• Bu insansoyu denen, pek tekdüze bir şey. Pek çoğu, zamanın en büyük bölümünü sırf yaşamak için harcıyor ve kalan bir parçacık özgürlükten de öylesine korkuyor ki, ondan kurtulmak için elinden geleni yapıyor. Ey, insan yazgısı!
  • Aşık Ömer'in hayatı ve şiirleri hakkında bilgi veren kıymetli bir eser.Kitapta bahsedildiğine göre Aşık Ömer Kırım'da doğmuş ve yine Kırım'da doğduğu köyde vefat etmiş.Hayatının büyük bölümü Anadolu'da ve İstanbul'da geçmiş.Ömer yaramaz bir çocuk olduğundan ailesi ile yıldızı pek barışmamış.Babası derslerinde başarısız diye evlatlıktan reddetmiş.Abla Bekir ismindeki bir akrabası kendisine sahip çıkıyor.(Kadına mı Bekir demişler yoksa adama mı abla demişler.Cinsiyeti hakkında malumat yok ama iyiliksever birisi olması kâfi.) Ömer'in yine dersleriyle arası açık.Derbeder bir hayat yaşıyor. Bir mezarlığa giderek sürekli ağlıyor ve ölmek istiyor.Bir gün mezarlıkta uyurken rüyasında kendisine bir melek gözüküyor.Nasihatlarda bulunarak kendisine bir saz veriyor.İsyan etmemesini, kendisinin seçilmiş biri olduğunu ve halkın dertlerini şiirle anlatmasını tavsiye ederek eline bir saz veriyor.Ömer hayatının bundan sonraki safhasında şiirde ustalaşırken derslerinde de çok başarılı bir öğrenci oluyor.Kimsenin cevaplayamadığı soruları bilerek dikkatleri üzerine çekiyor.
    Aşık Ömer'in şiirlerine gelince bugün yazılmış gibi arı,duru,saf bir dili var.Hatta popüler bir şiir sitesindeki şair bir vatandaş Aşık Ömer'in günümüzde yaşadığını sanarak kendisini tebrik ediyor.Ve Aşık Ömer'in kendisine göre henüz kıvamına ermemiş şiirlerini ileriki zamanlarda geliştireceğine dair temennilerde bulunuyor.Ah güzel yurdumun insanı ah!!!
    Aşık Ömer'in divanında Baki, Pir Sultan Abdal gibi şairlerin şiirlerinden etkilendiği şiirler gözüme çarptığı kadarıyla kendi şiirlerinin de bir çok şairi ve sanatçıyı etkilendiği görülüyor.
    Haldan bilen haldaşım var
    Yola giden yoldaşım var
    Üç yaşında karsaşım var
    Seni ondan sakınınız
    Hakkı Bulut'un Henüz üç yaşında bir kardeşim var.Seni ondan bile kıskanıyorum diye seslendirdiği parçasında Aşık Ömer'in yukarıdaki dizelerinden etkilendiği muhtemel.Aynı şiirin ilk kıtasında Doğan aydan esen yelden Seni günden sakınırım dizelerinden esinlenerek Neşet Ertaş'ın mühür gözlüm türküsünün yazıldığı muhtemel.Daha bir çok örneği var.
    Aşık Ömer'in destanları benim pek ilgimi çekmedi.Tesirli bulmadım açıkçası.Ancak gazellerini,murabbalarını,müstezat,muhammes vs. bütün türlerde aruzla yazdığı şiirlerini hece vezninde yazdığı şiirleri kadar güzel buldum.Bazı şairlerde birinden biri çok zayıf oluyor.Mesela Seyrani aruzda heceyle yazdığı şiirlerindeki kadar etkili değil.Oysa Aşık Ömer bütün şiir türlerinde başarılı.Divan edebiyatında arapça tamlamalara ya da ağır kaçacak mazmunlara fazla yer vermemiş.Oldukça anlaşılır bir dil kullanmış.Bazı şiirlerinde Aşık Ömer'in kalitesine yanaşmayacak hatalar var.Ya redifle kafiye kuruluyor ya ayaktan düşülüyor.Ya da hece fazlası var.Ben bu hataların neşreden araştırmacı yazarın dikkatsizliğinden ya da Aşık Ömer'in şiirlerini deftere kaydedenlerin şiir bilgisi eksik olduğundan hatalı aktarmış olabileceğini düşünüyorum.Yakın zamanda bir hadise duymuştum.Şair olan babasının şiirlerinde eksik kalan yerleri oğlu tamamlamış ama şiirden anlamadığından babasının şiirlerini hepten katletmiş.Bu gibi hadiseler az değil. Kitapta Aşık Ömer'e ait bazı kıymetli şiirlerin yer almadığı dikkatimi çekti.İbrahim Tatlıses'in yorumladığı kitapta yer almayan bir Aşık Ömer türküsünün linkini ekleyeyim dedim.

    https://youtu.be/rTeWo4rN1gc
  • Rozanov'un nihilizm tanımı en iyisi: "Gösteri biter. Seyirciler gitmek için ayağa kalkarlar. Paltolarını alıp eve dönme zamanı. Geriye dönerler ... Paltolar yok, ev de yok."

