• Aniden açıyorsun gözlerini, herhangi bir Lost bölüm başlangıcı gibi. Eskide kaldı, evet. Ama sen gayet iyi hatırlıyorsun o uykusuz geceleri, sen de eskide kaldın çünkü. İyi uyuyabildin mi bari? O kapalı burunla nasıl yapıyorsun bilmiyorum geceleri? Kaç kere ameliyat ol dediler sana, korkulacak bir şey değil ki, yarım saatte halloluyormuş. Neyse umarım almışsındır uykunu. Hazır olman lazım biliyorsun, bugün öleceksin çünkü.

    Kafanı karıştırmadım umarım, zaten biliyordun bunu, sen planlamıştın fazla ayrıntıya girmesen de. Beni de hatırlaman lazım aslında, ara sıra giriyordum hayatına, eskiden ama daha çok, o eski farklı günlerinde. Anlatıcıyım ben, senin anlatıcın. Aslında tanrı olmak istemiştim başta, daha havalı oluyor insanların aklındakileri bilmek. Gözlerinden anlamış gibi yapacaktım, ben yerleştirsem de düşünceleri oraya. Olmadı ama sağlık olsun seninkiler yetecek artık. Evet, anlatıcınım ben, bu da bir öykü haliyle, sen de öyküde ölecek bir kahramansın işte. Evet, sonunda bir şeyi başarabildin hayatında, bir öykünün ana kişisi oldun. Biraz daha uzun yaşamayı becerebilsen kim bilir bir romana, hadi bir novella'da tepeye bile çıkabilirdin belki. Ama bu da bir şey en azından.

    Hazırsan güne ve o meş'um sonuna devam etmek zorundayız şimdi. Tek işim sen değilsin, tahmin edebiliyorsundur herhalde.

    Gözlerini açtıktan sonra anlamsızca bakıyorsun etrafına, kafanda bir takım sesler. Günün önemine bağlıyorsun anlamsızlığı. Belki de anlamsız olduğunu düşünüyorsun bu kadar önem vermeye bugüne. Fazla göze çarpmasını istemiyorum diyorsun ölümüm de olsa, ama heyecanını gizlemeyi başaramıyorsun başarısız bir öykü anlatıcısından bile.

    Her zamanki gibi mi olacak kahvaltı? 3 biberli zeytin, bir yumurta (kayısı kıvamı- önemli), az yağlı, az tuzlu beyaz peynir, açık çay, bir dilim tam… boş veriyorsun, bir fincan kahve koyuyorsun kendine zift gibi. Titriyorsun içerken, hoşuna gidiyor bir parça ama, farklı hissediyorsun.

    Çıkman lazım, hissediyorsun, ama ilk nereye gideceği çıkaramıyorsun bir türlü. Beraber hatırlamaya çalışalım istersen. Bir öykü için ne kadar klişe de olsa, amansız bir hastalığa (böyle adını söylemeyince daha amansız oluyor) kapıldığını hatırlıyorsundur eminim. Zaten plan (ne kadar plan denebilirse işte) böyle çıkmıştı ortaya. Kısaca her şeyi boş verip hayatına son vermek olarak tanımlanabilse de, başarısız öykücülerin de ara sıra bir şeyler kurgulayabildikleri oluyor. Bu yüzden sen fazla düşünme ve kendini benim ellerime bırak, önümüzde, bolca 1 ve 0’dan oluşan uzunca bir yolculuğumuz var.

    Çıkıyorsun dışarı, ilk gördüğün taksiyi durdurma kararı alıyorsun, artık parasal kaygılardan sıyrılmış bir haldesin, bugün hayatının en güzel günü, bugün hayatının son günü. Ama ne yazık ki İstanbul’daki taksilerin bundan haberi yok. 25 dakikalık bir bekleyişten sonra gelen ilk boş minibüse biniyorsun. Kötü bir başlangıç, öykünün evrensel olması için yer isimlerinden bahsetmeyecektin bir de. Şimdiden aksıyor diye düşünüyorsun ve içinler lanetler okuyorsun şansına ve tanrına. Neyse ki o treni kaçırdım ben, anlatıcılık görevime devam edeyim.

    İlk durak iş yerin. Klasiklerden kopamıyorsun. Patronuna okkalı bir küfür, vurup kapıyı çıkma, araya belki bir yumruk da sıkıştırırsın. Saate bakıyorsun, normalden 20 dakika geç kalmışsın. Daha iyi olacak, sinirlenecek şimdi, bağırmaya başlayacak, işimi kolaylaştıracak diye düşünüyorsun. Asansörden çıktığında farklı bir hava asılı ama ofiste. İş arkadaşların olamayacakları kadar sevecen, patronun halesiyle yanaşıyor yanına, sırtını sıvazlayıp dinlenmen için iki hafta izin veriyor sen daha konuşamadan. Gelince detaylı olarak konuşacaksınız geleceğini. Farkındalar bir şeylerin, hissediyorsun, çok geç olmadan öğreniyorsun da. Doktor belgelerini fakslamış iş yerine, insanların senin için üzülüp kendilerini daha iyi hissedebilmesi için. Konuşmadan çıkıyorsun ofisten.

    İkincisi olsa bari. Bu sefer senin yanında şans, duruyor bir taksi hemen, benim de etkim var tabii bir parça. Karşıya kadar geçiremese de iskeleye bırakıyor en azından. Vapurda bir simit alıp martılara atıyorsun kıç üstünden. Daha önce atmamıştın hiç. Sevmezsin ki hayvanları sen, kedilerden nefret edersin özellikle, martılar hayvan mı peki? Attığın parçalara yaptıkları hamlelerden en azından yırtıcı olma potansiyellerini seziyorsun. Hoşuna gidiyor. Zamanında Sevgi yüzünden dayakları hatırlıyorsun sonra. Vaz geçiyorsun sonra.

