• Herkesin gözlerinin önünde yıkılan, çöküp giden bir dağı andırıyordu.
  • Frankenstein incelemem
    Yanlış anlaşılmalar ve yazım hataları için özür dilerim.
    20.11.2018
    “Sevgi uyandıramıyorsam, korku salacağım, özellikle de sana çünkü söndürülmez bir nefret duyuyorum yaratıcıma”

    Victor Frankenstein
    Robert Walton
    Alphonse Frankenstein
    The Monster
    Elizabeth Lavenza
    Henry Clerval
    William Frankenstein
    Justine Moritz
    Mr. Kirwin
    M. Krempe

    Sonunda o herkes tarafından bilinen Klasikleşmiş Frankenstein’ı okudum. Herkes tarafından biliniyor ama aslında yanlış bilniyor. Canavarın ismi Frankenstein değil onu yaratan adamın Soyadı. Victor Frankenstein. Kitap oldukça güzeldi. Aslında bu kitabın biraz daha gotik ve karanlık, diğer romanlardan farklı olur sanmıştım ama pekte öyle olmadı. Gayet açıklayıcı bit biçimde özellikle içsel betimlemelere ve duygulara çokça yer verilmiş.Sanırım bunda kitabın 1800 lü yıllarda yazılmış olması etkili olabilir. Ama o zamanda yazılmasına rağmen bu kadar yalın ve anlaşılabilir olmasıda ilginç. Zaten kitabın yarısına kadar Frankenstein’dan pek söz edilmiyor bile. Biz Frankenstein’ı korkunç ürkünç yaratık aynı zamanda kötü biri olarak bilirdik değil mi? Aslında korkunç ve mide bulandırıcı bir görüntüsü olmasına rağmen frankenstein’ın Canavarı aslında kalbi sevgi dolu biri. Ve tek istediği arkadaşlık. Erdem karşılıklı sevgi. Ama bunları elde edemeyeceğinin farkına varan varlığın içini öfke nefret ve intikam dolduruyor. Victor F. Küçüklüğünden beri bilimle uğraşan ve ilerde hemcinslerine faydalı olucak bir şey icat etmek istiyor. Simya ile uğraşıyor ama daha sonra üniversiteye gidince öğretmenleri simya ile uğraşmanın boş olduğunu söylüyor ona ve okuduğu kitapların hepsinin asırlar önce yazılmış olduğunu söylüyor. Bunun üzerine Frankenstein gerçek bilimle uğraşıyor ama simyayıda hepten bırakmıyor. Ve sonunda tamamen cansız parçalardan canlı düşünebilen,öğrenebilen ve duyguları olan bir varlık yaratıyor. Bu düşünce imkansız bir şey ama simyada öyle değil. Ölümsüzlük iksiri herşeyi altına çevirme...Victor simya ve kimya ile harmanladığı bilgilerini kullanıyor. Simyayla yitimediği hayalgücü ve azmi, pozitif bilimler sayesindeki gerçeklik ve mantığı birleştiriyor. Aslında kitabın en başında ne Frankenstein ne canavar hakkında bir şey var Kuzeye yolculuk eden bir gemi kaptanının kız kardeşine yazdıkları mektuplar. Daha sonra kaptan kızakla gecen iri cüsseli bir karaltı görüyor bunu takip eden günlerde de bir adam çıkıyor donmaktan ölmek üzere onu alıyorlar gemiye. Daha sonra kaptan ve bu adam arasında bir yakınlık oluyor bu yapayalnızlıkta kendine bir dost bulduğunu düşünüyor kaptan ve adama karşı çok sıcak ve arkadaşça şeyler hissediyor. Adam(Frankenstein)ona hikayesini anlatıyor hayatını nasıl mahvolduğunu. Aslında kitabın başlarında sonlarını yazmışlar ki ben bunu tahmin etmiştim. Frankenstein’ın bakış açısından olanların anlatıldığı kısım daha merak uyandırcıydı. Frankenstein yarattığı yaratığı görünce hastalık geçitriyor. Ondan tiksiniyor. Daha sonra bir arkadaşı ona yardımcı oluyor bakıyor o iyileşene kadar. Bu sırada Yaratık ortalarda yok. Frankenstein iyikeştikten sonra memleketi Cenevre’ye dönmek istiyor ama kötü bir haber alıyor. Küçük kardeşi öldürülmüştü. Bunu yaptığı varsayılan kişi ise
    Frankenstein ailesi tarafından evlatlık alınmış masum ve tertemiz kalpli bir kız Justine. Ben cidden üzüldüm. Çünkü Justine benim gözümde öyle masum ve yardımsever iyi kalpli biri gibi canlandı ki. Ama kanıtlar su götürmezdi bir ara bende onun yaptığını düşünmüştüm. Ama kitaptaki karakterler bile onun yaptığına inanmadı ben nasıl inanırım. William’ın ölüdürüldüğü gece Justine dışarıdaymış ve endişeli gözüküyormuş. Daha sonra elbisesinin cebinde William’ın kolyeside bulununca suçlu olarak tutuklandı. Ve idam edildi. Boş yere çünkü aslında o suçlu değildi. Canavar William’ı boğarak öldürdü ve kolyesini aldı. Kayıp olan William’ı aramak için o gece dışarıda olan Justine’nin cebine attı. Canavarın Bunu düşünmüş olması bile beni korkuttu. Nerden öğrenmiştiki böyle şantaj yapmayı. Ama Victor suçlunun Canavar olduğunu biliyordu. Victor daha sonra Canavarl karşılaştı. Canavar ona yaşamını anlattı. Bu sırada 3 yıl geçmişti. Canavar bir evin kenarındaki kulübede yaşamını sürdürürken yan taraftaki evin camından tüm aileyi izleyip duyguları insan ilişkilerini geçimi insana dair ger şeyi dili ordan öğrenmişti. Onları izleyerek ve onlara yardım etti odun kesti. Geçim sıkıntısı çekiyorlardı çünkü. Onlarla konuşmadığı halde çok büyük bir yakınlık hissediyordu. Bir gün karsklaştırdı ve onlarla karşılaşmaya karar verdi bu iğrenç görünümüne rağmen ona iyi davranıcaklarını düşündü onların farklı olduğunu düşündü. Ama öyle olmadı birbirlerine karşı o kadar sevecen ve iyi kalpli olan bu aile Canavarı kovdular ona vurdular. Yaratık hayal kırıklığına uğramıştı. Daha sonra az daha ölmekten kurtardığı insan bile ona minnet duymadı korkup kaçtı. Frankenstein’ın Canavarı daha sonra Victor ile yüzleşirken benim gibi biri yap dedi tek istediğim bu onunla birlikte buralrdan gideriz insanalrın ayak basmadığı yerlere bir daha bizi görmezsin dedi çünkü insanlar tarafından asla sevilmeyeceğini biliyordu. Frankenstein’ın gelini o da ama kitapta böyle bir şey yaratılmıyor. Başta Victor onu ve ailesini rahat bırakıcak diye kabul ediyor ama sözünden dönüyor sonra. Çünkü onun gibi iğrenç bir varlığın aynısından yapmak felaketi iki katına çıkartmak bu bencillik olurdu. Sırf kendi ailesi ve kendisi için insanlığı tehlikeye atmak. Bir yandan haklı böyle düşünmesiyle ama yaratığı tamamlasaydı ben böyle bir şey olucağını düşünmüyordum. Canavar sözünde durup uzaklara giderdi. Sözünden dönünce artık ipler kopmuş gibi bir şey oldu ve Victor’un ailesi sevgili Elizabeth’i de öldü babasıda Canavar yüzünden.

