• “Bir de biz bâtıla, bâtıl tutkulara, boş şeylere, lüzumsuz şeylere dalanlarla birlikte dalıp gidiyorduk ki, ansızın ölüm gelip bizi yakalayıverdi.”



    “Evet, boş şeylere dalıp gidiyorduk. Bizi ilgilendirmeyen, dünyamızı da, ahiretimizi de ilgilendirmeyen boş şeylere daldıkça dalıyorduk.” Yarın mizana konulunca insanı cennete götürücü olmayan her şey boştur. Mizana konunca isterse insanı cehenneme götürmesin ama cennete götürücü olmayan her şey boştur.



    Adam özel krem rengi takke ördürüyor, rengini, desenini, modelini beğenmiyor, bozdurup bir daha ördürüyor, boş şey bunlar. Veya arabasının renginde elbise giymeye çalışıyor. Veya tesbih illa da oltu taşı olacak diye onun peşine takılıyor. Adam tesbih alacak 150 sene toprağın altında kalmış olacak. Adam henüz evlenmemiş, boşanmayı tartışıyor. Kadın, kendisine farz olmayan Cumayı tartışıyor, kocalarının cuma işlerini ayarlamaya çalışıyor. Ya da Etiyopya’yı, Arjantin’i konuşuyorlar. Gerçekten bunları konuşmamızı Allah mı istedi, bir düşünelim. Eğer yarın bunlar bizim mizanımıza konacak cinsten şeyler değilse, yarın bizi cennete götürecek şeyler değilse, boş şeylerdir. Bir bakış, bir düşünce, bir konuşma, bir okuma, bir davranış eğer cennetimize vesile değilse, boştur.



    Bugün sabahtan akşama kadar konuştuklarınızı bir düşünün. Neler konuştuk? Dünyamızı da âhiretimizi de ilgilendirmeyen boş şeyler miydi, yoksa mîzanımıza konulacak cinsten şeyler miydi? Ya da bizi cennete götürücü şeyler miydi, yoksa cehennemin ta ortasına dü-şürecek şeyler miydi? Nasıl yani, bir söz insanı cehenneme götürür mü? Evet, bakın Allah’ın Resûlü Riyazu’s Salihîn’de bize aktarılan bir hadislerinde şöyle buyurur:



    “Bir insan manasını düşünmeden bir söz söyleyiverir ki, o söz nedeniyle cehennemin doğusu ile batısı arasındaki mesafesinden daha uzak bir yerine düşüverir.”



    Allah korusun. Kızdıktan sonra ağzınızdan bir söz dökülecek, siz ne dediğinizin farkına bile varamayacaksınız, sonra onun cezaya çarptırılacak bir söz olduğunu anlayacaksınız. Bunu sakinken bile ya-pamazsınız. Bir sözün sonunda bakıyorsunuz ki insan cehennemin dibine yuvarlanıp gidiyor.



    Birisine yanlışlarını hatırlatıyoruz, iyi bir müslüman olabilmesi için yapması gereken şeyleri hatırlatıyoruz, adam sonunda öyle bir değerlendirme yapıyor ki, bizim söylediklerimizin hepsini alıp götürüyor. Diyor ki adam; “hoca bana fırça çekti”. Halbuki Rasûlullah Efendimiz dinin nasihat olduğunu beyan ediyor. Din öylece nasihat olarak ikame edilsin, var kılınsın, onun hayatında benden nasihat, benim ha-yatımda ondan nasihat olarak din yaşansın diye konuşuyorum, adam sonunda diyor ki beni fırçaladı. Dilimizin döndüğünce bir saat Allah ve Resûlünün dediklerini ortaya koymaya çalışıyoruz, ama sonunda içlerinden birisi diyor ki; “hoca anlat, anlat dediklerin çok güzel ama bugün bunlar mümkün olmaz” diyor. Onun ağzından çıkan bu söz dinleyenlerde ne iştah bırakıyor, ne ilgi bırakmıyor. Bu sözün neye mal ol-duğunu bilmiyor adam.



    Bir de öğrendiği âyet ve hadislerin ne anlama geldiği, kendilerinden nasıl bir kulluk istediğini düşünmüyor insanlar. Oturuyoruz bir ortamda; bir şeyler anlat diyorlar. Ben de diyorum ki; haydi hepiniz bi-rer âyet, birer hadis söyleyin de onlar üzerinde anlatmaya başlayayım. Başlıyor birisi; bir adam ölünce, onun ameli, malı mülkü, karısı kızı, hısım akrabası onunla birlikte mezara kadar gelir diyor peygamberimiz. Evet, sonra ikisi geri döner mezarda sadece ameli kalır.” Ya öyle mi, nerede olurmuş bu iş diye ben sormaya başlıyorum. Çünkü daha önce duydunuz mu bilmem? Ama ben tekrar duyurayım; karşımdakinin ifadesiyle bir adam ölünce üç şey onunla birlikte mezara kadar gider. Malı, ehli ve ameli. Bunlardan malı ve ehli geri döner, ameli onunla birlikte mezarda kalır.



    Siz hiç gördünüz mü diyorum, adamın yatağı, yorganı, masası, sandalyesi, atı, arabası, bürosu, mağazası, köşkü, yalısı hepsi be-raber altına tekerlekler takılarak mezara götürülsün, hiç gördünüz mü? Haydi akrabalarının hepsi değilse de bir kısmının iyi kötü geldiğini görüyoruz da ötekilerin geldiğini görüyor musunuz, gördünüz mü? Peki malı mülkü nasıl geliyor mezara diyorum. Nerde görülmüş bunların mezara geldiği? Efendim kefeni gelmiyor mu? Eh geri gelmiyor ama o orada kalıyor. Peki ya şekerleri? Hattâ o da onun değildir. Onu da orada yiyip bitiriyorlar, o da orada kalıyor, geri gelmiyor. Peki söyleyin diyorum, bu hadisi neden siz böyle üzerinde düşünme-den anladınız? Eh amel etmek istemediniz, bu hadisi öğrenmeden önceki ben ile öğrenen ben nasıl davranmalıydım, bunu bilediniz, bu-nun üzerinde kafa yormadınız dedim.



    Birine dedim ki; bir hadis oku da dinleyeyim. Bir hadis okudu bana: “Bir müslümanın bir başka müslümana üç günden fazla küsmesi helal değildir” hadisi okudu. Ben dedim ki; peki ne anlayacağız bundan? Ne dedi bu hadis bize? Valla orasını bilmem, ben bu kadar ezberledim dedi. Bir dakika dedim, ben bir başka hadis biliyorum ki; Kâb Bin Malik ve iki arkadaşına elli gün küsmüş sahabe. Nasıl olacak şimdi bu? Üstelik başlarındaki peygamber Efendimiz de küstü. Hem üç gün diyor peygamber, hem elli gün diyor, bu ne mennem şey? Ay-rıca mesela sahabe’den biri elinde sapanla taş atan bir başka sahabeye diyor ki; eğer bunu bırakmazsan sana küserim. Küstü de nitekim. Ne olacak şimdi bu? Diye onları öğrenilenlerle amel etmeye teş-vik edince, içlerinden birisi dedi ki; yani bu yaptığına gıcıklık desek olmaz mı dedi. Yok, ağzınızdan çıkan şeylere dikkat edin. Ne dediğinizi, neden dediğinizi ve bu dediklerinizin neye mal olduğunu bilin.