    Nihilizm mitin çöküşünden doğar. Mitik açıklamalarla -Cennet, Kurtuluş, Allah'ın İradesi- gündelik yaşam arasındaki çelişkinin herkes tarafından görülebilir olduğu dönemlerde, bütün değerler bir girdabın içine çekilir ve altüst olur. Bir kez mit İktidarın yollarını insanların gözünde haklı çıkaramadığında, toplumsal eylem ve deneyin gerçek imkanları ortaya çıkar. Mit toplumsal baskıyı hem mazur görür hem de destekler. Onun patlaması uzun zamandır otantik deneyim alanından dini aşkınlık ve soyutlama alanına püskürtülmüş bir enerji ve yaratıcılığı serbest bırakır.

    Klasik felsefenin sonu ile Kilise'nin yenilenmesi arasındaki fetret devrinde, toplumsal düzenin daha önceki her biçimi birdenbire sorgulanmaya başladı. Sayısız yaşanı stili anında kurgulandı ve icra edildi, tarikatlarınkindcn Caligula ya da Neron'un sapkınlıklarına kadar. Bir kez mitin birliğine meydan okunduğunda, toplumsal varoluşun bütün biçimleri parçalanır. Aynı şey feodal toplum ve Hıristiyan mitinin çözüıüşüyle de gerçekleşti. Artık hiçbir şey kesin değildi ve herşey mümkündü. Her türlü deney ve araştırma. Gilles de Rais neredeyse bin çocuğa öldürene kadar işkence etti; 1525 yılının devrimci köylüleri Yeryüzündeki Cennet'i kurmaya kalkıştılar. 1789 aynı toptan yıkımı birdenbire getirdi, bu sefer önemli bir fark vardı: siyasi tepkilere rağmen, tutarlı bir mitin yeniden inşası bütünüyle olanaksız hale gelmişti.

    Hıristiyanlık kimi gnostik tarikatlerin patlayıcı nihilizmini tesirsiz hale getirdi ve geriye kalanlardan yeni bir düzen emprovize etti. Ama burjuva dünyasının düzeni nihilist enerjinin mit düzlemine yeniden kazandırılmasını olanaksız hale getirdi. Burjuva tasarımı aşkın "öteki dünya"nın yıkılışının ta kendisiydi, bu dünyanın ve onun pazar değerlerinin egemenliğiydi. Burjuvazi mit yerine ideoloji üretebilir ancak. Ve ideoloji özünde kısmi, teknik bir rasyonalite olduğundan, hiçbir zaman nihilistin topyekün yadsımasını kendi içinde eriteinez.

    Nihilist yaşamakla ayakta kalmak arasındaki ayrımı ciddiye alan birisidir. Eğer yaşamak imkansızsa, niçin ayakta kalmalı? Bir kez bu boşluktaysanız artık, her şey kırılır. Dehşet. Geçmiş ve gelecek patlar; şimdiki zaman sıfır noktasıdır. Ve sıfır noktasından yalnızca iki çıkış vardır, iki tür nihilizm: aktif ve pasif.

    Pasif nihilist değerlerin. yıkılışı konusunda ulaştığı berraklıkla uzlaşır. Son bir nihilist jest yapar: "dava-sına karar vermek için zar atar ve onun sadık kölesi olur, Sanat için ve biraz da ekmek için... Hiçbir şey doğru değildir ve böylece bir iki hareket moda olur. "Enteller", patafizikçiler, gizlifaşistler, nedensizlikler estetleri, yabancı ordudaki ücretli askerler, popsanatçılar, "psychedelic" emprazaryolar takım takım bandolar kendi "credo quia absurdum est" versiyonunu çalarlar: inanmıyorsunuz ama gene de yapıyorsunuz; alışırsınız hatta sonunda hoşlanabilirsiniz bile. Pasif nihilizm konformizme uvertürdür.