    Öleceğim. Şimdi beni bitiren acıları duymayacağım ya da tatmin olmamış, hala bastırılmamış duyguların avı olmayacağım artık. Beni var eden öldü ve bundan sonra ben de var olmadığımda, ikimizin de en ufak anısı bile hemen yok olup gidecek. Artık güneşi ya da yıldızları görmeyeceğim ya da rüzgarın yanaklarımda oynaşmasını hissetmeyeceğim. Işık, duygu ve duyu sona erecek; mutluluğu bu durumda aramalıyım. Bir iki yıl önce yazın güzel sıcağını hissettiğimde Ve yaprakların hışırtısını kuşların şakımalarını duyduğumda bunlar benim için her şey olduğunda ağlamaktan ölüyordum. Şimdiyse tek tesellim bu suçlar da kirlenmiş ve acı bir pişmanlıkla paramparça olmuş halde ölümden başka nerede bulur bulabilirim?
  • Bugün 3-5 arası son iki dersimiz Genetik. Hoca geldi işte içeri mavi önlüğü, yeşil fosforlu spor ayakkabılarıyla. İlk kez görüyoruz kendisini Hızlaca kendini tanıttı etti falan. ”Dersimde konuşmayın ne ben sizi delirteyim ne siz beni, ve yoklamada başkasının yerine imza atmayın başka isteğim yok sizden”, dedi. Böyle hızlı hızlı konuşuyor, yerinde duramıyor, devamlı yürüyor falan. Bizim tabi pilimiz bitik, 6 saat ders görmüşüz ama hocanın şen şakraklığı bi uyandırdı beni. Ses tonu da zaten bu animasyon çizgi film dublörlerinin sesi gibi

    Sizin aslında genetik bilmenize gerek yok dedi. Genetik yazdı tahtaya, iki ok çıkardı. Birine uzmanlık yazdı diğer tarafa çarpı attı yanlış hatırlamıyorsam. Uzmanlığını yapmayacaksanız genetiği bilmenizin lüzumu yok kafasında. “36 saat ders koymuşlar programa niye bilmiyorum. Çok gereksiz. Ben bir cümleyle olayı özetleyeceğim bitecek.” dedi. Sonra sizinle hayattan, sanattan, dünyadan konuşacağız...