    İndiğin yerde de taksi buluyorsun hemen, insanın bir kere şansı dönerse... Evet Sevgi’nin evi, söylemedin daha hastalığını, üzülmesini istemiyorsun, istiyorsun aslında biraz ama böyle değil. İçeri girince ne yapacağına karar vermedin daha, ilişkiyi acı çektirmeden noktalamak mı? Sana çektirdikleri için alınacak bir intikam? Yoksa sadece küçük bir veda mı? Akışına bırakmak istiyorsun hayatı, zaten istesen de kötü bir şey söyleyemezsin ki ona. Belki yarın bir parça vicdan azabıyla…

    Açıyor kapıyı, suratı acayip, her zamankinden değil ama. İçeri buyur ediyor, bir erkek, tanımadığın. Tanıştırmıyor, sen de konuşmuyorsun adamla. Gidiyorum diyorsun. Hiç oralı değil. İki yıldır gözünün içine baktığın kız olur diyor sadece, ara ama unutma diye de ekliyor. Unutamazsın zaten, bakalım deyip çıkıyorsun. Tam olarak ne yaşadığını bilmiyorsun.

    Sırada ne var, boş veriyorsun. Çiziyorsun bundan sonra listedeki her şeyi, şu anı düşünmek istiyorsun. Dinlenmek istiyorsun, uzanmak istiyorsun. Kendini yere atıyorsun ilerideki parkta. Yukarı bakıyorsun sadece, gözünün içine giren güneşe rağmen. Göz yaşlarına mazeret arıyorsun belki, böyle mi olmak zorundaydı. Adam olmayı beceremedin değil mi bir türlü, kimse önemsemeyecek eskiden olduğu gibi seni. Yo, bana bakma, ben yaratmadım seni, sadece anlatıyorum. Böyle olman senin yüzünden.

    İçinden bir ses kalkmanı söylüyor sana, ben değil başka bir ses. Başka bir ses? Ama…

    Aması, maması yok kalkacaksın hemen ve gidip yüzleşeceksin seni bekleyenle. Bunca yıl pısırık kaldın hep. Senin gibi birisinin gerisinde olmak iğrendiriyor beni. Ama buraya kadar. Mademki öleceksin, mademki biteceğiz bari tarihe geçecek bir sonla bitelim. Üçüncü sayfanın ötesini istiyorum ben.

    Kalkıyorsun yerinden. Bir şeyler bulman lazım. Öyle kolay boynuzlayamayacak afişte seni. Neyin var ki kaybedecek? Ama önce günü süsleyecek bir şeyler bulman gerekiyor. Babanın eski silahı duruyor mudur aynı yerde? Zaten dördüncü sırada onlar vardı. Annenin mezarına gitmene gerek yok, zaten buluşacaksın yakında onunla.

    Aslında onlara da benzer bir ziyaret yapmak gerekir. Senden fazla yaşamayı mı hak etti şerefsiz herif? Onun yüzünden bu haldesin sen. Annen daha fazla çekememişti zebaniyi? Son kez görecektin helalleşmek için, belki de ilk kez görecek şimdi gerçek seni, oğlunu ne yaptığını.

    Yok, ama önce burayı temizlemen lazım. Boş ver silahı, başka bir şey bulalım. Benzin, korkarsın sen ateşten. Bıçak, becerebilir misin ki? Spontane olacak o zaman. Görecek o kevaşe başkalarıyla gezmeyi. Sen gitmişsin zaten, 2-3-5 kişi daha ölmüş ne fark eder. Hayatında ilk defa kendini buldun sayemde, gözlerinde deli bir ateş hızla atılıyorsun parktan dışarı.

    Uçuyorsun sonra, buğulu bir huzur kaplıyor içini, hiçbir ses duymuyorsun bir ara, yo beni duyuyorsun. Geri zekâlı, kısa sürüyor huzurun. Beceremeyeceğini biliyordum. Etrafta farklı sesler. Abi vallahi önüme atladı. Adam deli galiba. Frene sesi duymadım ben ama. Lanet herif, üçüncü sayfa derken mobese kamerasına girdik sayende. Adam gibi ölmeyi bile beceremiyorsun. Kapat gözlerini, başka bir şey becereme. Sana da…

    Bitti, güzel bir öykü yazdım senin için, bir ara kontrolü kaybetsem de. Ama temel öğeleri tutturduk nasılsa, Uyandın ve öldün. Yeter bunlar benim için, arası ufak bir karakter çalışması. Hadi iyi uykular her nerede isen.
  • Güzel bahçeli bir ilkokulun penceresinden 
    dünyaya, 
    hayretihasret ve biraz da 
    bayat bayram şekeri kederiyle bakan, 
    aklı canbaz,yanağı al, 
    sesi çilek aroması 
    bir çocuk oturuyor 
    gözlerinde...

    Yılmaz Erdoğan
  • 😍Selam arkadaşlar...
    Bugün bir etkinlik yapmaya nedersiniz ?
    Kaç aydır beğendiğim iletileri sıralamadım hayde sıraıyalım;
    ----------------------------------------------
    Öncelikle söyleyeyim zaten hepisiniz birincisiniz sadece yazayım dedim😉
    ----------------------------------------------
    {{{Arkadaşlar yazıya başlamadan bir şey söylemek isitiyorum; eğer benim gözümden kaçırdığım ve çok beğendiğiniz iletiler varsa yorumlarda beni yönlendirir seniniz sevinirim.{{{

