediyor.)

    Yalnız bir hadise var ki hâlâ rüyalarıma girer, her gün üzerinde düşündü­rür,
    acaba farklı davranıp da can kurtarabilir miydim, olanların önüne geçebilir
    miydim diye vicdan azabı duymama sebep olacak sorular sordurur.”
    Atıfet Hanım’m, “Evet hâkim bey, sonra?” demesi, hâkim beyin konuya gelmesi
    için bir işaret oluyor. Yoksa adamcağız bu minval üzere devam edip gidebilir.
    Çünkü zamanı başka türlü algılayan bir nesle mensup hâkim bey;
    her yere ve her şeye yetişmeye çalışırken yaşamı unutan, nefes nefese,
    telaşlı bir kuşağı anlayamaz. Ona göre, sohbet dediğin yavaş ve uzun olur.
    Ama karısının uyarısı üzerine, “Bu hadise İzmir’de ağır ceza reisliği sırasında
    başıma geldi ve üzerinden de çok geçmedi” diye anlatmaya devam ediyor.
    “Yani mezar hâlâ taze ve zavallı fail hâlâ hapiste cezasını çekiyor. Zavallı fail...”

    Bu sözler ilgi çekici olsa da, gençler, özellikle de genç kadınlar
    hâkim beyin kullandığı birçok kelimeyi anlamadıkları için Atıfet Hanım arada
    bir tek tek kelimelerin Türkçesini söylüyor, konuşmanın ritmini
    bozmadan açıklamalarda bulunuyor.
    “Eski ve kapanmış bir çocuk kaçırma dosyası yeniden açılmış ve önüme gelmişti”
    diye devam ediyor hâkim bey.
    “O davadan yaklaşık dokuz yıl önce, İzmir’de ticaretle uğraşan, otuzlu
    yaşlarında Serdar Yolaçan’la eşi yirmi dokuz yaşındaki Sibel Yolaçan’ın
    iki çocuğundan biri olan Ebru ka­çırılmıştı. Kaçırılma olayı da şöyle olmuş:
    Bir haziran günü Sibel, üç yaşındaki kızını alarak, arabasıyla Urla’ya doğru
    yola çıkmış, kocasıyla akşam yemeğini orada bir balık lokantasında
    yemek için sözleşmişler. Kocasının gündüz Urla’da işi olduğundan zaten
    oradaymış. Sibel’in küçük çocuğu Hakan ise bir yaşında olduğu için onu
    Sibel’in annesine bırakmışlar.

    Her zamanki gibi, Sibel, Ebru’yu arabanın arka tarafındaki bebek koltuğuna
    oturtup bağlamış, yola çıkmış. Urla yolunu yarıladığı zaman da benzin
    işaretinin yandığını görüp bir yakıt istasyonuna girmiş.
    Kırmızı bir Polo’ymuş araba. Oradaki genç görevli yakıtı doldurduktan sonra,
    sıradaki diğer arabaları engellememek için arabayı pompanın önünden
    çekmesini işaret etmiş Sibel’e. O da dükkâna yakın bir yere park etmiş
    ve parayı kredi kartıyla ödemek için dükkâna girmiş.
    Hemen ödeyip çıkmış ama bir bakmış ki Polo yerinde değil, işte böyle
    kaçırılmış çocuk. Bu işi yapanlar arabayı çalarken kazara çocuğu da mı kaçırdı
    ya da çocuğu kaçırırken arabayı da mı aldılar bilinmiyor.
    Ailenin aklını oynatacak hale geldiğini tahmin edersiniz elbette.
    Genç anneyi ancak ilaçlarla, iğnelerle hayatta tutabiliyorlarmış.
    Polis etraflıca bir araştırma yapmış, güvenlik kameralarını izlemiş ama ne
    yazık kamera arabanın ancak arka tarafını gösteriyormuş, şoför kısmı
    görüntüde değilmiş. Günlerce fidye istenmesini beklemişler ama arayan
    soran olmamış. Gazetelere ilanlar verilmiş, anne en perişan haliyle
    televizyonlara çıkıp ağlayarak çocuğunu kaçıranlara yalvarmış,
    ne isterlerse yapacağını, çocuğuna zarar vermemelerini istemiş.
    Ne var ki hiç ses seda çıkmamış.