    O arada 2 saat boyunca kendi hayatıyla ilgili anlattıklarını ve hayata nasıl baktığını falan yazmayacağım şimdi burada. Önemli olan tam da bu kısımda anlattıkları sanırım ama hayatın ironilerini, bizle nasıl dalga geçtiğini, sen bir şeyi planlayıp devreye sokarken aslında diğer bin bir faktörün üzerinde hiçbir etkin olmadığını ve ne zaman ne olacağını asla garanti edemeyeceğini ibretlik bir anısıyla anlattı deyip geçeceğim. Ot gibi yaşayan bir insan olmadığını gördüm. Çok da yaşlı değil, daha 30 yaşında ama yaşadıklarından nasıl çıkarımlarda bulunduğunu, hayata nasıl geniş bir perspektiften baktığını ve fikir dünyasının zengin olduğunu hissettim. Tıp fakültesinde böyle hocalara denk gelmek zor ya da belki de denk gelmişizdir de bu tempoda hocaların bizle ders dışı şeyler paylaşacak vakti çok olmamıştır. Herkesten bir şey kapıp kendimi donatmaya çalıştım her zaman. Bu hoca da beni bu anlamda çokça tatmin eden biri oldu sadece 2 saat geçirmemize rağmen. Alanı genetik değil kardiyoloji olsa belki durum farklı olacaktı. O da diğer hocalarımız gibi slaytlarını yetiştirme telaşı içinde hızlıca dersini anlatıp gidecekti. Şanslıyız ki genetikçi. Bakalım hayat daha neler gösterecek, her gün meraklanıyorum.
  • UYARI : İncelemelerimde spoiler yoktur .. Bu platformda okuduğunu anlamayan ve yazdıklarımı spoiler sanan bir takım "ÇOK AKILLI" insanlar vardır !!! Ben spoiler olduğunu düşünmüyorum ama sen olduğunu düşün ve ona göre oku ..

    Dünkü selamsız bandosuyla girizgahtan sonra hepinize selam olsun kokoreçseverler ve kokoreç sevmeyip ölümü hakedenler !!! Sevecen kardeşim kokoreci .. Öyle bir dünya YOK!! Neyse bu konu daha çok su kaldırır...O yüzden yazar hakkında bilgilerle, "feyizli ve gönül gözü açan" sohbetlerin startını verelim .. Henüz dünyaya nefret kustuğumuz ve bünyemizde varolmasına rağmen varolduğundan haberdar olmadığımız politik görüşlerimizden bir haberken çokca dadandığım bir türdür bilimkurgu ve frp .. Bu alanlardan malülen emekli oldum desem sanırım ki zerrece yalan söylemiş olmam ..Bu bakımdan bu kitapla yollarımızın kesişmesi ve okuma süreci, eski dumanaltı ortamlı ve bol alkollü günlerin sönmeye yüz tutmuş ateşini közlere körükle dalarak tekrar canlandırdı .. Beni yakınen tanıyanlar Star Wars (EFSANE!!) alemlerimdeki rüyalarımı pek tabii ki biliyorlar .. Şimdi inceleme sulanmasın diye Darth Vader ile bizim evin önündeki lisenin kapısı önünde çekirdek çitleyip yamulan maskesini çekiçle düzelttiğim alemlere tekrar girizgah yapmayalım =)) Az yazardan ve bu eserin yazıldığı dönemden bahsetmek istiyorum sizlere .. Sürpriz bir de isim konuk edicem bu satırlara .. Sonrasında kitabı da spoilersız üstünkörü anlatıp sizi de bu zulümden kurtarıcam..

    Herbert George Wells ile esas tanışmam aslında çoook çok daha öncelere dayanıyor ... Bu kitabından falan haberim yok tanıştığım dönemlerde .. Yalnız , 140 ya da 150 küsür eser vermiş bir isim bu amcamız .. Sadece bilimkurgu kulvarında koşmuş bir isim değil .. Thomas Huxley ' nin bir nevi öğrencisi .. Bildiğim kadarıyla Darwin 'in ya da oğlunun da kankisi .. Ondan kelli , bu romanda da okuyacağınız ve göreceğiniz üzere biyoloji alanında yetkin bir isim .. Ve evrim söz konusu olduğunda ateşli bir savunucu .. İşçi sınıfından bir anne babaya sahip olduğu için de sosyalist köklere sarılmış bir emmimiz .. Bunlarla kalsa yeter dersin ama kendisinin en çok kalem oynattığı alan da tarih .. Öyle ki , senelerdir aradığım ve bir türlü bulamadığım "Dünya Tarihinin Ana Hatları" kitabını Atatürk okuyup Türk Tarih Tezini yazdırıyor .. Senin anlayacağın deniz derya bir abimiz bu ... Yani romanlarında ele aldığı konular Görünmezlikmiş (bkz : stealth ...diablocu nesil elime mum diksin!) zaman yolculuğuymuş , tek dünya devletiymiş falan desem ve bu konuları da ilk yazmış şahıs desem gerisine laf-ı güzaf der gecersin .. Şakası yok ! İngiltere de zamanın ekollerinden ..