    вαтυнαɴ yιğιт
    --------------------------
    Saçlarımı okşarken ne mırıldanıyorsun öyle dedi kadın..
    Eskiler gülü koklarken kelime-i şehadet getirirlermiş dedi adam...
    ---------------------------
    S. Burak Kurt
    --------------------------
    “Biri unuttukça mutlu, diğeri hatırladıkça huzurlu...”
    Hatırlasana, Süleyman Kurt
    Sayfa 137
    ----------------------------
    Mâhii
    -----------------------------
    "Ya rab sen de bilirsin ki
    Bir sen varsın bana yakın."
    Otuz Beş Yaş, Cahit Sıtkı Tarancı
    ----------------------------
    Stark
    ------------------------------
    Evet belkide haklısın,
    'Sıfır'ın gücü yoktur.
    Ama unutma ki!
    'Sıfır'ın kaybedecek bir şeyi de yoktur....
    Bob MARLEY
    ----------------------------
    @Emre_63
    ------------------------------
    Rabbinize alçak gönüllüce ve için için dua edin. Çünkü O, haddi aşanları sevmez.(Arâf, 7/55)
    -------------------------------
    Ömer
    -------------------------------
    İçimden, çocukça bir duruşla "Büyüklere küsüm" demek geçti..
    Cahit Zarifoğlu
    --------------------------------
    Nisanur arslan
    ---------------------------------
    Ölünce tabutuma şey yazdırmak istiyorum;
    " dikkatli taşımaya gerek yok artık kırılmaz"...
    --------------------------------
    Dorian Gray'in Portresi
    --------------------------------
    "Ziyanı yok, gülüşü yeter.."
    --------------------------------
    Ophelia
    --------------------------------
    Yasak meyve her zaman daha tatlıdır.
    Ölüler Evinden Anılar, Dostoyevski
    ---------------------------------
    ==========yorum=========
    Sıradan Birisi
    Tadına bakan bilir. Tatli gelir ilk sonrasi zehir olur...
    =======================
    //Zarif.Edebiyâtı ོ
    ----------------------------------
    |• "Hz.Aişe Efendimiz ﷺ 'e
    -Ey Allah'ın Rasûlü , beni nasıl seviyorsun ? dedi ."
    İşte o muazzam cevap ..
    . . . "K ö r d ü ğ ü m g i b i ."⠀ ོ🎐🕊️
    -----------------------------------
    Alptunc
    -----------------------------------
    Hayat ebedi olsaydı hatıraya lüzum kalmazdı.🌴🍃
    -----------------------------------
    Kıdemli Çekoslovak
    -----------------------------------
    ...Ya da o,
    Bir anlık da olsa
    Senin kalbine yakın olmak için mi yaratıldı?
    |İvan Turgenyev|
    Beyaz Geceler, Dostoyevski
    Sayfa 5
    -----------------------------------
    Kendimi kimseye inandirmaya mecbur degilim
    -----------------------------------
    Bakma bu kadar hüzünlü şeyler yazdığıma ben hep gülerim ve gülerken kimse yalan olduğunu anlamaz.
    -----------------------------------
    Feda
    -----------------------------------
    Bilmece
    Matematik Kitabı Türkçe Kitabına Ne Demiş?
    -----------------------------------
    ================yorum================
    esra keskin
    çok problemim var demiş.:)
    ====================================
    Kahve kitap
    -----------------------------------
    Dilinizi daima iyi kullanınız. O sizi saadete götürdüğü gibi, felakete de sürükleyebilir.
    Hz. Ali
    -----------------------------------
    Rıdvan
    -----------------------------------
    "Parka gidecekmiş, iki gözümün çiçeği..."..)
    -----------------------------------
    @10_uUR
    ------------------------------------
    Günaydın
    Ormandaki ağaçların yangından kaçtığını görmek ne güzel olurdu!
    ------------------------------------
    Mesut
    ------------------------------------
    Kürt Ata sözü
    Xudé hebe,kes tunebe.
    ------Allah olsun, kimse olmasın------ TR
    --------------------------------------
    Bilge
    --------------------------------------
    Güzel gülüyorsun, bunu çok harcama olur mu?...
    /Didem Madak/
    ---------------------------------------
    NoYaNnn
    ---------------------------------------
    "Gerçek sabit kalırken,doğrular yerinde durmuyordu..."
    ---------------------------------------
    Bulutlarda'Huzur
    ----------------------------------------
    🍃
    Her dem dertlense de insan derdiyle,
    Her insan derman olmaz yüreğiyle.
    -----------------------------------------
    Emir Timur
    -----------------------------------------
    M.Kemal ATATÜRK
    İnsanın serveti, kendi kişiliğinde olmalı.
    -----------------------------------------
    Fatoşşş
    ----------------------------------------
    -Cemal Süreya
    Aşkı anılar besliyor düşler kadar
    Bu yüzden diyorum ki aşk eskidikçe aşktır
    Sevgi eskidikçe sevgi.
    ------------------------------------------
  • "Tasavvuf" ya da "Sufizm", modern zamanlarda, İslam'ın dışında, hatta İslam'ın yerine kullanılmaya başlandı. Batı'nın kolektif bilinçaltında, "terör" ve "şiddet"le eşleştirilen İslam, ne yazık ki, "sufism" etiketiyle öteleniyor, ötekileştiriliyor. İslam'ın ta kendisi olan "huzur", "barış", "nezaket" ve "incelik"ler, böylece sürekli ve sistematik biçimde başka bir kavramsal "sepet"e atılıyor. Böylece zihinlerde "İslam", derinlikten uzak, iç görüden yoksun, gönülsüz ve zoraki icra edilen, kuru ve kaba yönergelerle eşleştiriliyor. Kasıtla üretilen bu İslam algısı, Batılı emperyalizmin elinde, Müslümanları, ıslah edilmesi zaruri, fethedilip evcilleştirilmesi gerekli "kurban" nesnelere dönüştürürken, sözüm ona "sufi"ler ise Kur'an'dan ayrı, sünnetten uzak, ibadet ve tesettüre müstağni "akıllanmış adamlar" olarak Müslümanlar üzerinde iktidar sopası olarak kullanılıyor.




