• Onsuz her şey daha güzel.
  • Her şey onunla oldu,Ve olmuş olanlardan hiç bir şey onsuz olmaz..
    Karen Armstrong
    Sayfa 179 - Tanrıların Tarihi Karen Armstrong
  • Günler giderek evin içinde yaptığım kağıttan gemilere benzemeye başlıyordu. Benim yaptığım kağıttan gemiler, yüzmeyi bilmezlerdi. Sadece o kadar yaşayışın içerisinde yalpalayarak su yüzeyinde kalmaya çalışırlardı.

    Darmadağındı kafamın içi. Yolumu el yordamıyla bulmaya çalışıyordum. Ayda bir gittiğim rutin kontrollerimden birinde benimle beraber kapıda bekleyen iki kişi daha vardı. Leon’daki Mathilda’ya benziyordu biri. Elinde Samed Behrengi’nin “Küçük Kara Balık,” kitabını tutuyordu. Belli ki o da yerini garipsemişti. Diğer tarafta ise bir Fransız vardı. Elinde Albert Camus’un “Yabancı,” kitabını tutuyordu. Benim elimde ise Oğuz Atay’ın “Korkuyu Beklerken,” kitabı vardı. Üçümüz de sıramızı bekliyorduk. Her şey gibi, herkes gibi…

    Sıra bana geldiğinde, psikiyatristimin asistanı kapıda belirmişti.
    "Sergen bey, hoş geldiniz. Emel hanım içeride sizi bekliyorlar buyrun," dedi.

    Fransız ve adının Çiğdem olduğunu o an öğrendiğim Mathilda’ya da ayrı ayrı hoş geldiniz, dedi. İçeri girdim. Psikiyatristim içeri girdiğimde oturmam için eliyle buyur etti, oturdum.

    "Nasılsın Sergen bu günlerde, kendini nasıl hissediyorsun," diye sordu.

    "Her gün kadınların öldürüldüğü, şiddet ve tecavüze uğradığı, çocuk istismarının kol gezdiği, her sokak başında kocaman insanların dilendiği, her gün bir insanın çaresizlik içinde bir hastalıktan öldüğü bir dünyada ne kadar iyi olabilirsem, o kadar iyiyim." dedim.

    Doktorum, belli belirsiz iç geçirdi. Ayağa kalktı. Pencereyi açtı. Derin bir soluk aldı. Sonra çekmecesini açtı. Çekmecesinin ilk gözünden Passiflora şurubunu aldı, içti. Belli ki onun da düzeltemediği birtakım sıkıntıları vardı.

    Klinikten ayrıldım. Henüz kahvaltı yapmamıştım. Karşıdaki büfeye oturdum. Bir kaşarlı tost ve bir de çay söyledim. Her zaman yaptığım gibi can sıkıntımı giderebilmek ve bazen de oyalanmak için kendimce uydurduğum bir oyunu oynamaya başladım. Oyun şuydu:  Bu coğrafyada yaşamamış insanlar, bu coğrafyada yaşasaydı şimdi ne yaparlardı?  Orwell, gişe memurluğunda üçüncü yılını doldurmuş olurdu. Dostoyevski, “İnsancıklar” romanını yakar, bütün gün kahvede çayına, gazozuna okey oynardı. Keynes, bir bankada veznedar olurdu. Freud, atanmayı bekleyen bir Felsefe mezunu olurdu. Proust, sakızlar için mani yazardı...

    Benim çay ve tostumu getirdi garson. O ara, ağır adımlarla
    Mathilda’da geliyordu büfeye doğru. Mathilda geldikten sonra garsondan bir çay ve bir de kül tablası istedi. Çantasından sigarasını ve zipposunu çıkardı. O ara zaman biraz yavaşladı, uzaktan bir yerden  Nina Simone “Feeling Good,” çalıyordu. kulağıma. Vanilyalı sigarasını yaktı, derin bir nefes aldıktan sonra birkaç damla gözyaşı masmavi gözlerinden usul usul akmaya başladı. Ve birden anlamsız bir gök gürültüsü duyuldu. Yağmur yağmaya başladı. Hep böyle olmaz mıydı? Nedensiz bir kadın ağlardı ve bir şehre yağmur yağmaya başlardı.