    Şimdi azıcık es verip Amerikalı bir VİKİNGİ çağırıyorum huzurlarınıza ..
    Kim mi?
    JACK LONDON !!
    Anlatıcam sayın cevizkabuğu ..Telaş yok .. Biramız , mühimmatımız ve cephanemiz bol .. Zamandan yana tasan da yok bugün cuma =))
    Jack London ' ın İngiltere' ye yolunun düştüğü romanı hangisi ?
    Evet !! UÇURUM İNSANLARI !!
    Kimleri anlattı Jack London Uçurum İnsanlarında ?
    Kraliçe Victoria döneminde Doğu Yakasında inim inim inleyen insanları .. Onun Uçurum İnsanları kitabını yazdığı dönemlerde H.G. Wells de bu romanı kaleme alıyordu ve eleştirdikleri Victoria döneminin politik aynası , kitapta gecen distopya ise bu dönemin bünyesine vermiş olduğu kaygılardan dolayı uyarmak istediği insanlığı bekleyen hazin sondan başka birşey değildi .. Yani.. İki sosyalist ister istemez PİŞTİ olmuşlardı .. Tabii Jack London o günlere değinirken , H. G. Wells çıtayı bir kademe daha kaldırıp gözünü yarınlara dikmişti..

    Kitabı mercek altına aldığımızda , bilimkurgu türüne gönül verecekler ve arayış içinde olan arkadaşlarımız için şunu söylemek isterim ki BU BİR BİLİMKURGU ROMANI DEĞİL ! En azından "bana göre" tam olarak değil ..Bu daha çok bir distopya anlatımı .. Olaylardan çok kavramlar ön plana çıkarılmış .. Yani bir Star Wars ( tabii ki çok çok uç bir örnek !) ya da bir Asimov eserinde olduğundan çok çok daha az ayrıntı var söz konusu olaylar olduğunda .. Ben bilimkurgu söz konusu olduğunda kendimi yer sofrasında bulgur pilavı yerken düşünüyorsam eğer , bu kitabı okurken sofrada soğan ve cacık yok kardeşim.. Ortada bir zaman makinası var ve kolu cevirip 800 binli yıllara gidiliyor .. Nerden geliyor bu değirmenin suyu , nedir bu enerjinin kaynağı ? YUMURTA MI KIRIYORLAR İyon motorlarına bilmek istiyorum .. Bu ve benzeri sorular hep havada kalmış .. Eloğlu nerdeyse milyar yıl sonrasına gidip geliyor , seyahatnameyi dinleyenler TBMM de uyuklayan milletvekillerinden kellice .. Bunlar kitabın eksileri .. AMA!
    Aması şu : Bu kitap ve içerisinde bulunan DÖRDÜNCÜ BOYUT KAVRAMI 1895 te yayınlandıktan tam on yıl sonra Einstein 'ın jeton düşüyor ve Özel Görelilik Kuramını yayınlıyor .. Pek tabii o da rövanşı 1916 ' da E=mc² ile alıyor =))

    Kitap , çok uzak bir gelecekte iNSAN ETİ YİYEBİLECEK KADAR YOLDAN ÇIKMIŞ ve iki aşırı uca bölünmüş bir insanlığın üzerinden günümüz kapitalist sisteminin eleştirisni yapıyor ..Kafa açıcı dediğim örneklerden biri .. Alın okuyun.. Ama bilimkurgu niyetine değil ..

    Esen kalın İŞSİZ kalın!!!

    Şuraya da eski buhranlı günlerim için bir parca atayım kendime ..4. boyuta geçmek isteyenler buyursunlar ..

    https://www.youtube.com/watch?v=94N1Tuw3tYs
  • Merhabalar, kısa keseyim, başlık yeterince çok şey anlatıyor zaten. Kayıprıhtım'a, çeviri için de M. İhsan Tatari'ye teşekkürlerimi sunuyorum.

    Çayınızı kahvenizi hazırlayın, buyrunuz efendim;

    Stephen King: Başlamadan önce sana bir şey söylemem gerek. 6 yıl öncesine kadar Game Of Thrones’un hiçbir kitabını okumamıştım. Daha önce Robert Jordan’ın (Zaman Çarkı) kitaplarını okumaya çalışmış ama başaramamıştım. O yüzden, “Muhtemelen bunlar da berbattır,” diye düşündüm. (Gülüşmeler) Eşim tüm seriye sahip, ama onunla kitaplar hakkında konuşmayız. […] Sonra bir gün bacağım ağrımaya başladı. […] Doktora gittiğimde bana artık yaşlanmaya başladığımı ve siyatik olduğumu söyledi. […] Yatmak bile canımı acıtıyordu ve uyuyamıyordum. Böyle gecelerden birinde kendi kendime dedim ki, “Şu kahrolasıca George Martin kitaplarından birini deneyeceğim. Bakalım bir şeye benziyor muymuş.” (Gülüşmeler) Ve kitap beni alıp götürdü. Bir kitabın yapması gerekeni yaptı ve hiç beklemediğim kadar sürükleyici çıktı.