    Zaten en sonunda, nihilizm, bir geçiş, kayıp duran, kötü tanımlanmış bir bölge, iki aşırı uç arasında bir tereddüt döneminden başka birşey olamaz. iki kutup arasında intiharın ve yalnız katilin, Bcttina'nın devletin suçu diye tanımladığı suçlunun çorak ülkesi, ıssız bir toprak uzanır. Karındeşen J ack özünde ulaşılmazdır. Hiyararşik gücün mekanizmaları ona dokunamaz; devrimci irade de ona ulaşamaz. O sıfır noktasına, ötesinde, yıkımın, gücün neden olduğu yıkımı destekleyeceğine, onu kendi oyununda yendiği yere çekilir ve öylesine büyük bir şiddete çeker ki onu Ceza Kolonisi mekanizması parçalara ayrışıp yok olur. Maldoror çağdaş sosyal organizasyonun çözülüşünü mantıki sonucuna ulaştırır: onun kendi kendisinin yok ettiği yere. Bu noktada bireyin toplumu mutlak yadsıması toplumun bireyi mutlak yadsımasına tekabül eder. Bu yer dönmekte olan dünyanın hareketsiz noktası, bütün perspektiflerin birbirleriyle değiştirilebilir olduğu yer, hareketin, diyalektiğin ve zamanın artık varolmadığı yerin ta kendisi değil midir? Büyük reddedişin öğlesi ve sonsuzluğu. Ondan önce, yahudi kıyımları, ondan sonra, yeni masumiyet. Yahudilerin kanı ya da aynasızların.

    Aktif nihilist şeylerin çöküşünün seyriyle yetinmez. Süreci hızlandırma niyetindedir. Dünyaya egemen olmuş kaosa doğal bir cevap sabotajdır. Aktif nihilizm ön devrimciliktir; pasif nihilizm karşı devrimciliktir. Ve çoğu insan bu ikisi arasında bocalar durur. Bir Sovyet yazarının Victor Chlovsky belki betimlediği "Yaşasın Çar" diye bağırmadan ateş etmeyen Kızıl Ordu askeri gibi. Ama olaylar önünde sonunda kaçınılmaz bir çizginin çekimiyle sonuçlanıyor ve insanlar birdenbire kendilerini barikatların şu ya da bu tarafında bulmak durumunda kalıyorlar.

    Tanrının belirgin yokluğunda mübadele gerçekliği gizlenemez, çünkü mitin mutlak yanılsaması artık yoktur. Son bir çabayla, İktidar, nihilizmin gösterisini yaratmıştır şu prensibe uyarak: biz tüm değerlerin alçaltılmasına seyirci kaldıkça, biraz gerçek yıkım yapabilme yetimiz azalır. Son bir buçuk yüzyıldır sanata ve yaşama en çarpıcı katkı iflas etmiş bir uygarlığın olanaklarıyla özgür deneylerin ürünü olmuştur. Sade'ın erotik aklı, Kicrkegaard'ın istihzası, Nietzsche'nin kamçı gibi şaklayan ironisi, Ahab'ın Tanrı'ya küfrü, Mallerme'deki tamamen ifadesiz çehre, Carroll'un fantezisi, Dada'nın negativizmi insanlarla yüzyüze gelmek için çürüyen değerlerin rutubet ve ekşiliğinin bir bölümüyle dışarı uzanan güçler bunlardır. Bununla birlikte gelen perspektifi tersine çevirme arzusu, yaşamın alternatif biçimlerini keşfetme ihtiyacı Melville'in "tek tek dikkate değerliklerin tüm bütünsellikleri oluşturduğu o vahşi balina avı yaşamı" dediği alan. Ama bu dünyayı yaratabilmek için, nihilist eyleme geçmek zorundadır.

    Paradoks
    I. Nihilizmin büyük yayıcıları vazgeçilmez bir silahtan yoksundular: tarihsel gerçeklik duygusu.

    Il. Burjuvazinin gerileme döneminde tarihi yapanlar nihilizmin anons ettiği sosyal firmaların topyekun çürüyüşü duygusundan yoksundular. Marx Romantizmi ve genelde sanatsal fenomeni analiz edemedi. Lenin isteyerek günlük yaşam ve onun dejencrasyonunun önemini, Fütürist'leıin, Mayakovski"nin ve Dadaist'lerin önemini görmezden geldi.

    Şu anda ihtiyacımız olan şey nihilizmin ve tarihsel bilincin birleşmesidir (Marx'ın Kcntish Town'daki sokak lambalarından daha iyi bir şey kırıp parçalaması; karnında ateşle Mallerme ). İkisi güçlerini birleştirmedikçe, bugünkü parçalanmışlığı vaaz eden, Büyük Uyku için gayretkeşlikle çalışan, şu düzen veya bu düzen adına (aile, ahlak, kültür, uzay yarışı, margarinin geleceği... ) kendilerini haklı çıkaran politik ve artistik kiralık çırpıştırmacılar imparatorluğuna katlanmak zorundayız. Herkes nihilizmden geçecek. Ateşle yıkanmaktır o. Bütün değerlerin sonu Yokluk Kutusudur. Geçmişten ve gelecekten geriye kalan tek şey "şimdi"nin talep edilişidir henüz inşa edilmesi gereken bir şimdiki zaman için. Bugün, tarihin yıkıcı ve yapıcı anlan yavaş yavaş bir araya geliyor. ikisi karşılaştığı zaman, topyekun devrim olacak. Ve devrim refah toplumunda artakalan tek zenginliktir.