    Hatırlanacağı üzere, cahiliye dönemi Mekke'sinde insanlar, hatta daha sonra, Peygamberin davasına karşı başı çekecek olan liderler, Allah'a inandıklarını beyan ederler. "Yaratıcı" sıfatıyla tanırlar ve bilirler Allah'ı. Bu konuda, onların Allah'ı göklerin ve yerin ve bu ikisi arasındakilerin yaratıcısı olarak tanıdıklarına bizzat Allah şahittir. Allah'ın Allah olması, müşrik ehli için "zararsız" bir kabullenmedir, bu durum onları rahatsız etmez. Ancak Rab olması bir tehdit kaynağıdır; çünkü Rab terbiye eder, çünkü Rab hayata müdahil olur, çünkü Rab, Allah'ı yüceltilmiş bir varlık olarak bir kenara koymayı değil, Allah'a göre yaşamayı gerektirir. Modern zamanlar, işte bu yüzden, seküler bir tavrı inşa etmiştir. Allah'ın var olmasında bir sakınca yoktur onlara göre; ancak hayata karışmasına müsaade edilmez.


    Örneğin, ülkemizde sıkça duyulan "Benim dedem de namaz kılardı ama... Benim büyükannem de başını örterdi ama..." savunması; dini, ötelerde kalmış, nostaljik bir olgu olarak onaylarken, şimdi ve burada var olmasına, hayatı biçimlendirmesine izin vermeyen anlayışın bilinçaltı uzantısıdır. Son yıllarda "tasavvuf" ve "sufism" gibi terimlerin "İslam"ın yerine kullanıldığına tanık olduk. Görünüşte, İslam'ın zarif bir yorumu olarak, ritüel tezahürleriyle ve sembolleriyle Batı'ya yansıtılan "sufism", Batı'nın bilinçaltında İslam'ın alternatifi olarak varolageldiğine dair emareler görünmektedir. Özellikle Mevlâna, Şems, semâ ve Mesnevi'yi kullanarak büyüyen "sufism" modeli, kasten ve bilerek, seküler bir tavra dönüşmüştür.


    Allah'ın hayata müdahil olmadığı, detaylarda hükmünün geçmediği, namaz ve oruç gibi ibadetlerden arınmış, tesettür gibi emirleri gereksiz bulan bir yaşama modelinin etiketi olarak pazarlanmak istenmektedir.


    Son zamanlarda moda olan tasavvuf romanlarında - özellikle Şems ve Tebrizî aşkına temas eden ve hayli ticari başarı yakalayanlarda - ne Şems'in ne Mevlana'nın tek bir vakit namaz kılmayışı ilginçtir. İnternet arama motorlarında Usame bin Ladin'in "Müslüman terörist" diye tanımlanmasına karşılık, Mevlana'nın "sufi şair" diye tanımlanması dikkat çekicidir. "Sufilerden terörist çıkmaz, Müslümanlar terörist olur. "Şiir gibi bir estetik ürün ve incelik Müslümanlara atfedilemez ancak sufilere yakışır." anlayışının görüntüsüdür bu durum.


    Oysa tasavvuf, "kötülüğü isteyen nefsi" "Allah'tan razı olan ve Allah'ın razı olduğu" nefis haline getirmektir. (Tasavvufun tariflerinden sadece biri bu ve bence Kur'ân'a dayalı olduğu için en temelidir.) Kötülüğe hevesli nefis; bencil, narsist, geçimsiz, cimri, saldırgan, küstah, hırslı, öfkeli, hasetçidir. Allah'a razı olan nefis ise, verilene razı, kendisine verileni paylaşan, kendisiyle ve etrafıyla barışık, yardımsever, cömert, empatik, anlayışlıdır.


    Öyleyse, kimse nefsini "kötülük isteyen" halde bırakmaya razı olamaz. Şu halde, herkese lazım ve farz olan bir terbiye sürecinden söz ediyoruz.


    Tasavvuf, İslam'ın içinde özel bir alan mı? Ancak uzmanlarını ve meraklılarını ilgilendiren bir "hobi" gibi midir? Eğer böyleyse, saldırgan nefsini barışçıl, hasetçi benliğini yardımsever yapmadan da yaşamanın "normal" sayıldığı bir alan daha var mı İslam'ın içinde?


    Tasavvuf, Müslüman olmanın gereğidir. Allah'ı Rab diye tanıyıp kendini Rab-abd ekseni içinde var etme çabasıdır.


    Buna karşılık, her nasılsa, tasavuffun İslam'ın ana akımı dışında bir yerde, cılız ve ihmal edilebilir bir rolü vardır günlük hayatımızda. Öyle ki "Kur'ân'ın tasavvufi yorumu..." denildiğinde, uçuk ve uzak yorumlar düşüyor aklımıza. Peygamber'in eşyaya bakışına dair bir incelik hatırlatıldığında, "Ama o işin tasavvufi tarafı...' türünden tepkiler alıyoruz ve/ya veriyoruz.


    Nedir peki Kur'an'ın "tasavvufi" yorumu? Ayetlerin zahirinin altında saklı işaretleri ve derinlikleri fark etmek. Gözüyle değil kalbiyle de muhatap olmak vahye? "Bu işin tasavvufi tarafı ama..." diyerek savuşturduğumuzda bu yorumları, kalbimizi vahyin etki alanından savuşturmuş olmuyor muyuz peki? Ayetin bir anlamı sadece "tasavvufçu"ların işi olsa bile, bize de pay düşmüyor mu oradan?