    GRRM: Steven ve ben birbirimizi daha önceden tanıyoruz. 70’ler ve 80’lerin ilk yıllarından. O zamanlar bilimkurgu ve fantastik edebiyat kongrelerine giderdi. Birlikte poker oynamıştık. O zaman önemli bir ders aldım: Steve’e blöf yapamazsınız. (Gülüşmeler)

    Stephen King: Bizim tıpkı şu anda yaptığımız şeyi George bir ay önce oğlum Joe Hill’le yaptı. Aslında gerçek adı Joseph Hillstrom King. Ama başarısını benim ünüme borçlu olmak istemediğinden mahlas kullanıyor. Ve şu anda New York Times Çok Satanlar listesinde Fireman adlı bir kitapla yer alıyor. Harika bir kitap. […] Mutlaka almalısınız, ama önce benim kitaplarımı alın, çünkü ben daha yaşlıyım ve daha erken öleceğim. (Gülüşmeler)

    […]

    GRRM: Babanın dergilere hikâye satmaya çalışan ama başaramayan bir yazar olması ilginç. Başarısız olmasına rağmen seni yazar olmaya cesaretlendirdi mi? Çünkü benim babam bir liman işçisiydi ve tamamen tersini yaptı. “Oğlum, limanda çalışmak ve gemi boşaltmak istemezsin. Başka bir şey yap, ama sakın liman işçisi olma,” derdi.

    Stephen King: Babam beni hiçbir konuda cesaretlendirmedi, çünkü ben henüz iki, ağabeyim David ise dört yaşındayken bizi terk etti. Sigara almaya gidiyorum demiş. Oldukça ender bir marka olmalı, çünkü hâlâ arıyor. (Gülüşmeler) Bizi annem büyüttü ve o bir okur yazardı. Eve çizgi roman getirdiğimizde bize onları okurdu. Bundan hoşlanmadığını görürdüm, ama yine de yapardı. Ben 7 yaşındayken evimizin sundurmasında bize Dr. Jekyll ve Bay Hyde’ı okuduğunu oldukça net bir biçimde hatırlıyorum. […] Bir gün annem evde yokken David yanıma geldi ve, “Tavan arasına gelmen lazım. Babamın bir sürü eşyasını buldum,” dedi. Böylece yukarı çıktık. […] Kitaplarla dolu bir kutu vardı. En üstte de H.P. Lovecraft’tan The Thing From The Tomb duruyordu. Onu gördüğümde, “Bu sahiden de korkutucu. İşte yapmak istediğim şey bu,” dedim. (Gülüşmeler)

    GRRM: Eh, sanırım başardın. (Gülüşmeler)

    Stephen King: Peki sen nasıl başladın? Ne zaman ve neden? (Sesini değiştirerek) NEDEN GEORGE, NEDEN? ANLAT BİZE!

    GRRM: Hikâye yazmaya gerçekten de çok küçük yaşta başladım. […] Uzay ansiklopedisiyle dolu şu benekli, siyah-beyaz okul defterlerinden biri vardı. Bir gezegen çizer, kargacık burgacık yazımla onun özelliklerini yazardım. Henüz yazmayı öğrenmemiştim çünkü, beş ya da altı yaşlarındaydım herhâlde. Gezegenler daire şeklindeydi ve Mars kırmızıyla, Venüs yeşille renklendirilmişti falan. Ama ben Mars’la Venüs’ü Mongo’yla karıştırıp tamamen icat ettiğim gezegenlerle–

    Stephen King: (Gülüyor) İyi de bu insanlar Mongo’yu hatırlamıyorlar.

    GRRM: Hatırlamıyorlar mı? İmparator Ming!

    Stephen King: Merhametsiz Ming! Flash Gordon!

    GRRM: Flash Gordon! […] On beş sente satılan şu küçük, plastik oyuncak uzaylılardan aldığımı hatırlıyorum. Tüm sete sahiptim. Onlarla oynar, her birine birer kişilik uydururdum. Uzay korsanları olduklarını hayal ederdim–

    Stephen King: Yani kısaca bize delinin teki olduğunu söylüyorsun. (Gülüşmeler)

    GRRM: Kısaca evet. […]

    Stephen King: Sanırım aynı şey benim için de geçerli. Bir noktadan sonra hayal kurmaya, sonra da onları yazmaya başladım. Bu harika bir iş, ama aynı zamanda tuhaf da. Yazdığım şeyler arasında Survivor Type adlı bir hikâye vardı. Amerika’ya eroin kaçıran bir doktor hakkındaydı. Gemisi batıyor, sadece o hayatta kalıyor ve kendini kayalık bir adada buluyordu. […] Bir martıyı yakalayıp çiğ çiğ yiyordu, ama başka bir tane kovalarken bileği burkuluyordu. O yüzden başka kuş yakalayamıyordu. Ama o doktordu ve eroini vardı. O zamanlar Maine’de yaşıyorduk ve komşumuz emekli bir doktordu. Ona gidip dedim ki, “Dr. Drews… bir adam kendi parçalarını kesip yiyerek ne kadar süre hayatta kalabilir?” (Gülüşmeler) Bana… eh, bana kafayı yemişim gibi baktı. Ama ısrar ettim ve sonunda anlattı. […] Demek istediğim şey hastalıklı fikirleriniz oluyor ve George payına düşeni yazdı, inanın bana… (Gülüşmeler) Psikoloğa gidip ona para ödemek yerine bu hastalıklı fikirleri kâğıda döküyoruz ve (onları okumak için) siz bize para ödüyorsunuz… (Gülüşmeler) Oldukça iyi bir anlaşma, değil mi?

    GRRM: Hep bir yazar olmayı mı hayal etmiştin? Sattığın ilk hikâye hangisiydi? Kabul edilene dek ne kadar hikâye yollaman ve kaç kere reddedilmen gerekti?