    Yasal dünyanın uyumsuz bir temposunda kendiniz için dans etmesini öğrenmek zorundasınız. Arzularınızı mantıki sonuçlarına ulaştırın; ilk engelde uzlaşmayı reddedin. Tüketim toplumunun yeni ihtiyaçlar üretmeye olan çılgınca gereksinimi, tam çıkıştan önce, kaşla göz arasında, tuhaf ve şoke edici olanı da paraya çevirir. Kara mizah ve gerçek acılar Madison Avenue'da boy gösterirler. Nonkonformizmle flört önde gelen değerlerin entegral bir parçasıdır. Çökmekte olan değerlerin bilincinin de satışlar stratejisinde oynayacak rolü vardır. Çürümede para var. Daha da daha da çok katışıksız süprüntü pazarlanıyor.

    Çürüyüşün bilinci en sarsıcı dışavurumunu Dada'da buldu. Dada gerçekten nihilizmin aşılma imkanlarını veren tohumları içeriyordu ama onları tıpkı diğerleri gibi çürümeye bıraktı. Öte yandan Sürrealizm'in bütün belirsizliği yanlış zamanda yapılmış doğru eleştiri olmasında yatar. Dada'nın düşük çocuğu aşma sorunsalı etrafında yaptığı eleştiriler tamamen haklı olsa bile, sıra ona gelip de o Dada'yı aşmak istediğinde, Dada'nın başlangıçtaki nihilizmi ile işe başlamadı; Dada-anti-Dada'ya dayandırmadı kendini; Dada'yı tarihscl açıdan göremedi. Tarih Sürrealist'lerin hiçbir zaman uyanamadığı kabusun ta kendisiydi: Komünist Parti önünde savunmasızdılar, İspanya İç Savaşıyla boylarını aştılar. Bütün havlamalarına rağmen kuyruklarını kısıp resmi solu sadık köpekler gibi izlediler.

    Romantizm'in (Marx ve Engels'de hiçbir ilgi uyandırmayan) kimi özellikleri göstermişti ki sanat-kültürün ve toplumun nabzı- değerlerin çözü üş ve çürüyüş ünün ilk endeksidir. Bir yüzyıl sonra, Lenin bütün meselenin gereksiz olduğunu düşünürken, Dadaist, artistik çıbanı, zehri toplumun bütününe dağılmış bir kanserin çıbanı olarak görebiliyordu. Nalıoş sanat devletin gereksindiği haz ilkesinin bastırılmasını dile getirir. 1916 Dadaislerinin ispat ettiği budur. Bu analizden öteye gitmenin ancak bir yolu vardır: silaha sarılmak. Bugünkü tüketimin bok yığınında üreyip kaynayan nco-Dadaist tırtıllar daha karlı iş alanları bulmuşa benziyorlar.

    Kendilerini ve uygarlıklarını hoşnutsuz ( discontents, çn.) taraflarından iyileştirmeye çalışan Dadaist'ler -son analizde, Freud'un kendisinden daha tutarlı olarak- gündelik yaşamı yeniden canlandırmak için ilk laboratuarı kurdular. Yaptıkları işler teorilerinden daha radikaldi. Maksat tamamen karanlıkta çalışmaktı. Nereye gittiğimizi bilmiyorduk. Dada grubu dünyayı karıştıran bütün saçmalık ve katışıksız süprüntüleri içine em(:n bir huniydi. Öteki uçtan çıktığında, hcrşcy biçim değiştirmiş olurdu. İnsanlar ve şeyler aynı kalsalar da yeni anlamlar almış olurlardı. Dada'nın başlangıcı yaşanmış deneyimlerin ve onun olası keyiflerinin yeniden keşfiydi -sonu ise tüm perspektiflerin tersine çevrilmesiydi; yeni bir evrenin icadıydı. Yoldan çıkarma (subversion), radikal değişim taktiği, eski dünyanın bükülmez yapısını tahrip etmişti. Bu karışıklığın ortasında herkes tarafmda yapılan şiir (Lautrcamonl'un kavramı, çn.) gerçek anlamını ifşa etti- Sürrealist'lerin o kadar acınası bir şekilde teslim oldukları edebi anlayıştan çok daha farklı bir şey.