    İşin "derin tarafı"nı "tasavvuf"a bırakınca ilginç savunmalar da gelişiyor, farklı bir tanımın kurbanı oluyor İslam. Bana şöyle dendiğine şahit oldum: "Tabi ya, siz tasavvuf ehlisiniz; beş vakit namaz kılar, ibadetinize dikkat edersiniz, eşiniz de tesettürlüdür." Bunu diyen, "ama ben tasavvuf ehli değilim" demeye de getirir sözü. Ona göre, namaz tasavvufçuların işi, Kur'an'ın önünde diz çökmek "sufi"lere kalmış, başını örtmek, haramlara dikkat etmek "dervişler"e emredilen bir şey. Yani kendi namazsızlığı "normal", Kur'an'ı folklorik malzeme olarak görmesi "standart", tesettürsüzlüğü de makuldür. Dinin normali olanı, bir tür olarak gördüğü/göstermek istediği "tasavvuf"a havale edince, kendi ibadetsizliği normalleşiyor, standart hale geliyor. "Tasavvuf" etiketi ile "din"i ötekileştiriyor, kendince yaşadığını "normal", tasavvuf diye yaşananları da "hobi" olarak görüyor. (Kim bilir, onun da hobileri vardır; oruç tutuyor değil ama balık tutuyordur, namaz kılıyor olmasa da beş vakit pul koleksiyonu yapıyordur!) Dinin içinde ama özel bir alan olarak görülen "tasavvuf" etiketinin bir adım sonra başına gelen ise hiç şaşırtıcı değildir: "Dinin yanında yeni bir din! Modern yazarların "aşk"la büyüttüğü, "hiç olmak" söylemleriyle ayağa kaldırdığı, "Tanrı'yla bütünleşerek" yoğurduğu "neo-tasavvuf" akımına yakından bir bakın. Hafif "nirvana" tadında, araya karışık "Mevlana, İbni Arabî, Hallac-ı Mansur, Şems" alıntıları serpiştirilmiş soyut mu soyut, uçan kaçan yeni bir "din"dir bu. Bu "din"de başını örtmeler falan yok; yoktan da öte başını örtmeyi gereksiz gördükleri gibi örtenlere yukarıdan bakarlar. Bir müminin ne başını örtmeyene ne namaz kılmayana dışlayıcı gözle bakma hakkı vardır; bunlar kulluktaki eksiklik ve kusurlardır. Kusur sahibine sadece şefkat borçludur mümin, yardım etmek ister. Ancak, eksiği "eksik değilmiş" gibi görmek, kusuru kusur bilmemek, kusurdan daha büyük bir kusurdur. Rab yerine geçip, kural koyucu rolünü çalmaktır! Haddini bilmezliktir.


    Bu "din"in içinde "beli bükülen" namaz farz değil gibidir, olsa bile ulu orta dillendirilmez, vurgulanmaz. Bedenini teşhir etmek ise, Allah'ın ikram ettiğini üzerinde göstermelere denk gelir. Tesettüre sözüm ona içinde bulunduğumuz çağın örf'üne göre, alışkanlıklarına göre bir ölçü getirilir.


    Tasavvuf biraz karışık ve uzak bir kelimedir aslında. Yenisi ve moderni var: "Sufism" ve "Sufi" kelimesi sıcak ve heyecan verici.


    Gelin bir de, "Sufilik" etiketiyle pazarlanan ürünlere bakalım. Dikkat: Çok sayıda "sufi" dolaşıyor aramızda... Yani "tasavvuf ehli" bunlar. Müslümanlar mı peki? Pek belli değil! Olmaları da gerekmiyor. Garip ki "İslam" batılı muktedirler gözünde "light"laştırılacak kadar vahşi görülürken, "sufism" külliyen kabul görmüştür.


    Sufilik, neredeyse İslam'a rağmen var olan, İslamsız da olabilen bir "kült" halinde sunuluyor artık.


    Öyle beş vakit secdelere gerek yok; ney üflüyor musun, neydeki sırrı hissedebiliyor musun? Gerek yok ki ibadete, kelime-i şehadet'e, sünnete ve tesettüre; pekâlâ "aşk ile de Allah'ı bulursun. Aşkı olmayanların işidir namaz kılmak, örtünmek gibi "sofuluk"lar!


    Dinin yanında, hatta dinin yerine konulan bu "sufi yaşam biçimi"nin, somut "sorumluluk" değil de soyut "aşk" üzerinden üretilen vurdulu kırdılı, "vardı"mı "yoktu"lu bir aksiyonu da var. Mana büyüklerinden alıntılarla desteklenen, "fani olmak", "yok olmak", "hiç olmak", "benliğini sıfırlamak" gibi söylemler o kadar çok tekrarlanıyor ki, dinleyenler Allah'a karşı zerrece bir sorumluluğu üzerine almadığı gibi, öylesine "uçan kaçan" bir din imajıyla "yok bu benim işim değil; ne büyük adamlarmış bunlar!" diye kuru bir hayretle döktüğü gözyaşlarını Rabbine karşı bir nevi sus payı olarak bırakma tatmini yaşar.


    İşte burada "tasavvuf büyükleri"nin "ahiretten dünyaya bakarak" söyledikleri onca güzel söz; "dünyadan sadece dünyaya bakan" modernlerin tatmin malzeme haline getirilerek bir tür "kısa devre" yapılıyor. En çarpıcı örneklerinden biri Hz. Mevlâna'nın FihiMafih'inde geçen, "namaz dediğin bir kalıptır" cümlesinin "Namaz kılmasan da olur!" şeklinde yorumlanmasıyla ya da yorumlanacak şekilde tüketilmesidir. Oysa, "beş vakit namaz"lı ve "Kur'an ehli" Mevlâna, bu cümleyi "namaz kılsan ne olur ki!" tavrında söylüyor. Yani, "Namazına güvenme!", "Kalıbını koyduğun namaza kalbini de koy!" demeye getiriyor.


    Medyada egemen tasavvuf söylemi, meselâ "tesettür örtünmekten ibaret değildir" inceliğini alıp "örtünmesen de olur!" edalı bir kılıfa çevirip, örtünmek istemeyenlerin, örtünenleri de istemeyenlerin gönlüne bir nevi "serin su" olarak serpiyor. Yahut İbni Arabî''nin nice ubudiyetten sonra "kendini hiç ettiği", Hallac-ı Mansur'un nice secde sayesinde "Enel Hakk" demeye geldiği o muhteşem derinliği, sığ, riyakâr, emeksiz bir hazırlopçuluğun önüne garnitür diye koyabiliyor.


    Tırnak içinde "tasavvuf" söylemleri, bunu mu demek istiyor bilmiyorum ama dediklerinden anlaşılan şu oluyor: Aslolan aşktır; kendinizi secdelerde yormayın. Âşıkların namazı kalıpsızdır; kulağı ezanda olanlara, seher vakti camiye koşanlara aldırmayın! Önemli olan "yok olmak"tır, Rabbiniz karşısında sorumlu bir kul olarak var olmaya kalkmayın!