    Yağmur tüm şiddetini artırmış bir şekilde yağarken, bu sefer büfeye Fransız geliyordu. Yarı Fransız yarı Türkçe aksanıyla bir karışık tost istedi garsondan. Bu sefer de MFÖ “Buselik Makamına” çalmaya başladı. Belki de çalmıyordu, bu da zaman geçirmek için oynadığım oyunlardan biriydi ya da Fransız tatil için geldiği bu şehirde geçen ay trafik kazasında kaybettiği eşini hâlâ çok seviyordu. O kadar çok seviyordu ki onun belki bir gün çıkıp geleceği umuduyla bekliyordu ve unutamıyordu. Hatta ekliyordu geldiğinde beni bulamazsa o çok üzülür. O yüzden onsuz bu şehirden asla ayrılmam da diyordu. Kim bilir…

    Yağmur dinmişti. Yağmur dindikten sonra, Fransız ve Mathilda farklı istikametlere, hiçbir yere doğru yürümeye başladılar. Ben, bir taraftan Frank Sinatra’dan “If You Go Away” dinliyor diğer taraftan Edip Cansever’in “Mendilimde Kan Sesleri” şiirinin dizelerini mırıldanarak yürüyordum. Umudu dürtmeye, umutsuzluğu yatıştırmaya çalışıyordum. Tabii mümkünse…

    Her yere yetişilir

    Hiçbir şeye geç kalınmaz ama

    Gördün mü bak?

    Dağılmış pazar yerlerine benziyor şimdi istasyonlar

    Gelmiyor içimden hüzünlenmek bile.

    Gelse de,

    öyle sürekli değil.

    Bir caz müziği gibi gelip geçiyor hüzün,

    o kadar çabuk,

    o kadar kısa

    İşte o kadar…
  • Sıcaktan kavrulan, uyumaktan başka bir şey yapmaya gücü yokmuş gibi görünen yorgun topraklar, derin bir karanlıkla tükenmiş yaşamları sonsuza kadar hapsedecek mezarlar haline gelmek için bekliyorlar.

    Dalları zayıflamış, susuzluktan kurumuş yapraklarıyla toprağa bağlı ağaçlar sonun yakınlığını hissettikçe daha büyük bir nefretle salıyorlar köklerini bu ölümcül topraklara.

    Kuşlar ötüşmekten yorulmuş, bir damla gölgeye aç, güçsüz kanatlarına son bir azimle rüzgâr doldurmaya çalışıyorlar.

    Her şey akıl almaz bir düzen içinde, algılanamayacak kadar karışık ve fark edilemeyecek kadar sade…

    Dünyanın her yerinde ortak tek bir an içinde bir sürü insan gözlerini bambaşka yerlerde ilk defa açarken bende Tacoma’da dünyanın nasıl bir yer olduğuna meraklı gözlerle bakıyordum ilk defa. 1935’in 30 Ocak günü.

    Babamı hatırlamak istemiyorum, bir oğlu olduğundan haberi olduğunu da sanmıyorum zaten.

    Aradan yirmi yıl geçti, harika bir yere gelmediğimi anladım artık.

    Evimdeki aynaya bakıyor ve yüzümü görüyorum, başka bir şey görmek isteyebilirdim belki. Gördüğüm 20’sinde polis karakolunun camlarını elindeki taşlarla alaşağı etmiş bir suçlu, yalnız biri, duyarlılığı bu hayatı kaldıramayacak kadar keskinleşmiş bir kaybeden, bir kalem ve kâğıt müptelası, bir yazar, bir alkolik, bir yalnız nihayetinde.

    Yalnızlığını şiirlerle kovmaya çalışan bir umutsuz…

    Kaçmakla kurtulunur, en azından inanılan bu. Fazlasıyla da denenilen. Kimi başarır, kimi başaramaz. Yalnızlıktan kaçılmaz işte, kendini yanında götürdükçe yalnızlıktan kaçamazsın. Kaçtım diyorsan da büyük bir yalancısın.

    21 yaşımda Tacoma’yı terk ettim, umurunda olmasını isterdim, California’da yaşamaya başladım. Sokak aralarında, köşe başlarında bazen de ana caddelerde şiirlerimi satıp, yalnızlığı kovmaya bir de karnımı doyuracak kadar yiyecek parası çıkarmaya çalışıyordum. İşportacı şair Brautigan…

    Bir on yıl böyle gitti, bu süre içerisinde Beat’lerle tanıştım hani şu Beatnik’ler, kafalarına göre takılan kıyak adamlar yani, Jack, Allen ve diğerleri. Ama hiçbir zaman kendimi onların yürüdüğü yola tam olarak ait göremedim.