    Dada'nın baştaki zayıflığı onun olağanüstü alçak gönüllü üğünde yatıyordu. Her sabah Tzara'nın (bir Papa ağırlığındaki şaklaban) Descartes'ın şu cümlesini yinelediği söylenir: "Bir başkasının benden önce varolduğunu bilmek ilgimi çekmiyor bile." Ama gelin görün ki bu aynı Tzara sonunda Ravachol, Bonnot gibi insanlara ve Mahkno'nun köylü ordusuna dudak büken bir Stalinist oldu çıktı. Eğer Dada dağıldıysa kendini aşamadığındandır, o zaman suç Dadaist'lerin kendisindedir bu tür bir aşmanın mümkün olduğu reel tarihi durumları aramadıklan için: yığınların doğrulup kendi kaderlerini kendi ellerine aldıkları anlar. ilk uzlaşma sonuçlarında daima korkunçtur. Sürrealizm'den neo-Dada'ya bu uzlaşmanın geri tepmeleri yavaş yavaş Sürrcalizm'in başlangıçtaki enerjisine sirayet eder ve nihayet onu zehirler. Sürrealist'lerin geçmişe olan ikircikli tavrını düşünün. Sade'ın, Fourier'nin, Lautreamont'un yıkıcı dehalarını tanımakta haklıyken, daha sonra bütün yaptıkları onlar hakkında bir sürü şey yazmakla kaldı. Onlar hakkında o kadar iyi yazdılar ki kahramanlarına ilerici okul kitaplarında bir kaç çekingen dipnot kazandırma şerefine ulaştılar. Şu anki çürüyüşümüzün gösterisinde neo Dadaist'lerin ataları için kazandıkları üne benzer bir edebi ün.

    Internationale Situationniste, sayı: 11, 1967, Çeviren: Lale Müldür
  • Çok eski bir İngiliz esprisidir bu. Bu espriden kastedilen yer Hindistan'dır.
    İngiltere'nin Hindistan'a öğrettiği tek şey filin çaresizliği olarak adlandırılan aşağılık psikolojisidir.
    İngilizlerin hindistan valisine sorarlar,
    Nasıl 25 000 kişi ile 400 milyonluk hindistana hiç isyan çıkmadan hükmedebildiniz?
    Satın alarak der ingilizler,
    Aydınlarını satın aldık, onlara tarihlerini çarpıtarak öğrettik, onlara aydınlarının ağzından bizden önce bir hiç olduklarını aşıladık sürekli.
    Gandhi'ninde dediği gibi, türklere yenilmeden önce ingilizleri tanrı sanıyorlardı.
    Bu bir misal yada benzetme değil, gerçekten durum böyleydi.
    İngilizler satın aldıkları aydınları aracılığı ile hindulara kendilerinin beyaz ırktan aşağı olduklarını, '' insan '' olabilmek için ingilizlerin yardımına ihtiyaçları olduklarını söylediler.
    Aydınlar, bir milleti aşağılık psikolojisine soktular, ingilizler 25 000 kişi ile 400 milyonluk bir ülkeye hükmedebildiler.
    Çünkü aşağı ırktı hindular, insan olmazlardı ingilizler olmadan.
    Bugün yine aynı '' aydınlarımız '' aynı operasyonu çekiyorlar, tam 1938'den beri,
    Oyun değişmedi, eğer bir fili küçükken zincire vurursan zinciri kıramaz, büyüdüğü zamanda asla o zinciri kıramayacağı düşüncesi ile hareket etmeye gerek bile duymaz.
    Acaba bugün Türk tarihini karalamak için gece gündüz mesai yapıp kitap makale belgesel yazan çeken sözde Atatürkçü '' aydınlarımız '',
    Atatürk döneminde bunu yapsalardı başlarına ne gelirdi acaba?
    Bir eser eğer size tarihinizi kötülüyorsa ondan birşey kazanamazsınız, ve eğer bir insan tarihini kötülüyorsa ona özgür olduğunu anlatamazsınız.
    Unutmayın Efendiler,
    Türk çocukları atalarını tanıdıkça daha büyük işler yapabilmek için kendisinde güç bulacaktır.
    Refah, mutluluk düzen güç hepsi para ile satın alınabilir,
    Bir ülke para ile sadece tarih satın alamaz.
    Geri kalan herşey satın alınabilir,
    Ve geri kalanları satın alabilmek için ihtiyacınız olan güce,
    Kendinizi aşağılayarak değil, kendinizi yücelterek ulaşabilirsiniz.
  • Sineklerin Tanrısı, yüzeyine bakıldığında, herhangi bir kanuna bağlı olmadan, ıssız bir adada tek başlarına hayatta kalmaya çalışan çocukların hikayesidir. Adada her şey ilk başta güzel giderken bir gün bunlar bozulacaktır. İki ana karakterimizin çatışmasıyla olacaktır bu. İkisi de lider özelliklerine sahip olan-yahut kaderlerinde lider olmak olan diyeyim, çünkü liderlik, hakkında çokça tartışılabilecek bir şeydir - Jack ve Ralph ilk başta iyi anlaştıklarına kendilerini inandırsalar dahi, Jack cehalet ve hırslarına yenik düşerek kilise korosunu ve büyüklerin çoğunluğunu alarak kendi kabilesini oluşturur, adanın kontrolünü ele alır. Artık adanın vahşi bir kısmı vardır. Her geçen gün otoritesinin farkına varan Jack, adayı korku krallığına dönüştürmüştür. Bu korku krallığının ortak korkusunun temeli umutsuzluktan oluşur. Adanın vahşilerden uzak kalan kısmı Ateşi, yani umudu temsil ederler, insanlık için olan umudu. Vahşi taraf ise av ve ölümü temsil eder, bu da ilkellik ve umudun kaybolması demektir.
    Umudunu kaybetmeye başlayan adadakiler ölü bir paraşütçüyü canavar sanarlar ve ondan korkarlar, böylece adadaki korkunç olaylar başlar.