    Bir adamla anlaşmak istediniz, didindiniz, uğraştınız, çabaladınız olmadı. Sonunda dediniz ki; yok olmadı be arkadaş, onunla yıldızlarımız bir türlü barışmadı dediniz. Ne o? Yıldızlarınız barışmadı. Hiç düşündünüz mü bu söz ne anlama geliyor? Tarihte nice toplumlar varmış yıldızlara tapan. Onların inancına göre her insanın bir tanrı yıl-dızı varmış gökyüzünde. O benim yıldızımla onun yıldızı, yani benim tanrımla onun tanrısı gökyüzünde anlaşırlarsa ben de yeryüzünde onunla anlaşırmışım. Onlar küser barışmazlarsa, ben de yeryüzünde çatlasam patlasam da onunla anlaşamazmışım. Söyleyin peygamberin yıldızıyla bugünkülerin gökteki yıldızları barışmadı da ondan mı görüşmek istemiyorlar peygamberle? Neden gitmiyorlar peygamberin ziyaretine? Neden sormuyorlar ona problemlerini? Neden yanaşmı-yorlar peygamberin hadislerine? Haşa neredeyse Allah’ın yıldızlarıyla bizimkilerin de irtibatı yok galiba.



    Öyleyse ağzımızdan çıkan bir sözü, biz onu ne maksatla söylediğimizi düşünüp söyleyelim. Hattâ o sözün eninde sonunda bizim mizanımıza konulacak olduğunu bilerek konuşalım. Mesela adam bir olayda çok ciddi olduğunu anlatmak için yemin billah’ın da ötesinde diyor ki; “anam avradım olsun ki” diyor. Bu ne mennem şey? Ya da; “dinimden döneyim ki” diyor kimileri. Bunu nasıl söyleyebiliyor adam? Şakası bile olmaz ki bunun.



    Veya meselâ iki kişi tartışırlarken birisi; “la havle vela guvvete illa billah” diyor, berikisi hemen ileri atılıp; “bırak la havleyi! La havle karın doyurmuyor! La havlene başlarım!” diyor. Nasıl söyleyebilir bunu bir müslüman?



    Meselâ adamın kalemine gösterdiği titizliği bir düşünün. Her kalemle yazamaz adam, illa falan model ve filan marka olacak. Veya adamın yemeğin tuzuna, biberine modeline gösterdiği titizliği bir düşünün. Saatlerce akvaryum karşısında veya televizyon ekranı karşısında öldürdüğü zamanları bir düşünün. Arabalarının üzerinde gördükleri ufacık bir çizik karşısında, “aman eyvah ne oldu? Nasıl oldu?” diye abananları ve üzüntülerinden deliye dönenleri bir düşünün. Halbuki adamların kendi inanç dünyalarındaki veya çocuklarının itikat dünyalarındaki çatlaklıklara neredeyse araba girecek ama onu gördükleri yok adamların. Hepsi boş şeydir bunların!



    Bir ömür boyu yaptıklarımızı bir düşünelim. Ne kadarı dolu, ne kadarı boş bir düşünelim. Meselâ bir ilkokul diyoruz beş yıl harcıyo-ruz, dönüp bir bakıyoruz ki bomboş. Yani mübâlağa yapmıyorum inanın orada öğrendiklerimiz beş haftaya sığabilecek şeyler. Ondan sonra yaptıklarımızı düşünelim. Hayatın tümünü düşünelim. Acaba bu yaptıklarımızın yaptırıcısı kimdi de yaptık? Allah dedi diye mi yaptık? Yoksa toplum öyle istedi diye mi? Çevremiz bundan razıdır diye mi? Ya da âdetler veya Zerdüşt böyle buyurdu diye mi yaptık? Tüm yaptıklarımızı bir düşünelim. Neyle geçti bizim ömrümüz? Oturamayacağımız evler, yiyemeyeceğimiz paralar toplamakla mı geçti? Eğer böy-leyse, tüm hayatımız boşa gitmiştir Allah korusun.



    Neyle geçirdik ömrümüzü? Müzik dinleyerek mi? Kaldırım çiğneyerek mi? Ekran başında, akvaryum önünde mi? Aynanın önünde mi? Panayır veya piknikte mi? Oya için, boya için mi? Para-pul peşinde mi? Yoksa kendisine kulluk yapmaya çalıştığımız çevrenin alkış tufanları arasında mı? Veya kulluğa râci olmayarak, amele müstenit olmayarak gayr-ı dinî ilimlerde tefekkuh adına mı çırpındık? Öyleyse eyvaaah bize! Vaah bize! Yuh bize!!



    Bakın öyle diyor cehennemdekiler. Bizler boş şeylere, bizim dinimizi de, dünyamızı da ilgilendirmeyen, olsa da olur, olmasa da olur şeylerin peşine takılıyorduk. Ya da bizden istenmeyen şeylerin peşine veya kesinlikle haram olmayan ama bizden istenmeyen şeylerin peşine takılıyorduk. “Elbisenin tipi, biçimi, rengi, modeli. Yemeğin modeli, tadı, tuzu, servis biçiminden tutun da, çayın deminden, kahvenin rengine varıncaya kadar, peynirin küflüsünden soğanın cücüğüne kadar her şeyi dert ediniyorduk da, Kitabı, sünneti dert edin-miyorduk” diyenlerden birisi de biz olmak istemiyorsak, yarın yaptıklarımıza dikkat etmek zorundayız. Yarın mizanımıza konduğu zaman bizi perişan edecek boş şeylerin peşinde değil de, bizi kesin cennete götürecek, Allah ve Resûlü’nün istediği şeylerin peşinde olalım.

    Bir de din gününü yalan sayıyorduk biz. Ahiret endişemiz yoktu bizim. Yukarıdaki suçların temel sebebi, asıl sebebi budur işte. Ya-ni bir adamın ahiret inancı bozulmuşsa, hesaba çekilme şuuru pörsümüşse, o adamın tüm hayatı bozulmuş demektir. Ancak dikkat ederseniz burada din gününü, ahiret gününü inkâr ediyorduk, reddediyorduk demiyorlar da, “yalan sayıyorduk” diyorlar. İnkar etmekle yalan saymak ayrı ayrı şeylerdir.



    Yalan saymak, inanmakla beraber gereğini yerine getirmemek demektir. Adam namaza inanıyor ama kılmıyor, örtünmesi gerektiğine inanıyor ama örtünmüyor. Yani inanıyor ama inancının gereğini yap-mıyor. Hani meselâ diyorsunuz adama: “Arkadaş dışarı mı çıkıyorsun? Aman dikkat et! Dışarıda çok şiddetli soğuk var, kar yağıyor! Aman pardösünü giymeden çıkma!” Adam kar nedir, soğuk nedir biliyor, pardösüsünü giymesi gerektiğini biliyor, anlıyor ama yine de giymeden çıkmaya kalkışıyorsa, işte bu yalan saymaktır. Namazın farz olduğunu, kılınması gerektiğini biliyor ama yine de kılmıyor. Bakın burada da aynısını görüyoruz:



    “Biz din gününü yalan sayardık.”



    Bakın, “din gününü inkâr ederdik” değil, “yalan sayardık.” Meselâ adama soruyorsunuz: “Arkadaş ölecek misin?” “Tamam.” “Dirilecek misin?” “Tamam.” “Hesap-kitap var mı?” “Tamam.” “Peki Allah Kâdir mi? Yapar mı bunu?” Tamam, hepsine inanıyor adam. Ama ba-kıyoruz bu tamam saydığı, bu inandığı konulara aldırış etmeden yaşıyor adam. Yaşadığı hayatta bu inandığı şeylerin kokusunu bile görmek mümkün değil. Öyle bir hayat programı var ki, adamın bu inancının hiç mi hiç etkisi yok.