    Altı ay sonra polis ormanda tecavüze uğradıktan sonra boğularak öldürülen
    bir kız çocuğu cesedi bulmuş. Bu olay da basına intikal etmiş.
    Televizyon kameraları eşliğinde on yaş yaşlanmış, hüngür hüngür ağlayan
    ve perişan bir halde morga getirilen anne o zavallı kızın Ebru olmadığını söylemiş.
    Dosya da böylece kapanmış ama yaklaşık yedi ay sonra annenin
    adına bir mektup gelmiş, imzasız mektubu yazan, kı­zını kaçıran kişi olduğunu
    belirterek, Ebru’nun iyi olduğunu, merak etmemesini, onu kendi kızı gibi bakıp büyüttüğünü ve sık sık sağlığı konusunda haber vereceğini bildiriyormuş.
    Hep bir kızı olması istediğini, Allah’ın bu lütfü ondan esirgediğini,
    bu yüzden böyle bir yola başvurduğunu söylüyor, özür diliyor,
    ama hiç olmazsa annenin azabını hafifletmek için bu mektubu yazmaya karar
    verdiğini belirtiyormuş. Kadın gözyaşlarına boğulmuş.
    Hem ‘Allahım çok şükür, Ebrum sağ ve iyi’ diye seviniyor, hem de ona
    kavuşmak için mektubu yazan kişinin bütün uyarılarına rağmen polisi
    işin içine karıştırmak zorunda olduğunu hissediyormuş.
    Kocası kesinlikle polise gitmekten yanaymış. Gitmişler, dosya yeniden açılmış.
    Mektup üzerinde teknik incelemeler yapılmış; ne bir parmak izi varmış ne
    de el yazısından çıkarılabilecek bir ipucu. Mektup Alsancak Postanesi’nden
    postaya verildiği için o bölgede sıkı bir araştırma yapılmış ama sonuç çıkmamış.

    Soruşturma tekrar uykuya yatmış. Kadıncağız büyük bir umutla her sabah
    postacının getireceği mektubu bekler olmuş. Nitekim ilk mektuptan kırk gün
    sonra ikinci bir mektup almış. Aşağı yukarı aynı şeyler yazılıymış mektupta
    ama en önemli bölüm Ebru’nun neşesinin ve sağlığının yerinde olduğunu
    bildiren satırlarmış. Bu kez mektup Basmane Postanesi’nden atıldı­ğı için o
    bölge incelenmiş ama yine sonuç çıkmamış. Anne iki mektubu yan yana
    duvara asmış, onların üstüne de Ebrusunun resmini yerleştirmiş.
    Bu kutsal köşenin önünde vakit geçirir olmuş, iki tesellisinden biri bu mektuplar,
    diğeri de büyümekte olan oğlu Hakan'mış.
    Üçüncü mektup yine kırk gün sonra gelmiş, tamı tamına kırk gün.
    Her şeyin yolunda olduğunu belirten o mektup da ötekilerin yanma asılmış.
    Daha sonra her kırk günde bir mektup gelmiş.
    Her biri ayrı postaneden atılıyormuş mektupların:
    Aydın'dan, Muğla'dan, Ödemiş'ten, Manisa'dan...
    Bir süre sonra bu mektuplara resimler de eklenmiş.
    Sibel'i ve kocasını mutluluktan çıldırtan, gözyaşları içinde havalara
    sıçramalarına neden olan ilk resimde Ebru bir pastanın üstündeki
    beş mumu üfleyerek söndürüyormuş.
    Karıkoca, başına bir taç konmuş, bir de pelerin giydirilmiş olan çocuğun,
    mumları üflemek için şişirdiği yanaklarına, olağanüstü sevimliliğine
    bakıp günlerce ağlamışlar.

    Sizi sıkıyor muyum böyle uzun uzun anlatarak bilmem ama bu hadise
    bana çok tesir ettiği için mazur görün.” Atıf Bey'in bu geri çekilme girişimine
    en büyük itiraz genç kadınlardan geliyor. “Ne olur anlatın” diye ısrar ediyorlar.
    Anlatı sanatının değişmez ilkesi olan, kahramanla özdeşlik kurma,
    onun gibi hissetme kuralı işlemeye başlamış anlaşılan.
    Hâkim bey anlatırken genç anneler kendilerini Sibel'in yerine koyuyor,
    onun yaşadıklarını yüreklerinde duyumsuyorlar.
    Hikâyeyi dinlerken sık sık kulak memelerini çekip, üçüncü parmaklarının
    eklemiyle masaya vurmaları da bu yüzden işte.