    Bu adada aklı başında olan iki kişi vardır, domuzcuk ve simon. Günümüz kanunlarına uyan ve kanunların koruması gereken insanları temsil ederler. Ancak ikisi de vahşice Jack’in kabilesi tarafından öldürülür. İkisinin de ortak noktası ise canavara inanmamalarıdır. Simon sezgileriyle hareket eder ve sezgileri genelde doğru çıkar, korkunun etkisiyle Simon’ı bir canavar sananlar onu öldürmüşlerdir ve hiç pişmanlık duymamışlardır. Aynı kişiler ise bir zaman sonra Domuzcuk’u öldürmüşlerdir ve pişmanlığı bırak zevk duymuşlardır. Böylece adada umut kalmamıştır ve ada tamamen vahşileşmiştir. Adadaki umudun son temsilcisi de ölmüştür çünkü. İşte kitap bu olaylar üstünden kanun ve korkunun insanlar üstündeki etkisini, sosyal çevrenin ve törpülenebilir güdülerin insanları nasıl birbirinden ayırdığına dikkat çekiyor. Herkesin okuması ve ders çıkarması gerektiğini düşündüğüm akıcı bir kitap. Kesinlikle alın.
  • Elmayı Nasıl Yemek Lazım

    İşte, Hazret-i Gavs'ın bu emrinin mânâsı şudur ki: Ne vakit senin oğlun da ruhu cesedine, kalbi nefsine, aklı midesine hâkim olsa ve lezzeti şükür için istese, o vakit leziz şeyleri yiyebilir.

    RUHUN CESEDE, KALBİN NEFSE, AKLIN MİDEYE HÂKİM OLMASI manasını nasıl anlamalıyız?..

    Mesnevide:

    Ve keza insanın vücudunda birkaç daire vardır. Çünki hem nebatîdir, hem hayvanîdir, hem insanîdir, hem imanî. Tezkiye muamelesi bazan tabaka-i imaniyede olur. Sonra tabaka-i nebatiyeye iner. Bazan da yirmidört saat zarfında her dört tabakada muamele vaki’ olur. İnsanı hata ve galata atan, bu dört tabakadaki farkı riayet etmemektir.

    Cesed ve mide, nebati daire... Nefis ise hayvani dairedir. Ruh, kalb ve akıl ise, imani, insani ve meleki dairedir.

    Rızık zahirde nebati ve hayvani yönümüzün zaruri ihtiyacıdır. Fakat o rızkı, yalnız cesed ve mide için yemek, insanın şehvani, gadabi ve hayvani yönlerini ön plana çıkarır ve ruh, kalb ve akla hakim olur, onları istediği yerde istihdam eder. Bu nebati ve hayvani yönümüzün yenilmesi gerektigini Peygamberimizin ASM.

    En büyük cihad nefisle olan cihaddır.

    Hadisinden anlıyoruz.

    O zaman yapmamız gereken:

    hayvaniyetten çık, cismaniyeti bırak, kalb ve ruhun derece-i hayatına gir...

    emrine riayet etmekle olur. Peki bunu nasıl yapacağız? 3. Lem'adaki şu ifadeler çok mühim:

    Hayat-ı kalbî ve ruhîye medar olan marifet-i İlahiye ve muhabbet-i Rabbaniye ve ubudiyet-i Sübhaniye ve marziyat-ı Rahmaniye..