    Stephen King: Ah, evet. Bir yazar olmak istiyordum. İstediğim, önem verdiğim bir şeydi, çünkü yaparken keyif alıyorum. […] Hikâyeler yazıp onları göndermeye galiba 12 yaşlarımda falan başladım. İlk hikâyemi Forrest J. Ackerman’a gönderdim. Famous Monsters of Filmland dergisini ve başka dergileri de çıkarıyordu. Ölmeden önce onu görmem gerekiyordu ve o ilk başvurularımdan bazılarını saklamıştı. Yatak odamın duvarına bir çivi çaktım ve ne zaman ret kâğıdı alsam ona taktım. 16 ya da 17 yaşıma geldiğimde çivi duvardan kurtuldu. Ben de daha büyük bir çivi çaktım! (Gülüşmeler) İlk hikâyemi 19 yaşında sattım, adı Glass Floor idi ve bana 35 papel kazandırmıştı. […]

    Stephen King: George, birazdan bu söyleşiyi sonlandırmamız gerekecek. Hep bana sormak istediğin bir şey var mı? Çünkü ben soracağım George. (Gülüşmeler)

    GRRM: Evet, evet. Sormak istediğim bir şey var. Bu kadar kısa sürede bu kadar çok kitabı nasıl yazıyorsun lan? (Gülüşmeler ve alkışlar) Sanırım altı ayda üç bölüm yazdım. Sense bu sürede üç kitap bitirdin.

    Stephen King: İşin özü şu. Kitaplar vardır, bir de kitaplar vardır. Çalışırken her gün altı sayfa yazmaya çalışırım. End Of Watch gibi bir kitabı yazarken günde 3-4 saat çalışır ve o altı sayfayı oldukça temiz bir şekilde çıkarmayı denerim. Yani el yazması üç yüz altmış sayfa uzunluğundaysa bu iki aylık çalışma demek.

    GRRM: Peki her gün altı sayfa yazabiliyor musun?

    Stephen King: Genellikle evet.

    GRRM: Hiç yerinde öylece oturduğun, sanki kabızlık çekiyormuş gibi hissettiğin, bir cümle yazdığın, sonra da o cümleden nefret ettiğin, hadi bir e-mailime bakayım dediğin, yeteneğin olup olmadığını merak ettiğin, belki de bir musluk tamircisi olmalıydım dediğin günlerin olmuyor mu?

    Stephen King: Evet, bu hayat. Bazen işten uzaklaşmam, yerimden kalkmam, doktora gitmem, birilerine bakmam, postaneye gitmem falan gerekebiliyor. Her neyse… Yine de entropi araya girmeye çalışsa da çoğunlukla o altı sayfayı yazmaya çalışırım.

    Biliyor musun, bir keresinde Radio City Music Hall’da John Irving ve JK Rowling ile bir hayır programına çıkmıştım. Yedinci Harry Potter kitabını bitirmeye yaklaştığı zamanlardı. Bir yazar olarak çok şanslı olduğumu biliyorum, sen de korkunç derecede şanslısın. Uzun zamandır çalışıyorsun, pek çok harika kitap yazdın, bir sürü ödül aldın. Derken birdenbire bu çılgın şey oluverdi ve tüm bu kitaplar bir anda New York Times Çok Satanlar listesine girdi. Hak edip etmediklerini Tanrı bilir, ama çok ani bir şekilde oldu ve şimdi de insanlar sana bağırıyorlar. “Bir sonraki kitabı istiyoruz! Bir sonraki kitabı istiyoruz!” Bebek gibiler. “Bir sonraki kitabı hemen istiyoruz!” Demek istediğim bu istenilecek harika bir şey, ama şu anda benim ve senin hissettiğin baskıyı son Harry Potter kitabıyla kıyaslıyorum. Herkes ama herkes o kitabı istiyordu. Joe (Rowling) kitabı neredeyse bitirmişti ama şu bağış kampanyası için New York’a gelmişti. Aynı anda üç şeyi birden yapmaya çalışıyordu. Çocuklarıyla tatildeydi, kitabın son beş-altı bölümünü bitirecekti ve bu programa çıkacaktı. […] Bir ara ukala basın mensupları onu kenara çekip sorular sordu. Joe çok kibardı. Ama geri gelip benimle konuştuğunda çok çok öfkeliydi. “Ne yaptığımızı anlamıyorlar,” dedi. Ben de, “Biz bile anlamıyorken onlar nasıl anlasın ki?” dedim.

    GRRM: Çok doğru, evet. Ama anladığım kadarıyla süremiz doldu. 8 saat daha devam edebiliriz. Umarım buraya tekrar gelebilirsin.

    Stephen King: Harikaydınız. George da harikaydı. Çok teşekkürler. DAHA ÇOK KİTAP OKUYUN!