    Hikâyenin devamı

    ...
    Sibel Hanım’m kızı resimlerde büyümeye baş­ladı.
    Çünkü her kırk günde bir aynı büyüklükte, krem rengi dikdörtgen zarflar
    içinde, aynı yatık, düzgün el yazısıyla kibar mektuplar geliyor,
    mektupları yazan kişi, Ebru’nun son zamanlarda yaptıklarını anlatıyor,
    nasıl cıvıl cıvıl konuştuğuna örnekler veriyordu.
    Bazen de bir resim çıkıyordu zarftan.
    Resimlerdeki Ebru bahçede oynuyor, ip atlıyor, ders çalışıyordu,
    çünkü okula başlamıştı artık. Yıllar geçip gidiyor, duvar resimlerle doluyor,
    Sibel o duvarın karşısında diz çökerek bazen hıçkırıklar içinde, bazen gülerek,
    hatta zaman zaman ikisini birden yaparak teselli bulmaya çalışıyordu.
    En azından sevgili kızı, yavrucuğu iyiydi, resimlerde mutlu gö­rünüyordu.
    Herhalde kendisini kaçıran kişileri ailesi sanıyordu ki yüzünde müthiş
    bir çocuk mutluluğu okunuyordu.
    İlk resim, Ebru kaçırıldıktan yaklaşık iki yıl sonra gelmişti.
    O iki yıl içinde çocuk serpilip gelişmişti, bebek ifadesi gitmiş, yüzü daha
    anlamlı bir hale gelmişti. Çocuğunu kaçıran her kimse, ona her
    doğum gününde aldığı hediyelerin resmini de gönderiyor, her yıl
    Sibel Hanım’ın yerine de bir hediye alıyordu.
    Bazen bir bebek, bazen oyuncak bir yemek takımı, bazen bir boyama kitabı,
    bazen bir video oyunu. Sibel kendisine her kırk günde bir mutlaka haber veren suçluya neredeyse şükran duymaya başlamıştı. Nasıl oluyorsa zalim
    ama merhametli biriydi bu her kimse. Çocuğunu kaçırmak gibi korkunç bir
    suçu işlemiş olsa da, annenin cehennem azabını hafifletmeye çalışıyordu.

    Sibel’le birlikte Hakan da resimlere bakıyor, artık aklı erdiği için kaçırılmış
    olan ablasını resimlerde tanımaya çalışıyordu. Sibel için yaşam kırk günlük
    devrelere bölünmüştü. Otuzuncu günden sonra kıvranmaya başlıyor,
    belki yanlışlıkla mektup bir iki gün önce gelir diye postacının yolunu gözlüyor,
    ya kaybolursa diye de bü­yük bir çöküntü yaşıyordu.
    Bir seferinde mektuptan resimle birlikte umulmadık bir hediye çıktı ve
    Sibel’i gözyaşlarının da tanık olduğu sonsuz bir mutluluğa boğdu.
    Zarftan bir tutam kumral saç çıkmıştı. Sibel bu saçı günlerce kokladı, öptü,
    koynunda sakladı; geceleri yastığının altına koydu, yavrusunun kokusunu
    alan bir hayvan gibi ondan ayrılamadı.
    Evet, Ebru’yu kaçırana minnet, şükran duyuyordu. Adam ya da kadın yıllardır,
    her kırk günde bir gönderdiği mektuplarını hiç aksatmamış, “Sibel Hanım” diye başladığı mektuplarda -ne ilginç. Sevgili Sibel Hanım. Sanki bir dostmuş gibi-
    Ebru’yla ilgili her türlü bilgiyi vermiş, özlemden kavrulsa bile yine de onun sağ
    ve mutlu olduğunu bilmenin mutluluğunu tattırmıştı.
    Şimdi de elinde yavrusunun bir tutam sa­çı vardı işte.

    Ebru artık dokuz yaşındaydı. Genç kızlığa adım atan, harikulade güzel, tatlı,
    gamzeli gülücükleriyle parıldayan kumral bir çocuktu. Evi geçindirme
    sorumluluğu mu, günlerini dışarıda birçok kişiyle birlikte geçirmek ve mücadele
    etmek zorunda olması mı, nedendir bilinmez ama, aradan geçen yıllar
    kocasını daha olumlu yönde etkilemişti. Onun en büyük tutkusu oğlu
    Hakan ve Sibel’in ruh sağlığıydı. Ne var ki kadın atlatamamıştı.
    Zaman zaman migren ağrılarıyla ağlama krizleri birlikte geliyor,
    sanki o eve rastlantıyla gelmiş bir ruh gibi, insanların arasından çekilip gidiyor,
    kendi acılı dünyasına sığınıyordu. Bu krizler sık sık geliyordu ama iki
    kez çok ağır olduğu için psikiyatri kliniğine yatırdılar.
    Sibel bu yıllar içinde çöktü gitti. Kocasının bir başka çocuk
    -belki de bir kız- yapmaları önerisine şiddetle karşı koydu, istemedi.