    "Kul olma sorumluluğu"nu üzerimizden atıp "nefsimizle savaşma" işini bir tarafa bırakıp "yok olma aşkıyla" sorumluluktan sıvışalım öyle mi?


    Bir de, benim gibi adamların bile "aydın din adamı" kategorisine sokulmayı göze almadan anlayamayacağı bir "hoşgörü" pazarı var. "Farz"lara, "emirlere", "haram"lara azıcık tepeden bakmayagör, hemen "aydın"lanırsın birilerinin gözünde. O birilerinin gözünde, sanki Mevlâna ve diğer büyüklerimiz İslam'a rağmen hoşgörü sahibiymiş gibi... Onların o anlayışlı tavırları, kucaklayıcı yaklaşımları dine rağmen gelişmiş gibi; dışlayıcı, aşağılayıcı, yadırgayıcı yobaz ve bağnazlarınki de dinin ta kendisiymiş gibi(!) Yani, İbni Arabi'ler, Mevlâna'lar, Hallac'lar, Şems'ler dinden "kaçamak" yaparak "din"i dönüştürmüşlerdir ona göre. İşte yeni yetme "sufilik" de herkesin farkına varamadığı bu kaçamakları saf Müslümanlar üzerinde bir iktidar aracı olarak kullanma hakkına sahiptir.


    Hatırlanmalı ki, "Gel, kim olursan ol, yine gel, bin kez tövbeni bozmuş olsan da yine gel!" sözü, öyle sanıldığı gibi kör ve sağır, hoyrat ve özensiz bir kabullenme değildir. "Bin kere tövbesini bozmuş" bir adam, en az bin kez tövbe etmiş olmalıdır. Yani kusurundan ötürü mahcup olmalı... Eksiğini görüp Rabbinden özür dilemiş olmalıdır. Ama yeni üretilen bu "tasavvuf" etiketi, eksiği ve kusuru da, bir tür "tamamlanmışlık" olarak yutturuyor, bir kez bile mahcup etmiyor, bir kez olsun tövbeye çağırmıyor adamı. Aksine, saf Müslümanların günahtan ötürü mahcubiyetlerine tepeden bakan bir "kibir" üretiyor gizliden gizliye.


    Sonuç olarak, Mevlâna'nın kasıtlı ve sistematik olarak hissizleştirilen ve hissizleştirilen öğretisinin aslında önce ve sadece Kur'an adına var olduğunu, mana ehlini seyrü süluk'u her aşamada doğrudan Kur'an'a bağladığını görmemiz / göstermemiz gerekiyor. Nebevi bir çizginin üzerinde yürüyen, tüm nezaketleri ve incelikleri İslam'ın ana akımı içinde bulan bir Müslüman portresini tasavvur etmek önceliklidir.

    Son dönemlerde, tüm incelikler ve zarafetler sekülerizmin zırhı olarak piyasaya sürülmek istenen "sufism" sepetine konulunca, İslam'a sadece Vehhabi zahirciliği ve Taliban hoyratlığı kalıyor.

    İslam'ın ve Müslüman'ın tanımlayıcıları olarak başkalarını yetkilendirmeye hakkımız var mı?
  • 144 syf.
    ·Beğendi·10/10
    Herkes yazarın "Sis" kitabını okuyor ve güzel yorumlar yapıyordu. Ben bundan etkilenmek, bu kitaba büyük bir beklenti ile başlamak istemedim. O yüzden kitabı biraz erteledim. Ancak yazarının adı da bende iyi bir izlenim uyandırıyordu ve Tula Teyze'sini yalnızca denk geldiği için almak istedim. Ruso, Makyavel okumaları arasında bu kitap bana bir dinlenme molası verdirdi. Yazarın dili çok akıcı öyle ki kitabı elimden bırakamadım. 144 sayfa ancak insanı hiç yormuyor ben bir solukta okudum. Okudukça okuma isteği veriyor. Bu okuma isteği sonunu merak etmekten de değil yazarın anlatım şekli öyle hoş ki. Dinlendiriyor denilebilir. Sayfaları okumuyor da yudumluyordum sanki. Beni çok tatmin eden bir kitaptı. Çevirisi de cok guzeldi bir aksama bir duraksama kesinlikle yoktu.

    Büyüleyen bir havası vardı bence bundan herkes farklı bir anlam çıkaracaktır. Ben kendimi tütsü yakılmış loş bir odada kutsal bir hikaye dinler gibi hissettim. Daha önce Andre Gide'nin Pastoral Senfoni kitabinda da bunu hissetmiştim. Kadın karakterlerin isimleri de birbirine çok benziyor Getrude ve Gertrudis. Belki aynıdır bilmiyorum. Hristiyanlık ve rahipler mi bana bu hissi veriyor emin değilim ama kesinlikle çok daha farklı bir havası oluyor bu kitapların.

    Karakterlerden bahsetmek istiyorum. Ancak bu bahsin büyük çoğunluğunu kitaba da adını veren Tula Teyze yani Gertrudis oluşturacak. Gertrudis ve Rosa iki kız kardeş. Rosa daha güzel Gertrudis ise daha akıllı yakından daha dikkat çekici. Kitapta Rosa'nın güzelliğinden bahsediliyor ama herhangi bir betimleme yok. Oysa Gertrudis'in gözlerinin anlatımı kitap boyunca sürüyor. Direngen, sert gözler.. Zaten tüm olayları yönlendiren de bu gözler. Rosa daha kırılgan daha nazik gösteriliyor. Onun varlığı yalnız Anne olmak için Gertrudis böyle söylüyor, kendi rolüne de karar vermiş Teyze olmak. Ancak bu teyzelik annelikten bile öte daha kutsal bir hal alacak zamanla. Kutsal kelimesini birçok kez daha kullanacağım fazla mı bilmiyorum ama ben bu kitapta anneliği çok kutsanmış gördüm. Bu övmekten de farklı yüce bir hal almış bence kitapta.