    Yani imanının, inandım dediği şeyin gereğini yapmıyor. Veya imanını amele dönüştürmüyor adam. Çok korkunç bir suç değil mi bu? Namaz kılması gerektiğine inanıyor ama kılmıyor. Örtünmesi ge-rektiğine inanıyor ama örtünmüyor. Kur’an’ı, sünneti tanımadan Müslümanlık olmayacağına inanıyor ama farklı yaşıyor. Çoluk-çocuğunu eğitmesi gerektiğine inanıyor ama yaklaşmıyor. İşte yalan saymak budur ve çok büyük bir suçtur. Öyleyse inandık dediğimiz şeyleri a-mele dönüştürmeye çalışalım inşallah.



    Bizler böyle dünyaya dalmış bir biçimde yaşayıp giderken:



    Eyvah! Eyvah ölüm gelip çatıverdi bize. Tam yapacaktık, tam başlayacaktık ama ölüm geliverdi. Hanıma ders başlatacaktı ama iki sene sonra. Küs olduğu bir Müslüman kardeşiyle barışacaktı, onu affedebilecekti ama beş sene sonra. Kur’an’ı tanıyacaktı, anlayacaktı, ama yarından sonra, diyordu. Çocuklarını eğitecekti ama emekli olduktan sonra. Kur’an’ı ve sünneti tanıyacaktı ama evi bitirdikten sonra. Rahmetli tam yapacaktı ama ölüm geliverdi. Ömrü kifâyet etmedi. Eyvah, hesapsız bir biçimde ölüm gelip işini bitiriverdi.



    Bizler ahireti gündemimizden çıkarmıştık ta bu haldeyken ölüm geliverdi! İşte borç, dert, senet, kürek, dükkan, tezgah, müşteri, kooperatif, diploma, doktora, makam, koltuk, bordro, kademe, ödeme, akvaryum, çiçek, saksı, halı, mobilya derken hiç beklemediğimiz bir anda ölüm geliverdi. İşte cehennemin kapısının önündekilerin söyleyecekleri bunlar. Allah bizleri onlardan etmesin inşallah.



    Anlıyoruz ki işte cehenneme gidecekler bunlardır. Anlıyoruz ki bunlar bedenî kulluklarını, ya da bireysel kulluklarını yapmıyorlarmış. Namaz gibi bireysel, miskinleri doyurmak gibi toplumsal kulluklarından kaçıyorlardı. Veya namazla bedenlerinde Allah’ı söz sahibi bil-miyorlar, ikramla da mallarında Allah’ı söz sahibi kabul etmiyorlardı. Ya da namazla Allah’tan mesaj alıp infakla da bu mesajı Allah kullarına ulaştırma dertleri yoktu bu adamların
  • Okuyunuz lütfen...

    Bir gün şehrin büyük vaizi ve imamı Mevlana Celalettin Rumî, Şemsi Tebrizi'yi akşam evine yemeğe davet eder. Şems eve girip de kedisi için yapılan hazırlıkları, türlü yiyeceklerle donatılmış sofrayı görünce sorar Mevlana'ya:

    – Benim için şarap da temin etmiş miydin?

    Şaşırır Mevlana:

    – Sen şarap da mı içiyorsun?

    – Evet.

    – Hayret! Hiç bilmiyordum.

    – Şimdi bildiğine göre, o zaman git de bana şarap bul getir.

    – Gecenin bu saatinde nereden bulurum ben şarabı? diyerek bahane üretmeye çalışır Mevlana.

    – Arkanda namaz kılan müritlerinden veya evinde çalışan hizmetçilerinden birine söyle, gidip bulsun getirsin.

    – Böyle bir istekte bulunduğum anda cemaat ve hizmetçilerim arasında itibar ve haysiyetim yerle yeksan olur.

    – O zaman kendin git, Nasranîler mahallesindeki falan meyhaneden şarap al getir.

    – Ama nasıl olur efendim? Bu şehirde beni tanımayan yok. Nasıl olur da o mahalleye gider ve şarap almaya kalkışırım?

    – Eğer iddia ettiğin gibi beni gerçekten seviyorsan, benim sevdiğim ve rahatlık sebebim olan her türlü isteğimi de karşılamalısın. Çünkü geceleri şarap olmadan ben ne yemek yiyebilirim, ne konuşabilirim, ne de uyuyabilirim.

    Şems'e olan sevgisi Mevlana'yı istemese bile şarap temin etmeye yetiyordu. Çaresizce hırkasını sırtına attı, büyük bir şişeyi de altına saklayarak Nasranî mahallesindeki meyhanenin yolunu tuttu.

    Aslında Mevlana'nın yaptıklarını kimse merak etmezdi. Ama gel gör ki, onun Hristiyan mahalleye girişini gören cemaatten biri fazlasıyla meraklanır ve başlar cami imamını takip etmeye. O sırada başka arkadaşları da ona katılırlar. Şeyh'in, sakinleri kâfir olan mahallede bir meyhaneye girdiğini ve oradan şarap alıp hırkasının altında gizlediği şişeye doldurduğunu, ardından şarap dolu şişeyi tekrar hırkasının altına alarak meyhaneden çıkıp eve doğru hareket ettiğini şaşkınlıklar içerisinde kendi gözleriyle görürler.

    Kimse gördüğüne inanamıyordu. Mevlana'yı uzaktan takip edenlerin sayısı gittikçe çoğalır. Derken evinin yakınlarında bulunan caminin bulunduğu sokağa girer. Zaten kendisi de o camide cemaate imamlık yapar, Cuma namazlarını kıldırır, vaazlar verir, hutbeler irat ederdi. Caminin avlusunda kalabalık insan yığını toplanmış, Melvana'yı bekliyorlardı anlaşılan. Kendisini Mevlana'nın rakibi olarak gören biri hararetle cemaatle konuşuyordu. Mevlana'yı görür görmez sesini daha da yükseltir:

    – Ey cemaat! Her gün size namaz kıldıran şu gördüğünüz Şeyh Celalettin, az önce Nasranî bir mahalleye giderek oradaki bir meyhaneden gizlice şarap satın almış ve şu üstündeki hırkanın altına gizleyerek evine götürüyor!

    Ardından hırkayı Mevlana'nın sırtından çekince, cemaat hırkanın altındaki şişeyi görür. Devamla der rakip:

    – İşte züht ve takva iddiasında bulunan bu adam münafığın ta kendisidir. Bir taraftan namazda size imamlık ediyor, diğer taraftan da şarap alıp evine götürüyor!

    Sonra halkın içinden birisi Mevlana'nın yüzüne tükürür, ardından da başına öyle bir darbe indirir ki sarığı yere düşer.

    Adamın sözlerini ve Mevlana'nın da tepkisiz, ürkek ve sessiz kalışını gören halk artık Mevlana'nın, din ve züht libası adıyla bir ömür boyu onları kandırdığına inanır ve üzerine çullanıp onu cezalandırmaya niyetlenir.

    Tam o sırada Şems evden dışarı çıkar ve Mevlana'nın yanına gelerek yüksek sesle hitap eder cemaate:

    – Ey gafiller! Ey görünüşe göre amel eden şaşkın cahiller! Siz buraya Mevlana’yı yuhlamak, ayıplamak için toplandınız değil mi? Nasıl olur da âlim, arif ve zahit bir zat şarap içer dediniz? Gördüğünüz şu şişede şarap değil, her gün yemekte yediğiniz sirke var.