    Hakan, böyle tuhaf bir atmosferde büyümesine rağmen son derece akıllı,
    sağduyulu bir çocuk oldu. Okulda başarılıydı, diğer arkadaşları gibi o da
    bir bilgisayar kurduydu, ne var ki onun bilgisayar karşısında geçen
    vakitleri sadece eğ­lenceye ya da haberleşmeye değil, bir amaca yönelikti.
    İyi bir araştırmacı olarak tahminine göre, bu devirdeki her öğrenci
    gibi Ebru’nun da Facebook, Twitter, Instagram gibi sosyal medya ağlarında
    bir izi bulunmalıydı. Bir yerden çıkardı nasıl olsa.
    Annesine yardım edebilmenin tek yolu buydu. Böylece kızıl saçlı, burnunun
    üstü çillerle dolu sevimli oğlan, aylarca bu işin peşine düştü.
    Her gün okuldan geldiğinde bir iki saat araştırma yapıyordu.
    Uzun süre bir şey bulamadı; sonra sosyal medyada değil ama bambaşka
    bir yerde, onu heyecanlandıran bir buluş yaptı. Okul yıllıklarını tarıyordu.
    Törenlerde çekilmiş toplu resimler, öğrencilerin kişisel sayfaları,
    okul gezilerinin anıları gibi hiçbir ayrıntıyı gözden kaçırmadan hem de.
    Hakan'ı heyecanlandıran resim de Milli Park’a yapılan bir okul gezisiydi.
    Okulun sayfasında resmi olarak yayınlanmıştı.
    Resimlerde kızlı erkekli öğrenciler, iki hanım öğretmenle çeşitli hatıra
    pozları vermişler, bazen de haberleri olmadan gezerken yansımışlardı fotoğrafa.
    Ebru, kimi daha yakın, kimi uzak olmak üzere en az altı fotoğrafta
    net olarak görülüyordu. Salondaki duvarda resimleri asılı olan kızdı bu;
    Ebru’ydu. Hiçbir kuşkusu yoktu bundan. Okulu, sını­fı, numarası belliydi.
    Hakan odaya girip de “Anne, Ebru’nun nerede olduğunu biliyorum” dediğinde,
    Sibel annesiyle telefonda konuşuyordu. O anda almacı elinden düşürdü.

    Ertesi gün polise gittiler, polis soruşturma başlattı, okulda inceleme
    yaptı. Çeşitli yaşlarda yedi Ebru vardı öğrenciler arasın­da ama o resimde
    görülen kızın adı Ebru değil, Esra’ydı. Sekizinci sınıf öğrencisiydi;
    İzmir merkezli, su arıtma araçları imal eden bir şirketin satış temsilciliğini
    yapan Fatih Demir adlı birinin kızıydı. Doğum tarihi Ebru’nun kiyle aynı yıl,
    yalnız bir ay farklıydı. Teknik incelemeye göre Sibel’e yıllardır resimleri
    gönderilen kızla aynı kişiydi. Polis, Fatih Demir’in evine gitti.
    Adam durumu inkâr ediyor, Esra’nın kendi öz kı­zı olduğunu,
    karısının Esra’yı doğururken vefat ettiğini tekrarlayıp duruyor,
    işin garibi hastane ve nüfus kayıtları da onu doğruluyordu.
    Düzgün bir adama benziyordu, kriminal olaylara karışacak bir tipi yoktu.
    Esra da ifadesinde babasını çok sevdiğini tekrarlayıp durmuştu.
    Adam bir daha evlenmemişti, Esra tek kızıydı.