    Demek kalb ve ruh ve aklın hayatlanması, kalb ve ruhun hayat dercesine çıkabilmek için şu sayılan dört hususa dikkat ve riayet edeceğiz.

    Marifet-i İlahiye: Baştan aşağı Risaleler, Esma-i İlahinin tecellilerini göstermekle, bizi marifet-i İlahiye sevkediyor. Amma okuduklarımızı tatbikde gayretli olmalıyız.

    Risalelerde ELMA ile alakalı o kadar marifet-i İlahiye misali olduğu halde, elma yerken bunlar hatırımıza gelmezse, elmayı hayvan gibi ve mide için yemiş oluyoruz.

    Ama renginden, koku ve tadından, anbalajından ta çıktığı yere nazar edip... Bir elmadan bütün elmalara, bu mevsimdeki elmalardan bütün zamanlardaki elmalara oradan bütün rızıklara intikal ettiğimizde ruhumuzdan ALLAHU EKBER, kalbimizden ELHAMDÜLİLLAH, aklımızdan SÜBHANALLAH sadalarının çıktıını göreceğiz. Böyle bir yemek cesed, mide ve nefisden ziyade ruh, kalb ve akla... gıda, nur ve huzur verecek. Bu da bizi önce muhabbet-i Rabbaniye götürecek. Hasr-ı muhabbet ve Tahsis-i taabbüd ile ubudiyet-i Sübhaniye manasına çıkaracak. Bu üç hakikat en büyük mana ve makam olan marziyat-ı Rahmaniyeye çıkaracak.

    ALLAHI razı ve memnun etmekten daha mühim ne olabilir?... Bu dünyada ana- babamızı, kocamızı veya karımızı, çocuğumuzu, akrabamızı, patronumuzu, amirimizi.... memnun etmek için, rıza ve takdirinini kazanmak için neler yapıyor; Ne zamanlarımızı, ne arzularımızı terk ve feda ediyoruz. Evet, Marziyat-ı Rahmaniye ile herşeyde Allahın rıza ve memnuniyetini aramak.

    Hakikî ehl-i şükrün ve ehl-i hakikatın ve ehl-i kalbin kuvve-i zaikası -Altıncı Söz’deki müvazenede beyan edildiği gibi, kuvve-i zaikası- rahmet-i İlahiyenin matbahlarına bir nâzır ve bir müfettiş hükmündedir. Ve o kuvve-i zaikada taamlar adedince mizancıklarla nimet-i İlahiyenin enva’ını tartmak ve tanımak; bir şükr-ü manevî suretinde cesede, mideye haber vermektir. İşte bu surette kuvve-i zaika, yalnız maddî cesede bakmıyor. Belki kalbe, ruha, akla dahi baktığı cihetle midenin fevkınde hükmü var, makamı var.

    Lezzetli bir nimeti insan yese, eğer şükür etse; o yediği nimet o şükür vasıtasıyla bir nur olur, uhrevî bir meyve-i Cennet olur.

    Verdiği lezzet ile, Cenab-ı Hakk’ın iltifat-ı rahmetinin eseri olduğunu düşünmekle, büyük ve daimî bir lezzet ve zevk veriyor.

    Bu gibi manevî lübleri ve hülâsaları ve manevî maddeleri ulvî makamlara gönderip, maddî ve süflî (posa) ve kışrî, yani vazifesini bitiren ve lüzumsuz kalan maddeleri fuzulât olup aslına, yani anasıra inkılab etmeğe gidiyor.

    Eğer şükür etmezse; o muvakkat lezzet, zeval ile bir elem ve teessüf bırakır ve kendisi dahi kazurat olur. Elmas mahiyetindeki nimet, kömüre kalbolur.

    Şükür ile, zâil rızıklar; daimî lezzetler, bâki meyveler verir.

    Şükürsüz nimet, en güzel bir suretten, çirkin bir surete döner. Çünki o gafile göre rızkın akibeti, muvakkat bir lezzetten sonra fuzulâttır.

    Nimetin lezzeti içinde, o lezzetten yüz derece daha ziyade lezzetli bir iltifat-ı rahmeti hamd ile düşünüp, lezzeti birden yüz derece yapabilirsin.

    Nasılki bir padişah-ı zîşanın sana hediye ettiği bir elma lezzeti içinde yüz belki bin elmanın lezzetinin fevkinde, bir iltifat-ı şahane lezzetini sana ihsas ve ihsan eder.

    Öyle de: لَهُ الْحَمْدُ kelimesiyle, yani hamd ve şükür ile, yani nimetten in’amı hissetmekle, yani Mün’imi tanımakla ve in’amını düşünmekle, yani onun rahmetinin iltifatını ve şefkatinin teveccühünü ve in’amının devamını düşünmekle; nimetten bin derece daha leziz, manevî bir lezzet kapısını sana açar.