    Bay Mercedes’in nasıl ortaya çıktığına, farelere, silahlara, King’in bazı hikâyeleriyle ilgili anılarına ve birkaç ilginç ayrıntıya daha değinilen söyleşinin videosunu hemen aşağıdan izleyebilirsiniz.

    https://youtu.be/v_PBqSPNTfg

    Kaynak: https://kayiprihtim.com/...tter_impression=true
  • 64’lerin Feriköyü’ne dönelim…

    - Dönelim… Nüfus az. Herkes birbiriyle dost, arkadaş. Daha çok azınlıkların yaşadığı bir muhit. Mahalle kültürü hakim. Irk, din, dil ayrımı yok. 12 yaşındayım. Cumbalı bir evde yaşıyoruz. Babam, Nestle Fabrika’sında çalışıyor, annem ev hanımı, bir kardeşim var. Annemle babamın en yakın arkadaşları Rum ve Ermeni. Hep birlikte, güle oynaya yaşıyoruz. Ve Kostas… Ah Kostas…

    Kostas kim?

    - Benim ilk aşkım… Sonsuz aşkım… Benden dört yaş büyük. O kadar yakışıklı ki, ona bakarken yüzüm kızarıyor. 16 yaşında, çok iyi bir futbolcu, bütün mahalle onu seviyor, motoru var, hep bizim evin önünden geçiyor, ben camdan ona bakıyorum. Sevdiğini camdan seyrettiğin, masum ve güzel yıllar... Ve tabii aşkıyla kavruluyorum.

    Sizin varlığınızdan haberi var mı?

    - Olmaz mı? Bu kadar güçlü duygular ancak karşılıklı yaşanır. Bir gün top sahasında, avucumu açıyor, içine bir kağıt bırakıyor. Heyecanla açıp bakıyorum. Bir kalp çizmiş, “Benim olur musun?” yazıyor. Çok uzun süre o minik notu hiç yanımdan ayırmıyorum, kim bilir kaç kere bakıp, sonra tekrar katlamışımdır.

    Platonik aşk…

    - Dibine kadar. Ama daha güzel değil midir platonik aşklar? Arkadaş doğum günleri oluyor, orada bir-iki dans ediyoruz, heyecandan ikimiz de titriyoruz. “Bakkala ekmek almaya gidiyorum” diyorum, Kostas köşede bekliyor beni. Bir-iki dakika onu görüyorum. Onun için yaratılmış olduğumu ruhumun taa en derinlerinde hissediyorum. Ben Kostas’nın Gülçin’iyim, o da benim Kostas’ım, biz birbirimize aidiz. Geri kalan herkes, her şey bu evrende teferruat. Üç yıl bu böyle devam ediyor…

    Kostas’nın ailesi…

    - Onlar da seviyor beni, bizi, mahallemizi. Babasının Beyoğlu’nda 'Şık Excelsior' diye bir kumaş dükkanı var, evlendirme dairesinin karşı köşesindeki güzel binanın altında. Ama işte gel zaman, git zaman, ülkenin siyasi iklimi değişiyor. “Ermenidir, Rumdur” gibi ayrımlar başlıyor. Tedirginlik, korku, üzerimize bir kara bulut gibi çöküyor. Yavaş yavaş, alttan altta bir düşmanlık yayılıyor, Kostas’nın ailesi bir süre direniyor ve sonunda, “Burada artık bize ekmek yok” diye tüm aile göç ediyor. Bir gece, aniden toplanıyor, gidiyorlar…

    BANA ÖLDÜĞÜNÜ SÖYLEDİLER

    Sonra?

    - Sonrası benim için kabus. 15 yaşındayım, bir sabah uyanıyorum ki 'varlık sebebim' gitmiş, Kostas’ım artık yok! O kadar büyük bir acı yaşıyorum ki, yemeden, içmeden kesiliyorum. Ailem hayata devam edebileyim diye, “Duyduk ki Kostas Yunanistan’da trafik kazası geçirmiş ve vefat etmiş” diyor. O daha da büyük darbe oluyor. Mahvoluyorum. Bir çiçek gibi küsüyorum dünyaya. Ve bir daha Kostas’tan hiç haber alamıyorum. Tam 20 yıl! Karşılıklı izimizi kaybediyoruz. Ama kalbimin bir yerinde o tertemiz gülüşlü genç adam duruyor! Benim ebedi aşkım olarak…

    Ve siz kızlarınızın babasıyla tanışıyorsunuz…

    - Evet. İyi bir insan, efendi bir insan. Tanışır tanışmaz, “Benim niyetim ciddi” diyor. O yıllarda önemli olan bu, iyi bir izdivaç yapmak. Kızların 20’sine gelmeden evlenmesi uygun bulunuyor. Ailem de onaylıyor, altı yıl nişanlı kalıyoruz ve evleniyoruz.

    Üzülmüyor musunuz?

    - Üzülmez olur muyum? Ama Kostas yoksa, kiminle evlenmişim ne önemi var? Eşime ilk günden anlatıyorum, “Bak başkasından duyma, böyle böyle biri vardı hayatımda” diyorum.

    Eşinizi seviyor musunuz?

    - Elbette. Ama iyi bir arkadaş gibi. Gerçek aşk, başka bir şey. Dünya güzeli iki kızım oldu eşimden, çocuklarımın üzerinde de çok emeği var ama ona aşk hissettiğimi söyleyemem.

    Ne işi yapıyor çocuklarınızın babası?