    Beat’ler anlaşılır, açık, içten, cüretkâr, muhaliftiler, mizah duygusuna da sahiptiler. Ama bir şiir için bunlar yetersiz kalır, lirik ve sürreal olmalı, saflığı ve sevgiyi barındırmalı. Benim için sevgiliye yazılan naif satırlar her türlü karşıt hareketten daha güçlüdür.

    Tabiat ve önemsiz anlar hayatı oluştururlar, asıl olan budur benim için.

    67 yılında Amerika’da Balık Avı kitabım yayınlanınca bende bir hayli tanınır hale geldim. O sokaklarda yıllarca kendi başıma takılırken aradığım şey kimsenin umurumda değildi. Ama bir kitap, her şeyi değiştirecek öyle mi, artık isteniyor ve tanınıyor muyum? Bunların hiçbiri umurumda değil.

    Her şey fütursuzca yalpalanıyor ve eskiyor, bende bu akışı içimde hissediyorum.

    Ruhlarımız kör doğmadı ama dünya gözünü çıkarmak için elinden geleni yapıyor. Savrulmak yapraklara özel bir şey olmalı, insanın ruhu bu işin içine girmemeli.

    Bir barmen tezgâhın benim oturmadığım diğer ucundaki, aslında orada hiçbir zaman olmamış hayali lekeyi nasıl bir şuursuzlukla siliyorsa, önümüze çıkan güzellikleri, yeni aşkların başlama fırsatlarını aynı şuursuzlukla es geçiyoruz. Ancak tüketilebilecek şeyler üretecek kadar yaratıcıyız hepimiz. İnceliğin peşi çoktan bırakıldı. Ürettiklerim tüketilmeli ve tüketeceğim şeyler üretilmeli. Bunu daha fazla hassasiyet ve bilgi gerektiren bir platformda gerçekleştirince de entelektüel oluyoruz. Bu duruma üzülmeli miyim bilmiyorum ama sevinemeyeceğim kesin.

    Yıl 72’ydi ve ben 37’sinde yolun sonuna yaklaşmıştım. Yazdıklarım seviliyor, Amerika ve Japonya’da tanınıyordum. Ama sıkılmaya yine kötü hissetmeye başladım. Ne kitaplar ne de şiirler içimi aradığım şey kadar dolduramıyordu. Yüzler, sesler her zamankinden daha anlamsız geliyordu. Şimdi herkes peşimde, sürüyle dinleti ve röportaj teklifleri geliyor, bunlarda umurumda değil bana hiçbir şey ifade etmiyor.

    Buna bunalım mı deniyor bilmiyorum ama ne deniyorsa eğer en derinlerine düşmüştüm. İçki, yalan ve gerçek kadar güçlenmişti hayatımda, onla ve onsuz yapamıyordum. Montana’da bir çiftlik evine yerleştim. İnzivaya çekilmek sadece kendimi dinlemek istiyordum.

    Belki bende herkes gibi ömrünün geri kalanını geçmiş olan bölümünde yitirdiklerini arayarak geçirenlerdenim. Belki de tamamen onlardan biriyim. Kulağım artık var olmayan bir evin duvarına dayanmış gibi geçmişe dayalı. İçimde pişmanlıklar sıkıntılı bir bitkinlik taşıyan yaz akşamüstlerinde daktiloya vurulan hüzünlü ünlem işaretleri gibi haykırıyorlar.

    Bir şekilde bekliyorum, yaşayacaklarımın hayalimdekilerle kesişeceği o imkânsız zamanları, herkes gibi bende bekliyorum, hiç gelmeyecek özgürlüğün ve aşkın tadını, bir şekilde bekliyorum, herkes gibi, nasıl olsa beklemek beklemektir.