    Nasılki bir padişah-ı âlî, sana bir elmayı ihsan etse, o elmaya iki muhabbet ve onda iki lezzet var:

    Biri; elma, elma olduğu için sevilir ve elmaya mahsus ve elma kadar bir lezzet var. Şu muhabbet padişaha ait değil. Belki huzurunda o elmayı ağzına atıp yiyen adam, padişahı değil, elmayı sever ve nefsine muhabbet eder. Bazan olur ki; padişah o nefisperverane olan muhabbeti beğenmez, ondan nefret eder.

    Hem elma lezzeti dahi cüz’îdir. Hem zeval bulur; elmayı yedikten sonra o lezzet dahi gider, bir teessüf kalır.

    İkinci muhabbet ise: Elma içindeki elma ile gösterilen iltifatat-ı şahanedir. Güya o elma, iltifat-ı şahanenin nümunesi ve mücessemidir diye başına koyan adam, padişahı sevdiğini izhar eder.

    Hem iltifatın gılafı olan o meyvede öyle bir lezzet var ki, bin elma lezzetinin fevkindedir.

    İşte şu lezzet ayn-ı şükrandır. Şu muhabbet, padişaha karşı hürmetli bir muhabbettir.

    Aynen onun gibi bütün nimetlere ve meyvelere, zâtları için muhabbet edilse, yalnız maddî lezzetleriyle gafilane telezzüz etse, o muhabbet nefsanîdir. O lezzetler de geçici ve elemlidir.

    Eğer Cenab-ı Hakk’ın iltifatat-ı rahmeti ve ihsanatının meyveleri cihetiyle sevse ve o ihsan ve iltifatatın derece-i lütuflarını takdir etmek suretinde kemal-i iştiha ile lezzet alsa; hem manevî bir şükür, hem elemsiz bir lezzettir…

    --Bediüzzaman Said Nursi Hz.--
  • Anadolu Kavşağı kitabından ziyade yazarı ilgi çekiyor. Kanadalı bir gazetecinin Türkiye seyahatini anlatan bir kitap diye okunmaya başlıyor ve sonrası şaşırtıcı!..
    Fred A. Reed "Urfa'da boş bir mezar var" diyerek başladığı kitabı arkeoloji ,gizemli tarih olarak okuyacağımı zannederken sayfalar ilerledikçe Türkiye'nin tarihine ,siyasi politikasına , lider kişileri hakkındaki bilgilerini geniş kapsamlı yazması ilginç . Bu kadar ülkenin tarihine taşına ,toprağına ,insanına ,kanununa,yasalarına ve hatta gelecekteki yaşanılması mümümkün olur yada olmaz durumlarına net cevaplar vermesi, bu kadarda kendinden emin olması yok artık dedirtti. Bunca yıldır tarihimizi araştıran Türk tarihçilerimiz bile bu kadar kendinden emin rahat yazmamıştır.
    Bediüzzaman Said Nursi' i araştırıp ve ondan etkilenip ,onun izlerini araştırırken de girdiği atmosferden Müslüman olarak çıkmasınıda ben araştırdım. Yazarda güzel hareketler gördüm fakat tam olarak anlayabilmek için başka bir kitabınıda okumalıyım.
    Kanada'lı bir insan nasıl olurda Türkiye'yi bu kadar iyi bildiğini sanar ,bu kadar net konuşmalar yapabilir , neden bu kadar ilgisini çeker ?aklımdaki sorulara cevap bulmak için yazarı araştırdım.Haksız bulduğum yanlarıda oldu fakat Türkiye'den ve Türkiye'de yaşamış Din ve tarih insanlarını araştırıp bu kahramanlardan etkilenip İslam'seçmesiylede kitabına sıcak bir yaklaşım geldi.Okurken sıkılmadım anlattığı şehirlerimiz ve orda yaşanan olayları gözde canlandırılabilir bir dil kullanmış. Sonuç olarak Türkiye' yi anlatmış ve illerini ,tarihini ,insanlarını okuyucuya sunmuş. Böyle bir kitabı Türk araştırmacı-tarihçi yazar yerine Kanada'lı bir gazeteci -yazardan okuma riskini aldığım için iyimi yaptım bilmiyorum ama okursanız Said Nursi 'nin izlerine dokunacaksınız. Yazar Kanada'lı olmasına rağmen Said Nursi ' den bu kadar etkilenip onun geride kalan izlerine yaklaşmak isterken kendi ülkesindeki onu tanımaya bile uğraşmayan insanların olmasıda üzücü bir durum.