    - Türk Hava Yolları’nda çalışıyor. Ben liseyi bitiriyorum, bana hosteslik formları getiriyor. “Sen de çalışırsan, aile bütçesine katkın olur, bir an evvel evlenebiliriz” diyor, nişanlıyız o yıllarda. Gerçekten de sınavlara giriyorum ve kazanıyorum…

    Kaç sene hosteslik yapıyorsunuz?

    - Uçmaya başlamam 71. Evlenince, yer hizmetlerine geçiyorum. O zamanlar öyle, evlileri uçurmuyorlar. Dokuz yıl dış hatlarda, yerde çalışıyorum. Bir süre sonra eski hostesleri tekrar geri çağırıyorlar, yine imtihan, tekrar uçmaya başlıyorum. Evliliğimizin 13'üncü yılında ayrılıyoruz çünkü anlaşamıyoruz. Annemin evine taşınıyorum…

    Arada Kostas düşmüyor mu aklınıza?
    Düşmez olur mu? Sanırım herkes için geçerlidir: İlk aşk unutulmuyor. O ilk heyecanlar, korkular, kalp çarpıntıları… Tarifi olmayan bir masumiyet ilk aşk. Belki de masumiyetimizi, çocukluğumuzu özlüyoruz…

    BİR TEPSİ BAKLAVA

    Sonra?

    - Sonra… İşimi yapmaya devam ettim. Otomatiğe bağladım. Hayat şartları, iş, güç, maddi zorluklar, hep bir mücadele. Aşk, çooook geride kalan güzel bir masal oldu. O zamanlar nereden bilebilirdim ki, bir gün bir şey olacak ve benim ikinci hayatım başlayacak…

    O şey neydi?

    - Bir kutu baklava! Atina’ya uçuşum vardı. Havaalanında birlikte çalıştığım insanlardan biri dedi ki, “Atina’daki bir arkadaşıma baklava göndermek istiyorum. Götürür müsün?” “Tabii” dedim. O kadar sıradan, olağan bir talep ki. İnince, “Sizi dışarıda biri bekliyor” dediler. Aval aval oraya doğru yürüdüm. O beyefendinin karşısına geldiğimde, dizlerimin bağı çözüldü! Düşecek gibi oldum. Bu bir mucize! O adam, karşımda duran adam, Kostas, benim Kostas’ım! Yıllar önce öldüğünü söyledikleri Kostas’ım! O kadar büyük bir şok yaşadık ki karşılıklı! “Gülçin sen misin?” dedi. “Evet” dedim. “Gerçekten sen misin?” Ağlamaya başladık. Aradan 20 yıl geçmişti ama Kostas fazla değişmemişti. Aynı güzel yüz, gözler, o sıcak gülümseme. Korka korka birbirimize sarıldık.

    bir şey demediniz ki?

    - O bana sordu: “Evli misin?” “Ayrıldım” dedim, iki kızım olduğunu söyledim. O da demesin mi, “Ben de ayrıldım. Benim de iki oğlum var!”

    Sormadınız mı, “Beni bunca yıl neden aramadın? Niye gelip beni bulmadın?” diye…

    - Sormadım. Onu yeniden bulduğuma o kadar memnundum ki, mutluydum ki, sormadım, aklıma bile gelmedi. Zaten kendisi anlattı, aramış, izimi bulamamış, o da benim gibi kendine zaman içinde yeni hayat kurmuş…

    Peki nasıl izah ediyorsunuz 20 yıl sonra tekrar karşılaşmayı…

    - Edemiyorum. Allah’ın bir lütfu. Hediyesi. Şansı. Nimeti. Yarım saat sohbet edebildik ancak çünkü benim geri İstanbul’a uçmam gerekiyordu. Üç-dört gün sonra ben yine bir uçuştan dönerken, baktım Atatürk Havalimanı’nda karşımda. “Seni bir kere kaybettim. Bir daha kaybedemem. Hayatımın geri kalanını seninle geçirmek istiyorum. Benimle evlenir misin?” dedi. Ve evlendik. Ben ikinci hayatımı yaşıyorum, hep beklediğim hayatı. 25 yıldır diz dize, el eleyiz sevdiğim adamla…

    Son 25 senedir Yunanistan’da mı yaşıyordunuz, Türkiye’de mi?

    - Hep gittik geldik, iki ülkede de yaşadık. Bir gün Atina’dayız, hiç unutmuyorum dedim ki, “Kostas iyi güzel ama sonunda biz yine ayrılacağız!” Gözlerimin içine baktı: “Hayrola?” dedi. “Sen Hıristiyansın, ben Müslümanım” dedim, “Benim mezarım İstanbul’da olacak, seninki Atina’da.” Durdu, durdu, “Merak etme, biz o zaman da ayrılmayacağız!” dedi. O hafta da İstanbul’da fıtık ameliyatı olacaktım. Aynı hastanede, ben fıtık ameliyatı olurken, o sünnet oldu. Birlikte yan yana yataklarda yattık. Benim için bunu bile yaptı, 39 yaşında sünnet oldu. Sonra Müftülüğe gittik, Müslüman da oldu, Koray ismini aldı. Kostas Koray.

    Zamanı geldiğinde ikimiz de artık doğduğumuz yere, Feriköy’e gömüleceğiz…