    Farklılaştırabildiğim şeyler olmuştur belki, kendi adıma ya da bütün bir hiçlik adına. Bira şişemle oturduğumuz evimin verandasındayız şimdi, buradan hayat bir parça daha dingin gözüküyor gözüme, sevdiği adamla harika bir sevişme yaşamış, yorgun ve tatmin olmuş bedenini yatağa bırakmış, pencereden esen meltemi teninin her noktasında hisseden, ciğerlerine tütünün nefesine dolduran güzel ve âşık bir kadın gibi mutlu ve dingin gözüküyor şuan hayat. Boş şişelerin fazlalığından da böyle geliyor olabilir elbet. Düz bir çizgide ağzıma götürdüğüm biramdan bir fırt daha alıp, Rembrandt’ın bile böylesine düzgün ve güzel bir çizgi çizemeyeceğini düşünürken karşımda ki eşsiz çekicilikte sevişmeden yorgun düşen harikulade kadını izliyorum ve kanımda yeterince alkol var.

    Her zaman gitmekle kalmak arasında bir yerlerdeydim.

    Aradıklarım ya hiç yoktular ya da olamayacak şeyleri aradım. Bu belki hayatın suçuydu belki de ben onu yanlış anladım. Mükemmellik, normalliğin kristalleşmiş halinden öte bir şey değil.

    Grenli, siyah beyaz eski bir fotoğrafın içine sıkışmış, renksizlikten şikâyetçi, içi geçmiş, umutsuz bezginlerin hüzünleriyle dolu kalbim. Ruhları kemiren aşağılık bir umutsuzluk ve kırılganlıkla çürüyor her şey. Biraz içki ve biraz daha içkiyle dolduruyorum bedenimi. Benim gibi biraz fazla içiyorsanız sakallarınız birbirinden ayırt edilemeyen milyonlarca küçük nergisten oluşan zarif bir bahçe gibi lekeleniyor, gözlerinizde yorgun bir ihtiyar bakışı beliriyor ve içinizde yanan ateşler mum alevleri kadar korkaklaşıyor. Bekliyor, bekliyor, bekliyorsunuz, yazıyor ve yazıyor ve yazıyorgunsunuz…

    Kaçmak dedim de, bir ara bunu başarmıştım sanırım. Jantları çatlak, kaportası çürüklerle dolu, görmüş geçirmiş eski bir amerikan arabasının arkasına taktığım karavanla Idaho nehirlerinin kıyılarına kurduğum kamplarda biraz olsun kurtulmuştum peşimi bırakmayan tüm hezeyanlardan…

    Doğayla bütünleşmenin ancak içinde olunduğunda fark edilebilen serin okşayışlarıyla uyudum geceleri. Seslerin harmonisi kanserli hücreleri söküp attı ruhumdan.

    Beklentilerimi azalttım, insanlardan beklediklerime harcadığım enerjiyi kendime yakınlaşmak için harcadım. Şu an hiçbir şey yapmıyor ve düşünmüyorum. Sadece sessizliği dinliyorum. Ben ve kendimden bir parça uzaklaştım. Doğadan soyutlanıp sanata yönelmiyorum, hayatın bir değişkeni ya da hayatı değiştirme gibi bir derdim yok, doğa olmaya çalışıyorum. Bir şey anlatmıyorum aslında anlattıklarımdansa beklentim yok artık. Doğanın bağrındayım, bir parçasından öte artık oyum. Doyacak kadar yemeğim var, fazlası her zaman insanı kötülüğe iter, sessizce uyuyacak bir yerdeyim, entelektüel ve duygusal zırvaları azaltıp içimdeki sese yöneliyorum.

    Bunlar iyi zamanlarımdı, ve yine bir şey oldu. Sihir bozuldu. Bulduğum harika cennetten bile memnun kalmayacak hisler ve düşünceler üretmeyi becerdim yine.

    Sanırım oraya kalem ve kâğıt götürmemeliydim. Yazmayı yanımda götürmemeliydim.

    Ama olan bu, sonuç olarak buradayım. İçkiye ve yazmaya muhtacım, bana bahşedilen cennet bile olsa cehennemde yanmak zorundayım. Ben bir yazarım ve buna hazırım.

    Ölene kadar acı çekip yazacağım, başka bir yolda yürüyecek değilim.