    Olaylar yüzünden aklını kaçırma noktalarına gelen Sibel Hanım,
    Ebru’yu görmek için izin almış, onunla konuşarak çocukluk anılarını
    canlandırmaya çalışmış, oyuncaklarını, bebeklerini göstermişti.
    Üç yaşında bir çocuğun zihninde kalan bazı anılara ulaşmaya çalışı­yordu.
    Ne var ki başaramamıştı. Kız babasını çok sevdiğini tekrar edip duruyordu.
    Sonunda aile, Ebru’yu geri alabilmek için dava açtı; ellerindeki bütün
    delilleri teslim ettiler, hazırlık tahkikatı yapıldı ve deliller kuvvetli görülerek
    açılan dava Atıf Bey’in başkanlığındaki mahkemenin önüne geldi.

    Duruşmalar boyunca Fatih Demir garip bir biçimde sessiz kaldı,
    hiçbir soruya cevap vermek istemediğini belirtti, bu da üzerindeki şüpheyi kuvvetlendiren en önemli etken oldu. Sadece mahkeme heyetine yalvarıyor,
    bu işin üstüne daha fazla gitmemeleri gibi akıldışı bir istekte bulunuyordu.
    Sibel Hanım ise duruşmalar boyunca gözünü adama dikiyor, sanki
    onu bakışlarıyla çarmıha germek istiyordu. Mahkeme heyeti, Fatih Demir’in
    hiçbir şey söylememesini ve aleyhindeki delilleri göz önüne alarak kızın,
    kaçırılmış Ebru olduğundan neredeyse emindi artık ama karar aşamasından
    önce Atıf Bey, davaya müdahil olanların DNA örneklerinin tespiti için adli
    tıbba yazı yazılmasına karar vererek duruşmayı erteleyince,
    baştan beri sessiz kalmış olan Fatih Demir “Ne olur, bunu yapmayın” diyerek
    hâkime yalvarmaya başladı. “Ne olur bunu yapmayın, felaket olur”
    diye tekrar edip duruyordu. Bu durum adamın suçunu itiraf etmesi gibi bir şeydi.

    Karar duruşmasında herkes mahkeme salonunda hazırdı.
    Sibel Hanım kızını o gün alacağından emindi.
    Atıf Bey duruşmayı açtı ve adli tıptan gelen raporun, herkesi hayrete
    düşüren sonucu açıklandı: Esra Demir, Fatih Demirin öz kızıydı; Ebru değildi.
    DNA’sının da Sibel Hanım ve eşiyle hiçbir benzerliği yoktu.
    Mahkemede bir uğultu yükseldi. Heyetin de kafası karışmıştı.
    Oysa herkes sonuç­tan o kadar emindi ki. O sırada Fatih Demir konuşmak
    istediğini belirtti. Mahkeme heyetine gerçeği anlatacağını söyledi,
    çünkü rapordan sonra artık gizleyecek bir şey kalmamış­tı.
    Atıf Bey hem mahkeme reisi hem de bir insan olarak durumu
    çok merak etiği için Fatih Bey’i sorguya aldı.
    “Yıllardır Sibel Hanım’a giden bu mektupları sen mi yazdın?” diye sordu
    Fatih Demirce. O da, “Evet efendim” dedi.
    Hâkim, “O mektuplarda Esra'nın Ebru olduğunu sen mi belirttin?” diye sordu.
    “Evet efendim” dedi sanık. “Sibel Yolaçan’a, kızı Ebru’yu
    kaçırdığını sen mi iddia ettin?” diye sordu hâkim. “Evet efendim”
    dedi sanık. “Peki, Ebru’nun kaçırılma olayına karıştın mı?” diye sordu hâkim.
    “Hayır efendim” dedi sanık. “Ebru’yu tanır mısın?” diye sordu hâkim.
    “Hayır efendim” dedi sanık.
    “Esra Demir senin öz kızın mı?” diye sordu hâkim. “Evet efendim” dedi sanık.
    “Ebru’yu kaçırmadığın halde kaçırmış gibi gösterdin, ailesinde bu kanıyı
    uyandıracak mektuplar yazdın öyle mi?” diye sordu hâkim. “Evet efendim”
    diye cevap verdi sanık. “Bu davranışının sebebi neydi?” diye sordu
    hâkim ve sanık anlattı: “Sayın hâkim bey ve mahkeme heyeti,
    mahkemenin başından beri işlerin bu noktaya gelmemesi ve önüne
    geçilemeyecek felaketler olmaması için çok uğraştım ama artık saklanacak
    tarafı kalmaması üzerine bildiğim her şeyi anlatıyorum size.