    Fakat Mevlana'nın rakibi ikna olmaz:

    – Hayır, yalan söylüyorsun, şişedeki sirke değil, şaraptır.

    Bunun üzerine Şems, şarap testisi dedikleri şişenin kapağını açar ve rakip de dahil olmak üzere oradakilerin ellerine döker; hepsi testidekinin şarap olmadığına kanaat getirir. Ardından cemaat Mevlana'dan özür diler; rakibi bile pişmanlıktan eliyle yüzüne başına vurup Mevlana'nın eline ayağına kapanır.

    Tüm bu olanlardan sonra sorar Mevlana, Şems'ine:

    – Bu gece haysiyet ve itibarıma karşılık benim başıma getirdiğin bu facia da neyin nesiydi?

    Şems cevap verir:

    – Sadece şunu bilmeni istedim: Övündüğün şu itibar ve makam, seraptan başka bir şey değildir. Gördüğün şu saygı ve hürmet, garantisi olmayan geçici ve anlık bir görüntüden başka değil. Bir grup avam halkın sana gösterdiği şu ihtiram ve verdiği konum ve makamı sen sonsuz ve ebedî sanıyordun. Oysa bunun hiç de kalıcı olmadığını ve bir yanlış anlama sonucu yerle yeksan olduğunu kendi gözlerinle gördün. Hatta yüzüne tüküren, seni öldürmeyi düşünen bile oldu. Senin bu dünyadaki sermaye diye övündüğün makam ve itibar işte bu gece şahit olduğun şeyden başkası değildi; o da bir anda yok olup gitti, hafif bir rüzgârla savruldu; sana kalan ise sadece bir "HİÇ" oldu. O hâlde, öyle bir şeyi kendine sermaye et ki, zamanın geçmesi ve şartların değişmesiyle asla yok olmasın...

    Dünya hepsi bir hiç, dünya işi tümüyle hiç!

    Ey hiç! Bir hiç için, hiçbir hiçe sarılma hiç!

    Mevlana Celaleddin-i Rumi & Şems-i Tebrizi
  • 200 syf.
    ·6 günde·Beğendi·10/10
    "Namaz;sürekli bir yüceliş ve yükseliştir."

    Hasan-ı Basrî Hazretleri şöyle buyurmuştur:

    “İki gün ve iki gece vardır ki mahlûkat, onlar gibisini asla duymamış ve görmemiştir:

    Gecelerin birincisi, kabir ehliyle kaldığın ilk gecedir. Daha önce onlarla hiç kalmamıştın.

    İkincisi, sabahı kıyâmet olan gecedir ki artık gecesi olmayan bir gün başlayacaktır.

    En dehşetli iki güne gelince, birincisi, Allah Teâlâ’dan bir habercinin gelip O’nun senden râzı olup olmadığını, senin cennete veya cehenneme gideceğini bildirdiği gündür.

    İkinci gün de, amel defterinin sağ veya sol tarafında verilerek Cenâb-ı Hakk’ın huzûruna çıkarılacağın gündür.” 


    Daha önceden okuduğum bir kitaptı...Ancak belirli aralıklarla okunması gereken bir kitap aynı zamanda... Namaz kılıyorsanız, kılmak istiyor da başlayamıyorsanız,namazınızı güzelleştirmek istiyorsanız buyurun,okuyun lütfen...
    "Hesaba çekilmeden evvel nefsinizi hesaba çekin"buyuruyor Hz.Ömer (r.a) ..
  • Din toplum ilişkisi yüzyıllardır sorunludur. Devletin dine müdahil olması ile birlikte bu sorun daha da büyümüştür. Ancak bu dönemlerde sorunlar olsa da dinin değer üretme kapasitesi ve meşrulaştırma gücü hala mevcuttur. İktidarlar da bundan azami ölçüde yararlana gelmişlerdir. Oysa özellikle son yüzyıldaki teknolojik gelişmelerin yeryüzünü küresel bir köye dönüştürmesi ile birlikte ortaya çıkan yeni tanrı, varlık, insan, din, eğitim ve devlet tasavvurları ile insan yeni bir değerler sistemi içerisine sokulmuştur. Bu küresel yeni değerler süreç içerisinde klasik dini değerlerin yerini almış, dinler bu yeni akıma yeni değerler üreterek cevap veremeyince ve klasik dinler bu yarışta geri kalınca, küresel dinin inananına dönen insan da klasik dini tasavvurlarla arasına mesafe koymaya başlamış, bu sürecin sonunda din değersizleşmiş ve meşruiyeti sorgulanır olmuştu. Bu durum inananının nezdinde de kendi dininin meşrulaştırıcı gücünün ve otoritesinin zayıflaması sonucunu doğurmuştu. Maalesef İslam dini de hem inananının sorunlu tasavvurları hem de sorunlu din yorumları ve uygulamaları nedeniyle inananının nezdinde değer üretme kapasitesini ve meşrulaştırma gücünü önemli ölçüde kaybetmişti.

    Sorun Müslüman coğrafya özelinde incelendiğinde, dinin günün ihtiyaçlarına cevap verecek bir değer üretmemesinin/ üretememesinin, “Müslümanın” nazarında dinin toplum hayatındaki yerinin daralmasına, bunun bir sonucu olarak toplumun dinden uzaklaşarak sekülerleşmesine, din ile arasına mesafe koymasına, dinin mabete/ ibadethaneye hapsedilmesine, günlük hayata ve dünyaya dair talep, kural ve yaptırımlarının gözardı edilmesine neden olmuştu. Başka bir deyişle din, sadece namaz, oruç, hac gibi belli ritüellere/ ibadetlere indirgenmiş, dinin hayata, dünyaya dair talep, ilke ve kuralları yok sayılır olmuştu.

    Bu gerçekliğe paralel olarak bazı dindar kesimlerin nezdinde din, tanrı ve inanan tasavvuru yeni bir hale evirilmiş, dini görüş ve tavırlar daha da keskinleşmiş, radikalleşmiş, İslam, klasik bir ibadetler dini olmaktan çıkarak sosyal hayatın bütününü kapsayan ve devleti de kuşatan bir ideoloji olarak algılanmaya başlanmıştı. Bu yeni radikal, dünyacı tasavvurun bir neticesi olarak Müslüman coğrafyanın farklı bölgelerinde bu anlayışa uygun siyasi ve dini hareketler ortaya çıkmıştı. “Bazı araştırmacılar” bu radikalleşmeyi toplumun önemli bir kesiminin dine lakayt haline ve dinin, hayatın çok dar bir alanı ile sınırlanmasına bir tepki olarak yaygınlaştığını, bu etki tepki halinin dindarların iktidara yürümelerine, iktidarların dinîleşmesine, klasik devletlerin dinî devletlere dönüşmesine neden olduğunu iddia ederlerken, bazı gözlemciler de, iktidarın dindarı dünyevileştirdiği, klasik dini tutumlarının değişmesine neden olduğu, dindarı şehirlileştirerek farklı bir kişiliğe dönüştürdüğü tespitini yapmışlardır. Bu iddia ve tespitlerin pek çoğu Milli Görüş ve Ak Parti iktidarlarının Türkiyeli dindarların hayatında ortaya çıkardıkları değişiklikler esas alınarak yapılmıştı. Kısacası bir taraftan dinin değersizleştiği, meşruiyetinin tartışıldığı, değer üretme ve meşrulaştırma kapasitesinin kaybolduğu tespiti yapılırken diğer yandan da dini fanatizmin, dinin, dindarlığın, dini kurumların ve din adamlarının etkisinin arttığı iddia edilebilmektedir. Bu nasıl olmaktadır?