    Satın alınacakların listesi yapılırken ya da tahsil planlaması, kitapların taslakları oluşturulurken ya da bir yönetmen ışık kararları verirken, sanatlı ya da sanatsız içinde başrolünü oynamak istediğiniz bir hikâye yaratırken var ettiğiniz küçük kümelerin içinde daha da yalnızlaşırken bir devletin herhangi bir kararının bir çoğunluk için iyiyken yolu kayıp bir biçimde herhangi bir azınlık için kötü olmak zorunda olduğu gerçeğini görürken, sevgilinizin bir var bir yok olacağını o hep kalsa da aşkın başıboş bir gezginden ibaret olduğunu hissederken, dünyayı kalemlerin ve kılıçların değiştirdiğini, ucuz bir merhemden öteye gidemeyen sevgiyi yalnızlığınızın üstüne umutsuzca sürerken, ölümden bir zerre bile korkmayıp, ölümünüze üzülecek kimsenin olmadığını anlarken hayat pek te uğrunda savaşılası bir yer gibi gelmiyor artık.

    Birden kendinizi batmakta olan bir gemi gibi hissediyorsunuz.

    Şimdi Bolinas’ta bir balıkçı kasabasındayım.

    Ömrümün geri kalanını cehennemin kapısı aralanana dek yazarak geçireceğim.

    Kendimi her şeyden koparıp göl kenarında balık tutup içki içeceğim.

    Richard Brautigan
  • Depresif olması muhtemel bu satırları okuma zahmetine girişmiş sevgili okur arkadaşlarımı öncelikle uyarmak istiyorum, kendimle hesaplaşacağım. Zira sıkıntı ya da üzüntüye gebe olması söz konusu satırlarım için şimdiden af diliyorum.

    İçimde dozu yüksek bir korku seli akıp gitmekte. Endişem, satır aralarını keşfetmekte usta olan arkadaşların kim ya da ne olduğumu çözmesi değil. Bilakis korkum, daha sonra defaatle okumam muhtemel olan bu yazıda kendimi yeniden keşfetmem. Üstelik bu yıkık dökük halimle.

    Bir üstadın ‘İnsan kendini anlatırken tam olarak dürüst olamaz.’ sözü geldi aklıma. Gerçekten de haklı. Başkalarının okuma durumu olunca insan asi bir fırtına gibi dağıtamıyor kelime kelime, satır satır kendini. Oysa yürekli bir şekilde oturmuştum dizüstünün başına. Yine de bir insan ne kadar becerebilirse o kadar çabayı sarf edip samimiyetine sığınacağım yüreğimin. Öyle ya; sonuçta ilk amaç kendime anlatmak kendimi.

    İhtiyar bir ruhum var. Belki de babamdan bile, hatta rahmetli dedemden bile ihtiyar. Kötü tarafını önce görürüm her şeyin. Tabii insanlar da beni hayal kırıklığına uğratmıyorlar. Genelde hep en kötüyü düşünürüm. İnsanoğlunun açlığı ve doyumsuzluğu da benim karamsarlığımı hiç yüzüstü bırakmaz. Bu sefer hesabım kendimle olduğu için diğer insanların ne denli yalancı, ne denli sahtekar ya da ne denli kötü niyetli olduğuna girmemeliyim. Çünkü konumuz benim içimdeki canavar.

    Daha da kötüsü var. Acaba içimdeki canavar diye suçlayarak kendi içimi, yaptıklarımdan kendimi kurtarmaya mı çalışıyorum(?)! Böyle kolayca sıyrılabilir miyim buradan? Yapamam. Zaten yapamadığım için bu durumdayım. Keşke o kadar kolay olsaydı. Bir kulp takıp günahlarımın ucuna, ‘a kişisi’ ya da ‘b kişisi’, belki de kader deyip de için işinden çıkılabilir miydi? Asla!

    Her ne kadar mevcut durumdan doğan huzursuzluğum bana bu satırları yazdırıyor olsa da, kendimden razıyım ama hatalarım yük oluyor sırtımda. Bir katolik olsam günah çıkarır ve kurtulurdum belki de. Ama biz müslümanlar aracı koymayız ki Rabb ile aramıza. O bizi duyar. Bilir. Anlar. Daha biz söylemeden sözcüklerimizin son harfi vardır O’nda. Peki neden ihtiyaç duyuyorum o zaman günah çıkarmaya?