    Yıllar önce eşimi bir kız çocuğu doğururken kaybettim, kızımı, annemin de
    yardımıyla büyüttüm. Esram üç yaşına geldiğinde televizyonda aynı
    yaşta Ebru adlı bir çocuğun kaçırıldığını duydum.
    Annesi, yani bu hanım, Sibel Hanım dayanılmayacak kadar çok acı çekiyor,
    çocuğunu kaçıranlara yalvarıyordu. Basından bu olayı izlemeye devam ettim.
    Kaçırılan çocuk, Esrama benziyordu. İkisi de kumraldı, burunları kalkıktı.
    Küçük Ebru’yla ilgili hiçbir talep gelmemiş, kaçıranlar aileyle irtibat kurmamıştı.
    Bu durum açık olarak -ne yazık ki- küçük Ebru’nun belki tecavüze uğrayarak,
    belki de başka nedenlerle öldürüldüğünü gösteriyordu.
    Annesi babası umut kesmiyorlardı ama bana göre durum çok açıktı.
    Buna rağmen bir yıl bekledim. Aradan geçen zaman ne yazık ki tahminimi
    haklı çıkarıyordu; polis de aynı görüşteydi zaten.
    Kadıncağızın acısı beni çok etkiledi. Ekranda döktüğü gözyaşları,
    nasıl bir cehennem azabı çektiğini gösteriyordu. Bunun üzerine onun acısını hafifletecek, onu bir yalanla dahi olsa teselli edecek bir yönteme başvurdum.

    Aynı yaşta olan kendi Esramı Ebru gibi göstererek onu cehennem
    azabından kurtardım. Ona mektuplar, resimler gönderdim.
    Eğer bu dava olmasaydı, sevgili kızının yaşadığını, mutlu olduğunu sanarak
    deva bulacaktı. Ama şimdi ne olacak bilmiyorum efendim.
    Hepimizin dünyası yıkıldı.”
    Adam susup yerine oturduktan sonra bir sessizlik oldu,
    kimse ne diyeceğini bilemiyordu.

    Bu şaşkınlık içinde, yü­zü bembeyaz kesilmiş Sibel
    Hanım’m ayağa kalktığını gördüler. Sibel birkaç adım atıp Fatih Bey’in önüne geldi, adam da ayağa kalktı; olayın iki kahramanı bir süre öyle kaldılar.
    Sonra Sibel Hanım adama “Yalancı!” diye bağırdı, çantasından çıkardığı
    tabancadaki altı kurşunu onun üstüne boşalttı.
    Fatih Demir hastaneye yetiştirilemeden öldü,
    Sibel cezaevine gönderildi. Duruşmalar boyunca öldürme sebebi olarak
    hep aynı şeyi tekrarlayıp durdu: “Yalan söylüyordu, öldürdüm,
    çünkü yalan söylüyordu, ölmeyi hak etti, çünkü yalan söylüyordu.”
    Ağzından bundan başka söz çıkmadı.

    Müziğin bir ara hafiflemesini fırsat bilerek hikâyesini tamamlayan
    Hâkim Atıf Bey’in “Demek ki gerçeği bilmek her zaman iyi sonuç vermiyor,
    bazı şeylerin gizli kalması daha iyi” derken sesinin titrediği duyuluyor,
    gözlerinin buğulandığı görülüyor.
    Cebinden düzgünce katlanmış beyaz bir mendil çıkarıp kahverengi kalın
    bağa gözlüğünün camlarını silerken, “O günden beri düşünürüm” diyor.

    “Gerçek her zaman iyi midir? Daha doğrusu gerçeği ortaya çıkarmak
    her zaman iyi sonuç verir mi, yoksa yaşayabilmeleri için, insanların
    sahte dünyalarına göz yummak daha mı doğru?”

    Sonra “Müsaadenizle efendim” diyerek ayağa kalkıyor.
    Hâkim bey tuvalete doğru yürürken Atıfet Hanım, “İş­te böyle” diyor,
    “acı bir hikâye bu, her anlatışında sarsılı­yor ama ben de anlatmasını,
    içini dökmesini istiyorum. Belki böyle rahatlar.
    Bu hadiseden sonra emekliliğini istedi; hâlâ her ay İzmir'e gider,
    cezaevindeki Sibel Hanım’ı ve zavallı Fatih Bey’in mezarını ziyaret eder.
    Bu arada günahsız Esra’yı da biz okutuyoruz.
    Çok acı bir hikâye.”
    Zülfü Livaneli
    Sayfa 163 - Kaçırılan bir çocuğa dair