    Bu tespitleri Müslüman coğrafya özelinde değerlendirdiğimizde çelişki, hatta birbirinin karşıtı gibi görünen pek çok durumun konuya bir bütün olarak bakılamadığından kaynaklandığı ve bir çelişki ve karşıtlığın bulunmadığı aksine aynı sonuç için birbirini beslediği kanaatindeyim. Çelişki gibi görünen şeylerin öz ve amaçla değil sadece görüntü ile ilgili olduğunu, bu iddiaların sadece şekli bazı farklılıklar göz önünde bulundurularak yapıldığını, yaşanılan gerçeklikler ile çeliştiğini, genel kanaatin aksine gerçek durumun daha farklı olduğunu düşünmekteyim.

    Son günlerdeki bir gelişme benim kanaatlerimi pekiştirdi, seküler kesim ile dindar kesimin dünyevileşme, dinin değer üretmemesi ve meşrulaştırıcı özelliğinin kaybolması konusunda aynı noktada durduklarını gözler önüne serdi. Önce Diyanet işleri Başkanı/Başkanlığı, sonra da Türkiye’nin en kıdemli ve etkili alimlerinden, İslam hukukçularından Hayrettin Karaman hoca, tütün ve tütün mamullerinin tüketilmesinin (sigara ve nargile olarak içilmesinin) HARAM olduğunu açık bir şekilde ve kesin bir dille ifade ettiler; yani haram olduğunun fetvasını verdiler. Bunu kendi kanaatleri olarak değil dini bir hüküm olarak vaz ettiklerini söylediler. Ki daha önce başka hoca efendiler de bu yönde fetvalar vermişlerdi.

    Bu fetvaları konu edişimin nedeni, fetvaların benim kanaatim ile örtüşüyor oluşu değil, İslam dediğimiz dinin bir inanç, eylem/amel bütünlüğü olduğu, bunların bir kural/ kurallar içerisinde ve bunlara inananlarla birlikte yaşanma durumunda olmasıdır. Bir fikri, bir anlayışı, bir inancı din kılan şey, o inancı kabul edenlerin, inandıkları şeylerin gereklerini bir bütünlük içerisinde ve kurallar çerçevesinde bir aile gibi birlikte yaşamalarıdır. O anlayışın toplumsal tekabülüyeti, ortak bir anlayış, kavrayış ve uygulaması yoksa o anlayış bir fikir, bir inanç olmaktan öte gitmez ve asla bir din olmaz. Yani bir dini din yapan şey inanç ve ilkelerinin kurallara dönüşerek inananları tarafından uygulanıyor olması ve yeni durumlara karşı dinin temel ilkeleri çerçevesinde yeni kurallar koyacak bir aklın ve mekanizmanın bulunuyor olmasıdır. Yoksa o din yaşamaz ve toplumsal karşılığı kalmamış (tarih kitaplarında bolca gördüğümüz) arkaik bir inanca dönüşür. O dinin inananlarının her birinin o dini farklı farklı yorumlamaları ve farklı farklı uygulamaları o dinin inanlarını ortak bir anlayışa, ortak bir hedefe, ortak/benzer bir uygulamaya yöneltmiyor, onları ortak ilkeler ve pratikler çerçevesinde bir araya getiremiyorsa, o din, din olmaktan çıkmış demektir. Dolayısıyla burada ortak bir inançtan, amel ve uygulamadan hatta bu anlayışın devam etmesi durumunda ortak ibadetlerden/ ritüellerden de söz etmek mümkün olmayacaktır.

    Daha önce de pek çok örnek nedeniyle İslam, dinin sadece ritüellerle sınırlı, ahlak ve hayata dair özellikle de bugüne dair hiçbir talebi ve yaptırımı olmayan bir dine veya hiçbir değer üretmeyen dünyevi bir ideolojiye dönüşmeye başladığı ile ilgili kaygılarım dolayısıyla bu sigaranın haramlığı konusunun toplumdaki yansımalarını görmenin kaygılarımın geldiği nokta açısından bir bakış açısı oluşturacağını düşündüm. Ve o günden bugüne, bu “fetvalar” konusunda Türkiye’deki Müslüman ve muhafazakâr kesimin tavrını merak ettiğimden, bu konuda nasıl bir gelişme yaşandığını görmek için kendi çevremi gözlemlemeye, nazımın geçtiği insanlarla konuşmaya, onların gözlemlerini sormaya başladım. Gözlemlerim ve aldığım cevaplar; Müslüman ve muhafazakâr toplumda bu fetvaların herhangi bir karşılığının bulunmadığı yönündeydi. Hiçbir Müslüman (bu Müslüman hangi yapıya ve anlayışa sahip olurlarsa olsun) bu fetvaları bağlayıcı bir karar/ fetva olarak görmüyordu. Yani bu hoca efendilerin ve Türkiye’nin tek, resmi “dini kurumu” olan DİB’in ve Ülkemizin en önde gelen, “en saygın”, alanı İslam hukuku olan bir hoca efendinin kesin bir dille “Sigara Haramdır.” diye fetva vermelerine rağmen, dindar toplumda karşılık bulmamıştı ve hiçbir Müslüman “madem dini otorite ‘sigara haramdır’ diyor, o halde ben de bu haram olan davranıştan vaz geçiyorum, şu andan itibaren sigara ve/ veya nargile içmeyi bırakıyorum” dememişti.. Aksine tütün ve tütün mamullerini tüketmeye devam ediyordu.

    Tabi burada “dini otoritenin” güvenilirliği karşımıza ciddi bir sorun olarak çıksa, bunun pek çok sebebi bulunsa da Sünni İslami anlayışın ve dini ve siyasi otoriteye bağlılığın üst düzeyde olduğu bir toplumda bunların olması, üstelik birey olma konusunda pek çok defomuzun bulunmasına, ümmettin bir parçası olarak, kendi içinde bir bütün, anlamlı, ilkeli, kimlik ve kişilik sahibi bir birey olmayı bir türlü beceremeyişimize rağmen (Çünkü pek çok konuda sürü psikolojisi refleksi sergiliyoruz.) Türkiyeli Müslümanların “Otoritenin kararı/ görüşü beni bağlamaz, bu bir yorumdur, ben bu yoruma katılmıyorum, benim yorumum farklıdır.” diyebilmesi çok anakronik ve üzerinde kafa yorulması gereken bir durumdur. Üstelik bu tavır sadece bu konu ile sınırlı da değildir, günlük hayatta bunun pek çok örneğine şahit olmaktayız. “Müslümanlar” kendi konumları, çıkarları vs. nedeniyle ya mevcut dini kuralları görmezden gelerek ya da “benim din yorumum farklı” diyerek dinin, geleneksel dini tasavvurun, kökleşmiş uygulamaların aksine uygulamalar içine girebilmektedir.

    Yeri geldi tam da burada ifade etmeliyim. Böyle bir yaklaşım içerisinde olan kesimler çoğu zaman “Otoritenin kararı/ görüşü beni bağlamaz, bu bir yorumdur, ben bu yoruma katılmıyorum, benim yorumum farklıdır.” demelerine rağmen, “bu hakkı” sadece kendilerine has kılarak, farklı yorumları din dışı ilan etmekte, yorum sahiplerine mürtedliğe kadar varan suçlamalarda bulunmaktadırlar. Maalesef bu anakronik ve komik durum her iş ve eylemimizde karşımıza çıkmaya başlamıştır.