    Buraya kadar okuyanlar yazının başındaki yüksek giriş dolayısıyla itiraflar bekliyor olabilir. Elbette itiraflar olacak. Çünkü kendi elimi kolumu bağlamak istiyorum. Böylece kendi ellerimle yakalanmış olacağım. Ayrıca bu yazının beni ‘DPWW’ değil de gerçek kişiliğimle tanıyanların eline geçmesi durumunda başıma büyük dert olacağı da şüphesiz. Fakat bunları göze alıyorum. Zira bunu yapmazsam sık sık bana kazık atan nefsimden intikam alamam.

    Sanki kendileri hiç hata yapmamış, nefsine hiç uymamış, kimseye haksızlık yapmamış gibi üzerime çullanacak insanların olabileceğini biliyorum. Şükür ki o tarz insanlar genelde bu kadar uzun bir yazıyı okumayacaktır. Zira onlar her şeyi çok iyi bildikleri için daha ilk paragrafta konuyu çözmüş yeni yazılara geçmişlerdir bile.

    Ben evliyim. Hem de melek ile insan karışımı bir kadınla. Üstelik Yaratıcı meleğini bol koymuş. Tek şanssızlığı benim, bu dünyadaki. İki tane çocuğum var. Ne kadar tatlı olduklarını söylememe gerek yok, -ki; herkes için evladı dünya tatlısıdır.
    ‘Eşimi aldattım mı?’ konunun gelişinden ve bir önceki paragrafın oluşturduğu izlenimden dolayı eminim ki çoğunuzun aklına bu soru gelmiştir. Bu soruya direk bir cevap veremeyeceğim. Çünkü net cevabını ben de bilmiyorum. Zira bu satırları yazmamdaki ilk sebeplerden biri de bu. Tekrar tekrar okuyacağım sonra. Ve karar vereceğim aldatılan kim?

    Birçok kadına meylettim 14 yıllık (profilimden yaşımı tekrar kontrol etmenize gerek yok, bir erkek için günümüz koşullarında erken evlendiğim söylenebilir) evliliğim boyunca. Kimine sadece göz ucuyla baktım, kimini nefsimin beni götürdüğü kıyılarda kendime cariye yaptım. Doymadım yine de. Epey önce şunun farkına vardım ki, dünyadaki tüm kadınlar benim olsa yine de yetmez. Samanyolunda ya da başka galaksilerde varsa oradaki kadınları da isterim.

    Erkeler ya da erkekleri tanıyan kadınlar ‘aman ne var bunda, hepiniz aynısınız diyecektir’. Doğru. Fakat konumuz, tekrar söylüyorum, başkaları değil ‘ben’. Ben herkes gibi olmak zorunda mıyım? Nefsime hizmet etmek, şeytanın kuklası olmak zorunda mıyım? Elbette insanın. İnsan hata yapar. Aksi halde Rab bizi melek olarak yaratırdı. Günah işleyeceğimiz (sınav konusuna girmeyeceğim, hepinizin bildiği) muhakkak.

    Tamam çok bir şeye benzemiyorum. Fakat her kör satıcının bir kör alıcısı olduğundan belki de, reddettiğim kadınlar oldu ‘eşim için’. Sevdiğim kadın. Kalbimin, hatta ruhumun sahibi için. O kadar iyi tanır ki beni, kızdığım zaman ne yapacağımı, nereye gideceğimi, hatta cümle kurarken sonunun nasıl biteceğini bile hissedebilir. Ya onun ruhu da benim bedenimde, ya benimki onun bedeninde. Aksi çok mümkün değil bu kadar derin bir telepati kurulabilmesinin. Canım şunu çekti bile diyemem çünkü yapmıştır çoktan. Hissetmiştir. Eminim bundan, benim aç nefsimin de farkında. Hatta birçok kez bu tarz şeyler söylediğini (yani gözüm üstünde ama sen dolaş gideceğin en uzak yer bakışlarımın birkaç km ötesi der gibi bakar bana) biliyorum. Bu da beni yıpratıyor. Çünkü onu hak etmiyorum, hem de hiç.

    Aslında çok güzel bir kadın. Çoğu kez biz el ele gezerken insanların arasında, bakışlarında (özellikle erkeklerde) ‘Ne buldu bu herifte?’ sorusunu görüyorum. Ne buldu? Güzel soru. Hem de onu hiç hak etmeyen bir herifte. Üstelik depresif, çoğu zaman negatif bakış açısıyla donanmış, karamsarlığı sanat haline getirmiş, geçmişinde kaybolmuş bir adam.