    Sonrasında Ramiro'dan bahsetmek lazım. Bu erkek iki genç kızı uzaktan izlemektedir, zamanla bir arada bulunmaya başlayınca uzaktan uzağa Rosa'yı beğense de aslında Gertrudis'e daha fazla ilgisi olduğunu fark eder. Ancak en başında Ramiro'nun Rosa'ya gösterdiği sevgi ile Rosa da onu sevmeye başlar ve Gertrudis onları çabucak evlendirir. Zaten kitap boyunca da görülecektir ki Gertrudis ne isterse o olacaktır. Onun o net ve kararlı tavrına kimse karşı gelemeyecektir. Kız kardeşinin Ramiro'yu sevmesini yeterli bulacak ve Ramiro'ya isteyip istemediği konusunda bile söz hakkı tanımayacaktır. Bu iki kız kardeşin ne annesi ne babası var, bir tek rahip dayıları var. O da dünyadan göçtüğünde yalnız kalıyor iki kız kardeş. Rosa Gertrudis'e birlikte yaşamalarını öneriyor ancak Gertrudis'in farkında olduğu bir şey var ki o da kardeşinin kocasının kendisine ilgi duyduğu. Bu nedenle reddediyor. Kardeşinin üç çocuğu oluyor. Ancak bunlara bakma işini genelde teyzeleri üstleniyor. Rosa zamanla güçten düşüyor, ağzından da ölümden başka söz çıkmaz oluyor. Son zamanlarında ablasına çocuklarını üvey anne eline bırakmamasını kocası ile evlenmesini söylüyor. Yalnız ilkini kabul ediyor Gertrudis, eniştesi ise ikinci söylenene baştan razı. Ramiro'dan böyle bahsedildiğinde basit ve çirkin görünen şey romanda bu hissi vermiyor çünkü Gertrudis dışındaki herkes çocukmuş, masum, günahsız ve bakıma muhtaçmış gibi veriliyor. Ramiro da böyle. Sevgisi onu acınacak halde gösteriyor.

    Aslında Gertrudis'e bakıldığında onda özgür bir yan var. Bir erkeğin kolunda, korumasında olmak istemiyor. Birine hizmet etmek istemiyor. Anne olmak için evlenilir yalnızca ama ben zaten anneyim diyor çünkü kardeşinden kalan üç çocuğa da annelik yapıyor. Ramiro'ya da babalık yapması için yardım ediyor yardım ettiğini söylüyor. Baba acınacak halde görünüyor. İnsanın içini burkuyor bu hal yaşadığı garip bir acı. Yalnız aşk acısı olarak tanımlamak bana basitleştirmek gibi geliyor bunu. Nasıl bir tanımlama yapılabilir bilmiyorum. Onda ezilen bir yan var sanki ve bu okuru da etkiliyor.

    Gertrudis Ramiro'dan kendisine biraz süre vermesini istiyor. Bir yıllık bir süre. Bunun dördüncü ayında Ramiro evdeki hizmetçi ile birlikte olmaya başlıyor. Gertrudis bunu çocuklardan birinin bu hizmetçi de bizim kardeşimiz mi diye sorması üzerine öğreniyor çünkü babasını kızı öperken görmüş. Kız zaten düşkünler evinde büyümüş, zayıf, kırılgan bir şey. Gertrudis ondan yararlanıyorsun onunla evleneceksin diyor. İkisininde karşı çıkmasına rağmen bu evlilik gerçekleşiyor. Kız onlarla aynı masada oturmaya bile alışamıyor. Ancak bir aile olduklarını bir farklılık olduğunu göstermek için bunun gerekli olduğunu söylüyorlar. Çocukların yanlış bir şeye tanık olmasını istemiyor teyzeleri. Kız ilk çocuğunu doğuruyor Gertrudis ona da annelik yapıyor. İkinci çocuğa hamile kalıyor. Ancak bu onu sona götürüyor zaten zayıf bünyesi ancak çocuk doğana kadar dayanıyor. Gertrudis yeniden her şeyi ele alıyor,düzene koyuyor. Beş çocuğa da annelik yapıyor kendi kız kardeşinin çocuklarını nasıl benimsemişse bu hizmetçi kızın çocuklarını da öyle benimsiyor. Hizmetçi kızın hastalandığı zamanlarda Ramiro da hastalanıyor.

    Gertrudis'in aslında erkek dediği, uzak durduğu insan Ramiro gibi değil, kaba. Ramiro'yu çok seviyor ama kardeşinin onayına, isteğine rağmen onunla olmuyor. Onunla çocukları olursa kardeşinin çocuklarına üvey anne olacağını söylüyor. Ramiro da yatağa düşüyor. Son anlarında Gertrudis onun da yanında oluyor. Ölümüne yakın onu öpüp sarılıyor, çocukları ile tek tek vedalaştırıyor. Ölümü ile ilk kez düşkün duruma geliyor Gertrudis ve onu ilk kez ağlarken görüyoruz ama bu uzun sürmüyor tabi yine güçlü ama biraz daha yorgun şekilde her şeyi düzenliyor çocuklarla ilgileniyor. Kötü bir insan olmasın yanlışa düşmesin diye büyük çocuk olan Ramirin'i çabucak kendi istediği, yönlendirdiği bir kız ile evlendiriyor. İnsanın kendisini koruması için evlenmesi gerektiği vurgusu yapılıyor Gertrudis tarafından. Burada da karar veren ve uygulayan Gertrudis.

    Kitap kendini tüketerek bitiyor, sürekli olarak karakterlerin öldüğünü görmekteyiz ve kitapta ölüm öyle abartılmıyor, duygusal anlamda büyütülmüyor. Ölümün de çok doğal bir şey olduğu gösterilmeye çalışılır gibi bir hava var. Ne zaman ki Gertrudis ölüyor o kardeşler arasındaki düzen de kalmıyor.