    Mesala; “Domuz haramdır” denildiği için domuz eti yemeyen, “Şarap hazırlamak ve içmek haramdır” denildiği için alkollü içecekler tüketmeyen, “zina haramdır” denildiği için nikahsız olarak bir bayanla birlikte olmayan, “faiz haramdır” denildiği için parasını bankalara değil “faizsiz” finans kurumlarına yatıran birisi, “Şarap hazırlamak ve içmek haramdır” denildiği için esrar ve eroin gibi bazı uyuşturucuları kullanmadığı halde (Afganistan gibi ülkelerde haram olduğu kabul edilmeyerek içilebiliyor ve yaygın olarak üretiliyor.) yine uyuşturucu özelliği olan bazı otları hem ot olarak hem de işlenmiş haliyle kullanılabiliyor. Aynı şekilde “sigara haramdır denildiği halde hem de bunun en “yetkili ağızlar”, “en yetkili kurumlar” tarafından ifade edilmesine rağmen sigara içmeye, yine bütün dini metinlerde “yalan haramdır” denildiği halde yalan söylemeye, “rüşvet almak ve vermek haramdır” denildiği halde rüşvet almasa da vermeye, “kul hakkı yemek haramdır” denildiği halde kul hakkı yemeye, kendi yakınlarımızı kayırmaya, hak etmediğimizi almaya devam ediyoruz.

    Bu devam etmenin altında, çevrenin, yetişme şartlarının etkisi, insani zaafların, “tövbe kapısının açık olması” kanaatinin teşvik edici bir unsura dönüşmesi gibi etkenler yatsa da asıl sebebin insan zihninde bu konulara dair farklı kanaatler, okumalar, açıklamalar bulunması ve bu kanaatleri ve okumaları, yaptıklarını meşrulaştıracak şekilde yorumlanmasının yattığını düşünüyorum. O, bu yorumu yaparken de büyük bir ihtimalle sahip olduğu inancın, inananı olduğu dinin nasıllığını, ilke ve kurallarına uyup uymadığını, üyesi olduğu toplumun ne dediğini, nasıl yaşadığını, toplumsal aidiyetini hiç hesaba katmamış olduğunu, hatta çoğu durumda bunların aklına bile gelmemiş olduğunu varsayıyorum.

    Bu durum, dinin toplumdaki otoritesinin kaybolmasının çok ötesinde, dindarın nazarında dinin yok olduğunun veya başka bir şeye hatta yaptığı şeyleri meşrulaştıran bir araca dönüştüğünün bir göstergesi olsa gerektir. Öyleki bu hal bir karaktere dönüşerek kişisel pragmatizmin/iktidar elde etmenin bir aracı haline de gelebilmektedir ki Müslümanların iktidarla iç-içe oldukları her bir durumda bu hal daha net bir şekilde görülebilmektedir.

    Burada üzerinde durulması gereken başka bir konu daha var; o da, dinin salt bir örf, bir gelenek, bir kültür haline gelmiş olması ve dindarların bu örf, gelenek ve kültür ile bir din imiş gibi ilişki kurmalarıdır. Atalarının döneminde var olmayan, gelenek içerisinde yer bulmayan, kültüründe yer almayan hiçbir fikir ve uygulama bu insanlar açısından bir din, dini bir kural ve dini bir gereklilik olarak görülmüyor. Onlar açısından din, geçmişte olup bitmiş, örf ve kültüre dönüşmüş, bugün sadece geçmişte olanın tekrarından ibaret bir şeydir. Din bugüne dair bir şey söylemez sadece geçmişi tekrar eder. Dolayısıyla dinin, bugün ile ilişkisi kurulamadığı için dinin, bugünün sorunlarına ait bir cevabını üretmek de mümkün olmuyor. Din ile bugün arasında ilişki kurup bu ilişkinin özelliğine göre cevap üretenlerin cevaplarına da itibar edilmiyor. Çünkü bugün olan “modern olan”, türedi, dindışı bir şeydir. Yani bugünün Müslümanı için din, dünya dışıdır, bugünün dünyasına değil geçmişin dünyasına ait bir şeydir. Onun için bu dünyaya ait olan şeyler içinde hangi yanlışı, hangi çirkinliği, hangi zulmü ve haksızlığı barındırırsa barındırsın eski dünya/ gelenek içinde bire-bir isimlendirilmemiş ise o pisliği, o çirkinliği, o haksızlığı yapmakta kendisi için bir beis görmüyor. Bu yapılanlar içerisinde sigara veya ot ne ki…

    Ama tüm bu açıklamalardan sonra en temel yanılgının dinin tek başına yaşanabileceği iddiası olduğunu söylemeliyim. Bu durum çoğu zaman açık bir iddia olarak ortaya konmasa da bir dinin müntesibi gibi yaşandığı varsayılsa da ortaya konan söz, hal ve davranışlar, dolaylı olarak bir iddia içinde olunduğunu göstermektedir. Çünkü bir toplum içinde yaşıyor olmak kendisini o toplumun bir parçası olarak görenlere bazı temel sorumluluklar yükler. Hem o toplum içinde yaşıyor olmak hem de kendisini hiçbir sorumlulukla yükümlü olarak görmemek ancak böyle bir anlayışın ürünü olabilir. İşte böyle bir anlayışın sahibi ancak kendisinin arzu ettiği her şeyi yapabileceğini varsayar.

    Tüm bunları kimlik ve kişiliği gelişmemiş, kendisine ve çevresine karşı sorumluluk bilinci olmayan ferlerden meydana gelen toplulukların bir sürü mantığı ile ne tür kötülükler yaptıklarının şahidi ve daha ne çok kötülükler yapabileceklerini öngören birisi olarak söylüyorum. Evet, iyilik de kötülük de hep birlikte topluluk içinde yapılır. İnsan da olacaksan hayvan da olacaksan topluluk içinde olur. İnsanın doğası ve yapısı onun toplum içinde toplumun bir ferdi olarak yaşayacak şekilde kodlanmıştır. Toplumun dışına çıktığında o yoktur. Toplumun içinde olduğunda da insan olması hele de Müslüman olması için yapması gereken pek çok şey, olması gereken pek çok durum vardır. Din, onun insan/ Müslüman olmasının bir aracıdır. Tabi insan o aracı da bozup kendisine benzetir; bu da başka bir konu…

  • Yaşı küçük biriyle karşılaşırsan,
    "Bu Allah'a henüz isyanda bulunmamıştır. Ben ise çok günah işledim, öyleyse kuşkusuz bu benden daha hayırlı biridir." diye düşün.

    Yaşı büyük biriyle karşılaşırsan,
    "Bu benden önce Allah'a kulluğa başlamıştır." diye düşün.

    Alim birisiyle karşı karşıya gelirsen,
    "Buna bana verilmeyen ilim verilmiştir, benim bilmediklerimi bilmektedir bir de bildikleriyle amel etmektedir." diye düşün.

    Karşına gelen kimse cahil biriyse,
    "Bu, cehaleti sebebiyle Rabbine isyan etmiştir. Ben ise bildiğim halde isyan ediyorum! Öyleyse o benden üstündür. Bir de onun ve benim akıbetim nasıl olacak hiçbir bilgim yok." diye düşün.