    Geçmişimi de kurcalayalım o zaman. Pes etmeyip hala okuyanlar da geçmişimin karanlığına gelsin benimle. Ya da kaçmak için hala vakit varken hemen uzaklaşsın.

    Hemen hemen her gece içen bir baba, 15 yaşında onunla evlenmiş, hayata dair bildiği hiçbir şey olmayan bir kadın ve evlilikleri. İyi de bu yeterli değil ki bu denli karamsar olmaya. Zira böyle o kadar çok aile var ki, sıradan bir durum bile diyebiliriz neredeyse. Aslında suçlu ben de olabilirim. Çok derin bakarım olaylara. Çoğu zaman yaşayanlar bile benim kadar derinden görmemiş olurlar içinden geçtikleri olayı. Onların bir süre üzülüp geçtikleri olaylar beni alaşağı edebilir. Hatta yaşayanların unutup üstünü örttüğü bir olayı ben hala içimde yara olarak saklayabilirim. Sanırım empati fazlası denen illeti yaşıyorum. Hani yokluğunda seri katil, fazlalığında da kendini mahveden bir duygu. İşte o.

    Peki bu mu mazeret? Bu, kurtarır mı beni yaptığım hatalardan? Elbette kurtarmaz. Ama aldatma sorusuna şimdi aklıma gelen, tam olarak cevap denilemeyecek açıklamamı eş zamanlı olarak yapayım. Bağışlanma amaçlı olmayacak bu satırlar. Çünkü kendimi bağışlamalıyım önce. Aksi hiçbir durum beni rahatlatmaz.

    Eşim ne zaman benden uzakta olsa (aile ziyaretinde vs) kesinlikle hiçbir kadına bakamıyorum. Evet doğru okudunuz bakamıyorum. Yani senin kastın karına mı diyorsunuz muhtemelen. Elbette değil. Ama o uzaktayken bildiğiniz bir yıkım içindeyim. Dağılmış, mahvolmuş haldeyim. Onsuz nefes alamıyorum.

    Peki o dönünce ne oluyor bana?

    (Bunu epey düşündüm bulmak için); diğer kadınlar işin içine girince bendeki karamsar mod değişiyor. Daha eğlenceli bir adam oluyorum. Daha romantik, daha düşünceli. Hediyeler alıyorum, çiçekler, (civarın çiçekçileri beni çok iyi tanır, sanırım en sevilen müşteriyim), ona şiirler yazarım. Belki de suçlu psikolojisinden dolayı çok daha alçak gönüllü (alçak olan sadece gönlüm değil elbette) ve çok daha iyimser davranıyorum. Fakat artık bunu sürdürmek istemiyorum.

    Peki bu satırları o muhteşem insan okursa! Umarım okumaz. Çünkü okursa en kötüsünü yapacaktır. Beni affedecektir! Bu yüzden bilmemeli. Çünkü muhtemelen her adımımı bilen o insana bana konduramama hakkını sağlamalıyım. Yoksa bunların yükünü de o üstlenecektir.
  • Üstün insan'ların sefaleti, 'Tanrı'nın ölümü'nün, anlamını ve değerini henüz bulmadığına işaret eder. "'Tanrı'nın' ölümü'yle birlikte insan,
    'Tanrı'nın yerine geçip onsuz da yapabileceğini iddia etmekte, ama 'zayıf tepkisel kuvvetler ve hiçlik istenci arasında yeni ilişkiler kurmak suretiyle eski değerlerin yerine yenilerini geçirmekten başka bir şey yapmamaktadır.
    Doğrusunu söylemek gerekirse burada da eski, yeteneksiz ve yetersiz değerlerin egemenliği altında olduğumuz için değişen hiçbir şey yoktur (Deleuze2006, s. 31-32). Bunun farkına varıldığında nihilizm biraz daha ileri gider
    anlamsızlık ve boşunalık kendini daha çok hissettirir. Bundan sonra her yönüyle nihilist olan bir dünya üstünlük kazanmış olur. Deleuze Batı tarihinin büyük olayının anlamını ve değerini bulmayı beklediği bu evresine, 'sona erme evresi' der.