    Ve çocukların Tula Teyzesi kendisine ermişlerin en günahkarı diyor. Kadını sürekli birilerini evlendirirken görüyoruz ve bunların sonucu her defasında kötü oluyor. Ölen kız kardeşinin eşiyle yaşıyor ama onunla evlenmiyor bu açıdan da eleştiriliyor. Erkeklerden uzak duruyor kendisi asla evlenmeyi düşünmüyor bir zaman düşünecek olsa bile kendi çocuklarını bırakamayacağını söylüyor. Kimi zaman çevreden eleştiriler alabileceği ahlaksızlıkla suçlanabileceği söylense de takmıyor onları. Rahibin onu anlamadığını söylüyordu, dayısının da. Erkek aklı diyordu. Düzenin ve dinin erkekler üzerinden açıklanmasına karşı çıkıyor. Yine de her an küfre düşmekten korkuyor. Yaptıklarından inançlı bir insan olduğu anlaşılıyor.

    Nasıl tanımlayacağımı bilmediğim bir şey var. Kendi çocuk sahibi olmadı ama kardeşinin, hizmetçisinin çocuklarına annelik yaptı. Bu annelik öyle sıradan sadece bakım yönünden bir annelik değildi onların iyi insan olmaları için sürekli uğraşıyordu. Dersler anlatıyordu onlara. Tüm ömrünü buna adadı. Tüm günahlar ona yükleniyordu rahip de eniştesi de onu sorumlu tutuyordu. Kafayı yedirecek bir sorumluluğa ve bir hakimiyete sahipti her dediğini yaptırıyordu. Burada hastalıklı bir kafa mı vardı yoksa kutsanmış bir annelik mi bilmiyorum. Belki de Tula Teyze yerine "Gertrudis'in Günahları" olabilirdi kitabın adı. İncelemeyi nasıl bitireceğimi bilmiyorum ama uzun zamandır en çok etkilendiğim kitaplardan biriydi. Bence efsunlu bir anlatımı var kesinlikle okunmalı.
  • 251 syf.
    ·2 günde·3/10
    Kusura bakma yazar bey! Kitabı eleştirmeyi es geçip (ki onu da yaparım çünkü eleştirilecek bir sürü yeri var) direk öfkemi yansıtmak istiyorum. Sen ne yapıyorsun ya! Watari'yi bile öldürdükten sonra L nasıl Light'ı sevebilir?! Onun kol saatini takıyormuş bir de! Light da herhalde gelip kendi hediye etmiştir saati: "Ay canım arkadaşım, al sana benden bir hediye! Bu saatin içine sakladığım ölüm defteri parçasıyla gelecekte halefin Near'ı bile öldürmeyi deneyeceğim ama sen bunu dostluğumuzun bir göstergesi olarak sonsuza kadar sakla tamam mı? Çünkü ben günde 25 saat herkese yalan söyleyen, senin kendi ifadenle; "ailesini dahi öldürmekten çekinmeyen", dünyanın en büyük seri katili değilim. Öyle olsam da sen beni seversin. Çünkü sevecek başka insan kalmadı dünyada. Çünkü seninle tenis maçı yaptık ve ikimiz de zekiyiz. Aramızda o virüslerle interferonları kadar fark var olsa da, tenis oynamamız ve zeki olmamız o kadar bağlayıcı sebepler ki soygazlar arasında bile bağ oluştururlar. Ve sen o kadar çaresizsin, o kadar sefilsin ki içinde vicdandan eser kalmamış beni, sonradan bu saate bakarak "tek dostum" olarak anacaksın . Ve Rukiye'yi gecenin bir yarısı sinir krizine sokacaksın. Çünkü Rukiye buraları okuduğunda, mantık denen kavramın somutlaştırılmış halinin üzerinde yanıp sönen, devasa bir ERROR!!! yazısı görüyor. Ve tepkisiz kalamıyor. Verdiği tepkiler yetmiyor. Error işaretinin daha da hızlı yanıp sönmesi için, ölmeden önce bir de ekstra olarak yine beni düşüneceksin ve "yanına geliyorum dostum" gibi bir cümle kuracaksın (mide bulantısından tam okuyamadım orayı kb) önceki kitaplarda söylediğin her şeyle çelişecek bu. Mesela 'Yakınım olsa da farketmez. Ben kötüleri affetmem.' demiştin. Ne yapalım yazar psikopat çıktı. Neyse güzel kardeşim, (seni öldürmeye çalışmamı eğlenceli kılacak kadar zeki olman hariç) seni hiç sevmiyorum ama saatim senin olsun lütfen. Hadi sarılalım... "
    "Ah... Light... Çok duygulandım. Bu saati asla çıkarmayacağım. Çok teşekkürler."
    Ağlayarak sarılırlar... Buraya bir ağlama efekti lütfen
    Şimdi kitabın öteki berbat yönlerine değinebilirim: "Babamın hayal ettiği toplum." demiş Light. (bkz sf 246)
    Ah... vefalı evlat. Bunu dese dese Matsuda'nın elindeki silahla herkesi öldürmesini istediği gibi bir zaman diliminde, her gün yenisini yaptığı duygu sömürüsüne ek olarak demiştir.
    "Hepimizin "yüreğindeki Kira"nın ayartmalarına yenik düşmüş." (bkz sf. 246) Vah vah vah. Japonya'ya atom bombasını atan adamın da bir an kazara herkesi öldüresi gelmiş. Engel olamamış isteğine. Ne kadar üzücü.
    Sonunda doğru düzgün kitabın üslubunu ve önceki kitaplarla farkını da eleştirecektim ama uykum gelmeye başladı. Sabah namazı vakti girmiş. Yarın hala sinirli olursam devam ederim.
    Son olarak yazar bey/bayan (muhtemelen bey) , biliyorum çok sert çıkıştım ama Lütfen bir daha önceki kitapları doğru düzgün analiz etmeden veya insanların düşünce yapılarının temelini oluşturan inançların aynı temeldeki öteki inançlarla zıt olmamasına dikkat edin. Tşk