    Eğer karşına kâfir birisi çıkarsa,
    "Bu adam ileride müslüman olur, ömrünü hayırlı amellerle tamamlar; bense, küfre düşebilirim, ömrümü kötü amellerle bitirebilirim." diye düşün.

    (Haris el-Muhasibi)🌸🌾
    م...
  • Tarih boyu Müslümanlar 2' ye ayrılmış,bir kısmı," Hadis rivayetleri Kur'an'la eşittir,Allah tarafından korunmuş,sorgulanamaz,hatta vahiydir" derken; bir kısmıda, "Hayır hadis denilen rivayetlerde sorgulanır,Kur'an'a uyan kabul edilebilir uymayan edilmez " demiştir ve bu zıt görüşlerle birbirlerine karşı kalemle,güçle,sözle ve her türlü mücadeleyi vermişlerdir.İlk guruba hadis ya da rivayet ehli ,2.gruba rey ehli denilmiş.
    Örneğin Ahmed b. Hanbel hadis ehlidir, ebu Hanife ise rey ehlidir.Ahmed b. Hanbel derki: "Zayıf hadis reyden (akılla içtihat) hayırlıdır."(İmam Şarani, Müzanül Kübra tercümesi s.104,el Leknevi -el Ecvibetül Fadıle s.46)
    "Zayıf hadis ebu Hanife'nin reyinden hayırlıdır" dediği rivayet edilen(Ahmed Hanbel ,Mesail s.438,Bağdadi T.Bağdad, 13:448) imam Ahmed'in, Müsned adlı eserinde niye zayıf hadislerede yer verdiği sorulunca,"Başka bir kanaldan sahih olarak rivayet edilmişte olursa eğer, sünneti terk etmiş olmaktan korkarım" dediği söylenir.(M.Gazali, Nebevi Sünnet, s.303)
    Daha önce Süfyan Sevri ile başlayan,ibni Mübarek ile devam eden bu zayıf hadis meselesini kaynak kabul etmek,Ahmed b.Hanbel ile zirveye çıkmış ve sonrasında da hızını kesmemiş,devam etmiştir. Buna karşın birçok alimde bunu kabul etmemiş,mesela İbni Abdisselam hadis alimlerinin zayıf hadisleri nasıl olurda almayı caiz gördükleri sorusuna yer vererek şöyle der: "Bana göre bu mesele problemlidir.Zayıf hadislerin kitaplara alınabileceği icması falanda yoktur.Enteresan olan,önde gelen hadisçilerin çoğununda kitabına aldığı hadislerin sonuna sahih ve zayıf olanlarını belirtmemeleridir.(İzz bin Abdisselam, Kavaidül Ahkam, s.249) İmam Azamda ibni Abdisselamla aynı görüşte olan rey ehli imamıdır.Ebu Hanife,Küfe rey okulu mensubu,hz Ali, hz ibni Mesud ve Hammad gibi rey ehli müçtehidlerin çizgisinden gelir.Piyasada peygamber söylemediği halde ona atfedilen çok sayıda söz, rivayet olduğu için zayıf yada kendince Kur'an'a uymayan hadisleri almaz,çok eler çok sıkı dokur,en ufak şüphede hadisi almaz,rey ederdi.(içtihat).
    Ebu Hanife, kendi zamanında ve kendinden sonra tüm hadis/rivayet uleması tarafından
    hadis düşmanı,sünnet düşmanı,akılcı sapık,Mürcie gibi hakaret ve saldırılara maruz kalmıştır.Tabii onun gibi rey ehli tüm ulema onun gibi bu saldırılara maruz kalmıştır.Örneğin aşağıdaki bazı örneklerle ne demek istediğimizi delillendirelim:
    Sufyan b.Uyeyne'nin , Sufyan es Sevriye "Herhalde seni fetva vermeye,bu işe ehil olmayan birisinin durmadan fetva vermesi sevk etti " şeklindeki sözüne Ahmed b. Hanbel ,ehil olmayan kişiden kastın ebu Hanife olduğu açıklamasını getirir.(Ahmed b.Hanbel ,İlel,1:358(2365)Ankara-1963) Ahmed Hanbel ,ebu Hanife aleyhine kabullenerek şu sözleri (yüzlerce ama bir kaçını seçelim)rivayet etmiştir:
    Hammad b. Seleme dedi:Ebu Hanife kendine gelen sünnetleri kendi görüşüyle reddeden biridir(Ahmed Hanbel ,İlel ,2:545(3586),68,246)

    Şefik b. Abdullah dediki:Küfenin her tarafının merkeple dolması,orada ebu Hanife'nin görüşünde birinin olmasından hayırlıdır.(İlel,2:69(428-432) )
    Kitabuz Zuafa eserinde İmam Azamı zayıf ravi olarak sayan,güvenilmez olarak gören Buhari, et Tarihul Kebir adlı eserinde ise imam azamın/ebu Hanifenin mürcie olduğunu söyler(Buhari,et Tarihul Kebir,8:81(2253) )Yine Buhari binbir zevkle Ebu Hanife ölünce Süfyan es Sevri' nin "Müslümanları bu adamdan kurtaran Allaha şükürler olsun "dediğini aktarır.(Buhari,et Tarihus Sağır,2:43)
    Buhari'nin ebu Hanife' ye muhalefeti Hilmi Merttürkmen'in Buharinin ebu Hanifeye itirazları ve aralarındaki ihtilaflar adlı doktora tezine konu olmuştur.
    Razi ise ebu Hanife ve imam Muhammed'in hadis düşmanı olduğunu,Cehmiyye mezhebinden olduğunu,diğer talebesi imam Yusuf'un ise Cehmiyyeye meyilli olduğunu yazar.(Ebu Zura er Razi,Kitabud Duafa,3:570)
    Rey ehline ağır saldırırda bulunan hadisçi ibni Kuteybe'de rey ehlinin uydurma dediği hadisleri savunma amacıyla Tevil-i Muhtelifil hadis adlı eseri yazmıştır.Bu eser Hayri Kırbaşoğlu tarafından Türkçeleştirilmiştir.
    Nesai de ebu Hanife'yi hadis ilmi bilmemekle suçlar,onu hadiste güvenilmezlikle suçlar,onun hafızasının çok zayıf olduğunu anlatır.(bknz Nesai,el Mecmuu fid Duafa vel Metrukin)
    Hadis alimi Ukayli, ebu Hanife ve arkadaşları için şunu der: "Bu grup,hadisleri hafife alıyor,hadisle amel etmiyor,olmayan şeyleri ekleyerek rivayetleri değiştiriyorlar."(Ukayli,Kitabuz Zuafail Kebir 1:24,4:268-285)
    Hadis alimi ibni Hibban, diğerleri gibi ebu Hanife'yi ağır eleştirmiş,itham etmiş,hakaret etmiş,ebu Hanife' ye yönelik ithamlarını et Tenbih alet temvih VE ayrıca el Mecruhın adlı eserlerinde biraraya toplamıştır.
    Ünlü Hanbeli alimi ibni ebu Davud,hadisi eleyip içtihat eden ebu Hanife ve rey taraftarlarını bidatçılar olarak sayar.(İbni Abdilberr,Cami 2:135)
    Mürcieyi 12 ye ayıran imam Eşari, ebu Hanife' yi ehli sünnet dışı 9. grup Mürcie olarak sayar(Eşari,Makalat,s.138)
    Ebu Hanife ve diğer rey ehlide tarih boyu hadis ehline karşı cevaplar vermiş,onların kendilerinin bidatçi olduğunu söylemiştir.Örneğin yine bu ithamlara karşı bir sözünde şöyle der:"Bize birde Mürcie iddiasında bulunuyorlar.Hakkı söyleyen,bidatçıların kendisini Mürcie diye yaftaladıkları bizim sünnet üzre olan topluluğun bunda ne günahı bulunabilir?Bizim topluluğumuz,ancak adalet ve sünnet üzeredir.Bu Mürcie ismide kinlerine yenik düşen düşmanların verdiği bi isimdir."(Ebu Hanife'nin Osman el Betti'ye yazdığı mektup(İslamın inanç esaslarının içinde),s.84)
    Bugünde hadislerin elenmeyip tümden kabul edilmesi gerektiğini,bunları kabul etmeyenlerin ehli sünnet düşmanı,hadis düşmanı vs olduğunu iddia eden hadis ehli kesimler vardır,yine bugünde rey ehli , usule ya da Kur'an'a uymayan uydurma, şaibeli rivayetleri almayıp içtihat eden alimler ,ilim adamları vardır.Bu iki çizgi sanırız kıyamete kadar devam edecektir.
    Bu iki çizgi,bugünde vardır.Rey ehli bugün yine Kur'an merkezli olarak tüm ilimlerden akıl ve Kur'an ölçüsünde faydalanmaktadır.Hadis ehlinin pek çoğu ise bu Kur'an merkezli müminleri, geçmişte olduğu gibi bugün de, "Peygamber düşmanı,mezhepsiz,hadis düşmanı,ajanlar,mason,namusu yok,ehli sünnet düşmanı,sahabeye sövdü" gibi ne insafla ne ahlakla ne adaletle bağdaşmayan karalama kampanyalarıyla susturmaya çalışmaktadırlar.
    Halbuki ehli rey,rivayetleri Peygamber söylemedi diye inandığı için onları red etmektedir,bilse ve inansa ki o rivayeti peygamber söyledi,başının üstüne koyar.Unutmayalım,çoğu Peygamberimizden en az 200 yıl,300 yada 500 yıl sonra yazılan rivayetler/hadis rivayetleri denilen sözler ve tarih kitaplarındaki tarihi aktarımlar,Peygamberimizin söylediği sözler değil,söylediği iddia olunan sözlerdir.İkisi arasında büyük fark vardır.Rey ehli üretir,gerçek ve samimi Peygamber aşığıdır aslına bakarsanız.
    Tarih akıyor...
    Tarih tekerrürden ibaret...
    Ebu Hanife çizgisine sahip çıkalım,O Kur'an'ı hiçbir aslı astarı olmayan,Peygamberin söylemeyeceği ama Peygamber dedi diye uydurulan rivayetlere feda etmemişti.
    Sözümüzü Ebu Hanife'nin Kur'an'a ve ayrıca akla-ilme-hakikate aykırı hadis rivayetlerini niçin reddettiğine, niçin kabul etmediği sorularına ve hakaretlerine karşılık yaptığı açıklamayı aktararak bitirelim:
    "Ebu Hanife: Tekzip etmek, ancak “Ben Hz. Peygamber’in sözünü yalanlıyorum,” diyen kimsenin yalanlamasıdır. Lâkin bir kimse “Ben Hz. Peygamber’in söylediği her şeye iman ederim, fakat o kötülük yapılmasını söylemedi, Kur’ân’a da muhalefet etmedi” derse, bu söz o kimsenin, Hz. Peygamber’i ve Kur’ân-ı Kerim’i tasdik etmesi; Allah’ın Resulünü, Kur’ân’a muhalefetten tenzih etmesidir. Eğer, Hz. Peygamber, Kur’ân’a muhalefet etse ve Allah için hak olmayan şeyleri kendiliğinden uydursa idi, Allah onun kudret ve kuvvetini alır, kalp damarını koparırdı. Nitekim bu husus Kur’ân’da şöyle belirtilir:

    “Eğer peygamber söylemediklerimizi bize karşı, kendiliğinden uydurmuş olsa idi, elbette onu kuvvetle yakalar, sonra da kalp damarını koparıverirdik. Sizin hiçbiriniz de buna mâni olamazdı.” (Hâkka, 69/45-47)

    Allah’ın peygamberi, Allah’ın kitabına muhalefet etmez, Allah’ın kitabına muhalefet eden kimse de Allah’ın peygamberi olamaz. Onların rivayet ettikleri bu haber Kur’ân’a muhaliftir. O halde Kur’ân-ı Kerim’in hilafına, Hz. Peygamber’den hadis nakleden herhangi bir kimseyi reddetmek, Hz. Peygamber’i reddetmek veya tekzip etmek demek değildir. Bilakis, Hz. Peygamber adına bâtılı rivayet eden kimseyi reddetmek demektir. İtham Hz. Peygamber’e değil, nakleden kimseye râcidir."
    (Bakınız kaynak:İmam-ı Azam’ın Beş Eseri, Tercüme, Mustafa Öz, 2. Bs., İFAV Yayınları, İstanbul, 1992, “el-Âlim ve’l-Müteallim”, s: 24-25)
  • Bir evlattan Anneye Mektup;

    Ah Anne!

    Sen beni hiç sevmedin
    Sevmeyi mi bilmedin Anne?
    Bana sarıldın öptün
    Kokladın kucakladın.
    Ağladığımda ağladın,
    İlk adımlarımda yanımdaydın..
    Büyüdüm.
    Başında ana kokulu örtün vardı.
    Anne bende takayım dedim,
    Kızım sen daha küçüksün dedin.
    Saçlarımı süsledin..
    Seni gördüm bazı namaz kılarken..
    Bende kılayım Anne dedim
    Kızım sen bilmezsin
    Sonra kılarsın dedin..
    Bir kitap okuyordun
    Anlamadığım bir dilde..
    Anne bende okuyayım dedim..
    Kızım sen derslerine çalış dedin.. Büyüdüm.. Üniversite kazandım..
    Doktor olacaktım..
    Sen çok mutluydun Anne.. Bana ne hazırlıklar yaptın..
    Valizimi en iyisinden aldın..
    Üşümeyeyim diye üç çeşit kazak ördün..
    Çorap ısıtmaz dedin
    Renk renk patikler ördün.. Beni uğurlarken bana bakışlarını gördüm
    Gözyaşların yanaklarından nasılda akıyordu.. ''Herşeyin tamam mı?'' diye telaşlanıp bir oraya bir buraya koştun.. Herşeyim tamamdı Anne..
    Hiç üşümedim Anne.. Öldüm.. Kara toprak çok soğuktu Anne.. Sonra iki kişi geldi birşeyler sordu
    Üniversite sınavı gibi değildi
    Cevaplayamadım Anne..
    İki kolumdan tutup beni alevlere attılar
    Diplomam beni kurtarmadı Anne.. Saçlarım tutuştu önce
    Küçükken süslediğin,
    Tokalar taktığın saçlarım yanıyor Anne
    Kızgın saçlar getirdiler
    Üzerinde namaz kıl dediler
    Bilmezsin demiştin ya Anne
    Öğrendim kılıyorum..
    Sende namaz kılarken bu kadar acı çektin mi Anne?

    Amellerin var mı dediler
    Hani azığın dediler..
    Anne bana valiz hazırlamıştın..
    İçine amel koymayı unutmuşsun..
    Ben burada çaresiz acılar içinde kaldım Anne.. Sen beni hiç sevmedin Anne!

    Sen beni sevmeyi bilmedin..

    #Alıntı#